III. BOLÜM

ÜLKEMİZ SOLUNUN DÜNÜ VE BUGÜNÜ

Ne var ki bugün mücadele genel olarak kendiliğindenci bir özellik göstermektedir. Dağınıklık ve örgütsüzlük egemendir. Bu durum bugün işçi sınıfının ve emekçi yığınların devrimci mücadelelerini yönlendirecek ve örgütleyecek devrimci bir partinin; proletaryanın öz örgütünün yokluğunda en özlü ifadesini bulmaktadır. (Burada TİP, TSİP, TEP, SDP, TKP gibi "partilerin" proletarya partisi olmadıklarını kanıtlamak için söze gerek olmadığı kanısındayız.)

Ülkemizde, işçi sınıfı partisi olduğunu iddia eden onca "parti" (ki aralarında bir de Türkiye Komünist Partisi adını taşıyanı vardır!) ve de (M-L) patentli onca "Hareket" bulunmasına rağmen; evet bunca "parti" bolluğuna rağmen bugün ülkemizde proletarya partisinin bulunmadığını söylüyoruz.

Bu durum aslında bugün içinde bulunduğumuz durumun olduğu kadar ülkemiz solunun elli yıllık geçmişinin de en özlü bir açıklaması olarak kabul edilmelidir.

Gerçekten bu "elli yıllık geçmiş"e rağmen, bugün işçi sınıfının devrimci partisinin bulunmayışının nedenlerinin kavranabilmesi geçmişin kavranılmasının en önemli anahtarını veriyor. Bize göre böyle bir sonucun en temel sebebi ülkemiz soluna sağ oportünist ve revizyonist bir çizginin egemen olmasıdır. Ülkemiz solunun bu elli yıllık geçmişine sağ bir eğilimin hakim olduğunu görüyoruz. Bu eğilim hem teori de hem de pratikte gözlenebilecek olan bir şeydir.

Bu yaklaşım bütün bir geçmişin toptan inkarı olarak değerlendirilemez. Elbetteki olumsuz yanlarına karşılık, bütün bir geçmiş dönem, olumlu olan, devrimci olan bir çok öğeyi de barındırmaktadır.

Ne var ki sol hareketin geçmişini bütünsel olarak tahlil edecek olursak ağır basan yanının sağ yanlar olduğunu ifade etmek zorundayız.

Sol hareketin geçmişi, bağımsız bir hareket olmayı, işçi sınıfının bağımsız siyasi eylemini, düzene alternatif hareketi oluşturmayı sağlayamamıştır. Sol, genellikle burjuvazinin kontrolü altında, onun icazet sınırları çerçevesi içerisinde burjuvazinin şu veya bu fraksiyonunu destekleme şeklinde bir siyasi hat izlemiştir. Çeşitli zamanlarda ortaya çıkan "tevkifatlar" ve TKP'nin "sürekli gizlilik koşullarında mücadele etmek zorunda 'kalması" bu, objektif gerçeği örtbas edecek bir kanıt olarak gösterilemez.

Şüphesiz ki bu durumun ortaya çıkmasında ideolojik plandaki burjuva ideolojisinin etkinliğinin ve burjuva ideolojisinden bağımsız bir ideolojinin sola egemen olmamasının önemli rolü vardır.

Ne var ki bu kadarı ülkemiz solundaki sağ eğilimlerin hakimiyetini açıklamaya yeterli olmadığı gibi böyle bir durumu açıklamak için sadece subjektif olguları görmek, meseleyi tek yanlı ve eksik kavramak demek olacaktır. Bizce böyle bir durumda güçlü bir işçi sınıfı hareketinin bulunmayışı önemli bir rol oynamıştır. "Marksizm büyük çaplı endüstrinin işçi sınıfı ve ideologları tarafından süratle, çok hızlı bir şekilde sürekli olarak ve bütünüyle özümlenmiştir" diyor Lenin. "Ekonomik ilişkilerin geri olduğu ya da gelişmelerin geri kaldığı ülkelerde, sürekli olarak, Marksizmin sadece belirli noktalarını, yeni dünya görüşünün belirli yerlerini ve tek tek sloganlarını özümlemiş olan, burjuva dünya görüşünün ve geleneklerinin tümünü ve burjuva demokratik görüşü kısmen tasfiye etmekten yoksun" olan işçi sınıfı hareketi destekçilerinin ortaya çıkmasına yol açar. (Lenin)

Lenin'in sözleri, ülkemizde revizyonizmin gelişmesine müsait ortamın rolünün kavranılabilmesini sağlamaktadır.

Bu durumda ülkemizde uzun süre reformcu burjuvazinin anti-emperyalist mücadelede öncülüğü ele geçirmiş bulunmasının rolü de büyüktür. Bu arada sol hareketin genel olarak bir aydın hareketi durumunu uzun süre muhafaza etmesi ve emekçi sınıflar temeline kavuşamamış olmasına da değinilmelidir. Böyle bir durumda uzun süre "proleter aydınlar" temelini muhafaza eden bir hareketin hatalarından arınarak ve doğrularını geliştirerek proleter bir istikamette gelişeceği yerde, başlangıçta taşıdığı proleter yanlardan da uzaklaşarak küçükburjuva bir istikamette ilerlemesi, çürümeye yönelmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bu, ülkemizde tamamen böyle olmuştur.

Kimileri sol hareketin geçmişi üzerine söylediğimiz bu sözleri hakiki mirasçı pozlarında "inkarcılık", "karaçalmak" v.b, diye suçlandıracaklar ve geçmişimizin belirleyici yönünün devrimci yön olduğunu söyleyeceklerdir. Biz bunları geçelim.

1960 sonrası solunda farklı unsurlar vardır. Bir yanda, sınırlı anayasal özgürlük ortamı içinde Marksist - Leninist klasikler (belirli ölçüde de olsa) yabancı dil bilenlerin tekelinden çıkmıştır. Bunun yanında ve daha önemli olarak kapitalizmin nispi gelişmesi sınıflar mücadelesinin keskinleşmesini ve kendiliğinden de olsa işçi, köylü ve gençlik yığınlarının mücadelelerinin yükselmesini de beraberinde getirmiştir.

Gençlik kesiminden başlayarak, geniş işçi ve köylü yığınlarının politik eylemleri 1970 öncesi gözlenen önemli gelişmelerdir. Bu gelişmeler hemen hemen toplumun bütün kesimlerini kucaklayan bir nitelik taşımıştır ve sınıflar mücadelesinin bu objektif gelişimi sol hareketin değişiminin maddi koşullarını oluşturmuştur. 15-16 Haziranda doruğuna ulaşan işçi hareketleri, köylü hareketleri, Dev-Genç ve 1971 mücadelesi bu aynı gelişme eğiliminin, aynı bütünlüğün parçaları (birbirlerinin alternatifleri olarak değil!) olarak değerlendirilmelidir. 1971, bu gelişmenin doruk noktasıdır.

Bu noktada 1971'i ülkemiz solu açıslndan bir dönüm noktası olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Öyle ki, ülkemiz solu üzerindeki revizyonist ve oportünist etkinlik bir ölçüye kadar kırılabilmiş, işçi sınıfının bağımsız siyasi hareketini yaratmak yolundaki önemli mesafeler katedilebilmiştir. Sol hareket içinde proleter devrimci bir hareket, izlediği ideolojik ve siyasi hat itibariyle (örgütsel - subjektif durum olarak olmasa da) iktidar alternatif bir hareket oluşturabilmiştir.

Ne var ki 1971 "devrimci hareket" açısından bir yenilgi olmuştur. Bu yenilgi bir yandan bugün Devrimci Hareketin içinde bulunduğu teorik ve örgütsel kargaşalık ve dağınıklığın en önemli sebebi olurken, öte yandan devrimci mücadele açısından çok zengin dersleri içeren bir pratik olarak da ortaya çıkmıştır. Ülkemizde bağımsız bir siyasi hareketin bu deneyin doğru devrimci temelleri ve dersleri üzerinde yükseleceğine kuşku yoktur. Bu bakımdan bugünkü en önemli görevlerden bir tanesi de geçmişin devrimci derslerinin sağlıklı bir şekilde çıkartılabilmesidir.

1971 yenilgisinin ortaya çıkardığı en önemli durum yeni bölünme ve ayrışmalar ile Devrimci Hareket açısırıdan tam bir örgütsüzlük ve dağılma durumunun ortaya çıkmasına yol açmasıdır. Yenilgi sonrası Devrimci Hareket'in birliğinin temelleri ilk önce ideolojik-teorik plandaki dağılma ve karışıklıkla birlikte yıkılmaya başlamıştır.

Daha yenilginin eşiğinde ilk bölünme oluşmuş, hakim sınıfların baskısı karşısında "hareketin gözden geçirilmesi" eğilimleri, "evrim ve devrim aşamalarının içiçe geçmezliği" nden başlayan "eleştiri-özeleştiri"ler yapılmaya başlanmıştır. Bu biçimde doğan büyük bölünme içerde de sürdü. Ne var ki ayrılıkçı görüşün önderleri giderek Demirel'in yurtseverliğini de keşfedince onların taraftarlarının çoğu bu yeni akımın takipçiliğinderi vazgeçtiler. (Bir bakıma ayrılıklar "içiçe" geçti!)

1972 Mart'ında oligarşiden yenen ağır darbeler ile birlikte "dışarda" herşeyin bittiği koşullarda "içerde" yenilginin getirdiği bulanıklık yaşanmaya devam etti.12 Mart döneminin yılgınlık ortamı "dışarda"ki bölünmenin bir uzantısı olarak en çarpıcı biçimlerine kadar derece derece hapishanelerde yankı buldu. 40 yıllık oportünist - revizyonist tezler "yeniden" keşfedilmeye koyulunurken, (ve de kimi zaman "doktorda" kimi zaman da Ali Gevgilili gibi burjuva ideologlarında büyük sırlar keşfedilebilirken) bir bakıma yenilginin etkileri "içerde" ideolojik-teorik alanda da ortaya çıkmakta idi.

12 Mart dönemi sona ererken Devrimci Hareketin birliğinin ideolojik temelleri ortadan kalkmış durumda idi. Geride ideolojik temelden yoksun gevşek bir ilişkiler karmaşasından başka bir şey kalmamıştır.(2)

Devrimci Hareketin dağınıklığı bu temel üzerinde yükseldi.

12 Mart dönemi sonrasında böyle bir teorik ve örgütsel keşmekeş içinde en çok gözlenebilen şey inkarcı eğilimlerin yaygın ve yeni biçimlerinin ortaya çıkmasıdır. "Geçmişin eleştiri ve özeleştirisi", "hareketin gözden geçirilmesi", "geçmişin aşılması", "geçmişin eleştirisi", hep geçmişe karaçalmanın, yılgınlığın getirdiği bir inkarcılığın, kaşarlanmış oportünist ve döneklerin eski suçlamalarına katılmanın bir kılıfı olmaktan öteye gitmemiştir.

Bu cümleden olarak kimileri, PDA'cıların yıllardır dillerinden eksik etmedikleri karalamaları "bir ara akım" tefsiri ile piyasaya sürdüler. Küçük burjuva maceracılığı, troçkizm v.b. diye geçmiş hareketin Sovyet sosyal emperyalizmine hizmet ettiği safsatasına varıp dayandılar.(3)

Bunun yanında M. Aktolga ve Y. Küpeli tarafından ilk ayrılık sırasında ortaya atılan "eleştiriler" ve suçlamalar da yeniden geçer akçe oldu. Kimilerince geçmiş eleştirisi, (kimi zaman da özeleştirisi!) olarak sunulan tahlillerin çoğu (evrim-devrim, öncü savaşı v.b.) bu eski maruzatlara pek benzemektedir.

Bütün bunlara karşılık, biraz da bu sağ eleştirilerin zorlaması ile (doğrudan veya dolaylı) geçmişin görünüşte "sol" bir inkarı eğilimi de yaygınlık kazandı. Devrimci fikirler ifrat derecelere kadar vardırılıp "abese kadar itilerek" fetişleştirilmekte ve geçmiş, bir kavram fetişizmi içinde devrimci içeriğinden soyutlanılmaktadır.

Bu arada kısaca geçmiş değerlendirmesi konusundaki bu tür eğilimlerin tümünün temelden sakat ve devrimci olmayan bir nitelikte olduklarını belirtelim. Bu şekildeki yaklaşımlarla geçmişin bugün için ortaya koyduğu derslerin özümlenmesi ve bu dersler üzerinde devrimci bir hareketin yaratılması olanaksızdır.

Öte yandan bu kavram kargaşası, ve teorik keşmekeş 12 Mart sonrası solunun genel eğilimi oldu. Başta da belirttiğimiz gibi bu ortam genel bir dağınıklık, teslimiyetçilik, örgütsüzlük ortamıdır. Böyle bir ortam içinde bölünmeler, gruplaşmalar varabileceği en uç noktaya kadar uzandı. Bir tek örnek, bugün ülkemizde otuzu aşkın fraksiyonel yayının bulunması bu uç nokta hakkında fikir vermeye yetecektir.

Bu ortam içinde sağ-revizyonist eğilimler güç kazanmaktadır. Yılgınlık, yenilgi sonrasının teslimiyetçiliği, teorik keşmekeş ve devrimci hareketin dağınıklığı Sovyet yanlısı sağ görüşlerin güçlenmesine hizmet etmektedir. Bu durum bugün "TKP'nin güçlenmesi" biçiminde bir görüntüde somut olarak belirginleşmiştir.

Görünüşteki güçlenme eğilimi bizi aldatmamalıdır. Revizyonizmin güçlenmesi sahte ve kof bir güçlenmedir. Bu güçlenme esas olarak 12 Mart yılgınlığının, dönekliğinin örgütlenmesinden ileri gelmektedir. Revizyonizm, dava'dan kaçmanın bir "meşru" yolu olma fonksiyonunu görmektedir. Revizyonizm, sağ, geri bilinç düzeyinden, ideolojik yetmezlikten ve bulanıklıktan, kendiliğindenci ve ekonomist eğilimlerden, siyasi kararsızlıklardan yararlanarak güçlenmektedir. Bunların yanında sözüm ona revizyonizme karşı görünen, ona bir reaksiyon şeklinde beliren ÇKP görüşlerini savunanların oluşturduğu kampın açık anti - Marksist tahlilleri ve pratikte sürdürdükleri "mücadelenin" açık tutarsızlıkları da revizyonizmin işine yaramaktadır. Bunların yanında Sovyet revizyonizminin dünya ölçüsündeki etkinliğinin artması da revizyonizmin güçlenmesinde önemli bir rol oynamaktadır.

Bugün revizyonizm özellikle işçi sendikalarında yukardan aşağı bir etkinlik sağlamıştır. İşçi kitleleri üzerinde burjuva reformist düşüncelerin henüz etkinliğini sürdürmekte olmasının bu durumda önemli bir rolü vardır. Bunun yanında Devrimci Hareketin örgütsüz ve dağınık olması, bağımsız ve güçlü bir proleter siyasi hareketin bulunmaması revizyonizmin ve reformizmin etkinliğinin artmasında en önemli rolü oynamaktadır.

Revizyonistler bugün ülke devriminden vazgeçme, proletaryanın bağımsız siyasi eylemi yerine burjuvazinin bir kanadının destekçisi olma şeklinde somutlaşan bir siyasi hat izlemektedirler. Barış, demokrasi, toplumsal ilerleme, ileri demokrasi v.b. safsatalarının varıp dayandığı yer burasıdır.

Öte yandan bugün revizyonizmin ve reformizmin güçlenmesi karşısında mevcut olan bir başka hatalı eğilimden, kendiliğindencilikten de söz etmek gerekir. Devrimci Hareketin dağınıklığı ve örgütsüzlüğü revizyonizmin güçlenmesine hizmet etmesinin yanında kendiliğindenci ve ekonomist eğilimleri de teşvik etmekte ve güçlendirmektedir. Örgütlü ve sağlıklı bir işlerliğe sahip proletaryanın bağımsız siyasi hareketinin bulunmayışı tek tek devrimci unsurları şu veya bu alandaki mücadelenin gündelik işleri içinde kaybolup gitmeye, gruplar arası polemiklerin ve çelişmelerin dışına çıkmak isterken çoğu kez de siyasetsizliğe itmektedir. Çok gruplu ortam ve gruplararası  polemiklerin çokça yozlaşması bu eğilimlerin meşruiyet kazanmasına yol açmakta ve teşvik edici bir rol oynamaktadır.

Yaygın bir düşünce eğilimi şudur; ' bugün bütün sol gruplar işçi sınıfından kopuktur ve hiçbirisi işçi sınıfını temsil etmezler. O halde işçi sınıfı içinde çalışmak gerekir. İşçi sınifı içinde-işçi sınıfının bilinçlenmesi için mücadele etmek gerekir. işçi sınıfının bilinçlenmesi ve onun "öncü bilinçli unsurlarının' ortaya çıkmasıyla ancak gerçek proleter partisi ortaya çıkacaktır.

İlk bakışta mantıki görünen bu gibi düşüncelerin hatalı olduğunu belirtmek gerekir. Pratik bir çözümsüzlük ifadesi olarak kabul edilebilecek olan bu gibi eğilimlerin hatalı olduğuna kuşku yoktur. İşçi sınıfına bilinç götürmek; evet ama hangi siyasi bilinç? Hangi siyaseti (ve nerede?) örgütlemek için "bilinçlenen işçileri" kim ve hangi siyaset örgütleyecektir?

Kuşku götürmez bir biçimde ortadadır ki bu biçimde işçi yığınlarına "kendiliğindenci bilinç" ötesinde bir şey götürülemez. Elde edilecek şey de kendiliğinden mücadelenin "günlük pratik dehlizleri" içerisinde büyük bir olasılıkla yeni bir bıkkınlık ve kararsızlıktan başka bir şey olmayacaktır.

Proletarya partisi ile işçi sınıfı arasındaki ilişkilerin niteliği (başlangıçta) objektiftir. Sınıfla örgüt arasındaki örgütsel bağların durumu tayin edici değildir, ikincildir. Önde gelen örgütün izlediği siyasi çizgidir. Sınıfla örgüt arasındaki bağ ikinci adımda tayin edici bir öneme ulaşır. Bir örgütün proletaryanın öz örgütü olmasının ideolojik-politik ve örgütsel bütünlükteki içeriği (ki bu doğrudur) mekanik olarak içinde bulunulan süreçten, somut durumdan kopuk olarak yorumlanılmamalıdır. Doğru bir ideolojik ve siyasi hat elbette yetmez; ve elbette böyle bir hatta sahip olan bir örgütün sınıfla bütünleşmesi-kaynaşması o örgütün kelimenin gerçek anlamıyla proletaryanın öz örgütü olması için zorunludur. Ama herşeyden önce doğru bir ideolojik- siyasi hat! Yoksa, böyle bir ideolojik-siyasi birlik olmadan sınıfla bütünleşme hiçbir şey ifade etmez.

Elbetteki bugün işçi sınıfı ve emekçi halk yığınları içinde çalışmak önemlidir. Proleter bir siyasi hareketin oluşturulması elbette iki yönlü bir süreçten geçecektir. Emekçi halk yığınları ve özellikle işçi sınıfı içinde çalışma, teorik ve siyasi bir birliğin oluşturulması çabaları ile diyalektik bir bütünlük içinde yürümek zorundadır; ama burada önemli olan birincinin ikinciye (temel siyasi göreve) bağımlı olduğunun kavranılmasıdır.


DG Anasayfaya dön     DY anasayfaya dön    THKP-C anasayfaya  dön

Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org