|
|
|
|
BİR NUMARALI ASKERİ MAHKEME "Sıkıyönetim mahkemelerinde görülen davalarda genellikle sol görüşlü sanıkların davaları devlete karşı işlenen cürümler, sağ görüşlülerinki ise adi suçlar olarak değerlendirilmektedir. Esas hakkındaki mütalaanın hazırlanması aşamasında bulunan davamız açısından bu konu ile ilgili bazı hususların açığa çıkarılmasına ihtiyaç vardır. Yasaların, insanların siyasi düşüncelerine göre farklı uygulanması biçiminde ortaya çıkan bu "ÇİFTE STANDART"ın hangi nedenlere dayandığının ortaya çıkarılması gerekir. Örneğin sağ ve sol görüşlü iki grup arasında meydana gelen bir kavgada birbirlerini vuran sanıklardan sağ görüşlü olanlara (toplu kavgaya iştirak |
![]() |
|
vb.. suçlardan) 5-10 senelik bir ceza verilebilirken,
sol görüşlü olanlara, aynı olaydan Anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs
suçundan idama kadar varan cezalar verilebilmesi, hangi hukuki
ayrımlara-ilkelere dayandırılmaktadır. Bir CHP milletvekilini öldüren
aşırı sağ görüşlü bir sanığa kasten adam öldürme suçundan 29 sene
verilmiştir. Bir üniversite profesörünün, bir emniyet müdürünün, bir
cumhuriyet savcısının faşistler tarafından öldürülmesi adi suç olarak
görülmekte iken, MHP'lilere karşı yapılan eylemler devlete karşı işlenmiş
suçlar olarak kabul edilmiştir. Bu uygulamaların hukuk ilkeleri
çerçevesinde açıklanması mümkün değildir. Böyle bir uygulamanın ideolojik
ve siyasi maksatlarla yapıldığından kuşku duyulamaz. 1980 öncesinde
ülkemizde yaşanan olayların gerçeğe uymayan siyasi yorumları ortaya
atılmakta, bu siyasi yorumlara dayanarak çifte standart uygulamasına
gidilmektedir. Solun, Anayasal düzeni yıkarak M-L bir düzen kurma amacında
olmasına karşılık, aşırı sağın -faşistlerin- Türkiye'yi komünistlerden
kurtarmak ve devlet kuvvetlerine yardımcı olmak amacıyla hareket ettikleri
iddia edilmiş, bu sakat değerlendirme askeri yargıya da empoze edilmiştir.
4 Aralık 1979 tarihinde Genel Kurmay Başkanlığı Sıkıyönetim Komutanları toplantısında l. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığınca hazırlanan bir rapor okunmuştur. Bu raporda şu görüşlere yer verilmekte idi:
İşte Devlet, 1980 öncesinde meydana gelen olaylara bu gözle bakmıştır. Sol görüşlü yurttaşların öldürülmesi, Türkiye'yi komünistlerden temizlemek amacıyla yapılmış eylemler olarak görülmüş, faşist çevrelere karşı, adeta daha hoşgörülü ve önemsemez bir tavır takınılmıştır. Askeri yargıdaki çifte standart uygulamasının da bu gibi değerlendirmelere dayandığı bilinmektedir. Askeri Mahkemelerde görev yapan asker üyelerin özellikle özlük işleri vb. bakımlardan üstlerine bağlı olmaları nedeniyle, üst makamlara hakim olan anlayış yönünde hareket edeceklerini söylemek yanlış olmayacaktır. Tabii, vicdanının sesini dinleyen yargıçların da çıkabileceğine her zaman inanmak gerekir. Ama bu, maalesef sıkça rastlanan bir durum olmuyor. Bu yüzden yukarıda aktardığımız değerlendirmedeki iddiaların üzerinde durulması gerekir. Söz konusu değerlendirmede solun "Anayasal düzeni yıkmak ve Türkiye'yi Moskova'ya bağlı bir peyk haline getirmek amacında olduğu" söylenirken, sağın "Türkiye'yi komünistlerden temizlemek ve ülkenin komünist olmasını önlemek amacıyla hareket ettiği" kabul edilmektedir. Böyle bir değerlendirmenin çok yanlış bir görüş olduğu açıktır. Elbette devrimcilerin nihai planda bugünkü düzenden farklı sosyalist bir düzen istedikleri doğrudur. Ama, hem bu konuda çeşitli grupların farklı farklı görüşleri vardır; hem de 1980 öncesinde olayların sebebi bu değildir. Yani devrimcilerin, solcuların ihtilal yapmak için eyleme geçmeleri, buna karşılık da faşistlerin güya bunu önlemeye çalışmaları üzerine bu olaylar çıkmış, ülke o duruma gelmiş değildir. Burada özellikle "sol grupların amacının M-L bir düzen kurarak Türkiye'yi Moskova'ya bağlı bir peyk haline getirmek olduğu" şeklindeki iddialar dikkat çekicidir. Bu bizim hakkımızda ileri sürülen en akıl almaz suçlamalardan biridir. Bu raporu hazırlayanların bizim "Moskova" hakkındaki tutumumuzu bilmedikleri düşünülemez. Devrimci Yol Dergisinde Sovyetler Birliği ile ilgili pek çok yazı yayınlanmıştır. Bu ülkenin ideolojik-politik çizgisi ve yapısı hakkındaki eleştiriler ortaya konulmuştur ve bunlar herkes tarafından bilinmektedir. Buna rağmen sol grupların (bu arada tabii bizlerin de) , Türkiye'yi Moskova'ya bağlı bir peyk haline getirme amacında birleştiğinin ileri sürülmesi maksatlı bir saptırmadan başka bir şey olamaz. İşte ne yazık ki hakkımızdaki yargılar bu gibi maksatlı ve uydurma suçlamalara dayandırılarak verilmektedir. Öte yandan aşırı sağ -faşist- kesimin amacının (taktik planda da olsa denerek) Türkiye'yi komünistlerden kurtarmak olduğunun kabul edilmesi, dikkat çekici bir noktadır. Faşistlerin mevcut Anayasal sistemi değiştirme amacında olmadıklarının kabul edilmesi, özellikle üzerinde durulması gereken bir husustur. Bu, devletin yapısını ırkçı-şeriatçı bir çerçeve içerisinde görme eğiliminin bir ifadesi sayılabilir. Aşırı sağ çevrelerin devletin geleneksel-resmi çerçevesini belirleyen laik-kemalist temeli kökünden reddeden şeriatçı-ırkçı kırması bir devlet anlayışına sahip oldukları herkesçe bilinmektedir. Böyle bir anlayışın korunması eğilimi, Atatürkçü laik düşüncelerin terkedilmeye başlandığının da bir ifadesidir. Son zamanlarda Türk-İslam sentezi adı altında, şeriatçı-ırkçı kırması bir düşünceyi devletin resmi ideolojisi olarak belirleme çabalarının hız kazanması, bu tutumun hangi noktaya kadar tırmandırıldığının bir göstergesidir. Devletin şeriatçı-ırkçı kırması bir yapıya kavuşturulması, laik temellerinden saptırılması çabaları bizce asıl "Anayasal düzeni tebdil-tağyir.." suçunu oluşturmaktadır. Öte yandan söz konusu rapor da sol görüşlü yurttaşların öldürtülmesi, adeta prim verildiği anlamına gelecek şekilde hafife alınmaktadır. Aşırı sağ kesimin belirlenen eylemlerinin çoğunluğunun "sol görüşlü kişilerin öldürülmesi vb." olduğu noktasından hareketle, onların Türkiye'nin komünist olmasını önleme amacında olduklarının kabul edilmesi, kuşkusuz üzerinde durulması gereken tehlikeli bir tutumdur. Bunun bir adım sonrası, faşistlerin, devletin güvenlik güçlerinin yardımcısı olarak görüldüğünün resmen ilan edilmesidir. Bizce, asıl bu sakat anlayışların sonucu olarak Türkiye 1980 öncesindeki iç savaş koşullarına sürüklenmiştir. Bir ülkede iç savaşa yol açan sebeplerin başında, iktidarların muhalefet akımlarını bastırmak için sivil milis güçlerini kullanmaya yeltenmesi gelir. Çeşitli nedenlerle, iktidar güçleri kendi anlayışlarına ters düşen muhalefet akımlarını önlemek için reaksiyoner-sivil güçlerin örgütlenmesine yönelirler. Bunlar aracılığıyla ve demokratik yasal yolların dışında şiddet kullanarak toplumsal muhalefeti bastırmaya çalışırlar. Böylece siyasal mücadele sivil kesimler arasında bir kavga olarak gelişmeye başlar. Şiddet, önce taşlı sopalı sonra silahlı şekillerde bütün topluma ve ülkeye yayılır. Çok köklü ekonomik ve sosyal nedenlere dayanan toplumsal muhalefet akımlarını reaksiyoner-gerici güçler vasıtasıyla bastırma politikaları eninde sonunda, şiddetin ve çatışmaların bütün ülkeye, bütün toplum kesimlerine yayılması ve giderek bir iç savaş boyutuna ulaşmasıyla sonuçlanacaktır. Bu bakımdan iç savaştan sorumlu olanlar, en başta bu politikaları gündeme getirenlerdir. Toplumsal muhalefet hareketlerinin gelişmesini önlemek için gerici-sivil güçlerin uygulayacağı şiddetten yararlanma yoluna gidildiği her yerde varılacak kaçınılmaz sonuç iç savaştır. Türkiye'de son yıllarda -1980 öncesinde- yaşadıklarımız da bir bakıma budur. 1960 sonrasında Türkiye'nin değişen ekonomik-sosyal yapısının ve sorunlarının bir sonucu olarak muhalefet akımları gelişmeye başlamıştır. Özellikle sol muhalefet akımları, iktidardakilerin en azından teşvik ve korumasıyla geliştirilen gerici örgütlerin şiddetiyle bastırılıp engellenmeye çalışılmıştır. Açıkça, adam öldürme, miting-grev dağıtma eğitimlerinin yapıldığı komando kamplarından, kanlı pazarlardan geçerek 12 Eylül öncesinin iç savaş ortamına, Çorumlara, Maraşlara gelinmiştir. Böyle bir sonuçtan en çok şikayet edenler, bu sonucu doğuran politikaları uygulayan sorumlulardır. Bugün aynı zihniyeti askeri yargıya empoze etmeye çalışanlar da gelecekte ortaya çıkacak olan bütün kötü sonuçların tarih önündeki bağışlanmaz sorumluları olacaktır. Yargı biraz da bu nedenle bağımsız hareket etmelidir. İktidara sahip olanlar daima yargıyı kendi siyasetlerinin bir aracı olarak kullanmak istemişlerdir. Bunun için sivil yargının yanı sıra, sık sık olağanüstü yargı yollarına, askeri yargıya başvurmuşlardır. Askeri mahkemelerin özellikle subay üyelerinin bağımsız-tabii hakim özelliklerinin bulunmayışı, yargının yönlendirilmesi için elverişli bir koşul olarak değerlendirilmiştir.(...) (*) Devrimci Yol dava sanıklarınca 08.04.1987 tarihinde mahkemeye sunulan dilekçe (Tam metin) |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org