Ayhan ALAN

1963 - 7 Ocak 1981
 


6 Mayıs 1963 tarihinde Kayseri'nin Pınarbaşı İlçesi'nde doğdu. İlkokulu burada okudu. Devrimci harekete Mersin'de lise eğitimi sırasında katıldı. Kısa sürede öne çıktı ve Dumlupınar Lisesi sorumlusu oldu. Lise ikinci sınıfta iken mahalle ve okulda faşist işgallerin kırılmasına karşı verilen mücadele sırasında tutuklandı. Mersin Cezaevi'nde 4 ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı.

Ağabeyi Turan Alan anlatıyor:

"Ben üniversiteyi kazaznınca İstanbul'a gitmiştim. Devrimci Yol, Devrimci-Sol ayrılığının gündeme geldiği yıl, sömestr tatilinde Mersin'e gelmiştim. Dönüşümde Ayhan'ı bir Devrimci Yol militanı olarak buldum. Kerıdisi ile uzun uzun bu ayrılık meselesini tartıştık. İstanbul'daki arkadaşlarımın çoğu Devrimci-Sol'a geçmişlerdi. Buna rağmen ben İstanbul'a bir Devrimci Yolcu olarak döndüm. Bunda Ayhan'ın büyük etkisi oldu."

Ayhan Alan cezaevi günlerinin ardından Mersin'deki bölge çalışmalarında etkin görevler üstlendi. Sırasıyla 23 Evler, Osmaniye, Alsancak ve Demirtaş mahallelerinde sorumluluk yaptı. Daha 12 Eylül öncesinde hakkında arama kararı çıkarılmıştı.

Ağabeyi Turan Alan anlatıyor:

"12 Eylül darbesinden bir kaç gün önce yine beraberdik, darbe olabileceğini konuşup, kendisinin ne düşündüğünü sorduğumda, Mersin'de kalmak istediğini ve direnişin içinde bulunmayı düşündüğünü söyledi."

12 Eylül'den sonra Tarsus'taki silahlı direniş birliklerinde yer aldı. Mustafa Özenç ve bir grup arkadaşıyla Tarsus'a bağlı Karabucak Ormanı'nda üslendiler.
6 Ocak 1981 günü Mustafa Özenç ile birlikte bir jandarma operasyonunun içine düştüler. Yaralı yakalanan Ayhan Alan kaldırıldığı Tarsus Devlet Hastanesi'nde 7 Ocak günü öldü.

Bir arkadaşı anlatıyor:

"Karabucak Ormanı'nda bir yandan bölge tanınmaya bir yandan da yeni politikalar geliştirilmeye çalışılıyordu. Böylece yeni eylemler için planlar hazırlanıyordu. O gün arkadaşların Tarsus'a gidiş gelişlerini farkeden orman bekçisi Hayri Şimşek'in ihbarı üzerine Tarsus Jandarma Timi hir operasyon düzenliyor.
Bu sırada motosikletle arkadaşların yanına dönmekte olan Ayhan Alan ve ve Mustafa Özenç de tam bu operasyonun içine düşüyorlar. Çatışmada motosikleti kullanan Ayhan yaralı yakalandı, ilk anda çatışma yerinden kaçmayı başaran Mustafa Özenç ise daha sonra ele geçti.
Yaralı yakalanıp polis otosuna bindirilerek bir süre arabayla dolaştırılan Ayhan'ın kurşun yaralarına kalem sokularak arkadaşlarının yerini söylemesi istenir. İşkence Tarsus Devlet Hastanesi'nde de sürer. O sırada önemli olan Ayhan'ın yaşayıp yaşamaması değil, istenilen bilgileri vermesidir. Ayhan orada, hastanede öldü."

Babası Hasret Alan anlatıyor:

"Cezaevinden çıktığında, evden ayrılacağını söyleyince bir anlam verememiştim. Bu sırada 12 Eylül darbesi oldu. Bir mıüddet sonra arananlara ait duvar afişlerinde resminin olduğunu ve vur emri çıkarıldığını öğrendim.

Bir ara bizi görmeye geldiğinde teslim olmasını söyledim. Fakat o üzerindeki silahı çıkartıp önüme koyarken bedeninin çeşitli yerlerindeki işkence izlerini gösterip "Beni vur ama, o itlere teslim etme" dediğinde ne kadar kararlı olduğunu anlamıştım. Sonra gitti. Artık haber yoktu.

Ondan 7 Ocak günü polisin evimize gelmesine kadar haber alamadık. Polisi karşımda görünce bir şeyler olduğunu anladım. Polis Ayhan'ın yaralandığını ve hastanede olduğunu söyledi. Bu arada evde, eşim ve çocuklarım da vardı. Polis bizi hastaneye götürmeyi teklif etti, biz karşı komşunun arabasıyla gitmeyi uygun bulduk. Hastanede olağanüstü güvenlik önlemleri vardı.

Önce hastaneye ben girdim. Ayhan'ı görünce beynimden vurulmuşa döndüm. Ayhan'ın bütün el ve ayakları delik deşikti. İki ayak baldırı parçalanmış vaziyette yüzü bembeyaz yatıyordu. O anda elini tuttum ama fenalaşıp yere düştüm. Beni diğer oğullarım dışarı çıkartıp kanapeye oturttu. Bu arada Ayhan o vaziyette yatarken dahi etrafındaki bir çok emniyet görevlisinin otomatik silahları ona yönelikti, ona dehşetli bakışlar fırlatıyorlardı.
Ben dışarıda kanepede otururken askeri komutan bana yaklaşıp 'Baba, bunun için üzülünür mü? O bir vatan haini, bize ve askerlere neler yaptığını biliyor musun?" diye bağırarak tokat ve yumruk karışımı vurmaya başladı.

İçerde Ayhan'ın yanında da oğullarım vardı. Turan bir şişe kan verdi, diğer oğlumdan almadılar. Saat ona doğru dışarı çıktılar. Beniın eve gitmem gerektiğini, meraklanacak bir şey olmadığını, kendilerinin Ayhan'ın yanında kalacaklarını söylediler. Ben eve döndüm. Sabaha karşı 3-4 sularında onlar da geldi. Kapıyı açınca ilk sözleri 'Kurtuldu!" oldu. Ayhan'ı kaybetmiştik."

Ağabeyi Turan Alan anlatıyor:

"Ayhan'ın belden aşağısı kurşun yaralarıyla doluydu. Her iki diz kapağından kurşun yarası almıştı. Bu kurşun yaralarının nerede ise simetrik olması dikkatimi çekmişti. Sanki yakın mesafeden özellikle ateş edilmişti.
Teni buzgibiydi. Bir şişe kan verdim, fakat damar bulamadıkları için kanı veremediler. Kolunu kesip damar çıkarttılar fakat damarı gördüğümde herşeyin bittiğini anladım. Damarı, bembeyaz ince bir boru gibiydi. Nefes alışverişi zorlaşıyordu. Birkaç dakika sonra da tamamen hareketsiz kaldı."

Babası Hasret Alan anlatıyor:

"Sabah erkenden hastaneye gittik. Otopsi için savcı, doktor ve emniyet görevlisi vardı. Otopsi yapılırken o kadar ısrar etmeme rağmen beni içeri almadılar. İçerde fazla kalmadılar, otopsi raporunu da bize vermediler. Sadece ölüm sebebinin sol çene kemiği kırığı ve sağ uylukta yaralanma olduğunu belirttiler. Saat 18.30 civarındaki çatışmadan sonra, yaralı yakalanan Ayhan'a, konuşturmak için dört saat kadar polis otosunda gezdirilerek, yaralarına demir çubuk sokularak işkence yapıldığını, hastaneye gece yarısına doğru götürüldüğünü öğrendik.

Otopsiden sonra cenazeyi bize vermediler. Derhal emniyet gözetiminde defnetmemizi istiyorlardı. Direterek 5-10 dakika sonra cenazeyi ön ve arkada polis otoları eşliğinde eve götürebildik. Kısa sürede evden ayrıldık, mezarlığa geldik. Halen yüzündeki gülümseme kaybolmamıştı. Mezarlığın etrafı da emniyetçe denetim altına alınmıştı

Definden sonra oğullarımla birlikte arkadaşlarının arabasına binerek mezarlıktan ayrılıyorduk ki, emniyet yolumuzu kesti ve ifade için Şubeye gitmemiz gerektiği söylendi. Çocukların da hepsini nezarete attılar, bir süre sonra çocuklarımın arkadaşları serbest bırakıldı. Bana da, "Sen git, senin çocuklarının ifadelerini alınca bırakırız" dediler. Ben gidersem, onları bırakmayacaklarını biliyordum. O yüzden gitmeyi kabul etmedim. Tam o sırada televizyonda akşam haberlerini veriyordu... Huzurkent Karabucak ormanında çatışma olduğunu, bu çatışmada Ayhan Alan'ın ölü olarak ele geçirildiğini ve beş kişinin de gözaltına alındığını söylüyordu. Söylediği beş kişi ise, ben oğullarım ve arkadaşlarıydı.

Geceye doğru ifadelerimız alındı ve serbest bırakıldık. Eve döndüğümüzde tüm eş-dost evdeydi. Halen olanlara inananamıyor, kabul edemiyordum. Ben bir babaydım.

O günden sonra günlerce evimiz, ve ailece bizler göz hapsinde tutulduk. Bütün bunlar olurken emniyet görevlileri hepsi benim gözümde birer canavar olmuşlardı.

Bu olaydan sonra uzun süre ne yaptığımı bilmeden şuursuzca dolaşıp durdum. Zamanla bir takım şeyleri daha iyi kavradım ve bunların yalnız benim başıma değil, bir çok ailenin de başına geldiğini anladım.

Ama hiç başım eğik gezmedim. Oğlumun yaptıklarından dolayı bir eziklik hissetmedim. Bütün inanmış insanların, babaların, anaların oğlu ve kardeşiydi. Benim durumumda olan herkesin bu gerçeklere ve yaşamlara sahip çıkmasını, yazılmamış olanların, bilinmeyenlerin yazılıp söylenmesini istiyorum."


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org