|
|
|
|
AHMET ÇETİN. Giresun Devrimci Yol davasından yargılandı. İdam cezası aldı. 10 sene cezaevinde kaldı. Halen Ankara'da yaşıyor. -Eski bir gerillasın. Konumuz belli. O dönemi konuşacağız. Bugün, burada değil de, başka bir yerde olmayı ister miydin? -Başka bir yerde olmayı isterdim. Zaten sürekli başka bir yerde olmayı istiyorum. Neresi o başka yer? Buna yanıt vermeden önce, neden bir başka yerde olmayı istediğimi, bendeki bu isteği uyandıran dürtüleri kısaca anlatmak istiyorum. Toplumla çok fazla barışık değilim. Gelenekleriyle, insanların tavırlarıyla barışık değilim. İnsanların olaylara, gelişmelere, sorunlara, duyarlılık veya duyarsızlıklar ına |
![]() |
|
alışmış değilim. Bu nedenle barışık değilim. Örneğin
günlük yaşamda düğünlere bile gitmek istemiyorum. O düğünlerdeki tarzlar
bile bana yabancı. Herşeyin giderek imajlardan ibaret olması, çok yabancı.
Yani kendinizi yaşayamıyorsunuz. Kendi içinizde de barışık olacağınız,
insan ilişkilerinde doyumu yakalayacağınız bir yaşam değil bu. Bu nedenle
bu mekanda ve bu zamanda olmak sıkıyor insanı. Nerede olmak isterdim? Bu sorunun yanıtı çok net benim için. dostluğu dayanışmayı, arkadaşlığı yaşayabileceğim, sohbetlerin gerçekten dost sohbeti denebilecek bir içeriğe sahip olduğu ilişkileri yaşayabileceğim ama aynı zamanda güneşi görebileceğim, rüzgarı hissedebileceğim bir ortam, bir yer. -Cezaevinde de insan kendini özgür hissedebilir, böyle deniyor.. -Tabii ki, ama bu tarife daha çok dağ uyuyor. Çünkü cezaevinde eksik olduğunu hissettiğin bir şeyler vardır daime. Dağda gerçek özgürlük var. Dağ, yani yükseklik bu duyguyu pekiştiriyor. Coğrafya ayağınızın altında, olaylar, insanlar ayağınız altında. Herşeye o noktadan bakıyorsunuz. Nasıl tepki gösterilir, ne yapılabilir? Bu ortamda yanıtlara ulaşmada da daha bir berrak oluyor zihniniz. Stres yok, günlük yaşamın insanı sarıp sarmalayan ilişkiler yumağı yok, bunaltıcı atmosfer yok. Orada tarif edilmesi zor bir özgürlük var. Tabi ki orada olmak isterdim. Orada yaşama anlamlı bir müdahalede bulunduğunuzu hissedebiliyorsunuz. Ya da kendinizi akşam eve götüreceğiniz ekmeği düşünmekten başka şeyleri düşünür buluyorsunuz doğal olarak. -Ama zor şeyleri... -Tabii ki evet. İnsan açısından, insan olduğunu hatırlatan şeyleri düşünüyorsun. Ben insanım, bu ülkede yaşıyorum, bu ülkede insanlar var, dünya var, bu ülke dünyada bir yerde. Benim sorumluluklarım var diyorsunuz. Bunları düşünüyorsunuz. Bunlar, insanı insan olmaya yakınlaştıran noktalar. Sadece cüzdanındaki paranın ne kadarını harcayacağını düşünen bir insan olmaktan kurtuluyorsunuz. Böyle bir güzelliği var. Biz bunu, bir dönem yaşadık. Yaşadık ama, her şey öyle kolay değildi. Herşeyden önce yaşamımızı sürdürebilme problemimiz vardı. -Dinlemek kolay geliyor bana, gözlediğim kadarıyla anlatmak da kolay. Ama böyle kolay yaşanmıyor değil mi? -Bütün zorluklar kolay unutuluyor. Ama böyle bir görüşmenin anlamı çok büyük benim için. Çünkü, Türkiye'de 12 Eylül sonrası bir takım insanlar dağlara çıktılar. Belli bir çaba içine girdiler. Bunları görüşeceğiz. Dağa çıkaran neydi? Hangi düşünceydi? Çıkıldı ne yapıldı? Bunları konuşacağız ama burada kritik bir nokta var. Arkadaşlar anlatmak istiyorlar ama öyle kolay anlatılmıyor. O günlerde efsaneler oluşmuştu köylüler arasında. Ali deniyordu örneğin, iki tüfeği omzuna vurmuş, yirmi jandarmayla çatışmış, otuz polisi durdurmuş. Halk arasında bire on katılarak anlatılır. Biz yaşarken çok da anlamlı gelmeyen ayrıntılar yaşamayanlara anlatıldığında, «bunlar yaşandı mı gerçekten, bunlar Türkiye'de mi oldu?» biçiminde hayret ve inanma zorluğu dile getiriliyor. -Biraz da bugüne, bugünün insanına bakıp inanmıyorlar sanırım. -Kuşkusuz. Bugün kendi küçüçük dünyasının dışına çıkabilen, özgürlük, eşitlik ideallerinin yön verdiği ilişkiler ve çabalar içinde kimlik oluşturma zemininde toplumsallaşabilen insan sayısı o kadar az ki. Ayrıca mevcut egemen kültür, herşeyi değersizleştirmiş, anlamı yalnızca yaşamaya indirgemiş. Ve bugünün insanı, kendi yaşamı için herşeyi elinin tersiyle itebilecek duruma gelmiş. İnsanlar kimliksiz, geleceksiz, rüzgarda savruluyor. Bir dala tuttunmaya çalışıyor. Dal olma çabası yok. -İnsanları dağa çıkaran nedenler neydi? -Bu soru kritik bir soru. Ve bugün o dönemin
anlatılmasını zorlaştıran yan bu. -Ölüm bu sözcükten ibaret değil elbette. Muhtemel bir ölümü düşünerek yaşamak nasıl bir duygu? -Şimdi, şöyle bir psikoloji yaşanıyor. Ölümü düşünmekten çıkıyorsunuz. Artık yaşadığınız günler içinde yaptığınız ve yapabileceğiniz şeyleri kar sayıyorsunuz. Böyle bir psikoloji yaşıyorsunuz. Yani 12 Eylül sonrası o sürek avı içerisinde öyle net bir kamplaşma yaşandı ki, bir yanda sizi düşman ilan eden, sizi avlamaya çalışan güçler, diğer yanda siz. Karşı karşıyasınız ve sizin hiç bir biçimde, genel bir tabirle söyleyeyim, kurtuluş şansınız yok. Kurtuluş şansınız var tabii; yurtdışına gitmek, nedamet gibi. Öyle bir hale geliyorsunuz ki, evet, «bu saflaşma içerisinde, gelen her türlü bela kabulumdür» demişsiniz. Cezaevini, işkenceyi, hatta ölmeyi öyle ürkütücü bir şey olarak görmüyorsunuz. Toplumsal duyarlılığın, muhalefetin yüksek olduğu koşullarda, o koşullar kendi kültürünü yaratıyor. Bütün bunlarla birlikte düşündüğünüzde, ölümü çok kolay bir şeymiş gibi görüyorsunuz. Bugün dağı anlatmanın zorluğu da buradan kaynaklanıyor. Çünkü, dağa ölmeye gittiniz ama, bugün sağsınız. Burada konuşuyoruz. Evet, dağa ölmeye gittik. Kentte sıkıştırılmıştık. Ve onurumuzu korumanın, insan olmayı sürdürmenin tek yolu direnmekti. «Evet, siz bizden güçlüsünüz, emrinizdeyiz» dememekti. İnsan olmanın formülü buydu. Bu aslında bir yanıyla da çok romantik bir yaklaşımdı. «Yaşamda kalma süresini uzatabileceğimiz mekanları düşünelim önce, ve sonra o mekanlarda kendimize, ülkemize bir bakalım.Yapabileceğimiz daha anlamlı, daha güzel, daha güçlü ne varsa onları yapmaya çalışalım. Evet, ölürsek hiç değilse, bu kentin varoşlarında, sokaklarında ya da bir gecekonduda sıkıştırılıp ölmek yerine, geriye anlamlı ve güzel anılar bırakarak, ölelim dedik.» Bizim dağ maceramız böyle başladı. -Randevunuzu dağa verdiniz yani.. -Evet, randevüyü dağa verdik. Orada buluşalım dedik. Çünkü, o zamana kadar, bu ülkenin muhalefet tarihinde hiç görülmemiş güzel bir örnek yaşanacaktı. Bu düşüncelerle gittik. Önümüzü çok fazla göremiyorduk, onu söylemeliyim. Yani, net bir staratejiye sahip değildik. Toz duman içindeydi herşey. -Devrimci Yol'un 1980-85 arası kır pratiği, Anadolu'nun ilk gerillası sayılabilir. Nurhak, Kızıldere sayılmazsa, bu böyle. Buradan Devrimci Yol'a gelmek istiyorum. Devrimci Yolcuları Anadolunun ilk gerillası yapan neydi? Nasıl bir siyasal kültür vardı ki, pek çoğu bir refleks halinde dağın yolunu tuttu? -Bu soruyu yalnız bizim ülkemizin insanları
sormuyor. Bütün dünya soruyor. Örneğin, Fatsa. Fatsa, pek çok Avrupa
ülkesinin dikkatini çekmişti. Pek çok heyet gelip gidiyordu Fatsa'ya.
İnsanlar Fatsa'yı duyup geldiler ama Fatsa'da Devrimci Yol'u buldular
kaşılarında. Fatsa'yı bırakıp Devrimci Yol'u araştırmaya başladılar.
Çünkü, Fatsa gerçeği aynı zamanda Devrimçi Yol gerçeğiydi. Neydi Devrimci
Yol'u böylesine öne çıkaran? Onun yarattığı kültür neydi? Bizler Devrimci
olmaya ilk adımı attığımız ana kadar belli bir kültürün içinde
tanımlıyorduk kendimizi kuşkusuz. Belli bir yetişme tarzımız vardı. Ne
yazık ki biz, kendimizi içinde bulacağımız, içselleştireceğimiz, devrimci,
sol, ilerici değerler sistemiyle buluşamadık devrimciliğe adım atarken.
Bu, bize miras kalmamıştı. Belki kimi kapalı ilişkiler içinde yaşanmış
olabilirdik. Ama yeterli değildi, yetmedi. Devrimciler toplumun
kendilerine kazandırdığı değerleri yok edemedi, genelleme yapılırsa eğer.
Yalnızca üstünü örttü. «Ben devrimciyim, şunu yapmak zorundayım, yapmazsam
ayıp olur», düşüncesi, baskılanması hakim oldu bu nedenle. Ama o ilişkiler
ortadan kalktığında, küllenen eğilimler açığa çıktı. 12 Eylül sonrası
ahlaki bir çöküntü yaşandı sol saflarda. Gençtik, çok duyarlıydık. -Devrimci Yol teorik olarak halk savaşını savunan, gerilla tarzından söz eden bir hareketti. Ama genel kanı, bu teorinin pek pratiğe yansımadığı şeklinde... -Öncelikle şunu söylemek gerekiyor. Devrimci Yol bir siyasi hareket olarak çocuktu 80'e geldiğimizde. Devrimci Yol'un tarihine bakarsak üç yıl falandır. Üç yıl çok kısa bir zaman dilimidir. Biraz böyle yaklaşmak lazım. Tabii bunu kimi şeyleri mazur göstermek için söylemiyorum. Biraz daha objektif olabilme açısından söylüyorum. Buna rağmen devasa bir bünyeye sahip olmanın nedenleri de aslında çok karmaşık değil. şu söylenebilir. Biz insanlarla buluşabilmiştik. Halkla buluşabilmemizde bir anahtar vardı. Ülke sorunlarına yönelik soruları doğru olarak ortaya çıkarabilmiştik. Bulduğumuz yanıtlar ve pratiği doğru sonuçlar veriyordu. Halk bize yakınlık duyuyordu. Bu yakınlık özellikle kentlerde ve kentlerin varoşlarında çok organik ilişkilere dönüşebiliyordu. Yaşlı başlı insanlar bizimle birlikte mahalle nöbetlerine katılıyorlardı. Artık biz onlardan biri olmuştuk. Teorik saptamalarımıza gelince, yoğun faşist saldırıların yaşandığı günlerde bizler, teorik tespitlerimize uygun bir örgütlenme ve tarzı hayata geçirme gibi bir lükse sahip olamadık. Böyle bir eksikliği taşıdık. Yani örgüt olamadık. -Devrimci Yol'un 12 Eylül'den sonra yapmak zorunda olduğu ne varsa, bütün bunları 12 Eylül'den önce başaramaz mıydı? Böyle bir şansınız hiç mi yoktu? -Evet, belki bölgeler açısından bu mümkündü.
Özellikle Karadeniz'de çok fazla sayıda köyle ilişki içindeydi
arkadaşlarımız. Ama bu ilişkiler teorik tespitlerimize uygun ilişkiler
değildi. Konjonktürel ilişkilerdi. Ama yer yer bunun dışına
çıkılabilmişti. Sivil faşist saldırıların yoğun olmadığı kimi bölgelerde
örneğin, Fatsa, Espiye, Bulancak gibi, Rize, Pazar, Artvin, Ardanuç,
şavşat gibi bölgelerde çok bilinçli olmasa da, daha sonraki gerilla
mücadelesine uygun ilişkiler geliştirilmeye çalışıldı. 12 Eylül sonrası
gerilla mücadelesi bu saydığım yerlerde daha uzun bir süre devam etti. -«Kimi arkadaşlar»dan kimleri kasdediyorsun? Tartışma Karadeniz'le sınırlı mıydı yoksa merkezden mi geliyordu? -Merkezdeki değil bizzat Karadenez'deki arkadaşların önermeleriydi. «Bizi karakterize eden bizim tespitlerimizdir. Bunlar doğrultusunda bir pratiği öngörmeliyiz. Galiba bunları unutuyoruz, savsaklıyoruz» diyen arkadaşlarımız vardı. Ne yazık ki, bu tartışmalar ilerletilemedi. Merkez mi engelledi, yoksa 12 Eylül erken mi geldi? Kuşkusuz ikisi de geçerli etken olabilir. Merkezi ilişkiler anlamında sorunun yeterince üzerine gidilmediği söylenebilir. Ama bu da, tek tek insanların sorumlu gösterilmesinden öte bir şeydir. -O zaman biraz da o günlere dönelim. Yani 12 Eylül öncesi günlere. -Ankara, 12 Eylül öncesi toplumsal pratiğin en sıcak olduğu kentlerden biriydi. Çünkü, Ankara'da herkes iddialı olmaya çalışıyordu. 12 Eylül'e yaklaştığımızda, faşistlerin hakim olduğu kesimler hızla eriyordu. Bu koşullar içinde Ankara sol siyasi hareketler için bir kadro tarlasıydı. Aynı zamanda Türiye solunu ayrıştıran temel tartışmaların merkeziydi Ankara. 70 sonrası sol siyasi hareketleri, geleneksel TKP-TİP çizgisini bırakırsak, radikal sol siyasetleri besleyen iki temel kaynak vardı. THKP-C ve THKO. Bu iki grubun mücadelesi, eğilimi ve kültürü o günkü hareketler açısından ciddi kaynak olmuştu. Öncelikle insanlar, THKP-C ve THKO'nun geleneksel revizyonist çizgiyi kırmış olmalarının anlamını kavramışlardı. İşte bu süreçte Devrimci Yol'u karakterize eden bir yaklaşım ortaya çıktı. Öncelikli olan toplumsal pratiktir. Hayatın bizlere gösterdiklerinin yanısıra gizlediklerini de ortaya çıkarmak ve toplumsal yapıyı değiştirip-dönüştürme işini belirsiz bir geleceğe havale etmek yerine, geleceği bugünden kurmaya, en azından, nüvelerini yaratmaya yönelmek. Bununla birlikte , gerilla mücadelesi döneminde ciddi bir eleştiri geldi. Devrimci Yol'a «konjönktürel bir hareket» dendi. Devrimci Yol konjonktürü yakalayan bir hareket olmakla birlikte, konjonktürel bir hareket değildi. kaldı ki, konjonktürü yakalayamayan, aynı zamanda konjonktürel de olamayan bir siyasal hareket olsa olsa ütopist olur, yalnızca güzel düşlerden söz eder. -Yeri gelmişken, yani konjonktür meselesi açılmışken sormak istiyorum; Devrimci Yol'un gerilla faaliyetinin bittiği yıl 84 sonu, 85 başları gibi. O yıllar, yalnız Türkiye'de değil, dünyada da bir şeylerin değişmeye başlandığına tanık olundu. O yıllarda yavaş yavaş başlayan sosyalizm tartışmaları, duvarların yıkılması, çöken doğu bloku ülkeleri bütün dünyayı etkiledi. 90'lara doğru, Latin Amerika'daki köklü gerilla hareketleri bile silah bırakma, yasal siyasal alanda faaliyet yürütme durumunda kaldılar. Yeni bir sosyalizm tartışmaları aynı zamanda sosyalizme ulaşmada da yeniyi aramayı birlikte getirdi. Bu konulardaki görüşlerinizi öğrenmek istiyorum. -Bugünün Türkiye'si veya dünyası için bu soruyu sormak anlamlı olabilir. Ancak, 1982 dünyası ve Türkiye'si bu soruyu çok fazla öne çıkarmış değildi. Ve özellikle Türkiye'yi tartışırsak, o yıllar askeri bir diktatörlüğü yaşıyordu Türkiye. O tarihler sosyalizme giden yol tartışmalarının çok yakıcı olduğu tarihler değildi. Her şey bir tarafa, insanların yaşamak için bile silahlı mücadeleyi düşünmek zorunda oldukları yıllardı. -Bugün için anlamlı olabilir, dedin. -Şu söylenebilir. Sosyalizm hep tartışılmıştır. Sosyalizme giden yol da tartışılmıştır. Bütün bunlar, kimileri genel geçer modeller önerse de, ülkelerin somut koşullarıyla ilgilidir. «Hayır bu koşullar sosyalizme uygun değildir» denirken, o ülkede devrim gerçekleşmişse, bu olgu, o ülkede devrimi yapan iradenin, koşulları doğru tahlil edebilmesi ile ve ona uygun bir marksist yaklaşımı geliştirebilmesi ile açıklanabilir. Ayrıca bu tartışma hiç bitmeyecektir ve bitmemelidir de. Çünkü, zaman ve mekan üstü ne sosyalizm ne de sosyalizme giden yol modeli olabilir. Zaman-mekan ve koşullar belirleyicidir. Önemli olan doğru tahlil yapabilmektir. Böyle bir tahlilden uzak önermelerin yaşam tarafından tekzip edilmesi de kaçınılmazdır. -Yani siz, biz bu işi başaracağız, ülkeyi sosyalizme taşıyacağız, diyerek mi çıktınız dağa? - Gerçekten biz dağa çıkarken onurumuzla ve ardımızda güzel örnekler bırakarak ölmek için gitmiştik. Ama bir süre sonra, ölmek yerine burada barınabilmenin şartlarını oluşturmaya başladık. Ve artık, «hayır yaşamalıyız, başarmalıyız» dedik. Bu anlamda çok ciddi bir dönüşümü kendi içimizde yaşadık. Trabzon'un, Giresun'un, Ordu'nun, Rize'nin dağlarına gittik. Birbirimizi bulduk. Farklı illerdeki arkadaşlarımızla buluştuk zamanla. Kentlere indik. İnsanlarla tekrar ilişki kurduk. Bütün bunlar, onuruyla dağa çıkan insanlara «yeniden ülke devrimini olanaklı kılabilecek bir dinamik yakalanıyor galiba» dedirtti. Bu gerilla faaliyeti açısından çok ciddi bir dönüm noktasıydı. Bir başka dönüm noktası da 85'e gelindiğinde başlayan tartışmalar oldu. Bu da, «bu iş böyle gitmez, bu tarz sonuç vermez» diyen arkadaşların başlattığı tartışmalar oldu. Ve biz ondan sonrasını herkesin bildiği biçimde yaşadık. -12 Eylül'de Ankara'daydın. Dağa çıkma kararını verdiğin günlere dönelim. Ne tür duygular taşıyordun. Ölmeye gitmek nasıl bir duygu, ya da bilinmeze doğru gitmek.. -Benim kırsal alana gidişimin kolay bir yanı vardı. Daha önce yaz aylarında Ankara dışına giderdik. Benim tercihim hep Karadeniz olurdu. -Sanıyorum Karadenizlisin.. -Evet, Karadenizliyim. Karadeniz'de arkadaşlar ısrarla, kentlerden çekilmek gerektiği, kendilerini korumak için bunun şart olduğu noktasında görüş bildiriyorlardı. Ama biz Ankara'da kentlerde biraz daha kalınmasını savunuyorduk. -12 Eylül sonrası mı yapıldı bu tartışmalar? -Evet. Aralık-Ocak ayları gibi yapılan tartışmalar bunlar. O sıralar Ankara'da ünlü demir yumruk operasyonu yapılıyordu. Bir çok arkadaşımız yakalanmıştı. Önder konumdaki arkadaşlar da içlerindeydi. Biz, yakalanmayan arkadaşlar tekrar bir irade oluşturmaya çalışıyorduk. Ama sonradan yeni kurduğumuz ilişkiler de ortaya çıktı. Ben, Ocak ayı sonunda kırsal alana gitmeye karar verdim. -Tamamen kişisel bir karar mıydı? -Kişiseldi, öncelikle kendimi ikna ettim. Arkadaşlarımla tartıştım. Gitmek gerektiğini savunmaya başladım. Ama bunun yanında istenirse kalabileceğimi söyledim. Arkadaşlar bu konuda destekleyici oldular. Ankara'da bir kaç arkadaş kaldı. Bir süre sonra onların da Karadeniz'e gelmesi noktasında anlaşarak, Ankara'dan ayrıldım. -Dar bir gruptan söz ediyorsun. Merkezi sayılabilecek ilişkiler tamamen bitmiş miydi? -Evet, merkezi ilişkiler bizim açımızdan bitmişti. İlk soruna dönersek, ilginç bir noktayı belirtmeliyim. Dağa çıkmaya gidiyorsun, yanında ince bir giysi, kumaş bir pantolon, ayağında dağ yoluna vurduğun zaman yüz metre sonra dağılacak bir ayakkabı. Böyle bir kıyafetle gittik. Ne yapacağımız noktasında bir belirsizlik var. Ama ölüm daha yakın görünüyordu. Onurlu bir biçimde ölebilmek için gittik. Bu psikoloji, bu duygularla gittik. Tabii Karadeniz çok belalı bir yer. Ne zaman kar yağar, ne zaman yağmur yağar belli olmaz. Ama gerilla için coğrafyası çok uygun bir yer. Üzerimizden helikopterler geçiyordu, biz saklanma gereği bile duymuyorduk. Her taraf ağaç, yeşillik, gizliyor insanı. Karadeniz'de ilk karşılaştığım manzarayı özetlemek gerekirse, çok bilinçli bir gerilla örgütlenmesinden söz etmek mümkün değildi. -Birilerinin yanına gittin ama.. -Evet birilerinin yanına gittim. Dağa çıkan birilerinin. Gerilla dediğinizde, insanın aklına gelen bir tip var. İşte, belli bir üniforma, silah külah. Bütün bunlar yok. Bir çok insan dağa çıkmış. Bu biraz refleks olarak gelişmiş. şu takipten kurtulalım, diye. Ki, Karadeniz kentleri gerçekten yoğun baskı altındaydı. Dağda yaşlı başlı insanlar, kadınlar, hamile kadınlar hatta çocuklar bile vardı başlarda. Barınmak çok zordu. Herkes çıkmıştı dağa. Manzara biraz garipti. -Hangi kentine gittin Karadeniz'in? -Ben önce Giresun'a gittim. O günlerde Giresun'un
Bulancak ve Espiye ilçelerinde dağlık kesimde arkadaşlar vardı.
Bulancak'ın hemen devamında Ordu, Fatsa kesimi vardı. Espiye sonrası belli
bir kopukluk vardı. Trabzon ve devamında da arkadaşlar bulunuyordu. Dağa
çıkan arkadaşlar sadece kendi bulundukları bölgede bir aradaydılar.
Çeşitli gruplara ayrılsalar da aralarında düzenli bir ilişki vardı. Diğer
kentlerdeki gerilla gruplarıyla ilişkiler kentlerdeki arkadaşlar
aracılığıyla sağlanabiliyordu. Kentlerdeki arkadaşlar haberleşmeyi ve eğer
varsa araç-gereç yardımlaşmasını sağlıyorlardı. -Kaç kişiydiniz Giresun'da? -Giresun bölgesinde ilk başlarda otuz kadardık. ama giden gelen, trafiği çok yoğundu. -Kadınlar, çocuklar dedin. Herkes toplam otuz kişiydi? -Ben gitmeden önce, sayı çok daha kabarıkmış. Kesin
bir sayı vermek mümkün değil. Çünkü, sürekli bir sürkilasyon var. Gelenler
var, inisiyatif kullanılarak gönderilenler var. Dağdaki arkadaşların belli
köylere yerleştirip beklettiği insanlar var. -Genel hava nasıldı? Ya da sen kendinle ilgili olarak söyleyebilir misin? Hiç keşke burada olmasaydım dediğin anlar oldu mu? -Özellikle şunu söyleyeyim. İlk vardığımda hemen dağa çıkmadım. Arkadaşlarla görüştük. Örneğin. o günlerde temel gıda maddeleri kentten sağlanıyordu. Çünkü, 12 Eylül öncesi kırsal alanda ilişkiler yaratılamamıştı. -Soruma tekrar döneriz ama, konu açılmışken nedenini sormak istiyorum. Yani, 12 Eylül öncesi kırsal alana dönük neden bir çalışma yapılmadı? Özelikle Karadeniz açısından, Nokta operasyonu 12 Eylül'ün bir provasıydı. Bir askeri darbenin geleceği tespitleri yapılıyordu. Karadeniz'deki gücünüz belliydi. 80 sonrası dağa çıktıktan sonra yapmak zorunda kaldıklarınızı 80 öncesi yapamaz mıydınız? -Evet, bütün bunlar yapılabilirdi. Bugünden geriye dönüp bakınca demeyeceğim ama, o günlerde de bunları düşünmemek mümkün değildi. Çünkü,dağda karşılaştığınız sorunları görüyorsunuz. Kentlerden dağlara ekmek götürmek, fasülye götürmek, giysiler bulmak zorunda kalıyorsunuz. Bütün bunlar sizi düşündürüyor. Yani orada un stoklanamaz mıydı? Köyler arasında bu tür ihtiyaçların karşılanabileceği daha organize ilişkiler kurulamaz mıydı? Tabii ki, bütün bunlar yapılabilirdi. Öyle zor şeylerde değildi. 12 Eylül öncesi yoğun çatışmalar içinde bile yapılabilecek şeylerdi. Özellikle Karadeniz'de, çok daha elverişli, daha sağlıklı biçimde yürütülmesini sağlayacak bir ilişkiler ağının kurulması mümkündü. -Niye Karadeniz sorusunu sormak istiyorum. Karadenizlilerin tipik özelliklerinden söz edilir. Devrimci Yol'daki hakim kültürle Karadenizli olma arasında bir uygunluk bir yakınlık bulunabilir mi? -Neden Karadeniz sorusuna pek çok noktadan yanıt verilebilir. Önce şu, sonra bu gelir demek, pek doğru değil. Hepsi birlikte bu sorunun cevabı olabilir. Karadeniz insanının diğer bölgelere göre farklı bir karakteri vardır. Karadeniz feodaliteyi yoğun biçimde yaşamamış bir bölgedir. Karadeniz insanı yüzyıllardır küçük üretici durumundadır. Bundan dolayı farklı açılımlara, yeniliklere açıktır. Günlük yaşamında, kendi küçük üretiminde farklı şeyleri tasarlar, yaratıcıdır. -Peki sizleri hiç hayal kırıklığına uğrattı mı? İhbarlar noktasında. -Şimdi bu açıdan Karadenizli ya da bir başka bölge ayrımı yapmak doğru değil. Bölgede sadece asker ve polis bizleri takibe almıyordu. Kırsal alanda gerilla ciddi bir varlık olmaya başladığı, gerillayla ilgli efsaneler dilden dile dolaşmaya başladığı andan itibaren, köy köy, ev ev çok yoğun baskılar yaşanmaya başladı. Köyleri ormanlık araziden izleyebiliyorduk. Polis ormanlık bölgeye giremiyordu. Köylüler bir araya toplanıyor, camiye dolduruluyor, işkence sesleri, çığlıklar duyuyorsunuz. Muhtarlar, köy ihtiyarları toplanıyor, ev ev dolaştırılıyor, işte, kim bunlara yardım ediyor, kim yiyecek taşıyor, diye. Böyle bir ortamda özellikle muhtarlar kanalıyla ihbarlar gidiyordu. Muhtarlar, kendileri anlatıyordu; bir istihbarat ağı kurulması noktasında sıkıştırılıyorlardı. Günümüzün koruculuk sistemine benzer bir sistem oturtulmaya çalışılıyordu. Muhtarların önderliğinde sivil ekipler kuruluyor, bu ekipler yolları kesip, silahlı külahlı arama yapıyordu. Bu tür bir ilişkiye girmeyen muhtarlar, örneğin; bizim davamızda da yargılanıyorlardı, işkenceye uğruyorlar, tutuklanıyorlardı. Espiye'de bir muhtar, çırılçıplak soyularak kar üstünde yürütüldü. Çocuklarının gözü önünde ırmağa sokulup çıkartıldı. -Yani destek bulmadınız mı halktan? -Şöyle söyleyeyim. Gerillanın haber ihtiyacı vardır. İstihbarat açısından çok fazla sıkıntı çekildiği söylenemez. Bunun yanında çeşitli ihtiyaçlarımızı da kırsıl alandan karşılıyorduk. Ama mutlaka parasını vererek. Bu sırada dağdan çok sayıda insan indirildi. Tabii gözlüyorsunuz. «Keşke burada olmasaydım.» Bunu açıktan söyleyenler vardı ama, kimilerinin de tavırlarından anlıyordunuz. Gerilla spor yapıyor, şarkı söylüyor, bir bakıyorsunuz dışında kalıyor. Bunlar indirildi. Belli bir süre sonra evet, gerçek Devrimci Yol'u yakalamaya başlamıştık. Günlük mücadelenin sınırlarını aşmıştık. Bizi, gerek düşünce gerek fiziksel olarak hapseden koşulları aşmıştık. Dağdaydık, dağda aşmıştık. Tabii herşey güllük gülüstanlık değildi. Kötü sayılabilecek olaylar yaşıyorduk. Dokuz kişilik bir grubumuzun nöbetçisi silahıyla beraber teslim olmuştu. Sonra polisin, jandarmanın önüne düşüp yerleri, sığınakları göstermişti. Yedi arkadaşımız o operasyonların devamında öldürüldü. -Genel olarak anlattıklarından çıkarıyorum; bir iyimserlik hali var. Bunun nedenini sorabilir miyim? -İlk vardığımda karşılaştığım bir olgudan söz etmek
istiyorum. Ki, benim psikolojimi derinden etkiledi. Ben ağırlıkla kentte
kalıyordum. Dağdaki arkadaşlarla düzenli olarak görüşüyorduk. Her türlü
desteği sağlıyorduk. Kentteki arkadaşlar, dağdakilerin varlığından korkunç
bir coşku duyuyorlardı. Tarifsiz bir sevgi besliyorlardı. Ben dağa çıkıp
geri döndükten sonra, «şu nasıl, bu ne yapıyor, şu yemeği hala çok mu
seviyor, çoraplarını yine az mı yıkıyor» diye soruyorlardı kentteki
aileler. Sanki kendi çocuklarını soruyorlardı. Onların dağdaki varlığı
büyük moraldi kenttekiler için. Onlardan söz ederken, hep esirgeyerek söz
ediyorlardı. Diğer taraftan dağdaki arkadaşlara bakıyordunuz; «benim için
ne diyorlar, kimin selamı var» diye soruyorlardı. Anlatınca, önemli bir
motivasyon oluyordu. Tabii bu arada sürekli operasyonlar, çatışmalar
oluyordu. Bu operasyonların verdiği moral bozukluğu, kentten gelen
haberlerin verdiği coşkuya bırakıyordu kendisini. -Yeni katılanlar oluyor muydu? -Evet, yeni katılanlar oluyordu. Ondan önce şunu söyleyeyim. Serbest bırakılan insanlar çok ciddi problemler yarattı. Yani sizin, bütün sığınaklarınızı, ilişkilerinizi bilen ve koşullara dayanamadığı için bırakılan insanlar muhtemelen kente indiklerinde yakalanacaklardı. Siz, her serbest bırakmadan sonra bütün ilişkilerinizi değiştiriyordunuz. Yeni katılan insan, ilginç bir örnek vereyim. "Unutulmasınlar" kitabında da bu arkadaşımızın ismi var. Göksel Küçükyıldız. Aslen Trabzonlu. 12 Eylül öncesi İstanbul'da yaralanmış. Tedavi olmak üzere Trabzon'a gelmiş. 12 Eylül'den sonra İstanbul'a geri dönmüş. Eski ilişkileri bulamamış. Trabzon'a geri dönmüş. İnsanların dağa çıktığını öğrenmiş. Israrla dağa çıkmak istiyor. Ama arkadaşlar yakından tanımıyorlar onu. O sürekli zorluyor. Giresun'a geldiğimde durumu öğrendim. Gelsin görüşelim diye haber gönderdim. Benimle görüşeceğini bilmiyor tabii ki. Daha önceden tanışıyorduk. Odanın kapısını açıldı, içeri girdi, beni gördü ve ağlamaya başladı.«Nihayet» diyordu.«Sonunda gidebileceğim.» Çok içten bir ağlamaydı. Neyse,konuştuk. Tanınmadığı için kentte kalması noktasında ikna etmeye çalıştım. Ama o, ısrarcıydı.« Oradaki arkadaşlarla bir buluşayım, sonra yine dönerim» diyordu. Bir akşam alıp götürdük. Sanırım, yirmi gün sonra öldürüldü. Ailesinin anlattığına göre; saymışlar, yüzden fazla mermi izi varmış üzerinde. Gerilla oturmaya başladığında, kentlerde kurulan yeni ilişkiler dağa çıkma taleplerini iletiyorlardı. Ya da kentte aranır konuma düşen insanları zorunlu olarak çıkarıyorduk dağa. Bir örnek daha vermek istiyorum. O arkadaşımızı da saygıyla anıyorum. Bizlerden yaşlı ve açık kalp ameliyatı olan bir arkadaşımız dağa çıkmak istiyordu. Sağlık nedeniyle biz izin vermedik. Fakat arkadaşımızı ikna edemedik. «Bu hakkımı elimden alamazsınız, bu benim devrimciliğimin bir gereğidir»diyordu. Sonunda dağa çıktı. İki üç ay kaldı. Dağda ikna oldu, koşulları kaldıramayacağını anladı. -Peki, ne kadar sürdü bu böyle. Sanıyorum, yavaş yavaş sıkışmaya başlamıştınız. -İkili bir sıkışmayı yaşamaya başladık. Espiye bölgesi için; teslim olan, yakalanan insanlar nedeniyle bölge bizler için kullanılmaz olmuştu. Köylüler üzerindeki baskılar yoğunlaşmıştı. Bunun yanında yedi arkadaşımızın öldürülmesi hem dağdaki hem de kentteki arkadaşlar açısından oldukça moral bozucuydu. Ve giderek biz Giresun bölgesini terk etmeyi tartışmaya başladık. Bulancak'taki grubumuz da sıkışmaya başlamıştı. Herşeyden önemlisi, yaz geliyordu. Yazın Karadenizli yaylalara çıkar ve oraları çok rahat kullanamazsınız. Kentlerdeki arkadaşlar yakalanmaya başlamıştı. Sürekli kan ve can kaybediyorduk. Giresun'da bulunan arkadaşları Trabzon ve Artvin kesimindeki grupların yanına gönderdik. Biz, üç kişi bölgede kaldık. Koşulları lehimize çevirmeye çalışacaktık. Belli bir süre sonra bir arkadaşı bölgede bırakarak, biz iki arkadaş Ankara ve daha sonra İstanbul'a gittik. -Ankara'ya dönüş, aslında bitiş olmuş... -Aslında yeni bir başlangıç! Ben, diğer arkadaşı Ankara'da bırakıp İstanbul'a gittim. Sonra geri döndüm ve yakalandım. 81 yılının Ekim sonuydu. Benim için dışarısı bitti. O gün bitti. |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org