|
|
|
|
Dünyanın Yeni Düzen Arayışı Eski "sosyalist" ülkelerin dağılmasının ardından beliren, kapitalizmi sömürüyü v.b kutsayıcı, kardeşlik, özgürlük ve eşitlik gibi kavramları aşağılayıcı atmosfer dağılmaya başlamış durumdadır. Bu noktaya gelinmesinde, kapitalizmin kendi gerçek yüzünü fütursuzca göstermesinin payı büyüktür. Değişik düzeylerden gözlenebilen bazı gerçekler ilk baştaki yanılsamayı ağır bir tempoyla olsada dağıtmaya başladı. Kapitalist dünya sisteminin bütün yönleriyle yeniden bir |
![]() |
|
yapılanma arayışında olduğunu biliyoruz. 1970 li
yıllarda girmiş olduğu bunalımı olağanüstü teknolojik sıçramalara rağmen
atlatamayan kapitalist sistem, bir süredir kurtuluşu emek ve işletme
süreçlerindeki yeni arayışlarda ve sermayenin dünya çapındaki
hareketlerinde aramaktadır. Dünya işbölümünden (kapitalist)devletin
yapısına ve işlevine kadar, firma yapısından emek sürecine; biIimsel
bilginin üretim sürecindeki konumundan teknolojinin üretiliş tarzına kadar
her düzeyde bir arayış içinde olan dünya kapitalist sistemi bütün bu
yeniden yapılanma sürecine rağmen henüz kar ve pazar sorununu aynı anda
yaşamaya devam etmektedir. Buna rağmen kapitalist sistemin ideolojik
olarak zinde gözükmesinin nedenlerini sadece kapitalizmin kendi
başarılarında aramamak gerekir. Ezilenlerin krizinin, yani kapitalizmi
dönüştürme hedefi olan toplumsal deneyimlerin başarısızlığının bu
durumdaki payı büyüktür.
Ezilenlerin krizinin en somut ifadesi olarak "Komünizm" tehlikesi şimdilik ortadan kalktı. Kapitalist sistem krizlerle birlikte yaşamayı öğrenip ayakta durmayı başardığı halde, uzun yıllar onunla yarışmış olan "sosyalist blok" büyük bir çöküntüye uğramış oldu. Bu şekilde "komünizm" tehlikesinin atlatılması empeıyalist sistem için başlangıçta büyük umutlar yaratmıştı, global demokrasi, evrensel değerler v.b hayalleri komünizm hayaletinin yerini almıştı. Fakat sonradan görüldüki; Kapitalist sistem muhalefetsiz ve seçeneksiz kaldığı bir ortamda vidadan çıkmış bir düzeneğe döndü. Milliyetçilik, boğazlaşmalar emperyalist ülkelerin doğrudan çıkarları ile tanımlanmış bir demokrasi ve insan hakları yorumu v.b gerçekler ilk hayallerin yerini aldı. SSCB dağıldı ama yayılmacı-milliyetçi emellerini açıkça belli eden bir Rusya ortaya çıktı. Sovyet sisteminin dengeleyici rolü olmadan, bağlantısızlar hareketinin yürütülmesinin zorlaştığı ve emperyalist sistemle atomize olarak eklemlenen bağımlı ülkelerin doğrudan emperyalist çıkarların oyuncağı haline geldiği görüldü. Ortak dış düşmanlarını kaybeden kapitalist ülkelerin kendi iç çelişkileri öne çıkmaya başladı. Böylece sovyet sisteminin dağılması ilk baştaki beklentilerden çok daha farklı sonuçlar doğurdu. Dünya İş Bölümü ve Dünya Sistemi: Bir önceki döneme ait ülkeler arası işbölümü iki yönden aşılmış ve geçersiz kılınmıştır. Birinci olarak, uluslararası sermaye ulaştığı yoğunlaşma düzeyinin ardından ulusal kökenlerinden bağımsızlaşma eğilimine girerek uluslarüstü bir nitelik kazanmaya başlamıştır. Ulusal devlet sınırları bu sermaye için ekonomik bir engel olmaktan çıkmaya başlamış ve engel olmaya çalışan sınırları ise yerle bir etmiştir. Bu durum ise dünyayı giderek içiçe geçmekte olan (çok parçalı olsada) tek bir pazar haline getirmekte ülkeler arası işbölümünü ikinci plana atmaktadır. Özellikle finans piyasalarında gözlenen tekleşme ve evrenselleşme düzeyi dikkat çekicidir. ikinci olarak, önceki dönemde geçerli olan "bağımlı ülkeler tarımsal ürün üretir, merkezi kapitalist ülkeler sanayi ürünleri üretir" biçimindeki işbölümü geçersiz hale gelmeye ve bağımlı ülkeler de yaygın biçimde sanayi ürünleri üretmeye başlamıştır. Bu gelişmenin en önemli sonucu bağımlı ülke pazarlarının derinleşmeye başlamasıdır. (Afrika ülkelerinin önemli bir bölümü bu gelişmenin dışındadır) Globalleşme ve Uluslarüstüleşme Eğilimi; Aşırı derecede yoğunlaşan ve ulusal sınırlardan bağımsızlaşma eğilimi taşıyan sermaye, bir yanda ülke pazarlarını tek bir içiçe (entegre) pazara dönüştürürken, diğer yandan bağımlı ülkelerin taze pazarlarını doğrudan ele geçirmektedir. Siyasi ve makro ekonomik düzeyde yaşanan globalleşmenin temelinde yatan olgu dünya sermayesinin giderek uluslarüstüleşmesidir. Sadece üretken sermaye değil aynı zamanda ve esas olarak kısa süreli spekülatif (başıboş) sermaye sınır tanımadan dünya finans piyasalarını birleştiriyor. Bu gelişmenin önemli sonuçlarından biri ise bazı sektörlerde yaşanan sanayisizleştirmedir. Dünya ekonomisinin açık denetimine giren ve uluslarüstü sermayeye teslim olan bağımlı ülke pazarlarında artık ulusal ihtiyaçlar değil uluslarüstü gereksinimler egemen olmaktadır.Bu ise bazı sanayi dallarının yokolmasırıı ve hatta sanayileşme politikalarının köklü bir biçimde terkedilmesini gündeme getirmektedir. Bu ise bağımlı ülke ekonomilerini mali sermayenin denetiminde ve dünya pazarındaki olumsuz gelişmelerden anında etkilenen bir yapıya sürüklemektedir. Diğer bir gelişme ise kısa süreli sermaye hareketlerinin yarattığı finansman bağımlılığının sömürülen ülkelerde yarattığı tahribattır. Kısa süreli borçlanmalarla geçici olarak ekonomilerini rahatlatan (başta Türkiye) bu tür ülkeler bu kaynakları üretken yatırımlar için kullanmadıklarından ertelemiş oldukları sorunların çığ gibi büyüyerek kapsamlı krizlere yolaçmasına seyirci kalmaktadırlar. Sermayenin bu sınır tanımayan evrenselleşme eğilimi karşısında emeğin ise giderek ulusal sınırlara hapsolduğunu görüyoruz. Sermaye hareketleri bakımından gevşeyen -çözülen ulusal sınırlar emek hareketleri sözkonusu olunca sıkılaşmaktadır. Bu duruma bir de uluslararası işçi hareketinin içinde bulunduğu krizde eklenince adeta ulusal sınırlar emeğin ulusal sınırları haline gelmektedir. Diğer yandan iletişim araçlarındaki muazzam gelişmeye ve sermayenin evrenselleşme eğilimine karşı emeğin ulusal sınırlarda tutulması kapitalist sistemin içinde bulunduğumuz dönemdeki temel çelişkilerinden biridir. Serbest piyasa Dalgası, Yeni Pazarlar ve Kapitalist Devlet; Sermayenin hem dünya çapında hemde tek tek ülkelerde yaşadığı aşırı yoğunlaşma ile birlikte düşünüldüğünde pazar sorununu çözmenin klasik yöntemleri işlemez hale gelmiştir. Çünkü kapitalist pazar fiziki sınırlarına çoktan varmış durumdadır. (Dünya pazarına dahil olmaınış bir yeryüzü parçası neredeyse kalmamıştır). Pazar sorununu çözmenin yeni yöntemlerinin birincisi uluslarüstü sermayenin bağımlı ülke pazarlarını aracısız doğrudan ele geçirme atağıdır. İkinci yöntem ise bağımlı ülke pazarlarının derinleşmesidir. Üçüncü ve önemli bir arayış ise kendisini serbest piyasa dalgası altında gösteren ve eskiden devletin sosyal görevleri yerine getirmesi nedeniyle pazar ilişkilerine açılmayan alanların yeni sektörler olarak kapitalist pazara dahil edilmesidir. Kapitalist devletin temel görevleri (iç-dış güvenlik, idari, mali v.b) dışındaki eğitim, sağlık v.b tüm alanlar (bazı ülkelerde iç ve dış güvenliğin bazı fonksiyonları da dahil) yeni pazar alanları olarak kabına sığamayan sermayeye sunulmaktadır. Ulusal devletin yeni rolü buradan tanımlanmakta ve devletin ekonomik üretici faaliyetlerine son verilmeye çalışılmaktadır. Sermayenin enternasyonalleşme ve uluslarüstüleşme eğilimine bakarak ulusal sınırların yokolacağı, ulusal devletlerin önemini tümüyle kaybedeceği gibi politik sonuçlara varmak yanıltıcı olacaktır. Ulusal devlet ve sınırlar dünya sisteminde önemini (azaltarak da olsa) koruyacaktır. Sözkonusu olan ulusal devletin yokolması değil işlevinin yeniden tanımlanmasıdır ve başka koşullarda ulusal devletin önemi yeniden artabilir. Ulusal devlet ütopik burjuvaların sandığı, veya lanse edildiği gibi despotik, baskıcı özellikleri açısından değil sermayeye rakip olabileceği alanlarda ve sosyal işlevleri bakımından küçültülmeye çalışılmaktadır. Bilimsel Bilgi ve Teknoloji Üretiminin Bir "Sanayi Sektörü" Olması Bilimsel bilginin metalaşması süreci önceki dönemde de yaşanan bir olguydu. Teknoloji üretiminin yeni bir sanayi dalı olarak artı-değer üretimine dönüşmesiyle beraber, bilimsel bilgi tümüyle artı değer yaratma sürecinin boyunduruğuna girmiş oldu. Araştırma ve Geliştirme faaliyetlerinin ciddi bir merkezileşme eğilimine girmesiyle beraber, belirli bir sermaye yatırımıyla, kitlesel-nitelikli işgücü istihdam eden, sipariş yoluyla teknoloji üreten kapitalist işletmelerin ortaya çıkması bu gelişmenin bir ürünüdür. Elbette bu durum üretici kuvvetlerde yaşanan muazzam gelişmenin bir sonucudur ve iki önemli etkisi olmaktadır. 1) Teknoloji üretimi faaliyeti merkezileşme eğilimi göstermektedir 2) Teknolojinin yayılması süreci muazzam hızlanmıştır. Bu etkilerden birincisi olası bir sosyalizm süreci bakımından yeni olanaklar taşırken ikincisi kapitalizmin krizini derinleştirici bir etken olmaktadır. (Teknolojinin yayılma hızı bu derece arttığında teknolojik atılımların kapitalist üretimi rahatlatma etkisi zayıflamaktadır. Aynı teknolojiyi rakip firmalar da çok hızlı ele geçirmekte ve öncü firmanın avantajı sınırlı kalmaktadır). Rekabetin yıpratıcı-yorucu etkileri giderek artmaktadır. Emek ve İşletme Süreçlerinde Değişim ve İşçi Sınıfına Saldırı; Bütün düzeylerde yeniden yapılanma ihtiyacı duyan kapitalist üretim, üretimin emek süreçlerinde yepyeni yöntemleri gündeme sokmaktadır. Emekçilerin kol enerjisinin yanısıra kafa emeğinide aynı anda artı değer üretme sürecine katma yolunda mesafeler katedilmiştir. Kalite çemberleri, esnek uzmanlaşma v.b yeni yöntemlerle kapitalist üretimin kaçınılmaz bir sonucu olan yabancılaşmanın olumsuz sonuçları da bu arada bertaraf edilmeye çalışılmaktadır. Sermayenin aşırı yogunlaşmasının ve merkezileşmesinin yarattığı sorunları ise üretim yerlerini (sermayeyi değil) parçalayarak, hem hantallık v.b sorunları aşmaya çalışırken hemde işçi sınıfının örgütlü gücünü de parçalayarak `esnek' istihdam biçimlerini hayata geçirebilmektedir. Dev işletmelerin daha küçük işletmelere parçalanması aynı zamanda hızlı pazar değişimlerine yanıt verebilmenin, rekabetin amansız baskısına dayanabilmenin bir manivelası olarak da kullanılmaktadır. Emek ve işletme süreçlerindeki bu arayışların ve yeniliklerin yolaçmış olduğu önemli tartışma noktaları vardır. Bu gelişmelere bakarak; 1) kapitalist üretimin kafa kol emek ayrımını ortadan kaldırmaya başladığı 2) kafa emeğininde kullanılmasıyla beraber işçinin vasfının ve özğürleşme potansiyelinin artışı 3) Yeni bir sanayi devriminin yaşanmakta olduğu yolunda tezler ortaya atılmaktadır. Kafa ve kol emeği arasındaki ayırımın tarihsel bir eğilim olarak azaldığını, üretici güçlerdeki son gelişmelerin bunu hızlandırdığını söylemek olanaklıdır. Bu bir yanıyla kol emekçilerinin eğitim düzeyinin artması şeklinde olmaktadır. Diğer yandan kafa emekçilerinin üretim faaliyetleri hem sıradanlaşmakta hemde kapitalist emek disiplininin kontroluna girmektedir. Böylelikle kafa emekçileri yığınlar halinde proleterleşme sürecini yaşamaktadır. Bu gelişmelerin sosyalizm ve işçi sınıfı bakımından önemli-yeni olanaklar yaratabileceği ortadadır. Fakat bu değişimin, işçi sınıfını kapitalizm koşulları altında da özgürleştirebileceğini düşünmek ise ham bir hayaldir. Tam tersine kapitalizm koşulları altında bu yeni yönelim, artı değer sömürüsünü yaygınlaştıran, kapitalist denetimi artıran etkiler doğurmaktadır. Kalite çemberleri başlığı altında bilinen yöntemler işçinin kol emeğinin yanısıra kafa emeğini ve hatta vicdanını bile sömürü konusu yapabilmektedir. Japonya'da uzun bir dönemdir uygulanan bu yöntemlerin, batı kapitalizmi için de gözde hale gelmesinin ilk nedeni krizden çıkmak için sürdürülen arayıştır. İkinci neden ise işçi sınıfı hareketinin içinde bulunduğu yenilgi halidir. Bu yöntemlerin örgütlü ve canlı bir işçi sınıfı hareketinin olduğu koşullarda sermayenin lehine uygulanması zordur, ancak yenilmiş ve atomize olmuş bir işçi sınıfı hareketi karşısında başarılı olabilmektedir. Japonya'da bu koşullar çok daha önceden mevcuttu. Sosyalizm ve güçlü bir sınıf hareketinin olduğu koşullarda önemli olanaklar sağlayabilecek bu gelişmeler, kapitalizm ve ezilenlerin krizinin had safhaya ulaşmış olduğu bu koşullarda ise sömürünün şiddetli bir biçimde `vicdan' a kadar uzanmasına ve modern bir barbarlık eğiliminin güçlenmesine neden olabilmektedir. Ezilenlerin yenilgisi aynı zamanda muazzam teknolojik gelişmelerin iş saatlerinin kısalmasıyla değil yoğun kitlesel işsizlikle sonuçlanmasına neden olmaktadır. Kapitalist ülkelerdeki işsizlik `yedek sanayi ordusu' kavramını bile zorlayacak boyutlara ulaşmaktadır. Önümüzdeki dönem iş saatlerinin kısaltılması mücadelesinin önem kazanacağı bir dönem olacaktır. Sermaye enternasyonalleşirken işçi sınıfı ulusal düzeyde ve hatta işyeri düzeyinde mücadelesini sürdürüyor. Bu durum sadece kapitalist sistemin başarıları sonucu değil, işçi sınıfı hareketinin yaşadığı başarısızlığın da bir sonucudur. İşçi sınıfı hareketi yeni dönemde belkide bu sorunun çözümünü merkezine alarak ilerleyebilecektir. Globalleşme ve Yeni Milliyetçilik Dalgası; Sermayenin dünya çapında yaşadışı ekonomik entegrasyonun siyasi bir etkisi olarak beliren globalleşme ile yeni milliyetçilik hareketlerinin yükselişi ilk bakışta birbiri ile çelişkili görünmektedir. Yeni bir dünya düzeninin oluşturulamadığı bir ortamda uluslararası bağlılıkların (NATO, B.M v.b) yaptırım gücünün zayıflaması ve merkezkaç kuvvetlerin harekete geçmesi normal karşılanmalıdır. Ortaya çıkan milliyetçilik hareketlerinin önemli bir bölümü ise sermayenin tek merkezli (ve neredeyse tek kültürlü) egemenliğine karşı bir tepki olarak ortaya çıkmış olabilir. Ulusal devletlerin işlevinde yaşanan değişimin tamamlanmamış olması, ve bu süreç içinde devletin ideolojik yapıştırıcılık işlevlerinin zayıflaması (bu geçiş aşamasında) da iç milliyetçilik dalgalarını beslemektedir. İdeolojik yapıştırıcılık etkisinin zayıflaması özellikle "zenginliği diğer azgelişmiş bölgelerle paylaşmama" güdüsüyle ortaya çıkan milliyetçilik türleri için olumlu bir ortam sağlamaktadır. Çok küçük halkların bile kendi kültürlerine sahip çıkmaya başlaması iki yerden beslenınektedir. 1) İletişim araçlarının da yardımıyla tek tip ve vahşi bir sermaye kültürünün egemenliği karşısında gösterilen isyan. (insanlık sosyalist bir yönelime girmediği takdirde, bütün kültürlerin birbirini yoketmeden bir arada kaynaşarak yaşayabileceği bir dünyanın yerini modern bir barbarlık kültürünün boyunduruğundaki bir dünya alabilir ve sözkonusu bu isyan dünya kültürlerinin son isyanı olabilir) 2) Ulusal devletin ideolojik yapıştırıcılığının (geçici de olabilecek) zayıflığı ve henüz yeni bir dünya düzeninin oluşamayışının yarattığı boşlukta her kültür kendini ifade etme şansı bulmaktadır. Ulusal kurtuluş mücadelelerinin nesnel koşulları ortadan kalkmış durumdadır. Arkasına sosyalizm dalgasını almış, anti-emperyalist ulusal kurtuluş mücadelelerinin yerine (bir kaç istisna dışında) emperyalizmin şu yada bu kampına yaslanmak zorunda kalan bağımsızlık arayışları başlamıştır. Ezilen halklar ile emperyalizm arasında geçen mücadele,yerini ezilen halklar arasındaki mücadeleye ve boğazlaşmalara bırakmış durumdadır. Bu durumda sosyalist dalganın gerilemesinin payı büyüktür. Yeni bir sosyalizm dalgası olmadan dünya halkların sadece ulusal temelde gerçek özgürlüklerini kazanamayacakları açıkça görülmüştür. Askeri Yönetimler Neden Gözden Düştü? Belli bir süredir başta A.B.D olmak üzere
emperyalist merkezlerin bağımlı ülkelerde kendilerine sadık olsa bile
`açık askeri diktatörlükleri' desteklemedikleri ve hatta yer yer karşısına
dikildikleri gözleniyor, Uzun yıllar emperyalist ülkeler (başta A.B.D)
bağımlı ülkelerdeki askeri yönetimlerle neredeyse özdeş hale gelmişlerdi.
Askeri yönetimleri gözden düşüren nedenlerden başlıcası devrimci hareketleri egemen düzeni tehdit edebilen konumdan uzaklaştıran, "komünizm" tehlikesini ortadan kaldıran gelişmelerdir. İkinci önemli etken ise bağımlı ülke pazarlarının (yeni dünya işbölümünün gereği olarak) derinleşmesinin askeri yönetimler altında olanaklı olmayışıdır. Finans, döviz ve tüketim serbestisini gerçekleştirmek, tüketim düzeyini yükseltip, tüketimi çeşitlendirmek askeri diktatörlükler altında olanaklı değildir. Üçüncü etken ise askeri diktatörlük deneyimlerinin çoğunun ekonomik ve sosyal bir çöküntüye yolaçmış olmasıdır. İslami muhalafetin tehdit oluşturduğu Cezayir de istisnai olarak başvurulan askeri yönetim bile tam bir başarısızlık ve düşkırıklığı yaratmıştır. · Bağımlılık İlişkisinin Bugünkü Biçimleri? Yeni dünya işbölümü ve yeniden yapılanma içinde bağımlılık ilişkisinin düzeyini ve yeni biçimlerini kısaca ele almak gerekir. Bağımlı ülkelerin klasik rollerini terketmeye başlaması, sanayi ürünleri üretmesi ve hatta ihraç edebilmesi, iç pazarlarının dünya pazarına açılarak çeşitlenmesi, her bağımlı ülkenin (bu açıdan) adeta bir Avrupa, veya adeta bir Amerika' olması ciddi yanılsamalar yaratmıştır. Bu gelişmelerin bağımlılık ilişkisini zayıflattığı düşünülebilmektedir. Oysaki yeni bağımlılık ilişkisi hem eskisinden daha derin, hemde daha karmaşıktır. Döviz ve sermaye hareketlerinin serbest bırakılması, planlı yatırım ve sanayileşme politikalarının terkedilmesi bağımlı ülkeleri sürekli dış kaynaklardan borçlanarak tüketimini arttıran bir konuma getirdi. önceki dönemde bağımlı ülkeler, dış açıklarını ithalat ve ihracat dengesiyle belirleyip buna göre borçlanırlardı. Şimdi ise ithalat ve iharacatlarının düzeyi kendilerinden bağımsız olarak oluşan uluslararası sermaye hareketlerine göre belirlenmeye başladı. Kısacası bağımlı ülke ekonomileri tam anlamıyla dünya fınans pazarının denetimine girdiler (siyasi direktiflerle değil ekonomik entegrasyonla). Uluslarüstü sermaye kendi pazar ve kar sorununu çözmek açısından bağımh ülkelerin ithal ikameci dönemde oluşturmuş oldukları stratejik sektörlerin başarılı firmalarını doğrudan ele geçirmeye başladı. Bağımlı ülke pazarlarını, aracıları devreden çıkararak veya kendileri büyük ortak haline gelerek, deyim yerindeyse "açık ekonomik işgal" sürecine girdiler. Bağımlı ülkelerin dış borçları 1980 yılında GSMH'larının ortalama %33.6 sı ve ihracatlarının % 136.8 sı düzeyine çıkmıştı. 1986 yılına gelindiğinde dış borç/GSMH oranı ortalama %53.8 ve Dış borç/ihracat %247.6 olmuştu. Bugün ise bu oranın dahada yükselmiş olduğunu düşünürsek bağımlı ülkelerin kaynak bağımlılığının düzeyi ortaya çıkmış olur. Ne var ki yeni dönemde, tek tek emperyalist ülkelerden daha çok uluslararası finans kurumlarının ve uluslarüstü bankerlerin daha çok belirleyici olduğunu belirtmek gerekir. Böylelikle bağımlı ülkeler üretim yapılarından, teknolojik uçurumdan v.b kaynaklanan geleneksel, iflah olmaz bağımlılıklarının yanısıra finans bağımlılığını doruğa çıkardılar, kendi içpazarlarını bile uluslarüstü sermayeye kaptırmaya başladılar. Yeni Siyasal Düzen Arayışları ve Temeli; Yeni dünya düzeni zikredildişinden bu yana bir tür1ü gerçek bir "düzen"e dönüşemedi. Birbiri ardına patlak veren bölgesel sorunlar ve eski sorunların yeniden depreşmesi, yeni dünya düzeninin en heyecanlı taraftarlarını bile kuşkuya düşürdü. Başlangıçta 'evrensel demokrasinin' zaferi olarak lanse edilen yeni düzen, belirli emperyalist ülkelerin tek yanlı çıkarlarının dünyaya dayatılması biçimine bürününce düşkırıklığı yaratmaya başladı. Henüz düzensizliğini aşamayan yeni düzen arayışlarının olası yönelimleri ve ortaya çıkmış bazı özelliklerini ve yeni yönelimlere temel oluşturacak gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz. * Bağımlı ülkelerde açık-askeri diktatörlükler hoş karşılanmıyor. * Bölgesel sorunlar ara veya kesin çözümlere ulaştırılmak isteniyor. (L.Amerika iç savaşları, Filistin sorunu v.b) (Kıbns sorunu, Kürt sorunu, Bosna Hersek v.b sıra bekleyen sorunlar) * Birleşmiş Milletler adeta emperyalizmin açık siyasi örgütüne dönüştü. * Yeni düzen arayışının askeri-siyasi önderliğini A.B.D yürütürken bu arayışların ekonomik bedelini Almanya ve Japonya gibi ülkeler ödüyor. * "Komünist tehlike" karşısında tek vücut olmuş olan emperyalist ülkeler, doğu blokunun çöküşünden sonra kendi çelişkileri etrafında kümelenmeye başladılar. * Emperyalist ülkeler ile bağımlı ülkeler arasında bir kuzey/güney kutuplaşmasına giden dünya, emperyalist/coğrafik çelişkiler etrafında bloklaşmaya ve bütün bunların ötesinde entegre bir dünya pazarına ve bunun sonucunda globalleşmeye doğru evriliyor. Bu eğilimlerin hangisinin baskın çıkacağını şimdiden söylemek olanaklı değil. * Ulusal devlet sınırları sermaye hareketleri bakımından (askeri ve siyasi değil) ekonomik anlamını yitirmeye başladı. Dünyada kapitalist ilişkilerin dışında kalmış bölge ve alanlar nerdeyse kalmamış durumda. Ulusal devlet ve ulusal sınırların işlevi yeniden tanımlanıyor (yokolmuyor). * Sosyalizm dalgası ile beraber, üçüncü dünya hareketi de geriledi. Antiemperyalist ulusal kurtuluş mücadeleleri yerine emperyalizmin şu yada bu kampına yaslanmak zonında kalan bağımsızlık arayışları yaygınlaştı. * Sermaye dünya çapında hareket serbestisi kazanırken, barajından taşan sular gibi bağımlı ülke pazarlarını doğrudan denetimine alıyor. Stratejik sektörleri hızla ele geçiriyor. Bunun yanısıra kendiside ulusal kökeninden bağımsızlaşma(ulustarüstüleşme) eğilimine girmiş bulunuyor. * Sermayenin bu serbestisine karşı emek ulusal sınırlarda tutsak ediliyor. İletişim araçlarının muazzam gelişmesi karşısında bu durum önümüzdeki dönemde ciddi bir gerilimin kaynağı olacaktır. * Dünya pazarlarında (sürekli daha karli alanlar arayan spekülatif) kısa süreli sermayenin hareketleri hem borç sisteminin önemli bir bileşeni haline geliyor hemde finans piyasalarını birleştiriyor, tekleştiriyor. * Dünya pazarına açılan bağımlı ülkeler yüksek bir
dış borçlanma ve dış ticaret hacmiyle birlikte yaşıyorlar. * Teknoloji üretiminin bir üretim sektörüne dönüşmesi ve merkezileşmesi, teknolojinin yayılma hızını rekabetin yıpratıcı etkisini derinleştirecek tarzda arttırmış bulunuyor. Teknolojinin yayılma hızındaki bu muazzam artış teknolojik gelişmenin (krizlerdeki) rahatlatıcı etkisini giderek zayıflatıyor. Bu gelişmenin üretici güçler ile üretim ilişkileri arasmdaki çelişkiyi derinleştirici etkisi önümüzdeki tarihsel dönemde ortaya çıkacaktır. * Üretici güçlerdeki bu gelişmenin ve tekeller arası rekabetin sonucu ve yeniden yapılanmanın bir arayışı olarak `standart, kitlesel ve aşırı işbölümüne dayalı' emek ve işletme süreçleri giderek terkedilmektedir. İmalat işçisinin kafa emeğinide emek sürecine dahil eden, esnek istihdama dayanan (böylelikle sendikalı, iş yasalarına tabi ücretli emek sisteminin ayakbağlarından kurtulan), rekabet koşullarına ve pazar değişimlerine anında uyum gösterebilen yöntemler yaygınlaşmaktadır. * Sermayenin tüm düzeylerdeki yeniden yapılanma arayışlarına rağmen, ezilenlerin içinde olduğu yenilgi koşullarında tarihinin en rahat(muhalefetsiz) dönemi olmasına rağmen, kapitalizmin içinde olduğu krizden kurtulamayışı ve hatta başta krizden muaf görünen Almanya ve Japonya nın hızla bu döngünün işine girmesi dikkat çekicidir. Kitlesel işsizlik, devletin sosya işlevlerinin tırpanlanması, toplumsal muhalefet odaklarının örgütsüzlüğü ezilenleri giderek daha çok sıkıştırmaktadır. Bu ise şu anki durumun kalıcı olmayacağına dair bir ipucu olarak düşünülmelidir. Kapitalizmin bugün hala zinde görünmesinin bir nedeni üretici kuvvetlerdeki gelişmesi ise ikinci ve esas nedeni alternatif bir toplum biçiminin olmayışı yani ezilenlerin içinde olduğu krizdir, sosyalizm deneyimlerinin başarısızlığıdır. |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org