|
|
|
|
Recep Hisar. 1956 Bursa doğumlu. Giresun Devrimci Yol davasından yargılandı. Müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 8 yıl cezaevinde kaldı. Halen Ankara'da yaşıyor. -Kısa bir özgeçmişle başlayalım istiyorum. Okuyucu merak edebilir. -Göçmen bir ailenin çocuğuyum. İşçi kökenli bir aile. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Bursa'da okudum. Lise son sınıfı Amerika'da tamamladım. AFS bursu kazanmıştım. ADMMYO (o zamanki adıyla Yükseliş) Kimya Mühendisliği bölümüne girdim. 1974-75 dönemiydi bu. Devrimci dünya görüşüyle tanışmam ailemden bütünüyle kopmamla başladı. Yükseliş, boykotların yaşandığı bir okuldu. Ben, boykotların dışındaydım ama bir merak bir, çaba var. Hatırlıyorum, |
![]() |
|
ilk aldığım kitaplardan birisi «THKO Savunması»ydı.
Benim gibi dini inançları olan bir insan için, dinin yanlış olduğuna dair
savlar, kendi içimde epey tartışmalara yol açtı. Ama sonra netleştim
tabii. Esas olarak okulda yoğun olayların yaşanması beni çekmeye başladı.
Bu arada, akşam bölümünde okuyordum. Bu zorunluluktu. Oldukça yoksul bir
ailenin çocuğuyum. Çalışmak zorundaydım. Emekli Sandığı'nda memur olarak
işe başladım. Memur örgütlenmesinin içinde buldum kendimi. Tüm-Der üyesi
oldum. Tüm-Der yeni yeni örgütleniyordu. Tüm-Der'i ağırlıkla TİP eğilimli
insanlar kurmuşlardı. Bir yandan Tüm-Der boyutuyla, diğer yandan okul
boyutuyla «merhaba» politika oldu.
-Öğrencilikten ne zaman koptun? Birileri gelip «hadi artık başka bir alana» mı dedi? -Birileri beni alıp götürmedi. Gitme kararını ben verdim. Ama oraya gelene kadar, 1974'ten 1979'a kadar yoğun çatışmalı bir dönem var. Yükseliş, çok sayıda can kaybının olduğu, pek çok devrimci insanı kaybettiğimiz bir okuldu. Bombalarla, otomatik tüfeklerle, tahrip kalıplarıyla saldırıyordu faşistler. Okula grup halinde gidip geliyorduk. Sürekli çatışma çıkıyordu. Öyle bir ortamda biçimlendi bizim mayamız. Hani, klasik bir soru var ya, «seni kimler kandırdı» diye. Beni kimse kandırmadı. -Kurulu düzenini bozmak bir zorunluluğun sonucu muydu? -Oraya geleceğim şimdi. Zorunluluktan. Ama oraya
gelmeden süreci anlatmak istiyorum. Pat diye nasıl olup da kaçağa
düştüğümü anlatabilmem için bu gerekli. 1974'te başlayan süreçte, 1979
Mart'ında kaçağa düştüm. 19 şubat eylemlilikleri nedeniyle kaçağa düştüm.
-Her geçen gün, içinde bulunduğun ortam biraz daha politikleşiyordu anlaşılan. -1976 1 Mayıs'ına Tüm-Der olarak gittik İstanbul'a.
Büyük bir coşkuydu bu. Katliamın yaşandığı 1977 1 Mayıs'ı, yine 1978-1979
1 Mayısları aynı duygularla geçti. Türkiye'nin bu yılları dolu dolu
yaşanan yıllardı. Kritik yıllardı. 1995 yılından bakıldığında, pek bir şey
ifade etmeyebilir ama her an vurulma, öldürülme korkusuyla yaşıyorsun.
Böyle yoğun yaşanan bir süreçte biçimleniyor insanlar. Bir kuşak bunları
yaşayarak biçimlendi. Politikleşmenin ortaokullara kadar indiğine,
mahalleler boyutunda kutuplaşmaların ortaya çıktığına tanık oldu Türkiye.
Yaşandı bu yıllar. 1977 1 Mayıs'ını yaşamak, işin hangi noktalara
varabileceğini görmek açısından önemliydi. -Evet. Nisan'da Bildirge çıktı. 1 Mayıs açıktan
katılımın olduğu bir tarihti. O zamana kadar Devrimci Gençlik Dergisi'nin
etrafındaydık. O gün bir katliam yaşadık. 1978'in sonuna gelindiğinde ise
Maraş katliamı yaşandı. Ve sıkıyönetim ilan edildi. O zamana kadar çoğumuz
sıkıyönetim altında yaşamadığı için, ne olacağı noktasında bir tereddüt
geçirdik. Ama hiç bir şey de olmadı. Sıkıyönetim çok fazla değişikliğe
neden olmadı. 1979'un başında kaçak duruma düştüm. Ta ki yakalanana kadar.
O günlerde kaç yaşında oluyorum ben, 22 yaşını bitirmiş genç bir insanım.
Yaşamımın en delikanlı günleri. -Bilinen bir olay var. Dev-Genç içinde belli bir yere gelenleri kolundan tutup, sen şu mahalleye, sen şu şehire deniyordu. Biraz geriye döneceğim ama sorum bu olayla bağlantılıydı. -Anlattım. Benimki öyle olmadı. Yalnızca şu soruldu. «Ankara'da kalmak mı istersin başka bir şehire gitmek mi?» Tercihim Ankara dışı oldu. Mayıs veya Haziran ayında Karadeniz'e geçtim. -Niye Karadeniz? Ya da daha önce neden Devrimci Yolcu olduğunu öğrenmek istiyorum. Duygusal bir motiften söz ettin. Aynı duygusal motifleri pek çok sosyalist hareket kullanıyordu. Mahirler, Denizler, Che.... -İkinci soruyu unutmayalım. Karadeniz'i ben seçmedim. Gönderildim. şimdi, niye Devrimci Yol? Duygusal motiflerden söz ederken, ilk başlangıç için söyledim. THKO'nun Savunması'nı niye alıp okudun dersen, bilmiyorum alıp okudum işte. -Ama Halkın Kurtuluşu'ndan olmadın.. -Emekli Sandığı'nda çalışırken beni Tüm-Der'li yapanlar da TİP'lilerdi. Çevremde HK'lılar da, TSİP'liler de vardı. Farklı düşünen bir ben vardım. Sonra hepsinin başına bela! oldum. Emekli Sandığı'nı kaybettiler. Yapılan dünya kadar tartışmalar, polemikler vs. sonucunda insan biçimleniyor. Devrimci Gençlik Dergisi'nde çıkan Sovyetler Birliği değerlendirmeleri, SBKP-ÇKP kutuplaşmasına alınan tavır benim üzerimde olumlu etki yaptı. Silahlı mücadele derken, Kızıldere var ama Nurhak da var. Bu tür olayların cazibesi ilk başta etkili olabilir. Ayrıca, okulda kendisine ben buyum şuyum diyen insanların koyduğu tavıra bakıyordum. Bu çok önemli. -Karadeniz'e dönelim. 12 Eylül sonrasına bakacak olursak, Devrimci Yol'un en yoğun gerilla faaliyeti bu bölgede yaşandı. O günden bunu hesap ederek mi gönderildin oraya? -Onu bana sorma.Bilmiyorum. Sorma ihtiyacı duymadım. Ordu'ya gönderildim. İl sorumluluğu düzeyinde. Karadeniz'deki örgütlenme başlamıştı. Belli boşlukları vardı demek. -Yavaş yavaş dağa çıkma noktasına gelmek istiyorum. Ordu kent merkezinde neler yapıyordunuz? Karadeniz'de bir gerilla faaliyetinin hayata geçirilmesi için o günden çalışmalar yapılıyor muydu? -1979'un başında Ordu'ya geldim. Ordu süreci, Türkiye'nin pek çok yerinde olduğu gibi faşistlerle çatışma düzeyinde gelişen bir süreçti. Çok dinamik bir bölge. Fatsa'sı, Perşembe'si, Ünye'si var. Fatsa'da bir Fikri Sönmez olayı var. Bölge olarak potansiyel çok fazla. şimdi, «kırlar düşünülüyor muydu?» sorusunu sorduğumuzda, devrimin halk savaşı yoluyla olacağı, kırlardan kentlere doğru bir rota izleyeceği biliniyordu. Elbette, Karadeniz kırdır. Ordu da kırdır. Nerelerdir şehirler, İstanbul, Ankara, İzmir vs. Ama bana şunu soruyorsan; bilmem kaç yıl sonrasının hesabı yapılıyor muydu diye, öyle uzun vadeli bir düşüncenin ürünü olduğunu sanmıyorum. Ben o günlerde bunu tartışmaya çalışıyordum. Belirli bir rota etrafında insan istihdam edilmesini öneriyorduk. -Siyasi anlamda bir rota mı? -Tabii ki, kır kesiminde gerilla örgütleyeceksin.
Uzun sürecek bir halk savaşından sonra şehirleri işgal edeceksin. -Onlar biraz espri tabii. Biz dağa çıkmak zorunda kaldık. Süreç bunu zorladı. şunu yapamadık biz; örneğin 12 Eylül'ün gelmekte olduğu belliydi. Bizim belli bir gücümüz vardı. Bu gücümüzü ona göre düzenleyemedik. Ama, bütün bunları tartıştığımızı hatırlıyorum. O kadar yoğun bir çatışma ortamı vardı ki, var olacaksın, müdahale edeceksin, saldırıyı püskürtmeye çalışacaksın... -Karadeniz, Devrimci Yol'un güçlü olduğu bölgelerin başında geliyordu. 12 Eylül sonrası da en yoğun gerilla faaliyeti bu bölgede gerçekleştirildi. Bunu neye bağlıyorsunuz? -Oraya çok emek verdik, onun cevabıdır. O kadar verildi, o kadar alındı. Çok da iyisi de yapılabilirdi. Oranın toprağı hazırdı. Süreç artık, 1980 yazıyla beraber daha bilinçli, daha programlı sürdürülmeye çalışıldı. -Nasıl bir program? -Örneğin, tek tek, köy köy her yönden bölgenin yapısını inceledik. Hangi partiye oy verirler? Hangi ürünle uğraşıyorlar? Nüfus yapısı vb. Kaldı ki, cunta öncesi Malatya civarında kırsal kesimin örgütlenmesine dair önemli bir çaba olduğunu da biliyorum. Bizimki zorunluluktu. şehirlerde barınamayınca dağlara çıkıyorsun. Her şey problem orada. Yol yürümek, yağmurdan korunmak, sigara içmek, ateş yakmak, aç kalmamak, üşümemek, bütün bunlar hep hazırlıklı olunursa kolayca göğüslenebilen zorluklar. Ama yine de, o motivasyonla beraber, o insanlar güle oynaya göğüs gerdi her şeye. Başa dönecek olursak, o günlerde de ifade ettim. Karadeniz'de daha fazlası örgütlenebilirdi. «Örgütlü bir çabaya girelim» dedim. Örneğin «hiç olmazsa beni böyle istihdam edin» dedim. Örneğin Fatsa'yı ele alın. Fatsa'nın 100 civarında köyü var. Hepsinde varız. Silahlı, külahlı varız. Oralarda silah doğal bir şey. Nöbet tutuluyor. Yoğun çatışmalar yaşanıyor. Bütün bu bölgelerde, 1980-1985 arasında yapılanların hepsini biz, önceden yapabilirdik. Yüzlerce köylü bizden yana. Ama o mantıkla bir şeyler oluşturamadık. Yani, biz nasıl yapmak zorunda kaldıysak, onun gibi yaşayan, hareket eden bir yapıyı önceden kuramadık. 12 Eylül öncesi bunun zemini vardı. Vardı ki, bölge halkı bize yıllar boyunca baktı. O kadar deneyimsizliğe, o kadar acemiliğe ve yoğun operasyonlara karşın baktı o bölgeler. Aralarında ihbarcıyı tutmadı. Bu verilenin karşılığıydı. -12 Eylül ile sonrası değil de, sanıyorum Nokta operasyonu ile birlikte dağa çıktınız. -Nokta operasyonu Temmuz'da gerçekleştirildi. Paldır küldür dağa çıktık. İlk tepede kaldık. Tepeye varınca, ne denetim var ne operasyon. Ama ben bundan söz etmiyorum. Örneğin; 12 Eylül sonrasında geçtiğim bir başka kırsal kesimde, şakası yok bu işin, hiç aşağı inmiyorsun. Kendi barınağını yapıyorsun. Yiyeceğini buluyorsun. Tümüyle, kırda cirit atan insanlar haline gelmek, sözünü ettiğim bu benim. Nokta operasyonu, daha sonra geleceklerin provasıydı kabul ama, o çok şeyi değiştirmedi. şehirleri aldı. Kırsal kesimde var olmayı biz, 1980 sonrası yarattık. -Kenan Evren darbeden kısa bir süre sonra, Karadeniz'i ve özelde Devrimci Yol'u kastederek «Biz gelmeseydik, onlar gelecekti'» diyerek hedef göstermişti. Evren bunları söylerken, siz neler yapıyordunuz? -Benim kırsal kesime çıkmam Ekim ayı gibi oldu. 12 Eylül'ü kentte karşıladım. Samsun'daydım. Büyük bir şok tabi. Ne yapacağız, nasıl adapte olacağız? «İşte beklenen oldu, şimdi şu programı hayata geçireceğiz» diyecek durumda değildik. Ben il sorumluluğu düzeyinde bulunuyordum. Yalnızca ne yapmayacağımızı biliyorduk. Pes etmeyecektik. -Sonra ne oldu? Samsun'da mı kaldın? -12 Eylül'den bir ay sonra başka bir ile gönderildim. Kırsal kesimde birileri dağa çıkmıştı. Üçlü, beşli gruplar halinde geziyorlardı. Böylece kır maceram başlamış oldu. «Merhaba» dedik. Kesintisiz olarak 10 ay sürdü. -Senin açından ilk raund değil mi bu? -Evet, ilk raund 10 ay sürdü. Ondan sonra 1 yıl
İstanbul, Ankara maceram var. 1982 başında tekrar Karadeniz'e. Bu kez,
gerilla örgütlenmesi içinde olmak için dönüş var. -Bulunduğumuz alanda oturduk değerlendirme yaptık.
Bir anlamda şanslı bir dönemde 12 Eylül'ü karşıladım ben. Tartışabileceğim
arkadaşlarım vardı yanımda, bölge sorumlusu düzeyinde. Sokağa çıkma yasağı
olduğu için ilk günleri bol bol tartışarak geçirdik. Askeri darbenin neler
getireceği ilk günlerden belliydi. Yine de, ilk günlerde üstümüze çok
fazla gelmediler. Devletten söz ediyorum. -Bildiğim kadarıyla, bölge çapında ciddi bir kaybımız olmadı. Bütün mekanizmalar duruyordu. -İlk günleri biraz daha ayrıntılı anlatabilir misin? Neler yapıyordunuz? Nasıl barınıyordunuz? -Cunta sonrası bir başka şehire seyahat ediyorsunuz. Sık sık arama-tarama var. Kimlik soruluyor. Doğru dürüst kimlik yok üzerimizde. Tam bir maceraydı bu yolculuklar. İlk olarak, küçük bir şehirde değerlendirme yaptık. Kırsal kesime geçecek arkadaşlarla beraber. Kırsal kesimdeki dağınık grupların örgütlenmesi çabasına girdik. İlk gün, ilk gece dersen, kafamda yok öyle bir şey. Karadeniz'de ağuluk denilen çalılıklar var, yaz-kış yeşilliktir. Çalılıkları çadır haline getirerek, orada buluşuyor, konuşuyorduk. İlk bir kaç gün böyle geçti. İlk günler, yoğun bir operasyon yoktu. Kendimizi koruma noktasında bir rota çizdik. Yok edilmemeye, var olmaya ve kırı örgütlemeye çalışıyorduk. -Sayınız ne kadardı? -Bizim hareket alanımızda 15-16 kişi vardık. İki ekip halinde örgütlendik. Dağınık durumda olanlar bir araya getirildi. Dağda toplantılar yapıldı. Her şey bir sıkıntı tabii. Sığınak kazıyorsun. Köylüye ses gitmemesi lazım. Kazıyorsun, taş çıkıyor. Kazıyorsun, su çıkıyor. Kazdığın yeri iz bırakmadan kapatmak zorundasın. İhtiyaçları gidermek için köylere adam gönderiyorsun. Çok hassas bir konu. Yapılacak bir gevezelik pek çok insanı sıkıntıya düşürecek. Silah durumu da iyi değil. El yapımı tabancalar ve bir iki otomatik tabanca var. Öyle hazırlıksız yakalandık işte. Ama çok güçlü bir inanç var. «Biz bu işi beceririz» dedik. -Yaş ortalamanız kaçtı? Senin yaşın biraz daha ortalamanın üstündeydi herhalde. -Benim yaşıma yakın arkadaşlar vardı. Daha genç olanlar da vardı. Ama öyle çoluk çocuk değildik. Üniversiteli insanlar ve köylü gençler vardı. Hepimizde güçlü bir inanç vardı. Siyasi görüşüne inanç. Bu ülkenin insanına, yapmakta olduğumuz işe... Bu inanç bizi güçlü kılıyordu. -Köylülerle ilişkileriniz ne düzeydeydi? -Şöyle. Karadenize kar bastırmış. Yaylalardasın. Yaylalar kar altında. Önceden de bir hazırlığınız yoksa köylerden ihtiyaç karşılıyorsunuz. Bir çuval unu ne kadar dayandırabilirsin? Yoksul köyler bunlar. -Bunaldığınız anlar oldu mu? Karamsarlıkla karışık bir duygu vardır ya. -Kendi payıma bunaldım diyemem. Dağda kar altında yürüyorsun. Her taraf sis, tipi. Ateş yakıyorsun. Önünü ısıtıyorsun, arkan buz tutuyor. Yorgunluktan bitkin düşmüş insanlar hemen karın üstünde uyumak isterler. Uyusan, donacaksın. Bütün bunlara rağmen öyle coşkular yaşadık ki, sıkıntı, yokluk, açlık, uykusuzluk çoktu; ama hayır, bir karamsarlık, bir moral bozukluğu olmadı. O tür duygular büyük kayıplardan sonra yaşanmaya başladı. -Bu süreç böyle ne kadar devam etti? -Epey bir uzun sürdü. Bulunduğumuz yer olan Giresun'dan diğer bölgelerdeki arkadaşlarla bağlantı kurduk. şehirlere inip tartışıyorduk. Belli bir yapılanma vardı. Bizim bölgemize yakın Bulancak ve Espiye taraflarında iki grup vardı. Bütün Karadeniz'de insanlar vardı. Hedefimiz, örneğin, Samsun'dan girip Artvin'e kadar uzanan bir dağ yolu açmaktı. Gelecek kışı daha rahat geçirmek için hazırlıklar yapmaya çalışıyorduk. Tuz, şeker, un depolamak gibi. Bütün bunlar yaşanılarak öğrenilen pahalı dersler. -Sizin kuşağınız partizan romanlarını okuyarak büyüdü ama anlaşılan gerçek hayat romanlardaki gibi olmuyor. -Romanlardaki çok hoştu. Gerçi, bizim yaşadıklarımız
da hoş ve güzeldi. İnanarak, bilerek yaşayan insanlar açısından diyorum.
Hiç bir karşılık beklemiyorlardı. Hiç kimse itmemişti onları oraya, zorla
tutulmuyorlardı. Dağlarda kendine güven diye bir şey var. Silahın,
arkadaşların, düşüncen... Özgürsün, özgürlüğü yaşıyorsun. Onu anlatmak
biraz zor. Ama, çok güzel bir şey. Dağların başındasın. Çıt yok. Her taraf
orman ve kar altındasın. Başını sokacak bir yerin var. Odunun var. Karnın
da tok. Zaman zaman kurduğun bağlantılar var. Bu bağlantılar güveni
tazeliyor... -Ankara, İstanbul vs. ilişkileriniz var mıydı? -İki yazı vardı. 1980 sonrası kaleme alınmış, merkezi olarak çıkartılmış. O yazılar ulaştı yalnızca. -Yazılarda, dağlardaki insanlara yönelik bir belirleme var mıydı? Bir program ya da politika tespiti..? -Yanlış hatırlamıyorsam direniş komitelerinin daraltılmasına ilişkin bir önerme vardı. Mücadelenin yönünün değişmekte olduğu, ona uyum sağlamak gerektiği yani genel hatlarıyla yaygın kitlesel ilişkilerin artık daraltılması gerektiği, daha radikal ve askeri bir yapının gündeme getirilmesi vurgulanıyordu. Devamında, Ankara'daki ve bölgedeki üstten yakalanmalar oldu. Bölgedeki üstten yakalanmanın sonucu olarak, bölgeler arasındaki bağlantılar koptu. Yeniden bir örgütlenmeye yöneldik. Pes edilmiyor ama budana budana geliyorsun. Benim açımdan süreç 1981 yılının Ağustos'un da bitti. En ufak bir bağlantımız kalmamıştı. Bölgedeki örgütlenmeler tümüyle devre dışı kalmıştı. Bu tarihten kısa bir süre önce, Giresun'da bir imha yaşandı. Yedi arkadaşımız öldürüldü. -Aynı olayda mı ? -Aynı anda. Bizim iki ekipten birisi imha edildi; ancak bir arkadaş sağ kurtulabildi. Bu imhadan sonra dar bir ilişkiyi sürdürdük. Konuştuk, tartıştık. Benim de içinde bulunduğum grubu bölgeden kaydırarak Tonya bölgesindeki başka bir ekiple birleştirme kararı alındı. Çabaları başlattık. O arada bu birleştirmeyi yapacak olan şehir örgütlenmesi de darbe yedi. Peşinden bir ihbarcının öldürülmesi gündeme gelince, bölgede çok yoğun operasyonlar başladı. Öyle bir noktada kalındı ki, hareket edemez bir durumdaydık. -12 Eylül sonrası yoğun bir ideolojik bombardıman başlatıldı. Biraz bunun, biraz da bölgede giderek sıkışmanızın sonucunda, bölge halkının sizlere yaklaşımında bir değişiklik oldu mu? -Hayır, hayır. Karadeniz'de yaşadığımız bütün süreçlerde böyle bir şey yaşamadık. Halkın ciddi bir ihbarı olmadı. Bazı ihbarlar yedik ama sonuç getirici değildi. -Halkın olumlu tavrı sonuna kadar sürdü mü yani? -Dağda gezen insanlara gerçekten sevgiyle yaklaşıyorlardı. Biz de ilişkilerimize dikkat ediyorduk. Köylerin içinden uluorta geçmiyorduk. Nokta ilişkiler sürdürüyorduk. Ama insanlar, yaylalarında kimlerin kaldığını biliyorlardı. Ve kendi ifadeleriyle «dağın başında, bu kar ve kışta ayakta kalabilen çocuklara aferin» diyorlardı. -Peki, ilk raundun bitişine gelelim. -81 yazında, Karadeniz'den birinci kopuşumu yaşadım. Bir yıl sürecek bir kopuş. Çaresiz kalındığı bir noktada yanıma bir arkadaşımı alarak dağdan indim. Tümüyle kendi olanaklarımla Ankara ve İstanbul'da kaldım. Pek çok tesadüflerle yakalanmadım desem, yanlış olmaz. -Karadeniz'e tekrar geçmeden, 12 Eylül'ü takiben dağlara yaklaşık kaç kişi çıktı. -Bunu hiç düşünmedim. Ben kendi bulunduğum birimi biliyorum. Onbeş kişi civarındaydık. -«1981 yılını büyük kentlerde geçirdim» dedin. Ülkenin genel durumuyla ilgili bilgin var mıydı? Bütün sol hareketler birer birer çökertildi.... -Tabii; tabii, biliyordum. Taa kırsal kesimden bu yana üstten ağır darbeler aldığımızı biliyordum. Kaldı ki, biz dağdayken merkez komitenin yakalandığı teyid edilmişti. -Sonra nasıl ve neden tekrar geçtiniz Karadeniz'e? -Kentlerde geçirilen bir yıl sonrasında, yakalanan bir kaç bağlantıyla tekrar geçtim Karadeniz'e. 1982'nin Temmuz ayında. 1982, 1983, 1984 Karadeniz'de kırsal kesim örgütlenmesi çok daha bilinçli yürütüldü. -1982 yılında başlatılan gerilla faaliyeti sanıyorum, yurtdışında kurulan, Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi'nin Türkiye'ye dönük düşündüklerinin bir sonucuydu. Cephe içinde yer alan hareketler Karadeniz'deki gerilla içinde yer aldı mı? -Benim bulunduğum bölgelerde tümüyle Devrimci Yolculardan oluşan birimler vardı. -Bu sürece girelim istersen. -Tabii. Yıl 1982'nin Temmuz'u. Darbeler yenmiş yenmiş, nispeten durulmuş ortalık. Kırsal kesimdeki operasyonlar açısından diyorum. Bizim dağa çıkmamızla, bir grup arkadaş da, yurtdışına çıktı. Çeşitli tartışmalar yapıldı. şu noktaya gelindiği bizlere iletildi: Türkiye çapında ulaşabilecek her noktaya ulaşılmıştır. Dokuz siyasi hareketin birlik görüşmeleri tamamlanmış ve cephe kurulmuştur. Cephenin kuruluş tarihi Ağustos 1982'ydi sanıyorum. Sonra, Cephenin programı, tüzüğü geçti elimize. Biz, bu arada kendi rotamızı çiziyorduk. Araç gereç açısından kaliteli bir duruma geldik. Siyasi olarak rota çizilmiş; kır gerillası ve şehir gerillası örgütlenecek. Nasıl yapılacağı bütün ayrıntıları ile ortada. Artık bu, el yordamıyla başlatılan bir süreç değil. O süreç, 1980'nin Ekim'inden 1981'in Ağustos'una kadar geçen süreçti. -Dağa tekrar çıktıktan sonra neler yaptınız? Varlığınız nasıl hissedildi? Biz buraya geldik mi, dediniz? -1982'nin yaz ayları bölgeye uyum sağlamakla geçti. Barınaklar hazırladık. -12 Eylül sonrası bulunduğun bölgede miydin? -Hayır, bu sefer Fatsa taraflarındaydık. Fatsa'nın üzerinden Ünye taraflarından hareket ediyorduk. -Fatsa'nın dağlık bölgelerde insanlar var mıydı? -Bölgede yıllarca yapılan yoğun operasyonlardan kurtulan arkadaşlar ortaya çıkmaya başlamışlardı. Zaten biz de onların yanına gittik. şehirlerle ilişkimiz vardı. Yiyecek, para vs. gönderiliyordu. Yurtdışı ilişkimiz de düzenli olarak yürütülüyordu. Yayınlar geliyor, her türlü tartışma bizlere aktarılıyordu. Bütün bunlar önemli adımlardı. Umut veren gelişmelerdi. Başı sonu belli bir örgütlenme yaratılmıştı. Bir takım isimler bile dillendiriliyordu, önderlik konusunda falan. Dağınık geçen bir süreçten sonra güzel gelişmelerdi... -Başlatılan bu girişimin, cepheleşme ve gerilla için söylüyorum, solun kaderini değiştirebileceğine inanıyor muydunuz? -Şöyle, sürecin hiç de kolay olmayacağını biliyorduk. Dokuz siyasi güç bir araya gelmiş ama ortada fiili bir güç yok. Fiili gücün yaratılmasının kolay olmayacağını biliyorduk. Örneğin, tartışıyorduk. Askeri örgütlenme diğerleriyle nasıl olacak? Parti yok, cephe var, şeklinde. Biraz da kendime özgü bir durum var. Kolay umutlanan, kolay karamsarlığa düşen bir insan değilim. İşte birleştik, sırtımız yere gelmez artık, yok ederiz bu cuntayı türünden bir havaya hiç girmedik. Yalnızca, bir artı vardı. Bilinmezlik ortadan kalkmıştı. -Sonra nasıl gelişti olaylar? -1983'ün başında uzun yürüyüşümüz başladı. Karadeniz'den Malatya'ya kadar. Birbuçuk ay gidiş, birbuçuk ay dönüş sürdü. -Örgütlenmeniz hakkında bilgi verir misin? Yürüyen grup, Ana Gerilla Birliği olarak adlandırılan grup muydu? -Ana örgütlenmemiz şöyleydi. Kırsal kesimde sürekli hareket halinde bir grup olacak. Buna AGB adını verdik. şöyle canlandır. Ana hedefi, Karadeniz'den Akdeniz'e inebilmek. Bu fantazi değildi. Bunu gerçekleştirdik. Ordu'yu, Sivas'ı, Malatya'yı aştık. Adıyaman'da da örgütlenmemiz vardı. -Bütün rota boyunca var mıydı örgütlenmeniz? -Evet vardı. Ben Malatya'ya kadar indim. Adıyaman'dan öteye kış yüzünden geçmedik, geri döndük. -AGB kaç kişiden oluşuyordu? -15 civarındaydık. AGB ana gövdeydi. Beyniydi işin. Yoğun eylemliliklerin çekirdeği olacaktı. Merkezde AGB vardı. Onun altında, benim muhalefetime rağmen, bir Bölge Gerilla Birliği oluşturulacaktı. Bir de Yerel Siyasi Birimler vardı. Bunlar on, onbeş köy çapında ya da bir, iki ilçe çapında hareket ediyorlardı. Askeri örgütlenmeyi ana hatlarıyla kurmuştuk. -Yoğun eylemliliklerden söz ettin. Neler yaptınız? -Şu vardı. Bu ilk koyduğumuz tavır oldu. Açıktan gezme kararı verdik. Deyim doğru olursa, bu bir meydan okumaydı. Biz bu işi açıktan yapacağız, diyorduk. Zaten, devletin haberinin olmaması mümkün değil. Cepheler kuruyorsun. Silahlar geliyor, gidiyor. Bunlar bilinmez değildi. Eylem alanları, geri çekilme alanları gibi ince ince hesaplarla işin örülmesi yapılıyordu. Kararlılık ve coşku vardı insanlarda. Yepyeni silahların gelmiş olması, hem bizler açısından hem de bizleri gören köylüler açısından etkili oluyordu. Bütün bunlar devleti harekete geçirdi. -Yavaş yavaş senin yakalanmana doğru geliyoruz -Bana, AGB dışında bir de, Bölge Gerilla Birliği'ni oluşturma görevi verildi. Devlet yoğun bir biçimde bölgeye yükleniyordu. 1983 seçimleri yaklaşıyordu. Devlet, seçim öncesi, bizim bir çıkış yapacağımızı tahmin ediyordu. Tabii, bilgiler gidiyordu. Sayımızı olduğundan çok fazla tahmin ediyorlarmış. Biz, bir yerde yirmi kişi görülüyoruz. Saatlerce yol yürütükten sonra başka bir bölgede daha görülüyoruz. İstihbarat ona göre gidiyor. Sonra bir başka yere gidiyoruz. Hesaplamalar toplama üzerinden olduğu için, büyük rakamlar ortaya çıkıyor. Bir de, köylülerin doğal bir hali vardır. Beşi yirmibeş yapıyorlar. Bu durum devletin bölgeye yüklenmesini getirdi. Asker yığdı, helikopterler uçmaya başladı. -Gelinen nokta sizi önlem almaya itmedi mi? -Bu dönemde AGB bölgeden çekilecekti. Geride Bölge Gerilla Birliği ile ilişkilerin devamı için bir kaç insan kalacaktı. AGB Malatya'ya doğru gidecekti. Tam bu hazırlıklar sırasında operasyonlar başladı. Kayıp bir birimi ararken çatışma çıktı ve yakalandık. İki arkadaşımızı kaybettik. Cavit ve İlhan öldüler. AGB bölgeyi terk etti. AGB eylemlerine devam ediyordu. İki muhbiri cezalandırdılar. -Siz yakalandıktan sonra mı? -İkisi bir. Operasyon döneminde eylemler ve eylem sonrası yoğun operasyonlar. -Bir yıl boyunca eylem olarak ne yaptınız? Az önce söz ettiğin dışında. -Benim yakalanma dönemime kadar olan bölümü söylüyorum. Kaldı ki, henüz örgütlenmesinin başında olan bir yapıdan yoğun eylemler, pusular falan beklenemez. Yanlış olur. Asıl olarak, 1984-1985 yılları daha yoğun yaşandı. Ayrıca, yeri gelmişken, bu mutlaka tartışılmalı. Bizler, kırsal kesimde ve şehirlerde gerilla örgütlemeye çalışırken, birileri yurtdışında apayrı bir telden çalmaya başlamışlar. Dağda bulunan arkadaşlar tartışmayı çok sonradan öğreniyor ve tartışmaya başlıyorlar. Sözünü ettiğim tartışma şu; «Kırsal kesimde böyle bir mücadeleyi başlatmak yanlıştır, kır gerillasını örgütlemek yanlıştır» şeklinde.Taner Akçam'ın tartıştığı konular bunlar. -O tartışmaların sonunda, gerilla faaliyeti dağıldı, sanıyorum. -İnsanlar yurtdışında cepheler kuruyor. İnsanlar burada, herşeylerini, hayatlarını ortaya koyarak onu hayata geçiriyorlar. Bu işler örgütlenirken, birileri yurdışından vazgeçiyor. Bütün bunlar yukarıdan geliyor. Bunu anlamak, affetmek mümkün değil. Karar verilirdi, hiç başlanmazdı. Ne bileyim, farklı bir mücadele içine girilirdi. Ya da beş, on yıl sonra başlardı. Kırda bir şeyler örgütlenirken, böyle tartışmalar kötüydü, çok kötüydü. -Bu tartışmalarla bağlantılı olarak soruyorum; tartışmaların bir yönü gerilla tarzıyla ve genel olarak silahlı mücadeleyle bir sonuç alınamayacağı şeklindeydi. Gelinen noktada, Latin Amerika'daki gerilla hareketlerinin durumu ortada. Bu konulardaki düşüncelerini öğrenmek istiyorum. -Günümüz dünyasında, ilerici, devrimci güçler aleyhine, kapitalizm, gerici güçler lehine bir gelişim seyrinin sürmekte olduğu söylenebilir. Eski SSCB cephesindeki gelişmeler, bu sürecin başlagıcı olarak alınabilir. SSCB'nin dağılması; ideolojik teslim bayrağının çekilmesi gibi gelişmelerin dünya ölçeğinde yankı bulmaması beklenemezdi. Devasa boyutlu alt üst oluşun yaşandığı bir durumda eski dengeler yok olmuş, henüz yeni dengeler oluşmamıştır. Emek cephesi savunan, gerileyen, dağınık, ideolojisi elinden alınmaya çalışılan bir konumdayken, sermaye cephesi, tırnak içinde söylüyorum, zaferinin keyfini süren, saldırgan, atak yapan bir pozisyondadır. Aynı ortam, 1980'li yıllara kadar sürekli gelişim gösteren, ezilen halkların kurtuluş mücadeleleri üzerine de etki yapmıştır. Özellikle mücadelelerini iki kutuplu bir dünya dengesini gözeterek ve bundan yararlanarak geliştirmek üzerine kuran hareketler, gelinen noktada, açmaza düşmüştür. Rüzgarın çok güçlü olarak sermayeden yana esmeye başladığı böyle bir dünyada, bundan etkilenmek doğaldır; rota ayarlaması yapmak gerekir. Bütün bunlar, artık ulusal kurtuluş mücadeleleri, silahlı mücadele, gerilla mücadelesi ölmüştür, anlamına gelir mi? Kanımca buna kesin bir «hayır» yanıtının verilmesi gerekir. Emperyalizm varlığını sürdürdüğü sürece, ondan kurtulmaya çalışacak güçler mutlaka varolacaktır ve bu mücadelenin renginin belirleyicisi bizzat emperyalizmin doğası olmaya devam edecektir. Milliyetçilik duygusunun körüklenmesini getiren gelişmeler yaşanıyor dünyamızda. Ulusal kurtuluş mücadeleleri de bundan, bu yönde daha fazla etkileneceklerdir. Yaşanan alt üst oluşun pek çok etkileri olacaktır. Bunları tahlil etmek, yeni, sağlıklı önermelerde bulunmak kaçınılmazdır. Ne var ki, tam bu etkiler, silahlı mücadele faktörünün müzeye kalkacağı anlamına gelmiyor. Yugoslavya, Kafkaslar, Somali, Ruanda, Ortadoğu, Sri Lanka, Afganistan gibi örnekler günümüzde süren bir kaç örnektir. Gelişen milliyetçilik ve neo nazi akımlar, yakın geleceğimiz için sahte cennet hayallerine kapılmayı önlemektedir. Latin Amerika gerillla hareketlerinin geldiği nokta özel olarak incelenmeye değer. Keza, gerilla örgütlenmelerinin sistem içine çekilmeye çalışıldığı kıtada, Zapatist gelenekle ayaklanan Meksika yoksullarının mücadelesini de, Peru'nun Aydınlık Yol mücadelesini de aynı özenle incelemek gerekir. Özgürlük, bağımsızlık, insanca yaşam ve emperyalizm... ikisi birlikte olamaz; ya o, ya o! -Kimi Devrimci Yol çevrelerinin de içinde bulunduğu yasal parti tartışmalarına nasıl bakıyorsun. Silahlı mücadele geleneği olan bir çevrenin, böyle bir girişimin içinde olması, yeni bir sosyalizm tartışması yapılırken, yeniyi aramanın alt başlıklarından birisi sayılabilir mi? Yoksa, THKP ve DY geleneğinden bir kopuş, devrime elveda, anlamı mı taşıyor? -Yasal parti konusundaki gelişmeleri izliyorum. Buna sıcak bakmadığımı söyleyebilirim. «Neden yasal parti?» sorusunun mutlaka cevabı verilmelidir. Henüz yeterli bir şeylerin söylendiği kanısında değilim. Varolan bütün yasal olanakları değerlendirmek, onlardan yararlanmak yolu ile sisteme entegre olma sonucunu doğurabilecek yasal mücadele yolu arasında temelde farklılık vardır. Yasal zemindeki sendika, dernek, gazete, dergi, iletişim ve benzeri alanlardaki örgütlenme ile yasal parti arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. Sorun, «Marksis-Leninist parti yasal olur mu, olmaz mı?» sorunu değildir. O cevap çoktan verilmiştir. İktidar mücadelesinin temel örgütü olan partinin rengini «kimin iktidarı için», «nasıl bir iktidar için», «nasıl bir mücadele sonucu gelecek iktidar için» ve benzeri türden temel sorulara verilecek yanıtlar belirler. Önce bu temel üzerinden yapılacak bir rota tayini gerekir. Bu temel yanıtların ardından, bununla doğrudan bağlantılı olarak, «günümüz Türkiye'si koşullarında neden yasal parti?» sorusunun yanıtı mutlaka verilmelidir. Bölge, ülke, dünya çapındaki ilgi, sempati, destek, güç gibi faktörlerine karşı yaşanan HEP, DEP deneyimi mutlaka gözönüne alınmalıdır. Varolan bir örgütlülüğün gereksinim duyacağı yasal parti mücadelesi ile bunlardan yoksun olunan koşullarda umut, ihtiyaç olarak görülün bir yasal parti mücadelesi farklı sonuçlar doğurur. -Bunlar uzun konular tabii. Yakalandığınız güne dönmek istiyorum. -Şöyle söyleyeyim. Biz bölgede kaldık. Ana grup devam etti. Bir yandan da eylemleri gerçekleştiriyor. Yoğun operasyonlar var. Fındıklıklar, mısır tarlaları, ormanlar taranıyor. Her taraf vızır vızır. Biz ise hareket etmek durumundayız. Yerel birimlerden bir grupla buluşmamız var. İki- üç gün geçti buluşamadık. Yol boyunca pusuya düşüyor, çatışma atlatıyorsun. İnsan beyninin en üst noktasında tetiktesin. Arkadaşlarımızın olabileceği bölgelere haber bırakıyor, haberin cevabı gelene kadar bekliyorduk. O gün gündüzü ormanlık bir alanda geçirecektik. Çatışmaya elverişli bir alan değildi. Doğrudan bir ihbar gitmediği sürece kurtulabileceğimiz bir alandı. Gece bölgede bir şeylerin döndüğünü sezdik. Yoğun bir araç trafiği vardı. Bölge yoğun bir operasyon altında olduğu için, bu koşuşturmanın bizler için olduğunu anlayamadık. Sabah bulunduğumuz alanda kuşatılmış olarak bulduk kendimizi. Birden teslim olun çağrıları başladı. Helikopterler üstümüzde uçuyordu. Telsiz konuşmalarından kuşatıldığımızı anladık. Bölgeyi asker kuşatıyor, özel ekipler imha için bölgenin içine giriyorlardı. Çatışmayı biz başlattık. İlk ateşi biz açtık. Tam siper yattık. Kuşatmayı nasıl yarabileceğiz, onu düşünüyoruz? Artık, birbirimize bakıyoruz. Onu unutmuyorum. Cavit ile gözgöze geldik. Belki de bu, bir elveda anlamına geliyordu. Sıkıştığımızı anladık. Biz ateş açtık dedim. İlk tespit edildiğimiz noktadan hareket ettik. Yıkılıyor ortalık. Kim nereye, nereden ateş ediyor belli değil. Yakınlarda bir açıklık alan var. Tepeden dereye doğru inen bir yer. İlk noktadan epey uzaklaşmıştık. Önde İlhan vardı. Tekrar taramayla karşılaştık. İlhan'ın ve Cavit'in düştüğünü gördüm. Benim yapabildiğim dört bir yanımı taramak oldu. Diğer arkadaşım yaralanmıştı. Yoğun bir şekilde kan akıyordu. Arkadaşları kontrol ettik. İlhan'la konuştuğumu hatırlıyorum. Ölmemişti daha. Ama tepki de vermiyordu. Onu bıraktım. İbrahim'le konuştum. İbrahim, o da yaralı, Cavit'e baktı. Cavit'in öldüğünü söyledi. Bir yandan da tepedeki helikoptere ateş ediyoruz. Bunlar, can pahası bir kaç saniye tabii. Ve biz devam ettik. Tarayarak ilerledik. Pusuya yatanların sırtına basarak yürümüşüz. Polisler sorguda söylediler. Bu arada, helikopterle önümüze adam indirmişler. Biz, bir süre daha gittik. İlk çemberi dört kişi aşmıştık. İkinci çemberde iki arkadaşımızı kaybettik, biz de yaralandık. Biz ondan sonra çemberin tamamen dışına çıktık. Ama, kan izlerimizden bizleri buldular. Bizim dezavantajımız İlhan'ın ölmesiydi. Bölgeyi en iyi bilen İlhan'dı. Yoksa, helikopterler falan çekilmişti. Atlatabilirdik. Ama kan izinden yakalandık. O duyguyu yaşamak lazım. Yalnız şunu hatırlıyorum. Dağda sigarayı bırakmıştım. Peşpeşe iki sigara içtim. Sabah altı sıralarında başladı çatışma, bittiğinde öğle olmuştu. Saat, oniki otuz falandı. |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org