Devrimci Yol
üzerine notlar*

12 Mart sonrası tartışmalar ve ayrışmalar

Her siyasal akım gibi Devrimci Yol da doğup geliştiği dönemin koşulları, teorik ve siyasi tartışmaları tarafından kaçınılmaz olarak etkilenip, belirlenmiştir.

12 Mart dönemi sonrasında Türkiye solunda ideolojik ve teorik bir kargaşa örgütsel plandaki bir dağınıklıkla birlikte yaşandı. 68-70 döneminde ortaya çıkan siyasal çevre ve örgütler içinde yenilginin ortaya çıkardığı çözülmeler yeni ayrışmalar getirdi. Bu yüzden geçmiş değerlendirmeleri üzerine ve geçmiş teorik yaklaşımlar ve kavramlar üzerine olan tartışmalar önemli bir yer işgal etti. Bunun yanı sıra, sosyalist dünyadaki Çin

Sovyet kutuplaşması çevresinde ortaya çıkan tartışmalarla (sosyal emperyalizm, geçiş süreci, geri dönüş v.b) Kürt ulusal sorunu ve faşizme karşı mücadele konusundaki tartışmalar 74-80 döneminin teorik tartışma alanını oluşturdular.

Bu dönemdeki tartışmalar kısmen 70 öncesi tartışmaların bir devamı olmakla birlikte, bazı konular önemini kendiliğinden kaybetmişti. Türkiye devriminin sosyal muhtevası, işçi sınıfının öncülük rolü ve niteliği, temel güç ve ittifaklar (Kemalizm) sorunu gibi bazı eski tartışma konuları belirleyici olmaktan çıktılar. Devrim anlayışı ve devrimci mücadele üzerine ve örgütlenme biçimleri üzerine olan tatışmalar ise önemlerini ve ayrışma konusu olma özelliklerini kaçınılmaz olarak sürdürdüler.

Devrim anlayışı üzerine olan farklılıklar altmışların sonlarına doğru, daha çok Sovyet ve Çin devrimlerinin biçimlenişleri (sovyetik ayaklanma ve halk savaşı modelleri) arasındaki bir tercih sorunu olarak ortaya çıkıyordu. Bu konuda, solun geleneksel (dogmatik) özellikleri nedeniyle taklitçi ve kopyacı anlayışlar egemendi. Böylece bir anlayışla yürütülen tartışmalarda  gerçeğin hep bir kenarından yakalanması sözkonusu olabiliyordu.

Marksizmin bilimsel yöntemi yeni kuşaklar tarafından kavranmaya başlandıkça ve devrimci mücadelenin ivmesi 12 Mart' a doğru hızlandıkça, temel alan (kır-şehir), öncü güç -temel güç (işçi-köylü) ikilemleri çevresindeki tartışmaların açmazları ve yanılgıları da iyice ortaya çıkmaya başladı. Türkiye'nin Çin'e de, Çarlık Rusya'sına da benzemediği, hiçbir devrimin kendinden öncekileri tekrarlamadığı ve her devrimin kendi yolunu izlediği gerçeği ortada duruyordu.

Ortada duran bu gerçekler Marksizmin bilimsel diyalektik yöntemini kavramaya çalışan yeni kuşak devrimcileri yeni arayışlara sevk etti. THKP/C hareketi, en özlü ifadesi ile, eski-geleneksel sağ eğilimlerin tıkandığı bir aşamada Türkiye devriminin kendine özgü yolunun bir arayışı olarak ortaya çıktı. Pek çok noktada karşı çıkılan anlayışların izlerini içinde taşısa da bu devrimci anlayış, her türlü dogmatik-sağ eğilimden ilk esaslı kopuş noktasını oluşturmuştur. O noktadan itibaren THKP/C hareketinin  Türkiye solunun ana akımı haline gelmesinin ve etkinliğini her zaman sürdüren teorik derinliğinin kaynaklandığı yer de buradadır. Devrimci Yol hareketi de bu bilimsel devrimci anlayışın özünü kavrayabildiği, onun Türkiye'ye özgü Devrimci Yol arayışını sürdürebildiği ölçüde başarılı olabilmiştir.

1974 sonrasında, 12 Mart yenilgisinin bir sonucu olarak geçmiş tartışmaları önemli bir yer işgal etti. 12 Mart öncesindeki devrimci mücadele ve devrimci hareketlerin teorik kavramları, özellikle Mahir Çayan tarafından ortaya atılan THKP/C hareketine ait tezler (Birleşik Devrimci Savaş, Politikleşmiş Askeri Savaş, Öncü Savaşı, Evrim-Devrim Aşamaları, Suni Denge, Silahlı Propaganda gibi konular), en çok tartışılan konuları oluşturdular. O dönemde yenilginin bir sonucu olarak başlıca iki hatalı eğilim sözkonusu idi. Bir eğilime göre yenilgi, geçmiş devrimci anlayışın yanlışlığını ortaya koymuştu. Bunların bütün çabaları bir geçmiş eleştirisi ve reddiyesi etrafında yoğunlaştı. Bunlar çoğunlukla uluslararası sosyalist kamptaki çatışmanın yarattığı anofora kapılarak onların peşinden sürüklenip gittiler. Bunun karşısında ise, kısmen bu inkarcı eğilimlere tepki olarak, THKP/C hareketinin dogmatik bir yorumuna dayanan eğilimler gelişti. Bunlar da geçmiş harekete ait kavramları ve formülasyonları kaba bir yorumla algıladılar ve THKP/C'nin basit bir taklidinden öteye gidemeyen bir pratiğe yöneldiler. Devrimci Yol bu iki eğilimden de farklı bir anlayışa tekabül ediyordu.

Kuşkusuz Devrimci Yol, THKP/C tarafından oluşturulan bir siyasi temel üzerinde gelişmiştir. Ama Devrimci Yol, THKP/C'nin temel çizgisini reddetmemekle birlikte, başlangıçtan itibaren onun basit bir tekrarını da hedeflememiştir. Sonuçta da onun basit bir tekrarı olmamış, teoride ve pratikte  yer yer onu aşan değişik özellikler geliştirmiştir. Devrimci Yol'u 1970'lerin sonlarında en etkili siyasi güçlerden biri haline getiren nedenler, bize göre, onun (çokça tartışma ve eleştiri konusu edilen ) bu özelliklerinde saklıdır.

Devrimci Yol'un THKP/C hareketi konusundaki tutumu ona karşı en çok yöneltilen bir eleştiri noktası olmuştur. ''Devrimci Yol'un Mahir'in görüşlerinin doğruluğuna inanmadığı halde bunu açıkça ortaya koymaktan kaçındığı'' iddia edilmiştir. Aslında Devrimci Yol 'un gerek THKP/C hareketi konusunda gerekse onun Mahir Çayan tarafından formüle edilen tezleri konusundaki (ne onun reddine ne de dogmatik bir savunusuna dayanmayan) görüşleri Devrimci Yol dergi ve broşürlerindeki pek çok yazıda etraflıca açıklanmıştır ve bunlar herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca bu görüşler Devrimci Yol'un kendi pratiğiyle de ortaya konulmuştur. Zengin bir mücadele ve deneyler birikimi sunan Devrimci Yol pratiği bize göre THKP/C hareketinin en iyi değerlendirmesi sayılmalıdır. Onun en iyi savunmasını da, devrimci bir eleştirisini de orada bulmak olanaklıdır. Bu nedenle ''Fatsa", ''Kızıldere"nin bir devamı olduğu kadar onun bir eleştirisidir de. Birinin diğerinin karşıtı ve inkarı olduğunu söylemek saçmadır.

Aslında konu, devrimci bir teorinin nasıl anlaşılması, teorik-pratik ilişkisinin nasıl kavranılması gerektiği açısından da değerlendirilebilir. Hiçbir teori devrimci mücadelenin somut-güncel görevlerinin nasıl yürütüleceğini önceden belirleyemez. Aksi düşünce, aslında teoriyi bir din, kitapları Kuran gibi algılayan Sünnilerin (Ortodoks) dinsel inanışlarına benzeyen bir anlayışa tekabül eder. Devrimci bir eylem programı her zaman somut koşulların bilimsel bir incelenmesine dayanmalıdır. Bu nedenle pratikte  hangi somut siyasi görevlerin, hangi tür eylemlerin gerçekleştirileceğini somut koşulların tahliline göre değil de ''kitaba göre" (ya da geçmiş teori ve pratiğe bakarak) belirlemeye kalkmak hiçbir zaman doğru bilimsel bir yaklaşım  olarak kabul edilemez.

Devrimci teori, yani Marksizm, yaratıcı bir anlayışla kavranılmalıdır. Bu anlamda, ne kadar doğru olursa olsun bir teori her zaman yeniden üretilmek zorundadır. Hiçbir kitap devrimci mücadelenin nasıl yürütüleceği konusunda mutlak doğruların bilgisini taşımaz. Bu yüzden devrimci bir siyasi hareketin başarıya ulaşmasında temel yaklaşımlarının doğruluğu kadar, yaşanan somut tarihsel gelişmelere uygun, (doğru) siyasetler, mücadele ve örgüt biçimleri geliştirip geliştirememesi de tayin edici bir rol oynar.

Kuşkusuz 70'lerde yaşanan en önemli olgulardan biri, uluslararası sosyalist dünyadaki ayrışma ve kutuplaşmalardır. Pek çok grup bu iki kutuptan birinin safında yer alarak, onların politikalarını ve birbirlerine karşı olan katı ve uzlaşmaz tutumlarını aynen benimseyerek, bunları Türkiye'deki sol grupların arasındaki mücadeleye taşımışlardır. Bu, faşizmin saldırılarının bir iç savaş sürecinde yoğunlaştığı bir dönemde son derece olumsuz, yıkıcı etkiler yaratan bir olguydu. Biz, Çin ve Sovyet çizgilerinin ikisini de  eleştirel bir yaklaşımla değerlendirdik. Sovyetler Birliği'nde bir geriye dönüş süreci yaşandığını; içerde sosyalizmin uygulanmadığını; dış politika alanında da proletarya enternasyonalizmine uygun bir siyaset yürütülmediğini; gerek Çin'de gerekse SSCB'de milliyetçi-revizyonist bir sapmanın egemen olduğunu; bu yüzden proletarya enternasyonalizmi adına bu iki sapmadan birinin peşine takılmanın yanlış olduğunu; bu koşullarda proletarya enternasyonalizmine giden yolun, bir yandan uluslararası plandaki bu sapmalara karşı mücadele edilirken asıl olarak kendi ülkemizde devrimci mücadele görevlerinin yerine getirilmesinden geçtiğini savunduk.

Sosyal emperyalizm ve geçiş sorunları konusundaki tartışmalar, özünde Marksizm ve sosyalizm konusundaki temel anlayışları da yansıtıyordu. Devrimci Yol, bir yandan anti-Marksist "sosyal emperyalizm" teorilerine karşı çıkarken diğer yandan da karşı uçta yer alan revizyonist ve ekonomist -dogmatik anlayışlara karşı çıktı. ''Revizyonist  Diktatörlük'' olarak tanımladığı Sovyetlerdeki (kitlelerin yönetimden uzaklaştırıldığı, Komünist Parti yöneticilerinin yönetim tekeline dayalı) sosyalizm anlayışlarını reddeden ve kitlelerin doğrudan yönetim aygıtlarına ağırlık veren bir yaklaşımı benimsedi. (Direniş Komiteleri bir yönüyle böyle bir demokrasi anlayışının somut propagandası işlevini de görüyordu.)

Çin-Sovyet kutuplaşmasının Türkiye'ye taşınmasının en olumsuz yanlarından biri, tarafların ''Sosyal faşist /Maocu Bozkurt'' sıfatları kullanarak birbirlerine karşı düşmanca bir tutum geliştirmeleriydi. Bu, 1974 sonrasında sol içindeki çatışma ortamının asıl kaynağını oluşturdu ve adeta bir hastalık gibi yayılarak, anti-faşist devrimci mücadelenin gelişiminde çok olumsuz bir rol oynadı. Sonuçta  bir çok sol grup gibi bu olumsuz ortamdan etkilenmekten kurtulamasa da Devrimci Yol, başından itibaren bu olumsuzluklara  kararlılıkla  karşı çıktı ve mücadele etti.
 

Türkiye tarihinin en büyük bunalımı, ya da bir iç savaş sürecinde Devrimci Yol

Herhangi bir siyasi hareketin anlamı, her şeyden önce tarihsel gelişme içindeki somut konumuna göre belirlenir. Kuşkusuz Devrimci Yol 'da öncelikle böyle bir tarihsel boyut içinde ele alındığında daha doğru olarak kavranabilecektir. Bu yüzden Devrimci Yol değerlendirilirken öncelikle, 1970'ler Türkiye'sindeki gelişmeler karşısındaki konumu ve fonksiyonlarıyla  ele alınmalıdır.

Türkiye 1970'lerde belki de tarihinin en yoğun çalkantılarına sahne oldu. ‚ok kısa olarak özetlemek gerekirse, Türkiye'nin 1950'lerde içine girdigi  ekonomik ve siyasi sistem (emperyalizme göre şekillenmiş yeni sömürge sistemi) 1970'lere gelindiğinde tümüyle tıkanmış durumdaydı. Bu yüzden sistem iç ve dış çeşitli etkenlerin zincirleme baskısıyla (27 Mayıs ve 12 Mart' ta geçirdiği sarsıntılardan daha çok daha üst boyutlarda) çok yönlü ve derin bir bunalıma sürüklendi. Bu nedenle, egemen güçler kendi iktidarlarını olağandışı baskı politikalarıyla sürdürmeye yöneldiler. Böylece, yaşanan bunalıma paralel olarak, devlet desteğiyle örgütlendirilen bir faşist devlet terörü dalgası bütün ülkeyi kapladı.

Bu dönemde Türkiye solunun karşı karşıya bulunduğu en önemli sorun, 12 Mart sonrasının siyası ve teorik karışıklığı-yılgınlığı içinde olmasıydı.  Örgütsüzlüğün ve dağınıklığın yanı sıra yaygın bir yılgınlık eğilimi söz konusuydu. Egemen sınıfların yoğun faşist saldırılara hazırlandıkları, faşist terör kampanyalarıyla bütün toplumsal muhalefet eğilimlerini bastırmaya yöneldikleri bu dönemde bu yılgınlık ve teslimiyet eğilimleri en büyük tehlikeyi oluşturuyordu. Pratikte bu eğilimler faşizmin yolunu temizlemekten başka bir anlam taşımıyordu. Her tür mücadele anlayışı bu eğilimden beslenen "provokasyon" teorilerince baskı altında tutuluyordu. Faşist saldırılar arttıkça bu saldırılara karşı gelişen direniş eğilimleri "oyuna gelme" olarak görülüyor; "provokasyona gelmeyerek faşistlerle güvenlik güçlerini karşı karşıya getirme" taktikleri öneriliyordu. Devrimci hareketin dağınıklığından ve kafa karışıklığından yararlanılarak dönemin yaygın geçmiş (devrimci mücadele) eleştiriciliğiyle de içiçe geçen bu eğilimlere karşı Devrimci Gençlik dergisiyle başlatılan mücadele 1975-80 döneminde yükselen devrimci mücadelenin ve Devrimci Yol hareketinin teorik-siyasi temellerini oluşturmuştur.

Faşist terörün ülkenin her yanını kapladığı ve adeta bir ölüm-kalım meselesi halinde toplumun bütün fertlerini etkilediği bir dönemde faşizme karşı mücadele konusu ve faşist saldırılar karşısında takınılan tavır belirleyici bir rol oynamıştır. Devrimci bir hareketin böyle bir mücadelenin en ön saflarında yer alması kaçınılmaz bir görevdir. Birçok sol grup ya da parti, hayatın içinde sürüp giden bu ölüm kalım savaşına yabancı kaldıkları oranda etkisizleşmiş, silinip gitmişlerdir. Ne kadar örgütsüz ve dağınık olunursa olunsun egemen güçlerin dayattığı bu savaşı kabullenip onun gerektirdiği görevleri yerine getirmeye ve doğru siyasetler, mücadele ve örgüt biçimleri geliştirmeye çalışanlar ise, doğal olarak döneme damgasını basan bir devrimci hareket olarak ortaya çıkmıştır. Bazen faşizme karşı mücadelenin "anti faşistlik" olarak nitelenerek sosyalizm mücadelesinden ayrı bir şey olarak küçümsendiği görülebiliyor. 1975-1980 döneminde kısmen bir iç savaş boyutlarında gelişen mücadele o dönemdeki sınıf mücadelesinin en üst biçimiydi. Bu nedenle, sadece Devrimci Yol değil bütün siyasal akımlar o dönemde getirdikleri somut siyasetler ve etkinliklerle değerlendirilebilirler. Bir dünya görüşü, sınıf mücadelesinin güncel görevleri içinde somut olarak gerçekleşir; nasıl bir gelecek, nasıl bir demokrasi ve sosyalizm anlayışına sahip olduğunu ortaya koyar. Önemli olan soyutta (ya da lafta) kimin sosyalizmi savunup savunmadığı değil, daha çok budur.

Devrimci Yol faşizme karşı mücadeleyi bir devrim sorunu olarak gören bir anlayışı savunmuştu. Türkiye'de gelişen faşist terör hareketlerinin (savaş sonrası Avrupasında aşağıdan yukarı gelişen faşist hareketlerden farklı olarak ) emperyalizme bağımlı yeni sömürge bir devlet yapısından kaynaklandığını, bu yüzden faşizme karşı mücadelenin devletin yapısının değiştirilmesini (demokratik halk devriminin özü) hedefleyen bir program çerçevesi içinde -bir devrim sorunu olarak- görülmesi gerektiğini ve bir açık faşizm tehlikesinin somut olarak gündeme geldiği durumlarda açık faşizmi önleme politikalarının temel alınması gerektiğini ileri sürmüş; faşizm ve faşizme karşı mücadele sorununu böyle bir mücadele programı çerçevesinde tartışmıştır.

Teoriyi bir dogma olarak, kavram tartışması olarak kavrayan anlayışlara karşı, Devrimci Yol 1975'lerden itibaren hızla gelişen iç savaş boyunca  somut siyasetler üretmeye çalıştı; faşist terör hareketleri karşısında devrimci bir direniş mücadelesinin geliştirilmesini, faşist terör karşısında oluşan kendiliğinden nitelikli direniş eğilimlerini devrimci bir doğrultuya kanalize edilmesini, kitle inisiyatifinin geliştirilmesini ve yeni -alternatif- bir yönetim (demokrasi) ve yaşam anlayışının somutta geliştirilebileceği örgüt biçimlerinin oluşturulmasını önerdi.

Direniş Komitelerinin halk iktidar organlarının birer nüvesi olarak görülmesi ve bu anlamda halk içinde şimdiden yeni bir yaşam biçiminin, yeni bir demokrasi ve yönetim anlayışının geliştirilmesi açısından kavranılması, (Türkiye solunun bugünkü popüler tartışma konuları açısından da) üzerinden atlanmaması gereken bir özellik gösterir. Bu yaklaşım, özünde geleneksel sağ yaklaşımlardan köklü bir kopuşun ifadesiydi.

Pek çoğunda kalıcı başarıların sağlanamamış olmasına rağmen bu deneylerin taşıdığı önem yadsınmamalıdır. Bazı başarılı örnekler üzerinde yaygın olarak durulmakta ve tartışma konusu edilmektedir. Bu doğrultuda başarılabilmiş bir tek örnek bile, sosyalizm, demokrasi vb. konularındaki kitaplar dolusu teorik çözümlemelerden daha değerlidir. Kuşkusuz Fatsa başarılı tek örnek değildi. Pek çok yerde önemli deneyimler yaşanmıştır. Daha zengin deneylerin gerçekleştirilemeyişinde, bizim bu konuda pratikte gösterdiğimiz eksikliklerimiz ve hatalı yaklaşımlarımız kadar, diğer sol gruplar tarafından konunun öneminin kavranılamayışının da önemli bir rol oynadığına kuşku yoktur. (Bu gerçek, nedense, "geçmiş muhasebelerinin" çokça üzerinden atladığı konulardan biridir.). Bu deneylerin irdelenmesi, derslerin toplanması, bugünle ve gelecekle bağlarının oluşturulması geçmişin değerlendirilmesi açısından önem taşıyan konulardan biri olarak görülmelidir.

Kitlesellik konusunun özel bir önem taşıdığı açıktır. Türkiye Solu'nun geleneksel ve önemli zaaflarından biri emekçi kitlelerden kopukluğu olmuştur. Geleneksel sol, gerek işçi sınıfı içinde, gerekse diğer emekçi halk kesimleri içinde hemen hemen hiçbir etkinliğe sahip olamamış ve bu nedenle dar bir aydın hareketi olarak kalmanın zaaflarını her zaman bünyesinde taşımıştır.

Devrimci Yol'un bu yönden önemli bir gelişme sağladığı genellikle kabul edilmektedir. (Yazar İlhan Selçuk, bir söyleşisinde Devrimci Yol'un  yaygınlığı ve kitleselliği üzerinde dururken: "Nasıl olur da belli bir merkezden yönetildiği bile saptanamayan bir hareket bu kadar yaygınlaşır. Bu siyasal ve toplumsal soruyu araştırmak ve yanıtını bulmak gerekir. Devrimci Yol hareketinin bu kadar hızlı ve bu kadar yaygın olarak gelişmesinin nedenleri bulunmalıdır." diyordu).

Bize göre, Devrimci Yol'un kazandığı kitleselliğin nedeni, siyasi çizgisinden ve devrimci mücadele anlayışından başka bir yerde aranmamalıdır. Kitlesellik konusu, kullanılan dilden halkın somut çıkarlarını, somut güncel konuları içeren bir anlayışa; inandırıcı somut hedefler ortaya koyan bir mücadele programından meşru ve haklı bir eylem çizgisinin izlenmesine kadar pek çok etkene bağlı bir olaydır. Devrimci Yol için, kitle ve taban insiyatifinin ve siyasal eylemliliğin geliştirilmesi daima önemli bir sorun olmuş; geleneksel-yerleşik siyasal kültür ve yaşam alışkanlıkları aşılmaya çalışılmıştır.

Burada işaretlenebilecek olan bir nokta da "Meşruiyet" sorunudur. Devrimci Yol, meşru bir hareket olarak gelişmiştir. Burada kastedilen meşruiyet elbette basit bir yasallık olayı değildir. Söz konusu olan, toplum içinde, kitlelerin indinde haklı ve meşru olmaktır. Bu ise somut siyasal koşulları, kitlelerin psikolojik durumlarını dikkate alan bir eylem çizgisini gerektirir. Devrimci Yol her zaman eylem çizgisi olarak adım adım gelişen ve emekçi kitleler içindeki en ileri ve olumlu fikirlerle birleşmeye yönelen haklı ve meşru bir savunma çizgisini izlemeye çalışmıştır. Buna uyabildiği oranda geniş halk kitleleri içinde haklı ve meşru bir hareket olarak kabul edilmiştir.

Sonuçta Devrimci Yol, kendisinin geniş kitlelerle birleşmesine götüren ve 1980'lere gelirken bir emekçi halk hareketine dönüştüren özellikleriyle ülkemizdeki devrimci mücadele tarihindeki en büyük potansiyeli oluşturmasının yanı sıra, gelecek açısından da pek çok olumlu deneyler ve birikimler sağlamıştır.
 

Partileşme sürecinde Devrimci Yol

Devrimci Yol geniş bir siyasal etkinliğe ve kitleselliğe ulaşmasına rağmen, başlangıçta öngörülen partileşme aşamasına ulaşamamıştır. Bu noktanın daha sonra hareketin 12 Eylül'e karşı etkili bir direniş mücadelesi geliştiremeyişinde önemli bir rol oynadığı kesindir. Bu yüzden bu konu üzerinde de önemle durulması gereklidir. Devrimci Yol değişik bir partileşme anlayışı önermiştir: Emekçi halk kitlelerinin iktidar mücadelesine önderlik edecek savaşçı bir partinin gerekliliği vurgulanıyor; ancak bunun devrimci hareketin o günkü subjektif konumu nedeniyle hemen gerçekleştirilebilecek bir olay olmadığı belirleniyordu. Aslında ortada bir açmaz bulunduğu açıktı. Bir iktidar mücadelesi anlamında devrimci bir siyasi mücadelenin yürütülebilmesi ve faşizme karşı mücadelenin başarılabilmesi için devrimci-savaşçı bir parti önderliği zorunluydu; ancak böyle bir önderliği hemen oluşturabilmek de içinde bulunulan ideolojik ve siyasi (örgütsel) kargaşanın kendiliğinden aşılması için oturup beklenemeyeceğine göre, bu açmazdan kurtulmak gerekiyordu. Bu açmaz karşısında Devrimci Yol'un çözümü partileşme süreci başlığı altında ifade edildi: kendini bir parti olarak ilan etmeden, en geniş kitle içinde en dar kadro çalışması anlayışıyla yürütülecek örgütlü bir mücadele sürecinde sınıflar mücadelesinin asgari görevleri militan bir anlayışla yerine getirilmeye çalışılırken, içinde bulunulan ideolojik örgütsel kargaşadan kurtulmak için de çaba sarfedilecekti.

Hemen partileşme yoluna gidilmeyişi, içinde bulunulan ideolojik ve siyasi kargaşa kadar böylesi bir örgütlenme için yetkin kadroların gerekliliği sorunuyla da ilgiliydi. Böyle bir mücadele süreci içinde  bu alandaki eksikliklerin aşılabilmesi öngörülüyordu. Bu süreç kuşkusuz -tanım gereği- başlangıçta eksikli bir siyasal mücadele aşamasını kabul ediyor. Devrimci Yol bir yönüyle bu eksikli mücadele sürecinin adıdır. Bu bakımdan onda görülebilecek hataların ve eksikliklerin çoğu öngörülen sürecin özellikleriyle ilgilidir. Bir başka ifadeyle, bu hata ve eksikliklerin giderilmesi sürecin aşılmasını gerektiriyordu. Bunun sağlanamamış olması Devrimci Yol'un öngördüğü aşamaya ulaşmakta başarılı olmaması demekti.

Bunun nedenleri tartışılırken Devrimci Yol önderliğinin hata ve eksikliklerinin yanı sıra gözönüne alınması gereken bir husus da, yaşanan sürecin olağanüstü özellikleridir. Türkiye birkaç yıl içinde belki de onyıllar içinde rastlanamayacak ölçüde hızlı ve yoğun gelişmelere, olaylara sahne olmuştur. Bunalım derinleştikçe ve faşist terör toplumun bütün hücrelerine yayıldıkça kitlelerin siyasallaşması Türkiye tarihindeki en üst boyutlara ulaşmıştı. Bütün eksiklerine rağmen  faşizmin saldırılarına karşı militan bir direniş mücadelesi örgütlemeye, kitlelerde oluşan kendiliğinden direniş eğilimlerini Direniş Komiteleri çerçevesi içinde örgütleyip kalıcı bir hale getirmeye ve devrimci bir doğrultuya kanalize etmeye çalışan Devrimci Yol, çok kısa sürede büyük bir kitlesellik kazanmıştır.

Böylece kendi öngördüğü asgari gelişme aşamasını (partileşmesini) bile tamamlayamayan genç bir hareket yeterince olgunlaşamadan ülke çapında bir iç savaş boyutlarında sürüp giden mücadelenin önderlik görevleriyle nesnel olarak yüz yüze kalmıştır. Ancak çok güçlü ve yetkin bir devrimci parti örgütlenmesince yerine getirilebilecek olan bir iç savaş mücadelesinin çok yönlü önderlik görevleri yeterince gerçekleştirilememiş; sonuçta kaçınılmaz olarak bütün devrimci halk güçlerinin ağır bir yenilgisiyle karşı karşıya kalınmıştır. Buna rağmen bizim, siyasi gelişmelerin o olağanüstü gelişme temposu karşısında yapabileceklerimizin tümünü yapabildiğimiz; bu kısa süre içinde daha fazlasını yapamayacağımız; bu yüzden karşılaşılan sonucun kaçınılmaz olduğu da söylenmemelidir.

Kuşkusuz çok daha fazlası yapılabilirdi. Ve yapılamayanlar çoğunlukla devrimci hareketin önderlik görevlerindeki hata ve eksikliklerimize ve duraksamalarımıza ilişkindir. Siyasal gelişmelerin olağanüstü temposuyla partileşme süreci arasındaki çelişme açıkça görülebiliyordu. Bu geçiş sürecinin 1980'lere gelmeden çok önce tamamlanması gerekiyordu. Bu konuda yeterince etkin müdahalede bulunulamadığı, duraksamalı davranıldığı ortadadır. Yine, (Devrimci Yol'a yöneltilen yoğun eleştirilerin ve hasmane duyguların oluşturduğu bir atmosfer içinde, bir ölçüde bu eleştirilerin bir yan ürünü olan) ayrılık olayının doğurduğu güç-kadro-zaman kaybının da olumsuz bir rol oynadığı açıktır. Bu yüzden bu noktadaki hataların da üzerinde durulabilir.

Duraksamaların burada işaret edilebilecek bir nedeni de hareketin hızlı gelişmesinin getirdiği rehavet, güçlülük ve yeterlilik duygularıdır. Bu, bir yandan zaafların, hataların ve eksikliklerin görülememesine ya da önemlerinini kavranamamasına yol açarken, bir yandan da önderlik kademelerinde gelişmeyi yeterli bulan tutucu ve bürokratik eğilimlerin güçlenmesine neden olmuştur. Görülebilen bu hata ve eksikliklerin giderilmesi için ortaya koyulan çabalar da yetersiz kalmıştır. Ve hareketin yenilenme ve kendisini aşma gereksinimine karşın başarısız kalınmıştır. Sonuç olarak 12 Eylül gibi büyük bir tarihsel dönemece  partileşme süreci olarak tanımlanan bir geçiş sürecine has yapılarla, onun eksiklik ve zaaflarıyla girilmiştir. Bu, Devrimci Yol'un 12 Eylül'deki en büyük handikapı olmuş, doğal olarak da 1980'lerde yaşanan tarihi belki de tersine çevirebilecek görevler yerine getirilememiştir.
 

12 Eylül öncesi...

Devrimci Yol'a karşı yöneltilen eleştirilerin en yaygın olanı 12 Eylül'e karşı etkili bir direniş hareketi oluşturamamış olması noktasında toplanır. Bu eleştiri kuşkusuz Devrimci Yol'un 12 Eylül'den sonra Cunta'ya karşı yürütülen direniş mücadelesini ve hareketin kendi sürekliliğinin sağlanamamış olması yönünden, haklıdır. Ancak bu eleştiri sadece Devrimci Yol için değil bütün devrimci güçler için geçerlidir. Ayrıca 12 Eylül yenilgisini sadece bir direniş eksikliği sorunu olarak değerlendirmek de yeterli değildir. Elbette 12 Eylül gerçekleştikten sonra, ona karşı bir direniş mücadelesinin yürütülmesi, dahası, bütün devrimci demokrat güçlerin birleşik bir direniş mücadelesinin örgütlenmesi zorunluydu. Ağır bir yenilgiden kurtulmanın başka bir yolu yoktu. Böyle bir ortak direniş mücadelesinin gerçekleştirilemeyişinde kuşkusuz herkesin sorumluluğu vardır. Ve bu sorumluluğun en fazlasının bizim hesabımıza yazılmasına da bir itirazımız yoktur. Ama daha önemlisi, henüz o noktaya gelmeden önce yapılması gerekenler vardı.

Türkiye solunu yenilgiye götüren hatalar 12 Eylül'den çok öncesine gitmektedir ve geçmişin tartışılmasından kasıt ondan bir şeyler öğrenebilmekse, dönemin bir bütün olarak değerlendirilmesi zorunludur.

1980 başlarından itibaren bir askeri faşist darbenin Türkiye'nin gündemine girdiği açıkça görülebiliyordu. Devrimci Yol tarafından da, egemen sınıflar açısından parlamentonun ve diğer siyasi çözüm yollarının tıkandığı, bu nedenle yaklaşan ve çözümsüz kalacağı görülen Cumhurbaşkanlığı seçim turlarının aynı zamanda bir askeri darbenin tırmanma süreci olacağı 1980'in ilk aylarında saptanmıştı. Ancak pratikte bu saptamaya uygun bir siyasetin geliştirilebildiğini söylemek olanaksızdır.

Aslında o dönemde Türkiye'de sanıldığının çok üstünde bir devrimci demokrat potansiyel vardı. Devrimci Yol bu potansiyelin ancak belirli bir kısmını örgütleyebilmişti. Bu anlamda Türkiye'nin 12 Eylül'e mahkum olduğunu söylemek doğru değildir. Bunalımın bütün derinliğiyle etkisine aldığı geniş emekçi kitlelere gerçekçi bir devrimci-demokratik çıkış yolu inandırıcı bir şekilde gösterilebilseydi, böyle bir inandırıcılığı olanaksız hale getiren olumsuzluklardan kurtulunabilseydi, 1980 sonrasında her şey farklı yönlerde de gelişebilirdi. Bu, nesnel olarak ne kadar olanaklıysa içe dönük, olumsuz, rekabetçi bir mücadele anlayışı içindeki, kırk parçaya bölünmüş, örgütsüz, dağınık ve kendiliğindenci yapılarıyla devrimci-demokratik sol kesimlerin bunalım içindeki topluma demokratik bir alternatif çözüm yolunu önerip-gerçekleştrirebilecek bir olgunluktan, yetkinlikten çok uzak olduğu da aynı şekilde tartışmasız bir gerçektir. Bu yüzden en çok üzerinde düşünülmesi gereken noktalardan biri öncelikle budur. Kazanmak istiyorsak, bu olumsuzlukları aşmanın yolunu bulmak zorundayız. Çünkü, geniş kitlelere güven veremeyen bir devrimci hareket hiçbir zaman kazanamayacaktır. Bu noktada 12 Eylül karşısındaki Devrimci Yol politikaları kısaca değerlendirilmelidir.

Devrimci Yol 1980'in ilk aylarında faşist bir askeri darbenin gündeme geldiğini saptadıktan sonra, darbe eğilimlerini güçlendirmeyecek bir eylem çizgisi izlenmesi gerektiğini belirledi ve bu doğrultuda ortak bir siyaset geliştirmeyi, ortak kitlesel direniş eylemlerinin genişletilmesini ve buna benzer bazı önlemleri içeren bir politika benimsedi. Bu politika diğer gruplara da götürülerek tartışıldı. Bu doğrultudaki çabalar bazı gruplarla sadece birkaç ortak miting vb. eylemin yapılmasıyla (ve yine bazı grupların yayın organlarında yapılan konuşmaların içeriğini "Devrimci Yol faşist darbe geliyor diye pasifizm öneriyor!" şeklinde "ifşa" etmeleriyle) sonuçlandı. Ve diğer gruplarla sürdürülen ardı arkası gelmez "ilke" tartışmaları ve polemikleri içinde yaşanan diğer olumsuzluklarla birlikte boğulunup kalındı. 12 Eylül'den önceki olaylara bakıldığında Fatsa, Çorum, Tariş direnişlerinin yanında Türkiye solunun çok yoğun bir şekilde iç mücadelelerle/çatışmalarla meşgul olduğu görülecektir.

Faşist bir askeri darbenin gündeme geldiği saptandıktan sonra sadece "darbe eğilimlerini güçlendirmeyecek" bir eylem çizgisinin benimsenmesi yeterli olamaz; bir askeri darbeye karşı mücadele görevlerini öne alan ve o yönde çok daha köklü önlemler getiren bir siyasi çizgi izlenmesi gerekliydi. Devrimci Yol tarafından, faşizme karşı mücadele programının ikili bir muhteva taşıdığı; bir açık faşist diktatörlüğün gündeme geldiği koşullarda açık faşizme karşı mücadelenin öne çıkması (birinci görev halkası olarak kavranması) gerektiği belirlenmişti. Buna göre o günkü koşullarda bir askeri faşist darbeye karşı mücadele görevlerinin, sivil faşist güçlere karşı yürütülen mücadelenin ve diğer faaliyetlerin önüne çıkması ve bu doğrultuda etkin politikalar getirilmesi gerekiyordu. Sivil faşist güçlere karşı mücadelenin tümüyle ihmali elbette olanaksızdı; ancak belirli bir asgari çizgide tutulması ve devrimci güçlerin yüzünü resmi faşist güçlere çevirmesi olanaklı olabilirdi...

Birleşik bir direniş mücadelesi için ortaya yapılan (basılı) çağrıların (hele o günkü iç çatışmaların-çekişmelerin olumsuz koşullarında) fazla bir etkisinin bulunmadığı ortadaydı. Kuşkusuz daha etkin geçerli yollar bulunabilirdi ve bulunmalıydı. Askeri bir darbeyi önlemeye ve daha önemlisi, darbe sonrasında ortak bir direniş hareketinin geliştirilebilmesine yönelik somut bir program oluşturulmaya çalışılabilir; bu doğrultuda he devrimci çevreleri hem de halk kesimlerini uyarıcı yoğun bir siyasi kampanya yürütülebilirdi. Sol gruplar arasındaki olumsuz çekişme ve rekabet ortamının giderilmesinin daha etkin yolları da aranabilirdi. Böyle bir siyasi çizgi sonucunda, birleşik bir direniş mücadelesinin gerekliliği geniş kesimlere kavratılıp benimsetilebilir ve hem halk kitlelerinin hem de devrimci kadroların psikolojik ve siyasi olarak böyle bir direniş mücadelesine hazırlanmaları sağlanabilirdi. Devrimci Yol'un yukarıda kısaca işaret ettiğimiz 12 Eylül öncesi politikaları ise, bir askeri darbenin somut olarak gündemde olduğu bir dönemde hâlâ sivil faşist güçlere karşı mücadeleyi önde tutan çizgisiyle, bütün bu görevlerin etkin bir şekilde kavranmasına olanak vermemiştir. 12 Eylül sonrasında etkin bir direniş mücadelesinin yürütülemeyişinde bu noktanın önemli bir rol oynadığı açık bir gerçektir.
 

Ve sonrası...

İşte, biraz da bu nedenlerle,12 Eylül'den sonra geniş demokrat ve devrimci halk kesimlerinin iç savaş ortamının yorgunluğu içinde oldukları, psikolojik ve siyasi olarak bir direniş mücadelesine hazırlıklı olmadıkları görülmüştür. (12 Eylül'den hemen sonra pek çok aydın ve devrimci yurt dışına çıkmış; Selimiye Kışlası'nın önünde teslim olmaları istenen sendikacılardan ve aydınlardan oluşan uzun kuyruklar meydana gelmiş; bazı sol gruplar faaliyetlerini tümüyle tatil ederek örgütlerini dağıtmışlar; faşist güçlere karşı yürütülen direniş mücadelesini destekleyen halk kesimlerinin de 12 Eylül'den sonraki günlerde Cunta'ya karşı hayırhah bir eğilim içinde bulundukları gözlenmiştir). Bu durumun da etkisiyle Devrimci Yol Cunta'ya karşı birleşik bir direniş mücadelesi çağrısında bulunmuş, kendisi de direniş mücadelesinin tedrici bir şekilde geliştirilmesi şeklinde bir politika benimsemiştir. Bu ise Cunta'nın devrimci hareketi dağıtmak için zaman ve olanak bulmasına yol açmıştır. Yeni koşullara uygun mücadele biçimleri ve örgüt yapıları geliştirilemeden yenilen darbelerden sonra yurt çapında merkezi ve etkili bir direniş mücadelesi sürdürülememiş; mahalli bölgelerdeki, kırlardaki direniş çabaları onbinlerce Devrimci Yol’cunun tutuklanıp işkencelerden geçirildiği, dağlık-ormanlık bölgelerde sürdürülen takip ve çatışmalarda onlarcasının vurulup öldürüldüğü yoğun bir saldırıyla bastırılıp dağıtılmıştır. Bu noktadan sonra, hareketin sürekliliğini sağlama çabalarının başarısızlığı ve çok uzun bir dönemi kaplayan suskunluk nedenleri kuşkusuz sorgulanabilir. Bu yazının kapsamını aşan böyle bir konuda buraya bir küçük not düşmekle yetinebiliriz.

Yenilgi, kuşkusuz herkese bir şeyler kaybettirmiştir. Devrimci Yol'un böyle bir yenilgiden en çok etkilenen grup olması doğaldır. Çünkü, onun başkalarından fazla olarak kaybettiği şeyi, yani en geniş halk kesimleriyle birlikte (ve belki Türkiye tarihinde ilk kez) bu kadar yakından yaşanan kazanma inancını, o büyük coşku ve umudu yeniden yakalamak elbette kolay olmayacaktır.

Bunun yolu da ancak ve ancak Devrimci Yol'un yaratıldığı yerlerde, gerçek hayatın, yani mücadelenin içinde bulunabilecektir.

Oğuzhan Müftüoğlu

*Bu yazı Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi'nde yayınlanmıştır. (66. fasikül, 5 Mart 1990, İletişim Yayınları)


DG Anasayfaya dön     DY anasayfaya dön    THKP-C anasayfaya  dön

Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org