|
|
|
|
Önsöz Seksenli yıllarda Sovyetler Birliğinde başlayan ve Doğu Avrupa, Çin ve Arnavutluk gibi diğer sosyalist ülkeleri de kapsayarak devam eden gelişmeler, sosyalizm mücadelesi açısından çok derin etkiler ve sonuçlar yarattı. Geçmiş -yetmiş yıllık- dönemin bütün teorik siyasi tartışma konuları (sosyalizm ve geçiş süreci, sosyalizmde plan-piyasa ilişkileri ve piyasa sosyalizmi önerileri sosyalist demokrasi ve proletarya diktatörlüğü kavramları, işçi sınıfının öncülük rolü, tek ülkede devrim -sosyalizm- sorunsalı vb...) yenjden ortaya döküldü ve tartışma konusu oldu. Yaşanan gelişmelerin sosyalizm mücadelesi açısından -bütün bir tarihsel dönemi sona erdiren- etkileri ne kadar derinse, bu |
![]() |
|
tartışmaların, yerlerini sosyalizmin yeni bir
dönemine ait anlayış ve sorunsallarına bırakıncaya kadar devarn etmesi de
doğaldır.
Her şey gibi tartışmaların da bir geçmişi var. Bugün Sovyetler Birliğinin dağılması sonrasında sürdürülen tartışmalar da bir bakıma 1980 öncesinde sürdürülen sosyal emperyalizm ve geçiş süreci tartışmalarının devamı olma özelliğini taşıyor. Bu yüzderı bugünkü tartışmaların dünle olan ilişkileri içirıde anlamlandırılması-değerlendirilmesi gerekiyor. Ancak özellikle herkesin kendi keyfine göre bir tarih yazma alışkanlığında olduğu gibi olursa geçmişi bilmenin o kadar da kolay bir şey olmadığını kabul etmek gerekir. (Örneğin, Sovyetler Birliğinin dağılması ile birlikte başta Sovyetler Birliğinin -80 öncesinde- sosyal emperyalist bir ülke olduğunu iddia edenler olmak ûzere, doğrudarı Sovyet yanlısı olanlar dışındaki hemen bütün gruplar kendilerinin haklı çıktığını ileri süren değerlendirmeler yapmaya koyuldular. İddialara bakılacak olursa Sovyetlerde kapitalizme geri dönüşü olarıaksız gören gruplar da, Sovyetler Birliğinin daha 50li yıllarda sosyal emperyalist bir ülke olduğunu iddia edenler de "haklı çıkmış"tı! Bu arada -aydınlıkçılar gibi- 80 öncesinde D. Yolun Sovyetlerde geri dönüşün olanaksız olduğunu savunduğu, kendilerinin de bunun mümkün olduğunu savunduğuriu yazanlar bile çıktı. Herkesin sınırsız bir bellek yitimi içinde olduğundan bu kadar emindiler.) Elinizdeki kitap 1980 öncesinde sosyal emperyalizm tartışmaları konusundaki Devrimci Yol (ve Devrimci Gençlik) dergilerinde yer alan yazılardan oluşuyor ve bugünkü sosyalizm tartışmalarının geçmişiyle ilgili belgesel bir kaynak sağlama amacını taşıyor. Devrimci Yol dergilerinde yayınlanan sosyal emperyalizm ve geçiş sürecine ilişkin tartışmalar, 1991 yılında yayınlanan DEVRİMCİ YOL YAZILARI isimli derlemede de yer almıştı. Söz konusu derlemenin sunuş yazısında 80 öncesindeki sosyal emperyalizm tartışmaları konusunda şu değerlendirmeye yer verilmişti: 70lerde sosyalist hareketleri en çok etkileyen konulardan biri de Çin-Sovyet sorunuydu. SBKPnin 20. Kongresiyle birlikte başlayan, giderek derinleşen ve ÇKPnin Sovyetler Birliğini önce modern revizyonist, sonra sosyal emperyalist ve en sonunda, en tehlikeli emperyalist güç olarak nitelemesine varan kutuplaşma Türkiyedeki sosyalist hareketin içine taşındı. Tabii aynı zamanda onların savundukları dünya görüşleri, devrim ve mücadele anlayışları, izledikleri dış politikalarla birlikte birbirlerine karşı takındıkları düşmanca tavırlar da getirildi. Böylece sosyalizm, sosyal emperyalizm, modern revizyonizm ve geçiş süreci konusundaki tartışmalar ve yeni ayrılıklar gündeme geldi. Bize göre, gerek ÇKP gerekse SBKP görüşleri özünde aynı milliyetçi, revizyonist temele dayanıyordu. Sovyetler Birliği içte sosyalizme değil ekonomizme ve kitlelerin depolitizasyonu (yönetimden dıştalanmasına), dışta proleter enternasyonalizmine değil milli bencil çıkarların esas alınmasına dayanan politikalar yürütüyordu. ÇKP ise Sovyetler Birliğine karşı çıkarken (o dönemde) iradeciliğe ve milliyetçiliğe kayıyordu. Geliştirdikleri Sovyet Sosyal Emperyalizmi tezleri geçiş süreci konusundaki Marksist-Leninist tezlerin reddine dayanıyordu. Biz, Sovyetler Birliğinin modern revizyonizmin hakimiyeti altında sosyalizmden saptığını, geriye (kapitalizme) doğru bir dönüş sürecine girdiğini kabul etmekle birlikte bunu basitçe bir kapitalist restorasyon olarak görmenin ve Sovyetler Birliğinin (kolayca!) sosyal emperyalist olduğunu ileri sürmenin kabul edilemeyeceği görüşünü savunduk. Böyle bir değerlendirmeye dayanarak Çinin SSCB yi en tehlikeli emperyalist güç olarak kabul eden ve ona karşı ABD ile işbirliği yapmaya kadar varan bir polifika izlemesi, (özellikle kendi politik çizgilerini Çinin dış politikasına göre belirleyen grupların tutumları sonucunda) devrimci mücadele açısından çok ciddi olumsuzluklar doğurdu. ÇKP tezlerindeki bu açık olumsuzluklar, tersine bir etkiyle 12 Mart yenilgisinin yarattığı "yenilmemek için arkayı güçlü bir yerlere dayamak" eğilimleriyle de birleşerek Sovyetler Birliği şavunusunu ve modern revizyonist eğilimleri körüklüyordu. Bütün bunların sonucu olarak Devrimci Yolun bu konudaki tutumu, her iki çizgiye karşı mücadeleyi esas alan bir tutum olarak ortaya çıktı, sosyal emperyalizm teorileriyle birlikte modern revizyonizm ve Sovyet politikalarının eleştirisine ağırlık verildi. Bu konuyla ilgili tartışmada ülkemiz solundaki geleneksel hatalı tutumların bir kez daha yinelendiği görülür. Hemen herkes kendi görüşünü bir dış odağa göre belirlemek ve desteklemek yolunu arıyordu. Çin ya da Sovyet tarafını tutanlar için sorun basitti: Bu ülkelerin ve komünist partilerinin resmi yayınlarını Türkçeye çevirmek yeterli oluyordu. (Bazen çeviriler de hazır geliyordu ve gerçekten "sanki Türkiyede değil Çinde ya da Rusyada yaşıyor" gibiydiler!) Aktarmacılık, iki tarafa karşı çıkanlar açısından da çoğunlukla geçerli oldu. Gene Çine de Sovyetlere de karşı bir dış odak aranıp bulunmaya ve onların görüşlerine dayanmaya çalışıldı (kimisi Arnavutluk, kimisi Kübayı yeni bir Kabe diye belledi). Bu tutumun asıl nedeni kuşkusuz ki teorik zayıflık ve özgüven yoksunluğudur. Bazı "Maocu" çevreler, Japon ya da İtalyan "Maocu"larının yazdığı teorik bakımdan yanlışlıklarla dolu yazıları çevirip yayın organlarına aktarıyor, bunlarla kendi görüşlerini desteklemeye çalışıyorlardı. Bunlar tarafından Devrimci Yola karşı dile getirilen eleştirilerin başında da onun "enternasyonal" bir dayanağının bulunmadığı eleştirisi geliyordu. Evet, böyle sözde enternasyonal bir dayanağa yaslanmaya çalışmadık. Ülkemiz soluna egemen olan bu nakilci ve takipçi anlayışlardan kurtulmaya, sorunlara kendi kafamızla, kendi çabalarımızla çözümler bulmaya çalıştık. Her şeyi herkesten iyi bildiğimizi iddia etmedik. Tartışma konularını bilimsel bir yaklaşımla incelemeye, doğrularla yanlışları birbirinden ayırmaya çalıştık. Aynı şekilde, zaman zaman eksik ya da hataır değerlendirnıelerde bulunsak bile bilimsel-devrimci yaklaşımı sürdürdüğümüz oranda en doğru (ya da en az hatalı) sonuçlara ulaşabileceğimize inandık. Zaman bizim tutumumuzun doğruluğunu kanıtladı. 80li yıllara geçilirken Çin-Sovyet kutuplaşması önce Çinin sonra da Sovyetlerin gösterdiği çarpıcı dönüşlerle silinip gitti ve bu olgu kendilerini onlara göre tanımlayanların ayaklarının altındaki toprağın da kayıp gitmesi demek oldu. Bizim tutumumuzun ve izlediğimiz çizginin doğruluğunu ise bugün, o günkü muarızlarımız bile kabul etme açıksözlülüğünü gösteriyorlar. Devrimci Yoldaki "sosyal emperyalizm" ve modern revizyonizm tezleriyle olan tartışmalar, söz konusu tezlerin iddiaları ile sınırlıydı. Çin ve Sovyet yanlılarının görüşlerinin geçersizliği ortaya konulmaya çalışılıyor, sosyalizm, geçiş süreci, Marksist devlet ve devrim teorisi ve sosyalist geçiş ekonomisi sorunlarına bu tartışma konuları çerçevesinde dolaylı olarak değiniliyordu. Bugün ise Çin, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerindeki gelişmeler sonucu, sorunlar ve tartışma konuları, çok daha geniş boyutlar kazanmıştır. Bu bakımdan bugünkü sorunlara geçmiş tartışmalar içinde yeterli yanıtlar aramak anlamsız bir şeydir. Kuşkusuz geçmişteki revizyonist anlayış ve uygulamaların eleştirilerinde belirli bir sosyalist demokrasi ve sosyalist ekonomi anlayışının ipuçlarını bulmak olanaklıdır. Dahası bu anlayış Direniş Komiteleri teori ve pratiğiyle somutlanıp derinleştirilmeye de çalışılmıştır. Ancak bütün bunlar bugün için sadece doğru bir yaklaşımın çıkış ve başlangıç noktasrnı ve doğrultusunu verebilir. Bugün karşılastığımız ve bugüne değin gerçekleşebilen sosyalizmin ekonomik ve politik tıkanıklıklarına tekabül eden gelişmeler, dünya Çapında 17 Ekim Devrimi ile başlayan bir tarihsel dönemin başlangıcını da vurgulamaktadır. Teorik faaliyet devrimci hareketin, ilerlemek için çözmek zorunda olduğu ve tarihsel olarak da çözmesi olanaklı olan sorunları kapsamak durumundadır. Bugün dünyanın herhangi bir ülkesindeki sosyalist bir hareketin ilerleyebilmesi, dünya çapındaki sosyalist uygulamaların ekonomik ve politik alanlarındaki tıkanma noktalarının aşılmasına sıkıca bağlıdır. Bu ise gerçekleşebilen sosyalist uygulamaların her bakımdan köklü ve devrimci bir eleştirisine bağlıdır. Bu yolla "nasıl bir sosyalizm", "nasıl bir sosyalist demokrasi", "nasıl bir sosyalist ekonomi", vb. soruların yanıtlarının yeniden üretilebilmesine bağlıdır. Dünyanın herhangi bir ülkesinde olduğu gibi Türkiyede de Devrimci Hareketin şimdi yeniden emekçi kitleleri peşinden sürükleyerek ierleyebilmesi, kuşkusuz, Türkiye devrimmin güncel temel sorunlarının yanı sıra bu sorunlar karşısında da tutarlı çözüm ve görüşlerin ortaya konulmasından geçecektir.
Eylül 1990
Bu satırların yazılmasından sonra dört yıla yakın bir zaman geçti. Bugün hâlâ dünyanın herhangi bir ülkesinde olduğu gibi bizim ülkemizde de sosyalizm sorunları ve geçmiş sosyalizm süreçlerinin değerlendirilmesi, devrimci bir siyasi hareketin geliştirilmesi açısından önem taşıyan bir sorun olmaya devam ediyor. Ancak buradan, sıkça rastlandığı gibi, sosyalizm sorunları tam olarak çözülmeden (bugün de henüz tam olarak çözülmediğinden) devrimci bir hareketin geliştirilemeyeceği gibi hatalı bir sonuç çıkarılmamalı. Sosyalizme geçiş süreci oldukça uzun sürecek bir tarihsel döneme tekabül ediyor ve bu sürece ilişkin sorunlar bütün bir tarihsel dönem boyunca tartışma konusu olmaya devam edecektir. Bugün gerekli olan, bütün bu konulardaki teorik yaklaşımların, sosyalizm süreçlerinin eleştirisinin bilgisiyle yeniden üretilmesi ve sosyalist pratiğin bu bilginin ışığında sürdürülmesidir. Bilgi süreciyle pratik süreçlerin diyalektik ilişkisinin her iki sürrecin kesiksizliğini de gerektirdiği bilinen bir şeydir. Geçmiş sosyalizm tartışmalarında sergilenen en önemli yanılgılardan biri sosyalizmin teorik tanımlamalar çerçevesindeki belirli kalıplar içinde ele alınarak bu şartların hangi ülkede hangi tarihlerde bulunduğunu saptamanın en önemli mesele olarak görülmesiydi. Dünyada hangi ülkede sosyalizm var, hangisinde yok? Sovyetler Birliğinde hangi tarihe kadar sosyalizm vardı, hangi tarihte revizyonizm oldu, ne zaman kapitalizme dönüldü? Bettelhaim sosyalizm tanımlamasındaki kalıpları o kadar daralttı ki, sonuçta dünyada şimdiye kadar sosyalizmin hiç olmadığı sonucuna kadar vardı. (Bütün teorik dayanaklarını ondan alan ülkemizdeki sosyal emperyalizm savunucuları ise, o kadar ileri gitmenin doğru olmayacağını düşünerek ve Çin-Sovyet anlaşmazlığının tarihsel gelişimine endekslenerek 1956 yılında, Stalin döneminde durmayı tercih etmişlerdi.) Sosyalizm ideal bir ekonomik - toplumsal sistem tasavvuru olarak ele alınırsa elbette onun bugüne kadar hiçbir zaman hiçbir yerde gerçekleşmediğini söylemek mümkündür. Buna karşı, sosyalizm, kapitalizmden komünizme (Marksın deyişiyle her ikisine ait unsurların iç içe ve birbirleriyle mücadele halinde bulunduğu) bir geçiş süreci olarak ele alındığında, bu sürecin bugüne kadar hiçbir yerde tamamlanamadığı ne kadar gerçekse, bugüne kadar yaşanmış bütün sosyalizm deneylerinin, insanlığın kapitalizmden sosyalizme doğru tarihsel evriminin bir parçası olarak ele alınması gerektiği de o kadar doğrudur. Sovyetler Birliğinde uygulanan sosyalizm modeli, iktidardaki komünist partinin üst yönetim kademesinin iktidar tekelini elinde tuttuğu, buna karşı işçi-emekçi halk kitlelerinin tüm yönetim ve karar mekanizmalarının dışında tutulduğu, ekonomizme dayalı bir yönetim sistemi olarak gerçekleşmişti. Bunun yanı sıra, karşıt bir çizgi olarak ortaya çıkmasına rağmen, Çinin de, zaman zaman aşırı bir iradeciliğe (volantarizm) zaman zaman da ekonomizme dayanan ve yönetim sistemi olarak özünde aynı nitelikleri taşıyan bir sistem olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Geleneksel - revizyonist anlayışlar bugün bir yanda Sovyet modeliyle özdeş gördükleri sosyalizmin iflas ettiği ve piyasa sisteminden başka bir sistemin geçerli olamayacağı noktasına varıp dayanmışken diğer yandan da, gelenekçi bir tarzla kendisini yeniden üretme çabasını sürdürüyor. Önümüzdeki dönemde devrimci bir çizginin bu iki yaklaşıma karşı mücadele içinde gelişeceğini söylemek mümkündür. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra en çok üzerinde durulan konulardan biri piyasa sosyalizmi önerileri oldu. Piyasa sosyalizmi olarak anılan görüşlere göre, Sovyet sisteminin çöküşü Sovyet modeliyle özdeş gördükleri sosyalizmin de ölümü anlamına geliyordu. Onlara göre Sovyetlerin çöküşü sosyalist planlama ve mülkiyet anlayışının geçersizliğini ortaya koyuyordu. Piyasanın düzenleyiciliğinin ve özel mülkiyetin bulunmadığı ve merkezi planlamaya dayanan bir ekonomik sistemin yaşama şansı yoktu. Piyasacı sosyalizm görüşleri üretici ve tüketici tercihlerini yansıtmayan, bürokratik bir sosyalizm modelini ve onun Sovyetler Birliğinin çöküşünde sergilenen açmazlarını esas alıyor ve onun yerine piyasanın düzenleyiciliğini, özel mülkiyet ve kar sistemini esas alan - kimi sosyal düzenlemelerle destekli - bir kapitalizm versiyonu öneriyor. Geçiş süreci konusundaki revizyonist yaklaşımların bir uzantısı biçiminde ortaya çıkan bu görüşlere karşı, gene aynı anlayışın gelenekçi bir tarzla kendisini yeniden üretme çabası olarak bürokratik bir sosyalizm anlayışının savunulmasına da (daha az da olsa) rastlanılabiliyor. Özel mülkiyet, kâr ve piyasanın düzenleyiciliğine dayanan bir sistemin sosyalizmle bir ilişkisinin olamayacağı ne kadar açıksa, sosyalizmin, (kitleleri karar verme süreçlerinin dışında tutan bir ideolojik yaklaşımın ürünü olarak geliştirilmiş) bürokratik bir merkezi planlamacılıkla özdeşleştirilemeyeceği de o kadar açık olmalıdır. Sosyalizmde kapitalist - piyasa - faktörleri, (para, özel mülkiyetin değişik biçimleri, ticaret - kâr, maddi teşvikler vb) sosyalizm altında geçiş sürecinin özgül durumuna göre (ve esas olarak giderek azalma yönünde) varlıklarını sürdürürler. Ancak bütün bu faktörler, sistemin düzenleyici öğeleri olarak değil, tersine sınıf farklılıklarının ve yabancılaşmanın ortadan kaldırılmasını esas alan bir siyasetin ve böyle bir siyaset doğrultusunda geliştirilen demokratik bir planlamanın düzenleyiciliğine tabi unsurlar olarak varolabilirler. Sosyalist bir planlama anlayışı bürokratik planlama aygıtının memurları vasıtasıyla değil, özgür üreticilerin ve tüketicilerin kendi örgütlülükleriyle katıldıkları demokratik bir planlama anlayışını esas almalı. Sovyet modeli, bunun tersine, kitlelerin ve üreticilerin düşünce ve tercihlerinin dikkate alınmadığı, parti bürokrasinin her şeye egemen olduğu bir sistem olarak gelişmiştir. Bu, kuşkusuz onun genel siyaset (yönetim) anlayışının bir uzantısı olarak görülmeli. Kuşkusuz buraya kadar anlatılanlar, sosyalizm mücadelesinin tarihsel gelişimi içinde, bugünkü teorik tartışma çerçevesinin yalnızca en kaba çizgilerini verebiliyor. Ancak buna rağmen, bu çerçevenin belirlenmesinin bugün yeni bir devrimci siyasi hareketin geliştirilebilmesi için, gerekli teorik temelin belirlenmesi açısından, öncelikle piyasacı ve bürokratik sosyalizm anlayışlarına karşı iki kalın çizginin çekilmesinin önemli olduğu vurgulamak gerekli. Kuşkusuz bu kalın çizgilerin ötesinde duran (kadın hareketi, çevre hareketi vb.) yeni toplumsal hareketlerle sosyalizm ilişkileri, sosyalizmde işçi sınıfının rolü, devlet - toplum ilişkisi, vb. sorunlar etrafındaki tartışmalar gibi giderek artan biçimde önem taşıyacak pek çok konu var... Bütün bu ve benzeri konulara ilişkin tartışmalar kuşkusuz, sosyalizm mücadelesinin pratik süreçleri içinde ve bu süreçlerin öne çıkardığı sorunlarla örtüşerek devam edecek.
Bireşim Yayınları
Aralık 1995
|
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org