IV. BÖLÜM

İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ KOŞULLARDA TEMEL SİYASİ GÖREVİMİZ.

1. BUGÜN PROLETARYA PARTİSİNİN İNŞASI YOLUNDA, ONUN BAĞIMSIZ SİYASİ HAREKETİNİ YARATMA YOLUNDA MÜCADELE, TEMEL SİYASİ GÖREVİMİZDİR.

Özetle söylecek olursak, bugün ülkemizde işçi sınıfı, köylülük ve geniş halk yığınlarının bilinç düzeyi düşüktür ve kendiliğindenci bilinç seviyesindedir. Sol düşüncelerin her geçen gün daha fazla halk yığınlarına doğru yayılmasına karşılık revizyonizm ve reformizmin geniş yığınlar üzerindeki etkinliği fazladır. Halk yığınlarının kendiliğinden mücadelelerinin yükselmesine karşılık devrimci mücadele örgütsüz,

merkezi bir siyasi denetimden yoksun, dağınık ve bölük pörçüktür. Proletaryanın siyasi iktidar mücadelesinin aracı olarak öz örgütü yoktur.

Devrimci hareketin dağınıklığı, örgütsüzlüğü devrimden başka her şeye hizmet etmektedir. Bu, gün gibi açık.

Ve yine tartışmasız bir şekilde ortadadır ki bu koşullarda temel siyasi görev proletarya partisinin yaratılması yolunda, bağımsız, devrimci bir hareketin yaratılması, devrimci hareketin birliğinin sağlanması yolunda mücadele etmektir. İçinde bulunduğumuz somut koşullar tarafından tayin edici bir şekilde öne çıkarılan temel devrimci görev halkası budur. Proletaryanın bağımsız siyasi eyleminin bir ifadesi olarak, bütün halkın demokratik iktidarına giden mücadeleye önderlik edecek, faşizme ve emperyalizme karşı mücadeleyi zafere ulaştıracak, emekçi sınıfların mücadelesini her türlü koşul altında sürdürecek olan devrimci bir partinin yaratılmasıdır. Bu görev, içinde bulunduğumuz somut koşullarda, bütün diğer görevlerin çözümü için çözülmesi zorunlu olan halkadır. İçinde bulunduğumuz tüm pratik-siyasi sorunların esas çözümlerinin zorunlu ön koşuludur. Bu yüzden (ve bu anlamda) bu görev diğer tüm devrimci faaliyetlerin kendisine tabi olmak zorunda olduğu acil-temel siyasi görev halkasıdır.

Bugün her devrimci, işçi olsun, öğretmen olsun, öğrenci olsun, istisnasız bütün bilinçli devrimciler, pratikte yaptıkları bütün çalışmaların doğruluğunu bu temel göreve hizmet etme; proletaryanın bağımsız siyasetini belirleme, devrimci bir teorik temel üzerinde yükselecek olan siyasi pratiği, devrimci bir partinin inşası doğrultusunda yükseltme açısından değerlendirme durumundadır.

Evet; Lenin'in dediği gibi, "birlik gerçekten büyük bir dava ve büyük bir şiar"dır bugün...

2. NASIL BİR PARTİ: DEVRİM, ÖRGÜT VE ÇALIŞMA TARZI

Marksizm-Leninizm bize işçi sınıfının mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi için Marksist-Leninist bir partinin zorunluluğunu öğretiyor. Partisiz, proletarya devrimi mümkün değildir. Parti proletaryanın iktidarı alma mücadelesinin en yoğunlaşmış organizasyonudur.

Leninist bir anlayışla örgütlenmiş, proletaryanın iktidar mücadelesini başarıya ulaştırabilecek savaşçı bir parti nasıl yaratılacaktır? Ülkemizde nasıl bir parti devrimi başarıya ulaştırabilir? Devrimci Hareketimizin geçmiş dersleri bize neleri göstermektedir?

Devrimci bir parti anlayışına somut koşulların; ülkenin tarihi-iktisadi-siyasi koşullarının ve sınıf ilişkilerinin doğru bir analizinden ulaşılabilir. Belirli tarihi şartlarda sınıf mücadelesinin nesnel koşulları devrim, çalışma tarzı ve örgüt anlayışını koşullandırır, belirler.

Bu bakımdan her tarihi dönem için farklı iktisadi, siyasi yapılardaki tüm ülkelerde geçerli bir parti modeli, biçimi yoktur. Örgüt biçimi çalışma tarzı ve devrim biçimine zorunlu olarak bağlıdır.

Genellikle bolşevik partisinin örgütlenme anlayışı evrenselleştirilir ve klasik bir parti tipi olarak kabul edilir. Bu anlayış sorunu diyalektiğe aykırı bir biçimde ele alıştan kaynaklanmaktadır. Somut koşulların marksist bir tahlili yapılmaksızın ve doğru bir mücadele ve devrim anlayışını ortaya çıkarmaksızın parti biçimine ilişkin sorunları çözmek ve proletarya partisinin yaratılması mücadelesini başarıya ulaştırmak olanaksızdır.

Önümüzdeki süreçte (ki bunu özel olarak partileşme süreci olarak ifade etmek hatalı olmayacaktır.) devrimci mücadeleyi (devrimi) başarıya ulaştırabilecek bir partinin yaratılabilmesi, bu konuda geçmiş hareketin devrimci deneylerini ve derslerini doğru bir şekilde özümleyebilmekten geçmektedir. Bu ise THKP-C hareketinin sağlıklı bir inceleme ve eleştirisinin yapılmasını içerir.

Bize göre geçmişin ele alınışındaki temel yöntem de bu olmalıdır: Bu günkü görevlerimiz açısından bu devrimci pratik hangi dersleri ortaya çıkarmıştır? Geçmiş, teorisi ve pratiği ile ele alınarak ayrıntılı bir şekilde incelenmelidir. Yoksa Kemalizm sorunuydu, şuydu buydu diyerek geçmiş üzerine küfürler ya da methiyeler düzülerek bir şey elde edilemez.

Biz, burada, partileşme süreci ile ilgili görüşlerimizi ayrıntılı bir şekilde açıklamaya geçmeden önce bu konu ile ilgili (geçmiş tartışmaları ile ilgili) bir-iki temel soruna değinerek geçmişe yaklaşım konusunda genel bir bakış açısı ortaya koymaya çalışacağız.

3. BUGÜNÜN GÖREVLERİ AÇISINDAN GEÇMİŞİN GENEL BİR DEĞERLENDİRMESİ VE BAZI TEORİK SORUNLAR

THKP-C hareketinin yenilgisi bir bakıma onun "silahlı mücadelenin (silahlı devrimin) başarıya ulaşabilmesi için Marksist-Leninist bir parti tarafından yönetilmesi, mücadelenin sınıf mücadelesinin bütün alanlarında ve tüm mücadele yöntemlerini kullanarak (elbette silahlı mücadele temel alınarak) mücadele etmesinin zorunluluğuna" ilişkin teorik görüşlerin kanıtlanması olmuştur denilebilir.

Zira, bize göre yenilgi bu anlayışın uygulanmasındaki başarısızlıkları içeren bir muhteva taşımaktadır. Şu veya bu sebeple böyle bir bütünlüğünün sağlanılamaması veya sonuç olarak ortadan kalkmasının bir sonucu olarak oıtaya çıkmıştır.

Parti ve Mücadele Anlayışı

Genellikle THKP-C 'nin yalın bir silahlı mücadele, sınıf savaşını sadece gerilla savaşı olarak gören bir teorik anlayışa sahip olduğu ileri sürülür ve bu yorumla THKP-C'nin teorik görüşleri gerilla fokoculuğuna indirgenerek eleştirilir.

Oysa ihtilalin Yolu başlıklı bildiri bu konuda açık bir tavır taşımaktadır.

"Partimiz sınıf mücadelesini dergi çıkarmak ve yasal hareketleri organize etmek şeklinde gören bütün sağ, pasifist eğilim ve gruplara karşı olduğu gibi sınıf savaşını sadece gerilla savaşı şeklinden ibaret gören 'sol' fokocu eğilim ve gruplara da karşıdır.

Gerilla fokoculuğu herşeyden önce mücadelenin Marksist-Leninist bir parti aracılığı ile sürdürülmesi zorunluluğunu reddeder. Partinin silahlı mücadele içinden çıkacağını ileri sürerken sadece Leninizmin bu en temel ilkesini reddetmekle kalmamakta, partiye ait mücadelenin bütünselliğine ilişkin fonksiyonları da reddetmektedir. Parti işçi sınıfının ideolojik, ekonomik-demokratik ve politik alanlardaki mücadelelerinin (politik mücadele temelinde) ve politik mücadelenin çeşitli biçimlerinin birbiri ile uyumlu (diyalektik bir bütünsellik içinde) yürütülmesinin organizasyonudur da. lşte partinin reddi bu bütünsel fonksiyonları reddeden bir anlam ifade etmektedir.

Oysa "dünya devrimci pratiği" soldaki bütün sapmaların sınıf mücadelesinin üç cephesinin bir veya iki kesimini ihmal etmek ve önemsememekten geçtiğini göstermektedir." (aynı yerden)

Bu konu ile ilgili olarak Hüseyin İnan'ın "Türkiye Devriminin Yolu" isimli yazısının THKP-C hareketinin eleştirisi ile ilgili şu bölümünü görmek faydalı olacaktır. Burada H. İnan şöyle diyor:

"...... Bolşevik partisinin çalışma tarzını ve politikasını yurdumuz şartlarında politik bir görüş olarak uygulamak, mücadelenin başından oportünizmin batağına saplanmaktır. Son zamanlarda, böyle bir parti anlayışı şehir gerillası ile birleştirilerek (abç) halk savaşı teorisi çıkartılmıştır. (.....) Şehir gerillasını bu şekilde hatalı bir parti anlayışı ile bütünleştirerek politik çizgi haline getirilmesi politik mücadelede farklı iki ideolojinin örgütsel ittifak içine girmesidir. Ve bu görüşün ışığında verilecek mücadele içinde daima iki ideolojinin hakim olacağına bağlıdır. Parçalanma ise eşikteki tehlikedir."

THKP-C hareketi içindeki ilk büyük bölünmenin su yüzüne çıktığı bir dönemde kaleme alınan bu yazıda "bolşevik parti anlayışı ile gerillacılığın birleştirilmesi" olarak ifade edilen şey farklı alanlardaki mücadelenin ve barışçıl olan ve olmayan mücadelenin birlikte yürütülmesidir. İki farklı ideolojinin birarada bulunması olarak görülerek reddedilen parti anlayışı açık bir şekilde görülebileceği gibi Marksist-Leninist bir partinin temel fonksiyonlarından bir tanesine aittir.

Bu şekilde, partiyi ve onun çeşitli mücadele alanlarındaki birleşik siyasi eylemini reddeden "sol" anlayış gerçekte kendiliğindenci bir mücadele anlayışına tekabül eder. Yığınlar silahlı eylemleri görerek - kendiliğinden - harekete geçeceklerdir! Devrimcilerin sadece silahlı eylemler yürütmeleri yeterlidir! Dünya devrimci hareketlerinin pratiği bize sağ olsun "sol" olsun bütün kendiliğindenci görüşlerin yanlışlığını kanıtlamaktadır. Partinin öncünün eylemi ile yığınların hareketleri arasındaki bağıntıyı sağlayan olağanüstü önemdeki rolü reddedildikten sonra öncünün silahlı eylemlerinin başarıya ulaşması olanaksız bir hale dönüşmektedir. Öncünün eylemi ile kitleler arasındaki bağın reddedilmesi bağlantı kayışları kopmuş bir motorun kendi kendine çalışması gibi bir durum doğurur. Üstelik (sınıflar mücadelesi söz konusu olduğunda) motorun dönmesini sağlayan gücün geldiği kaynak da kitlelerden başka birşey olamaz. Bu yüzden, motor kendi kendine dönmeye de devam etmeyecek, bir süre sonra duracaktır. "Sol" kendiliğindencilik yerini bu suretle sağ kendiliğindenciliğe, ekonomizme terkedecektir.

Görüldüğü gibi bu konu gerçekte devrimci mücadelenin devamlılığının sağlanması konusu ile ilgilidir. Parti bu bakımdan öncünün kitlelerle üye alışverişini sağlamak ve giderek genişleyen ve yaygınlaşan bir şekilde yığınların mücadelesini örgütleyecek bir yapılanışa sahip olmalıdır.

THKP-C pratiği bu açıdan irdelendiğinde bu konuda uygulamada bütünsel bir olumluluk gösterdiğini söylemek mümkün değildir. İlk parti içi ayrılık sırasında görüş ayrılıkları ile ilgili olarak M. Aktolga tarafından kaleme alınan metinde bu konuya ilişkin şu satırlar dikkat çekicidir. "Denilir ki 'işte, parti de var, cephe de var' çok yönlü çalışma deyip görev bölümü de yaptık. Yalnız bazıları görevlerini yaptılar, bazıları da yapmadılar... Numara yapmaya hiç gerek yoktur. O haltlar hep beraber yenmiştir. (Altını Aktolga çizmiş) Parti de, cephede çok yönlü çalışma da, Narodnizmi gizlemeye yarayan maskeler olmuşlardır." Burada Aktolga kendilerine yöneltilen çok yönlü çalışma içindeki görevlerini yerine getirmediklerine ilişkin suçlamaya karşı kendini savunmaya çalışırken parti çizgisini suçluyor. Biz burada bu suçlama ve savunmayı bir yana bırakalım. Burada önemli olan iki nokta sözkonusudur. Bunlardan birincisi, partinin çok yönlü çalışmanın gerekliliğine ilişkin anlayışının kanıtlanmasıdır. Bunun yanında ikinci olarak, parti pratiği içinde çok yönlü görevlerin bir kısmının yerine getirilememiş olması durumunun tespitidir.

Gerçekten de farklı alanlardaki çalışmaların diyalektik, bütünsel bir organizasyonuna, birbirini tamamlayan bir uyumluluğa henüz ulaşılabilmiş değildi. Farklı alanlardaki çalışmaların yarattığı zorunlu yaklaşım farklılıkları (ki her alanda o alanın özelliklerinden gelen "farklı" eğilimlerin bulunması kaçınılmaz bir şeydir. Bu gibi farklılaşımlar temelden farklı kavrayışlara, farklı ideolojik temellere dönüşmedikçe, bir parti içinde doğal olarak karşılanılmalı ve hatta parti içinde gerekli bir fikir çeşitliliği olarak bir sağlık işareti olarak değerlendirilmelidir.) evet, farklı yaklaşımların giderek büyüyüp farklı ideolojik temellere oturması önlenememiştir.

Ötesi, böyle bir durumda parti yapılanmasında önemli zaaflar varken açık ve yoğun bir baskı döneminin içine girildi. Kazanılmış mevzilerin savaşsız terkedilmemesi ve bu gibi başlıca politik sebeplerle 12 Mart'ın kanlı saldırganlığına karşı savaşmak zorunda kalındı. Oligarşinin ülkemiz tarihinin belki en büyük takibi koşullarında bölünmeye uğranarak örgütün baştaki bütünlüğü kayboldu. Bu nokta yenilginin ortaya çıktığı noktadır.

Bazı Teorik Sorunlar

Öte yandan yine THKP-C hareketinin her koşulda, sürekli ve düz bir mücadele mantığına sahip olduğu görüşleri de ileri sürülür.

Kimilerince geçmişi kolayca reddedebilmenin (ve de reddettirebilmenin!) bir yolu olarak görülen bu yaklaşımlarda genellikle "evrim-devrim aşamalarının içiçe geçmesi" ve "öncü savaşı" gibi kavramlardan hareket edilir. Bu yolla THKP-C hareketinin görüşleri "hiçbir hazırlık kabul etmeyen, koşulları gözönünde bulundurmayan, sürekli devrim aşamasında olunduğu iddiasında olan bir anlayışa" tekabül ettirilir. Bu durumda da bir araya gelen her 3-5 kişi öncü savaşına başlamalıdır. "Parti"de "mücadeleden kaçmanın" bir mazereti olarak ileri sürülemez! Çünkü geçmişte de "zaten 3-5 kişi bir araya gelip biz partiyiz demişti!" Bu suretle geçmişin mantığı oksijen olmadan ozon yapmaya kalkmaya (ya da ısıtmadan su kaynatmaya!) indirgendikten sonra artık onu reddetmek hem çok kolay, hem de gönül rahatlığı içinde (diyalektik olarak) yapılabilir bir iş haline gelmektedir!

Tabii ki geçmişi tümden reddetmeyi kafasına koymuş kişiler için yapılacak birşey yoktur. Ne var ki bu tür iddialar ve genel inkarcı yaklaşımlar kendi karşısında reaksiyoner bir şekilde geçmişin böyle bir karikatürünü savunma eğilimlerini de yaratmaktadır. Geçmiş hareketin teorik görüşlerinin kavranılışının yüzeysel ve yetersiz kalması, çoğu zaman "sloganlar" ve "kavramlar" seviyesinde kalması, bu tür eğilimlerin önem kazanmasına zemin hazırlamaktadır. Teorik yetersizlik tarafından beslenen bu eğilim giderek devrimci teoriye ait kavramların fetişleştirilerek adeta herşeyi açıklayan sihirli formüller halinde görülmesine neden olurken, pratikte bugünün siyasi görevlerine karşı bir kayıtsızlık ve ihmalkarlık olarak belirmektedir.

İşte gerek bir kavram kargaşası yaratarak, bulanıklık yaratarak geçmişin inkarı eğilimini geliştirmeye çalışanların gerekse bir kavram fetişizmi içinde güya geçmişi savunanların da ortak çıkış noktasından bir tanesi bu THKP-C hareketinin her koşulda sürekli ve düz bir mücadele mantığına sahip olduğu iddiasıdır. Bu yoruma göre evrim ve devrim aşaması içiçe geçmiştir demek, sürekli devrim aşamasında olduğumuzu ileri sürmek, her koşulda tek düze silahlı mücadele sürdürmek demektir.

Hemen böyle bir düşünce tarzının kabul edilemeyeceğini belirtelim.

Bu konu ile ilgili olarak parti sorununu (yukarda ele aldığımız için) bir tarafa bırakalım. Buna ilave olarak THKP-C hareketinin içinde bulunulan koşullar ne olursa olsun değişmeyen düz bir mücadele anlayışına sahip olduğu kabul edilemez. Böyle bir anlayış kabul edilemez.

Mahir Çayan Kesintisiz II-III diye tanınan son yazısında şöyle diyor:

"Artık 1961-70 döneminin sınırlı demokratik ortamı tarihe karışmış nisbi denge bozulmuştur. (Burada kastedilen orta burjuvazi ile oligarşi arasındaki "denge"dir. DY) Emperyalist işgalin ve istismarın Türk ordusu aracılığıyla sürdürüldüğü, ekonomik ve demokratik amaçlı her çeşit kıpırdamanın terörle susturulduğu bir ülke haline gelmiştir Türkiye.

Bundan böyle, bütün legal yolların tıkanmasından, emekçi kitlelere karşı tenkil politikasının en gaddar bir şekilde sürdürülmesinden dolayı, kitlelerle diyalog kurmanın ve onları devrim saflarına çekmenin temel mücadele biçimi silahlı propagandadır." (abç)

Mahir Çayan'ın yazılarındaki dipnotları, geçmişi değerlendirmek için temel çıkış noktası alan, felsefe lügatlarına dayanarak geçmişe "diyalektik eleştiriler" düzen usulsüz alıntı uzmanlarının gözlerinden kaçan (!) bu iki paragraf, gerçekte geçmişin her türden tahrifatçısını apaçık ortaya çıkarırken, konunun nasıl bir çerçeve içinde ele alınması gerektiğini de ortaya koyan bir muhteva taşımaktadır.

Öncelikle ifade etmeliyiz ki, "evrim ve devrim aşamalarının içiçe geçmesi" şeklinde ifade edilen tahlil sürekli devrim aşaması olarak anlaşılamaz. (Öyle olsa idi zaten ülkemizde sürekli devrim aşamasında olunduğu belirtilir ayrıca bir de içiçe geçmeden söz edilemezdi.)

Bu konuyu biraz daha yakından inceleyelim.

Evrim-devrim aşamaları ve devrim anlayışı:

Evrim ve devrim aşaması kavramları devrim anlayışına ve mücadele tarzına ilişkin, proletaryanın siyasi iktidarı ele geçirme mücadelesine ilişkin kavramlardır. Bu anlamda evrim ve devrim aşamasının içiçe geçtiği söylenirken veya, kapitalist-metropol ülkelerdeki gibi bıçakla kesmiş gibi birbirinden ayrılamayacağı ifade edilirken her şeyden önce emperyalist-kapitalist ülkelerle emperyalizmin hegemonyası altındaki ülkelerdeki devrim süreçlerinin farklı oluşları ve bu yüzden bunların her birinin farklı aşamalara ayrılmaları sözkonusu edilir.

"Emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde evrim ve devrim aşamaları bu şekilde bıçak gibi birbirinden ayrılamazlar, bu aşamalar birbirinin içine girmiştir." (İhtilalin Yolu başlıklı bildiri)

Kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkelerde siyasi iktidarın ele geçirilmesinin yolu, bir sıra ekonomik-sosyal ve siyasal nedenlerden ötürü ülke çapındaki ayaklanmalara bağlıdır. Ayaklanma koşullarının oluşturulması süreci (ki "barış" dönemlerine tekabül eden bu süreç oldukça uzundur) evrim aşaması olarak ifade edilir. Buna karşılık siyasi iktidarın ele geçirilmesi için ayaklanma durumuna da devrim aşaması adı verilir. Bu iki aşama farklı toplumsal süreçlere (toplumsal hareketin farklı özellikler gösterdiği süreçlere) tekabül ederler ki, bunun objektif (maddi) temeli; birinde (evrim aşamasında) ekonominin işleyişinin nispi bir istikrar ve gelişme göstermesi, diğerinde ise (devrim aşamasında) ekonomik bakımdan bir kriz döneminin sözkonusu olmasıdır. (Buna rağmen ekonomik olmayan nedenlerle de devrimci bir durumun ortaya çıkması mümkündür.) Devrim durumları toplumların alt yapısından üst yapısına kadar(ekonomisinden, sosyal-siyasal- kültürel ilişkiler bakımından) tam bir alt üst oluş içinde bulunduğu dönemlere, tekabül ederler.

İşte ayaklanmanın (yığınların siyasi eyleminin en üst biçimlerine çekilebilmesi ve siyasi iktidarın ele geçirilmesinin) koşullarının oluştuğu devrim durumları ile, bu koşulların oluşmadığı durumlarda toplumsal hareketin bu biçimlerine uyumlu olarak devrim süreci de evrim ve devrim aşamalarına ayrılarak incelenir. Proletarya partisinin görevleri ve buna bağlı olarak mücadele anlayışları bu iki aşamada farklılıklar gösterir.

Buna karşılık, emperyalizmin işgali altındaki sömürge ve yarı sömürge ülkelerde toplumsal hareket bundan çok daha farklı özellikler göşterir. Emperyalizmin işgali nedeniyle toplum alt yapısından üst yapısına kadar sürekli bir alt-üst oluş içindedir. Emperyalizmin hegemonyası altındaki ülkelerde devrim halk savaşı ile gerçekleşir. Nispi bir barış koşullarındaki uzun bir hazırlıktan sonra ülke çapındaki bir ayaklanma yerine, proletarya partisinin daha başlangıçtan itibaren savaşmak zorunda bırakıldığı çok daha farklı aşamalardan geçen bir süreç sözkonusudur. Halk savaşı süreçleri emperyalist-kapitalist ülkelerdeki devrim süreçlerindeki gibi bir evrim ve devrim aşamalarına ayrılamazlar.

Emperyalist-kapitalist ülkelerde devrim aşaması için gerekli objektif koşullar, empeıyalizmin işgali altındaki ülkelerde emperyalist işgal tarafından oluşturulmaktadır. Diğer bir ifade ile Lenin'in tanımladığı şekilde bir milli kriz nasıl genel ayaklanmanın objektif koşullarını yaratıyorsa, emperyalizmin işgali de halk savaşının (ve de silahlı mücadelenin) objektif koşullarını oluşturmaktadır.

Emperyalist-kapitalist ülkelerde devrimin objektif koşulları içsel dinamiğin işleyişi ile ortaya çıkmaktadır. Toplumun içsel dinamiği toplumsal hareketin belirleyici unsurudur. Buna karşılık emperyalist işgal toplumun içsel dinamiğini saptırmakta, toplumda ekonomik, sosyal, siyasal alanlarda (alt yapısından üst yapısına kadar) bir çalkantı içine girilmesine neden olmakta yığınların devrim saflarına çekilebilmesinin objektif koşullarını yaratmaktadır.

Buriun yanında emperyalist-kapitalist ülkelerde devrim (genel ayaklanma) aşamasında olunabilmesi için gerekli olan subjektif koşullarla emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde halk savaşının başlaması için gerekli subjektif koşullar da aynı biçimde başka başkadır.

İşte bu yüzden, emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde halk savaşının başlaması için (emperyalist-kapitalist ülkelerdeki gibi) genel ayaklanma koşullarının aranması sözkonusu olamaz. Zira bu iki durumun özellikleri başka başkadır.

İşte, "evrim ve devrim aşamalarının, emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde, (emperyalist-kapitaİist ülkelerde olduğu gibi) birbirinden (bıçakla kesilmiş gibi) ayrılamayacağı, bu iki aşamanın iç içe geçtiği" şeklindeki formülaşyonun anlatmak istediği şey de tamamen bundan ibarettir.

Mao bu durumu şu şekilde açıklamaktadır.

"İçerde burjuva demokrasisini (feodalizmi değil) uygulayan kapitalist ülkeler faşist değillerse, ya da savaş halinde bulunmuyorlarsa:… Proletarya partilerinin ödevi işçileri eğitmek, ve uzun bir legal mücadele ile kuvvetlenmek ve böylece kapitalizmin kesin yıkımına hazırlanmaktır... Savaşmak istedikleri bir savaş varsa o da hazırlandıkları iç savaştır.  Ama bu isyan ve savaş burjuvazi gerçekten aciz kalıncaya kadar, proletaryanın çoğunluğu silaha sarılıp, dövüşmeye azmedinceye kadar başlatılmamalıdır. Ve böyle bir isyanı ve savaşı başlatma zamanı gelince, atılacak ilk adım şehirleri işgal etmek ve sonra kırsal bölgelere doğru ilerlemektir. Bütün bunlar kapitalist ülkelerin komünist partileri tarafından yapılmaktadır ve Rusya'da Ekim devrimi ile doğrulukları sınanmıştır. Ama Çin farklıdır. Çin'in ayırıcı özellikleri bağımsız ve demokratik olmaması, ama yarı-sömürge, yarı-feodal olması, yani içerde demokrasinin bulunmaması… emperyalizmden baskı görmesidir... Temelde komünist partisinin buradaki ödevi, isyan ve savaşı başlatmadan önce uzun bir legal mücadele döneminden geçmek değildir. Önce şehirleri ele geçirmek ve sonra kırsal bölgeleri işgal etmek değildir. Çin'de savaş,mücadelenin temel şekli ve ordu örgütlenmesinin temel şeklidir. Yığın mücadeleleri gibi öbür şekiller de önemlidir. Ama onların amacı savaşa hizmet etmektir. Çin'de proletarya partisinin temel ödevi, partinin hemen hemen başlangıcından beri karşı karşıya kaldığı ödevi... silahlı mücadeleler örgütlemektir."(abç) (Mao Ze Dung, Askeri Yazılar, sh. 353)

Ama, bu tahlilin, halk savaşının başlatılabilmesi için subjektif şartların elverişliliğinin aranmayacağı, koşulların hesaba katılmayacağı bir hesapsızlık mantığına eş tutulması tamamen saçmadır.

Elbette ki, mücadelenin başarıya ulaşabilmesi için yürütülecek mücadelenin ülkedeki mevcut duruma, sınıf ilişkilerine, devrim ve karşı devrim güçlerinin içinde bulunduğu somut duruma uygun olması gerekir. Bir başka ifade ile her  durumda yürütülen mücadelenin biçimi mevcut sosyal, siyasal, psikolojik ve askeri v.b. koşullara uygun bir biçimde belirlenir.

"Evrim ve devrim aşamasının içiçe geçmesi" kavramından hareketle hesapsızlık ve keyfilik üzerinde kurulmuş düz ve anti-diyalektik bir mücadele anlayışına varılamaz. Böylesi her şeyden önce halk savaşının uzun, inişli çıkışlı ve dolambaçlı bir yol olmasındaki temel politik perspektifin inkarı demek olurdu.

Bu durum emperyalizmin lII. bunalım döneminde emperyalist işgalin gizii bir niteliğe büründüğü yeni sömürge ülkelerde çok daha grift (karmaşık) bir görünüm kazanmıştır.

Kapitalizmin yukardan aşağı bir biçimde de olsa gelişme göstermesi ve emperyalist işgalin gizli bir niteliğe bürünmesi önemli gelişmeler ortaya çıkarmıştır.

Kısaca özetlemek gerekirse;

1. Hafif ve orta sanayii dallarında meydana gelen montaja dayalı sanayileşme sonucu, işçi sınıfı gelişmiş ve devrimdeki önemi artmıştır.

2. Kapitalizmin nispi gelişiminin bir sonucu olarak feodalizmin belirli ölçüde tasfiyeye uğraması (gerilemesi) ve toprak sorununun bir ölçüde çözüme uğraması nedeniyle demokratik devrim programı belirli bir daralmaya uğramıştır.

3. Merkezi otoritenin güçlenmesi ve tarımda pazar ekonomisinin gelişmesinin sonucu olarak kırların emperyalizmin yumuşak karnı olması durumunda da eskiye oranla bir gerileme ve buna karşılık da şehirlerin ve işçi sınıfının rolünde göreli olarak bir artış meydana gelmiştir.

4. Emperyalist işgalin gizlenmesi sonucu eski sömürge ülkelerde toplumdaki işgalci düşmana karşı olan tepki pasifize edilmiştir.

5. Ülke devrimci iç savaş aşamasındadır.

Bu gibi değişimler toplumun kendi içsel dinamiği içindeki bir gelişmeye yöneldiği şeklinde bir görüntü yaratmaktadır. Bu değişim ve gelişmeler bu yüzden yeni sömürge ülkelerde, içsel dinamikle gelişmiş bağımsız kapitalist - emperyalist ülkelere uygun çözümlemelerin gündeme getirilmesine neden olmaktadır.

Evrim ve devrim sorununu "diyalektik" olarak tartışanların çoğunlukla varıp dayandıkları nokta da burasıdır. Bu tür tartışmalar sonunda üstü örtülü ya da dolaylı olarak, uzun bir "barışçıl" hazırlık aşaması sonunda bir genel ayaklanma fikrinin savunmasına varılmaktadır.(4)

Emperyalizmin III. bunalım döneminde ortaya çıkan değişmeler sonucu olarak, ülkemiz devriminin muhtevasında ve yolunda eski sömürge ve yarı sömürge ülkelerden farklılıklar göstereceğine kuşku yoktur. Buna bağlı olarak Çin ve Vietnam'daki gibi klasik bir halk savaşı modelinin de ülkemizde aynen önerilemeyeceğine kuşku yoktur. (THKP-C'nin teorik ve siyasi doğrultusunun en önemli yanı da ülkemiz devriminin sorunlarını Çin ve Sovyet devrimlerinin kalıplarına çakılıp kalan doğmatik yaklaşımlardan farklı olarak bu objektif-somut gelişmeler doğrultusunda ele almasıdır.)

Ancak, söz konusu gelişmelerden kalkılarak ülkemizin bağımsız-kapitalist bir ülke olarak değerlendirilmesi ve ülkemiz devriminin "sovyetik model' çerçevesi içinde ele alınması ve metropol ülkelerle bizim gibi empeıyalizmin işgali altındaki ülkeler arasındaki öze ilişkin ayrım çizgisinin reddedilmesi büyük bir hataya götürür.

Yeni sömürge ülkelerde toplumsal süreç yine empeıyalist-kapitalist metropollerden son derece önemli nitelik farklılıkları gösterir.

Uluslararası tekellerle bütünleşmiş, ona göre şekillenmiş ekonomi devamlı bir kriz içindedir. Pazar, finansman, ara mal ve ham madde ihtiyaçları sürekli gündemdedir. Gizli de olsa emperyalizmin hegemonyası nedeniyle toplum kendi içsel dinamiği içinde gelişmemektedir.

Dışa bağımlı, emperyalizmin bir uzantısı durumundaki yerli tekelci burjuvazinin yönlendiricisi olduğu hakim sınıflar iktidarının temellerinin zayıf olması, onların sürekli bir terör ve baskı politikasına ihtiyaç duymalarına neden olmaktadır. Ülke olgunlaşmamış bir milli kriz içindedir.

Özetle ifade etmek gerekirse yeni sömürge ülkelerde (ve ülkemizde) gözlenen değişimler emperyalist işgal durumu açısından özünde bir değişme yaratmamaktadır. Gizli işgal durumu ve açık işgal durumu (sömürge durumu ile yeni sömürge durumu) ortaya çıkardıkları sonuçlar bakımından aynı olmamakla birlikte bu farklılık yeni sömürge ülkelerin, bağımsız - kapitalist ülkelerden farklı bir süreç içinde bulunmaları durumunu ortadan kaldırmamaktadır.

"Evrim ve devrim aşamalarının içiçe geçmiş olması ifadesi" çarpıtılarak çeşitli biçimlerde karmakarışık edilmektedir. Kavram tartışmasından öte bir anlam taşımayan bu yöntemlerle ülkemiz devriminin sorunlarının çözümlenmesi bir yana, kavram kargaşasından ve bizantinizim'den bir adım öteye gitmek mümkün değildir. Böyle bir kavram karışıklığı ya da kavram fetişizmi ile (ki ikisi de aynı kapıya çıkıyor) evrim ve devrim aşamasının içiçe geçtiği şeklinde ifade edilen tahlil sürekli devrim durumunun varlığı şeklinde yorumlanabiliyor. Bu biçimde bir yorumla silahlı mücadelenin yürütülmesi için herhangi bir "asgari örgütlenme" parti yerine geçirilerek (adı ister parti olsun ister olmasın) ve böyle bir "asgari örgütlenme" silahlı mücadeleyi yürütmek için yeterli bir koşul sayılarak her durumda (sürgit) silahlı mücadele yürütmek düşüncesi kabul edilemez. Parti, çok yönlü mücadelenin organizasyonu olması yanında, ülkedeki sınıflar mücadelesinin somut koşullarına, mevcut iç ve dış politik duruma uyarlı bir biçimde politik mücadele taktiklerinin uygulanmasını gündeme getirir. Bu anlamda sınıflar mücadelesinin düz bir hat, tek bir çizgi üzerine gelişmeyeceğini, hangi koşullarda hangi mücadele taktiklerinin uygulanılmasının gerekeceğini ise ancak partinin değerlendirebileceğini belirtelim.

Emperyalizmin üçüncü bunalım döneminin çelişmelerinin önemli ölçüde yansıdığı, bu döneme has iç gelişmeler sonucu yeni çelişmelerin geliştiği emperyalizmin gizli işgali altındaki ülkemizde oldukça karmaşık (girift) bir yapıya bürünen sınıflar mücadelesi düz bir hat üzerinde gelişmeyecektir .Oldukça inişli, çıkışlı geri dönüşleri ve tekrar ileri doğru sıçramaları ihtiva eden, dolambaçlı bir rota izleyecektir. Çok daha karmaşık bir muhtevaya bürünen devrim mücadelesinde uygulanılacak taktikler ise kimsenin keyfine göre tespit edilmeyecektir. Mevcut koşulların değerlenlendirilmesi ve ona uyarlı tahlillerin uygulanmasını herhangi bir keyfiliğe, tesadüfiliğe tabi olmaktan çıkaracak olan şey de (bu güç görevi yerine getirmek de) sağlam bir Marksist-Leninist temele ve doğru-devrimci bir siyasi çizgiye sahip proletarya partisinden başka birşey olamaz.

Özetle: Farklı alanlardaki mücadelelerin, farklı mücadele biçimlerinin birlikte yürütülmesinin, mücadelenin devamlılığının ve devrimi başarıya ulaştırabilecek bir siyasi çizgi üzerinde mücadelenin geliştirilebilmesinin bir gereği ve ifadesi olarak örgütlenmiş bir Marksist-Leninist parti: Bütün bir geçmişin ve bir devrimci yenilginin en özlü dersleri bu noktada toplanmaktadır. Kuşku yoktur ki gelecek geçmişi tekrar etmeyecek, geçmişin hata ve sevaplarının üstünde yükselecektir.
 

4. PARTİ VE KÜRT MESELESİ

Bugün ülkemizde ulusal sorun çözülmemiştir. Özellikle Kürt sorunu ülkemiz devriminin temel sorunlarından bir tanesidir. Kürt sorunu bugünkü aşamada örgütlenme anlayışı bakımından da önemli bir yer tutmaktadır.

 THKP-C hareketinin bu konudaki görüşleri şu şekilde özetlenmişti:

"..Her şart altında, her zaman meseleyi misak-ı milli sınırları içinde ele almak gerekir, veya Kürt emekçi halkının çıkarlarıyla bağdaşan tek çözüm yolu ayrılma hakkının kullanılmasıdır' diyen görüşler yanlıştır. Bu görüşlerin sahipleri her iki tarafın burjuva ve küçük burjuva milliyetçi unsurlarıdır. Oysa devrimci proletarya meseleyi diyalektik bir tarzda ele alır. Yani UKTH'nın öngördüğü ayrılma, özerklik, federasyon v.s. çözüm yollarının hangi şartlar altında ve ne zaman geçerli olabileceğini açıkça ortaya koyar." (ASD'ye açık mektup)

Bu yaklaşım gerçekte genelinde doğru bir nitelik taşır. Ne var ki, bu genel yaklaşım ülkemiz koşullarına uygun bir ulusal sorun programı ortaya koyulmadığı için de doğru olarak kabul edilemez. Bu eksiklik ezen ulus şövenizmine karşı ajitasyon-propagandanın ihmali ile birlikte ele alındığında geçmişin bu yönden eleştirilme gereği ortadadır.

Günümüzde, ulusal sorun o günkü boyutlarından daha farklı ve daha geniş bir çerçeve içinde tartışılmaktadır. Bu sorunun doğru çözümü şüphesizdir ki M-L ilkeler ışığında ülkemiz koşullarının ve Kürdistan'ın somut analizinin yapılmasıyla ve konunun bütünsel bir değerlendirilmesi ile mümkündür. Proletarya partisinin ulusal sorun konusunda UKTH'nin Marksist - Leninist kavranılışı doğrultusunda somut bir program ortaya koyması zorunludur. Ulusal sorun konusunda izlenecek politikanın doğruluğu proletaıya partisi ve ülkemiz devrimi açısından büyük bir önem taşımaktadır.

Ulusal sorun konusuna doğru yaklaşımın temel koşulu Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının kayıtsız şartsız tanınmasıdır. Bu hak Kürt halkının isterse bağımsız bir devlet olarak örgütlenme hakkı demektir.

Biz bugünkü koşullar altında böyle bir çözümü önermiyor, Kürt ve Türk halklarının oligarşik diktatörlüğe ve emperyalizme karşı ortak bir kurtuluş mücadelesi vermelerini Kürt ve Türk proletaryasının ortak örgütlenmesini, ve her iki halkın özgür ve eşit temellerdeki gönüllü birlikteliğini savunuyoruz. Böyle bir birliğin temel koşulu ise Kürt halkının kayıtsız şartsız bir kendi kaderini tayin özgürlüğüne sahip olmasıdır. Bu özgürlüğü savunmadan, birlik çağrıları oligarşinin şoven baskı siyasetinin gölgesinden kurtulamaz. Halkların birliği, halkların özgürlüğünden geçer.

Ayrıca bugünkü koşullar altında da, Kürt halkının ayrılma hakkını kullanma doğrultusunda gerçekleştireceği demokratik muhtevalı bir mücadele karşısında devrimci tavır böyle bir mücadelenin desteklenmesinden başka birşey olamaz. Yeter ki böyle bir hareket emperyalizmin güdümünde, ayrılıkçı ve gerici bir muhtevaya sahip olmasın. Böyle bir durumda dahi, devrimciler böyle bir hareketi desteklemeseler bile, bu durumda ortaya çıkacak olan şoven tenkil politikasına karşı çıkmak yine devrimciliğin zorunlu ön koşuludur.

Biz bugünkü koşullarda Kürt ve Türk proletaryasının (diğer azınlık emekçileriyle birlikte) milliyet ayrımını gözetmeyen ortak örgütlenmesini savunuyoruz. Ayrı örgütlenme, ayrı mücadele ve ayrılmayı mutlaklaştıran anlayışlara karşı olduğumuz gibi ortak örgütlenmenin mutlaklaştırılmasına da karşıyız. Somut koşullar tarafından ortaya çıkabilecek bir ayrılma durumunda proletarya örgütlenmesinin ayrılığı da zorunlu bir hale gelebilir.

Bugün ülkemizde ezen ulus şovenizmine karşı mücadele büyük bir önem taşımaktadır. Şoven milli baskı politikası, oligarşinin faşist politikalarının en temel bir unsurudur. Bu nedenle anti-faşist mücadelenin güncelliği gerekçesi ile ezen ulus şovenizmine karşı mücadeleden vazgeçilemez. Faşizme karşı "ittifakları parçalamamak için" halkların özgürlüğünü savunmaktan vazgeçilemez. Faşizme karşı mücadele milli zulme karşı mücadeleden ayrılamaz.


DG Anasayfaya dön     DY anasayfaya dön    THKP-C anasayfaya  dön

Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org