Ahmet ÇETİN

1951 - 16 Mart 1987


1951 yılında Denizli'nin Buldan İlçesi'ne bağlı Derbent Köyü'nde doğdu. Yaşamının üçte birini cezaevlerinde geçirdi. 1975 yılında Denizli Cezaevi'nde başlayan mahkumluğu, sırasıyla Sinop, Burdur ve Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde sürdü. 16 Mart 1987 günü, yıllardır süren cezaevi koşulları ve yetkililerin ihmali sonucu böbrek yetmezliğinden öldü.

Ahmet Çetin'in hastalığı 1981 yılında sevkedildiği Sinop Cezaevi'nde başladı. Tedavi olmak için gösterdiği tüm çabalar, çeşitli cezaevleri ve hastanelerin yetkililerinin ihmal, ilgisizlik ve kasıt duvarına çarptı.

Mektuplar anlatıyor:

Mehmet Tağal'dan Birnur Bilgiç'e:

"...Bacı, kendimden önce Ahmet arkadaşın durumunu kısaca bildireyim: Ahmet arkadaş, uzun süredir -bir buçuk senedir- başağrısı çekiyordu. Sürekli doktora şıkmasına rağmen, doktor, çeşitli ilaçlarla geçiştiriyordu. Ancak bundan yaklaşık iki ay önce sağ gözü görmez oldu; daha doğrusu bulanık görmeye başladı. Hastaneye gitti; orada, gözün arka kısmında, göz damarlarında çatlama olduğu ve sürekli kanama olduğu tanısı konmuş ve acil olarak Samsun Tıp Fakültesi Hastanesi'ne sevk edilmesi istenmiş. Ancak bugüne kadar gidemedi. Doğal olarak sürekli acı çekiyordu; ancak ilaçla acısını dindirebiliyordu. Zaten yazıtları, okuma işini ben yürütüyordum. Sonuç olarak senin yazıtını aldığımızın ertesi günü, yani dün aniden ağrısı şiddetlendi, gözü şişmeye başladı. Su an Sinop Devlet Hastanesi'nde yatıyor. Sanıyorum ameliyat gerekecek. Eğer öyle olursa Samsun'a sevkedilir sanıyorum. Su an ben de birşey bilemiyorum. ( ..) Sinop Cezaevi, 29.5.1986"

Mehmet Tağal'dan Birnur Bilgiç'e:

"...Ahmet arkadaş'tan biraz bilgi vereyim sana. Biliyorsun geçen yazdığımda Ahmet hastanedeydi. O zaman 4 gün yattı, geri geldi. Kendisini tekrar Samsun'a havale etmişlerdi. O ara bayram geldi çattı. Bayramdan sonra ayın 13'ünde Samsun'a götürdüler ama ne yazık ki, geceyarısı bir baktık geri geddi. Buradan direkt Samsun 19 Mayıs Üniversite Hastanesi'ne götürmüşler. Adamlar orada muayene etmiş, "Sende yüksek tansiyon var, git bunu düşürsünler öyle gel" demişler. Ne güzel konuşmuşlar değil mi? Dahası da var. 'Muayene olabilmen için kayıt olup dosya açtırman gerekiyor. Bunun için de dört yüz bin lira yatırman gerekiyor" demişler. Ahmet de mahkum olduğunu, bu kadar parayı nereden bulacağını sormuş. Tabii onlar da "Para yoksa bakım da yok!" demişler. Tabii sonuç olarak parayı vermiş, onlar da muayene etmişler ve "Sende yüksek tansiyon var, önce bunun düşürülmesi gerekir. Bunu da biz burda yapamayız. Seni Sinop'a göndereceğiz. Sonra geleceksin tekrar bakacağız. Gözlerin duman olmuş. Neden zamanında gelmedin?" vs. vs. ( ..) Bilmiyorlar ki üç aydır oraya gelmek için neler çektiğini. Ordan gelince o gece kaldı. Dün, yani ayın 14'ü, tekrar acil olarak hastaneye yatırdılar. Su an yatıyor. Umarım bu defa iyi olur.(...) Sinop Cezaevi, 26.6.1986"

Mehmet Erdal'dan Ahmet Çetin'e...

“Sevgili Ahmet Abi, Mehmet Tağal dostumun mektubunu aldım. Sağlığının ciddi surette bozulduğunu ve iki kez Samsun'a kaldırıldığını öğrendim. Bu durumdan dolayı üzgün ve sağlık durumunu merak etmekteyim.

Sevkinin de çıkabileceğini duydum. Bu olur da bu tarafa gelebilirsen, sağlık durumunla daha iyi ilgilenebilirdin. Orada isen oradan, sevke gidersen gittiğin yerden bana yaz. Ben hala buradayım. İyiyim. Geçmiş olsun diyorum. Bol sevgi ve selam yolluyorum. Herşey gönlünce olsun. Buca Cezaevi, 5.7.1986"

Ahmet Çetin'den Birnur Bilgiç'e...

"Selam, sevgili bacım, nesnel koşulların benim işin uygun olmamasından dolayı seninle çok istediğim halde yazıtlar aracılığıyla da olsa söyleşemedik. Daha önce de sana kısacık da olsa aktardığım gibi sayrılığım nedeniyle hastanedeydim. Ben oradayken Burdur'a emrimin çıkmış olduğunu öğrendim. Bir an önce sevk olurum düşüncesiyle tedaviyi yarıda kesip taburcu oldum. Ama bilemediğim nedenlerle şu ana kadar gidemedim. (..) Daha önceki yazıtında iktisat dergilerinin parasını ödeyip, adresime gönderilmesi için yayınevine yazdığını söylemiştin. Su ana kadar elime ulaşmadı. Gerçi Mehmet arkadaş sana göndernıe diye yazmış, ama ben yine de bilgin olsun diye belirteyim, yayınevine yazıp sana göndermesini söylersin. Ben Burdur'a gidince sizden isterim. Diğer bir konu da, köyden belli bir süredir sağlıklı bir haber alamıyorum. Bu konuda yardımına gereksinmem var. Durumları ve ekinlerin nasıl olduğunu merak ediyorum. (…) Sinop Cezaevi, 27. 7.1986"

Ahmet Çetin'den Birnur Bilgiç'e...

"... Senin de yazdığın gibi komşumuz ve dostum Muammer (Özdemir) uzun süredir hastaydı. Durumunu yakından izliyordum. Ölümcül hastalığı nedeniyle tahliye etmiçler. Doğal olarak çok sevindik. Yurt dıçına götürebilirlerse iyileşir diyorum.. (...) Sağlığım konusuna gelince... Bu hastalık nedeniyle sağ gözüm görnıez duruma geldi, sol gözümde beneklenme var. Onu, en azından şimdiki durumda tutabilmek için yoğun uğraş veriyorum... Burada zor olan şey perhiz. İlaçları düzenli bir şekilde kullanmaya çalışıyorum. Ama daha da önemlisinin direnç ve azim olduğunu biliyorum... Burdur'a gitme konusu da biraz yılan hikayesine döndü. Dört aydır götürmelerini bekliyoruz. ( ..) Not: Hipertansiyon konusunda bilgi edinmemi sağlayacak bir yayın bulursan gönder... Bu hastalığın tedavisinin olmadığı, yaşam boyu ilaçlara ve tedaviye bağımlı kalacağım söyleniyor, buna rağmen bir yolu olmalı diyorum. Sinop Cezaevi, 14.9.1986"

Ahmet Çetin'den Birnur Bilgiç'e:

"Merbaba! Sevgili bacım, sonuç olarak Burdur'dayım. Sana son olarak Sinop'tayken yazmıştım. (...) Burası geldiğim yerle oranlanmayacak düzeyde biçimsel yönden iyi yanları çok, ama biçimin dışında öz olarak genelde olduğu gibi aynı. Buradaki dostlar müşahadede, ayrı bir yerde kalıyorlar, doğal olarak görüşemiyoruz. Yemekler iyi. Yine sayrılığım nedeniyle perhiz yapıyorum, buraya geleli kilo bile aldığımı söyleyebilirim. Ziyaret konusunda da benim için kolaylık oldu. (…) Sinop'tan gönderdiğim yazıtta tansiyon hastalığını anlatan bir yayın bulabilirsen gönder demiştim, bu istemim hala geçerli. Bu hastalığı yenebilmem için önce onu tanımam gerektiğine inanıyorum... Burdur Cezaevi, 16.10.1986"

Ahmet Çetin'den:

"Selam! Kardeşim, buraya gelirken seninle görüşebilme olanağımın olacağına sanıyordum, bildiğin gibi bazı cezaevlerinde akraba olanlara bu hak tanınıyor. Fakat burada böyle bir olanak bildiğim kadarıyla yok. Geçenlerde revire gelmişsin, bayağı endişelendim. Umarım ciddi birşey değildir. Bu arada patik ve kep için çok teşekkür ederim. İkisi de çok iyi olmuş. Biliyor musun, Burdur'dayken yılbaşında göndermek için bir cüzdan yaptırmıştım. Buraya sevkim çıkınca koliyle göndermekten vazgeçip yanımda getirmiştim. Geçenlerde meydancıyla sizin oradaki nöbetçiye vermesi işin göndermiştim. Ne yazık ki, eline ulaşmamış. Buna çok üzüldüm. Arkadaş iyi olması için bir hayli uğraşmıştı. Sanırım onun için sana ulaşmadı! (...) Diğer yandan sayrılığımla ilgili son gelişmelere gelince... Henüz kayda değer birşey yok, geçen gün gidişimde tahlil için kan verdik, sonucunu almaya birgün sonra gel demelerine rağmen denilen günde gidemedik. Sanırım Pazartesi ya da Salı günü gönderirler. Ankara Kapalı Cezaevi, 12.1.1986"

Mehmet Erdal'dan:

“Sevgili Adaşım, (...) Bugün, mektubunu yeniden okurken bir kelimeyi gözden kaçırdığımı gördüm. Ahmet dostumuzla daha yakından ilgilenmek amacıyla Avukat göndermeni... Onun Ankara'ya sevkolduğunu, Antalya'dan buraya ve bizim koğuşa gelen Uğur'dan öğrendim. Sonra, ameliyat olacağını yazan ve okuyanı kahreden (yazdıkları çok haklı şeylerdi) bir mektubu geldi Uğur'a... Öleceğini hissettiğini yazmış. Olur mu adaşım? Sözde ( ....) yardım edecekti. Serde vefa borcu var be... Mapus arkadaşlığı, aynı çanağa kaşık sallama... şar be. Antalya'da Uğur'lar şok iyi davranmışlar.
Yanılmıyorsam ve yazdıklarından anlaşıldığı kadarıyla, ilgisizlik ve ekonomik yetersizlik sorunun temel kaynakları... Şu an her ikisi de gerekiyor. Bunun için ona yazman ve avukat yollaman ilaç gibi geldi. Bu işte, yapılacak şeyin bir kısmı bu idi. Ameliyatının özünü bilemiyorum ama, acilen böbrek ameliyatı olması gerektiğini sanıyorum. Öyle yazıyordu. Yaşaması işin bu mutlak gerekiyormuş. Başka akraba ve avukat tanıdıklara da yazıyoruz ama, ne gerekiyorsa, elinden gelen yardımı yap. Eğer gücünü aşıyorsa, bana çok acil bildir.

Bulup-buluşturup göndereceğiz. Yap işte, bir şeyler yap. .(...) Sinop onu yemiş bitirmiş. Sağlığını orada bırakmış. Ameliyat sonrası yine Burdur'a dönmesi yerine, Bakanlıkça Çanakkale, Antep veya tercihan memleketine yakın olduğu için, buraya sevkinin yapılması için avukatlar uğraşsın. Biz ona gözümüz gibi bakarız. Yemeyiz yediririz. Aklımız onda adaş... (...) Aydın E Tipi Cezaevi, 32.1.1987"

Ahmet Çetin'den Birnur Bilgiç'e:

"Telini aldım, iyi olmaya çalışıyorum ilaçla tedavi oluyorum selamlar. Ahmet Öetin, Ankara Numune Hastanesi 2.2.1987"

Mehmet Erdal'dan:

"Sevgili adaşım, dünden beri moralim nasıl bozuk bir bilsen. Önder'den bir telgraf aldık önce inanamadık. O ara Birnur'dan da gelmiş. O zaman biraz "Doğrudur" demeye başladık. Sana telgraf çekip doğrulatmak istedim. Vazgeçtim. Telgrafının geleceğini tahmin ediyorduk. Bugün geldi. Yine bugün, Muammer'in de öldüğünü duyduk. (....) Nasıl oldu? İyileşme belirtileri varken, neden ölüm birden oldu? Gözden kaçan birşey mi vardı? Hata bakımda mı?Bu iki dostumun ölüınü kadar başka çok az şey beni sarsmıştır. İkisinin durumlarının vehametini duyduğum andan itibaren içim yanıyordu. (...) Bizim bölgede, cezaevinin ilk örnekleriydi bu ölümler adaş. Nasıl ilgilenilir, hukuken ne yapılabilir, bilmiyorduk. Dönemin insanlarda yarattığı olumsuz erezyonların da sonucu olarak, olması gereken duyarlılığı zamanında gösteremedik. Ve bu ölümler bize o paha biçilmez deneyimleri kazandırdı. Ama iki ölü verdirerek. El yordamıyla yol aldık. Her konuda bu böyle olmuyor mu adaşım? ( ..) Birşey daha ekleyeceğim: Sen uzaktasın. Sanıyorum yakın ve hemşeri diye Önder'e de yazarız. Ahmet abinin mezarını güzelce yaptırmalı... Çocukları gurur duyacakları bir babaya sahip olduklarını bilmeliler. (...) Aydın E Tipi Cezaevi, 21.3.1987"

Arkadaşı Cevat anlatıyor:

"3.3.1987 günü Ankara Kapalı Cezaevi'nden Ankara Numune Hastanesi Mahkum Koğuşu'na yattım. Mahkum koğuşunda kaldığım 3 gün zarfında Ahmet Çetin'in hasta ve bitkin durumu devam ediyordu. Gittiğim ilk gün içinde Ahmet Çetin koma halinde olduğu işin konuşma fırsatı bulamadım.
İkinci gün kendine geldiğinde sevgiyle kucaklaştım. Kendisini, daha önce Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde yattığı için tanıyordum.
Bana söylediği ilk söz, 20 gündür doktorların yanına gelmediği ve kendisinin ölüme terkedildiğiydi. Bizzat yanında yatan mahkum hastalar da, doktorların uzun süredir Ahmet Çetin'le ilgilenmediğini söylediler. (...)

Zaten Ahmet Çetin'in mahkum koğuşunda yatması başlı başına bir cinayettir. Ahmet Çetin zaten koma halindeydi ve vücudu devamlı olarak şişiyordu. Buna karşılık ölümle penşeleşen bu arkadaşa hiçbir tıbbi müdahale yapılmamasına bizzat ben de tanık oldum. (...) Ahmet Çetin'in dialize bağlanarak yaşaması sağlanabilirdi. Bilahere akraba ve dostlarından bulunacak bir böbrekle yaşaması zaten tıbben ınümkündü. Son gün, Ahmet Çetin mahkum koğuşunda bir hemşirenin nezaretinde ve koma halinde 4 saat kalmış.

Durumu iyice ağırlaşınca, Yüksek İhtisas'a kaldırılıyor; orada da müdahale etmiyorlar ve Hacettepe Hastanesi'ne sevk ediyorlar. Dializ uygulaması geciktiği işin Ahmet Çetin orada hayatını kaybediyor."

Bir arkadaşı anlatıyor:

'Denizli'de bodruma atıldığımızda laf lafı açmıştı. Sanırım Selim Martin'in öldürülmesinden hemen sonraydı. Ahmet Çetin bana, "Üzülme ölümün en şereflisi onunki... Keşke biz de onun gibi ölebilsek. Hasta yataklarda, trafik kazalarında ölmek de var. Böyle pisi pisine ölsek ne olacak halimiz" demişti. İstemediği şekilde öldü."


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org