|
|
|
|
Kapitalist Olmayan Yol:
Geçen sayımızda modern revizyonizmin dünya değerlendirmelerini ele almış, bu değerlendirmelerle onların "ileri demokrasi, toplumsal ilerleme vb" diye formüle edilen devrim anlayışlarının bağıntısını incelemeye çalışmıştık. Kısaca özetlemek gerekirse günümüzdeki Sovyet ideologları (1957lerden sonra) dünya çapında meydana gelen değişmelerin devrimci görevlerimizdeki değişmelere yol açtığını ileri sürüyorlar. Nükleer silahların tahrip gücü bir dünya |
![]() |
|
savaşını önleme görevini birinci mesele haline
getirmiştir. Farklı toplumsal sistemler arasındaki yumuşamanın sağlanması
ve geliştirilmesi komünist partilerin merkezi görevi haline gelmiştir.
Marksist devrim anlayışı da bu yeni koşullara uyacak biçimde ele
alınmalıdır. Günümüzde emperyalizm esas olarak başta Sovyetler Birliği
olmak üzere sosyalist ülkelerin verdikleri ekonomik "savaşım" ile
geriletilmektcdir. Ekonomik yarışmanın başarılı bir şekilde sürdürülmesi
için mücadele edilmeli, detante korunup geliştirilmeli, bütün dünyadaki
komünistler buna yardımcı olmalıdırlar. Detanteı koruyup geliştirecek,
emperyalizmi silahlı müdahalelerden caydırıp, barışçıl geçişin koşullarını
sağlayacak, emperyalizmi ekonomik yoldan geriletecek ana güç SSCBdir.
Diğer bütün ülkelerin proletaryası ve sömürge ve yarı sömürge halklar bu
savaşıma yardımcı olmalıdırlar. Bu nedenle ilerlemiş kapitalist ülkelerde
"ileri demokrasi" sömürge ve yarı sömürge ülkelerde ise kapitalist olmayan
yol aşamalarından sosyalizme barışçıl yoldan geçiş önerilmektedir. Modern
revizyonizmin temel tezlerinin kaynaklandığı görüşler bunlardır.
Bu tezlerde ilk olarak, sosyalizmle emperyalizm arasındaki çelişme tek başına belirleyici olarak ele alınıyor ve bu çelişme de SSCB ile ABD arasındaki çelişmeye indirgeniyor. Çağımızın temel çelişmesini oluşturan çelişme tek başına (ve SSCB ile ABD arasındaki çelişme olarak) ele alınırken, dünya çapındaki baş çelişme niteliğindeki emperyalizmle ezilen dünya halkları arasındaki çelişme üçüncü plana itiliyor. Böylece ulusal kurtuluş mücadelelerinin ve halk kurtuluş savaşlarının rolü ikincil duruma düşürülürken, her şey ABD ile SSCB arasındaki ekonomik yarışmaya bağlanıyor. Gerek "kalkınmakta olan ülkelerdeki ulusal kurtuluş savaşları" gerek "gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı hareketi" SSCBnin emperyalizme karşı ekonamik savaşımını kolaylaştıracak doğrultuda olmalıdır, deniyor. Gelişmiş kapitalist ülkeler için getirilen ileri demokrasi tezi, burjuva demokratik devrimini çoktan tamamlamış ve sosyalist devrimin eşiğinde olan ülkeler için toplumun demokratikleştirilmesiyle barışçıl yoldan sosyalizme geçilmesini savunmaktadır. Bunun için ilk önce "işçi sınıfının da katıldığı" ileri demokratik yönetiın sağlanacak ve bu yoldan sosyalizme geçilecektir. Bu da burjuva parlamntosunda çoğunluk sağlanarak yapılacaktır. Bu, esas olan tespitleridir. Ama, parlamento dışı darbe yolları da önlerine serilince bu aracı da kullanacaklardır. Sovyet ideologlarının geri bıraktırılınış ülkeler için önerdikleri Kapitalist Olmayan Yol tezinde ise, işçi snnfının önderliğinde olmayan bir demokratik devrim savunulmaktadır. Modern revizyonistler, sosyalist ülkelerin dünyadaki "belirleyici" önemini vurgulamaktadırlar. (Ulusal kurtuluş savaşları ve emperyalizm arasındaki çelişmeyi "baş çelişme" olarak getirmemektedirler.) Sosyalist ülkelerin dünyada "belirleyici" olması sayesinde bagımsızlık eğiliminin ağır bastığı ve bloksuz ülkelerin güçlendiği bir dünyada "kalkınmakta olan ülkelerde" Sovyetler Birliğinin yardımıyla "politik bağımsızlığın yanısıra ekonomik bağımsızlığın da kazanılacağını" ve "işçi sınıfı önderliği olmadan Kapitalist Olmayan Yol aşamasından sosyalizme geçilebilecegini" savunuyorlar. Bu tezi Leninin formüle ettigi şekliyle yani ataerkil ve kabile ilişkilerinin bulunduğu geri ülkeler için değil de, bütün "üçüncü dünya" için gündeme getiriyorlar. Bunları savunurken, 1- Lenindeki Kapitalist Olmayan Yol tezini tahrif ediyorlar. 2- Leninist Kesintisiz Devrim anlayışını inkar ediyorlar. 3- Leninizmin emperyalizm teorisini tahrif ediyorlar. 4- Leninizmin bağımsızlık tezini tahrif ediyorlar. 5- Geri bıraktırılmış ülkelerde proleterya hareketini reformizm çizgisine hapsediyorlar. Sınıf işbirligini sınıf mücadelesinin yerine geçiriyorlar. 6- Leninizmin devlet ve orduya ilişkin temel tezlerini reddediyorlar. Modern revizyonistler, Kapitalist Olmayan Yol tezini gündeme getirirken, her şeyden önce demokratik devrimde proletaryanın önderliğinin gerekli olmadığı görüşünü savunuyorlar. Bunu yaparken Leninizmi iki önemli noktada tahrif ediyorlar. I- Leninist Kapitalist Olmayan Yol tezinin çarpıtılması ve "evrenselleştirilmesi". II- Kapitalist Olmayan Yol tezinin "sosyalizme barışçıl geçiş" safsatası ile kaynaştırılması. LENİNİST KAPİTALİST OLMAYAN YOL TEZİNİN ÇARPITILMASI VE "EVRENSELLEŞTİRİLMESİ" Lenin bu tezi yalnızca ataerkil ve kabile türü geri üretim ilişkilerinin egemen olduğu ülkeler, yani proleteryanın hiç bulunmadığı ülkeler için, kapitalist üretim biçiminin yaşanmasının gereksiz olduğu şeklinde önerir. Kapitalist olmayan bir yol izlenerek nasıl sosyalizme ulaşılabileceğini ve bunun başarıya ulaşması için devrimin proleteryanın ideolojisiyle silahlanmış örgütler tarafından yürütülmesini, ileri ülkeler proletaryasının kesin desteğini kazanmış olmasını vurgular. Modern revizyonistler ise, bu tezi, bütün "üçüncü dünya" ülkelerine uygulayarak evrenselleştiriyor ve aynı zamanda proletaryanın önderliğini reddediyorlar. Bu konuda Stalin, 1925 yılında yazdığı bir makalede sömürge ve yarı sömürge ülkeleri üç gruba ayırır. Birinci gruba, Fas gibi, "hemen hemen kendi proleteryası bulunmayan ve sanayi bakımından hiç gelişmemiş ülkeleri" koyar. Bu ülkelerde "komünist öğelerin görevi, emperyalizme karşı tek bir ulusal cephe kurmak için bütün önlemleri almaktır" (Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu S. 149) "Sanayi bakımından az biraz gelişmiş ve görece az sayıda proleteryası bulunan Çin ve Mısır türü ülkeler" ile "kapitalist bakımdan az çok gelişmiş ve az çok kalabalık bir proleteryası bulunan Hindistan türü ülkeler" için ise durum farklıdır. Emperyalizme karşı yürütülen mücadele ülke içinde burjuvaziye karşı yürütülen mücadeleyle birlikte proleteryanın hegemonyası altındaki emekçi sınıf ve tabakalarca yürütülür. Görüldüğü gibi Marksistlerin bu konudaki tavrı açıktır. Kapitalist Olmayan Yol tezi, proletaryanın mevcut olmadığı ülkeler için sözkonusudur. Yani 1925lerdeki "Fas türü" ülkeler için geçerlidir. Ve komünist ögelerin görevi emperyalizme karşı tek bir ulusal cephe kurmaktır. Proleteryanın ideolojik öncülüğü kapitalist olmayan yol sürecinde vazgeçilmez bir unsurdur. Diğer kategorilerdeki sömürğe ve yarı sömürge ülkelerde, yani proletaryanın mevcut olduğu ve şöyle ya da böyle bir kapitalizmin söz konusu olduğu ülkelerde (günümüzde özellikle yeni-sömürgelerde) milli demokratik devrimler ve demokratik halk devrimleri gündemdedir. Bu devrimlerdeki ulusal cephe (ya da anti-faşist cephe) içinde proletaryanın hegemonyası ve örgütsel bağımsızlığı esastır. Stalinde bütün açıklığıyla ortaya konan "sömürgesel devrimler" teorisi, Leninin ve Kominternin Doğu Halkları için gerekli buldukları önermelerden kaynaklanmıştır. Lenin, Kominterne sunduğu tezlerde sömürge ve yarı
sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş hareketlerinde komünistlerin etkin
olmaları gerektiğini belirtti. Örneğin, Moğolistan Halk Cumhuriyetinde
devrimcilerin izleyecekleri doğru bir politikayla ve onların
yönlendirmesiyle, Moğolistanın çoban toplumunun kapitalist üretim
biçiminden geçmeden de sosyalizmi inşa edebileceğini belirtti. Bu geçiş
dönemini de Kapitalist Olmayan Yol olarak nitelendirdi. (Bkz. Doğuda
Ulusal Kurtuluş Savaşları, S. 392-4). Lenin, Moğolistan deneyinde
sosyalizme geçiş için devrimcilerin öncü rolünü sürekli olarak vurguladı.
Komintern, 1920 yılında sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki burjuva demokratik devrimlerine komünist partilerin etkin bir şekilde katılması ve öncülügü ele geçirmesini gözönüne alarak, kesintisiz devrimin ilk aşamasına "burjuva demokratik devrim" yerine "milli-devrimci hareket" demenin daha doğru olacağına karar verdi ve bu ülkelerde komünistlerin köylü hareketleriyle çok yakın bağlar kurmalannı önerdi. (Bkz. a.g.e. S. 358) Gerek Rusya gibi, cılız da olsa kendi iç dinamüği ile gelişmiş bir kapitalist ülkede, gerek Çin, Vietnam, Kore v.b. sömürge ve yarı sömürge ülkelerde, demokratik devrimde proletaryanın önderliği devrimin kesintisiz bir süreç izlemesini ve sosyalizmin kurulmasını sağladı. Leninist kesintisiz devrim teorisinin mihenk taşı, demokratik devrime proletaryanni önderliğidir. Ne var ki, bütün bunlar, revizyonistlerin dikkate almadığı noktalardır. Onların Kapitalist Olmayan Yol tezinin, özel olarak Leninist Kapitalist Olmayan Yol tezi ile ve gene1 olarak Leninist devrim anlayışıyla bir ilgisi yoktur. Bunu anlamak için görüşlerine kısaca göz atmak yeterlidir. Modern revizyonistler, Kapitalist Olmayan Yol tezini "kapitalist aşamaya girmiş bütün "Üçüncü Dünya" için geçerli bir tez olarak savunuyorlar. Kapitalist aşamaya giren ve ("Üçüncü Dünya" şeklinde tanımladıkları ülkelerin tümü için kullanılıkları deyişleriyle) "bağımsızlığını kazanmış kalkınmakta olan ülkeler" için Kapitalist Olmayan Yol öneriliyor. Sovyet ideologlarından Jukov ve İskenderov bu konuda şöyle yazıyorlar: "Üçüncü Dünya ülkelerinde kapitalizmin ne kadar olgunlaştığı, ne dereceye kadar geliğtiği sorulabilir. Fakat hiç bir zaman, bu ülkelerin genel bir kapitalist aşamaya girdikleri yadsınamaz. Bu nedenle kalkınma yolunun, özellikle kapitalist olmayan kalkınma yolunun seçimi, belli bir grup bağımsızlığını kazanmış ülkeyi değil, tüm Üçünncü Dünyayı ilgilendirir" (Çağımızda Ulusal Kurtuluş Savaşları ve Üçüncü Dünya, S. 219) Yalnızca ataerkil ilişkilerin hüküm sürdüğü, kabile yaşantılarının söz konusu olduğu sömürge ülkeler için Lenin tarafından önerilen Kapitalist Olmayan Yol tezi, böylece, bu ilişkilerin çoktan aşıldığı, şu ya da bu düzeyde bir proletaryanın bulunduğu bütün Üçüncü Dünya ülkelerine ayırım gözetmeksizin öneriliyor. Bununla da yetinmeyen Sovyet ideologları, bu ülkelerde proletaryanın bağımsız siyasetini, sınıf işbirliğine feda ediyorlar. Bu ülkelerde, ulusal burjuvazinin veya küçük burjuvazinin önderliğindeki Kapitalist Olmayan Yolun SSCBnin yardımlarıyla sosyalizme dönüştürüleceğini ileri sürüyorlar: "Genç devletlerin komünist partileri yeterince güçlü olmadıkları zaman, ulusal kurtuluş hareketinin akışı üzerinde komünist politika sosyalist ülkelerin dolambaçlı yoluyla etki yapıyor." (Zaradov, Leninizm ve Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş, S.108) Böylece, revizyonistlerin Kapitalist Olmayan Yolu ülkeleri toplumsal devrim yolundan bir kez daha saptırıyor. Proletaryanın sınıf mücadelesini değil, burjuvaziyle sınıf işbirliğini öneriyor ve burjuvaziye yardım ediyor. KAPİTALİST OLMAYAN YOL TEZİNİN "SOSYALİZME BARIŞÇIL GEÇİŞ" SAFSATASI İLE KAYNAŞTIRILMASI Modern revizyonistler, Leninin 1917 Şubat devriminden sonra gündeme gelen Kerensky döneminde, küçük burjuva demokrasisi koşullarında "devrimler tarihinde son derece seyrek rastlanan bir olanak... devrimin barışçıl yoldan gelişmesi olanağı" şeklinde ifade ettiği bir görüşünü de evrenselleştirme çabasına giriyorlar. Böylece Leninist şiddete dayanan devrim teorisini de reddediyorlar. Dahası Leninin sosyalizme barışçıl geçiş ve Kapitalist Olmayan Yol konusundaki görüşlerini mekanik bir şekilde zaman ve mekan olgusunu gözetmeksizin kaynaştırıyorlar. Bu çabalarını geçerli kılmak için bir tahrifata daha başvuruyorlar. Proletarya önderliğinde kazanılan ulusal kurtuluş savaşlarından sonra kurulan demokratik halk diktatörlükleri koşullarında, sosyalizme barışçıl geçişin mümkün olmasını kendi tezleri için "kanıt" olarak getiriyorlar. Böylece revizyonistler bir taşla iki kuş vurmuş oluyorlar. Sovyet ideologlarından N. Simoniya bu konuda şöyle yazıyor: "Lenin, barışçıl yolun proletarya ile köylülügün devrimci demokratik diktatörlüğünün tam iktidarının kurulması olasılığı ile doğrudan ilişkili olduğunu belirtmiştir. Bu geri bir köylü ülkesinde küçük burjuva devrimci demokratik diktatörlüğü aracılığıyla bir burjuva demokratik devrimin sosyalizme gelişmesine ait, başka bir deyişle, kendiliğinden kapitalist gelişme sürecini durduran bir diktatörlüğe ait ilk pratiktendi." (N. Simoniya, "Lenin ve Doğuda Devrim" broşürü, İng. Novosti Press) Modern revizyonistler buradan yola çıkarak küçük burjuva radikallerinin öncülüğündeki ilerici hareketlerin ve cuntaların sosyalizme barışçıl yoldan geçişi sağlayabileceğini savunuyorlar. Halbuki bilindiği gibi Lenin, devrimci demokratik diktatörlük koşullarında sosyalizme doğru barışçıl gelişme düşüncesini ortaya koyarken, aynı zamanda devrimde hegemonya sorununu da vurgulamıştı. Çünkü kesintisiz devrim teorisi, proletaryanın önderliği esasına dayanıyordu. İşte bu temel görüşü reddeden modern revizyonistler, işçi sınıfı mevcut olsa bile, emperyalizmden bağını siyasi olarak koparmış genç devletlerdeki küçük burjuva radikallerinin yönetimini devrimci diktatörlük ile özdeşleştiriyorlar. Bu tez, gerçekte emperyalizmin kendi iç tutarsızlıkları ile yıkılabileceği, ekonomik olarak gerilemeyle ve pazarlarını kaybederek kendiliğinden çökeceği biçimindeki bir ekonomizm ve kendiliğindecilik anlayışının sakatlığını da içerir. Nitekim Sovyet ideologları son zamanlarda Rosa Luxemburgun toptan çöküş (katastrof) anlayışını temel alan emperyalizm teorisiyle Leninin emperyalizm teorisi arasında bir farklılık olmadığı görüşlerini de ileri sürebilmekteler. Bunun için, emperyalizmin pazarlarının tasfiye edilmesini, yani onun ekonomik bakımdan yenilmesini yeterli buluyorlar. Öyle ki, Sovyetler Birliği nin emperyalist ülkelerle ekonomik rekabetten üstün çıkması, emperyalizmin toptan çöküşü için yeterli sayılıycır. Bu üstünlüğün sağlanması ise, emperyalistlerin pazarlarını oluşturan geri bıraktırılmış ülkelerin Sovyetler Birliği ile ekonomik ilişkileri geliştirmeleri ile mümkün olabiliyor! Bu emperyalizm tahlili işte böylece, geri bıraktırılmış ülkelerde ulusal ve toplumsal kurtuluşun devrimle değil de, Sovyetler Birliğinin yardımını alan bir dizi ülkenin Kapitalist Olmayan Yolu izlemesi ile gerçekleşeceği tezinde ifade ediliyor. Bu tahlil ile sömürgesel devrimlerin artık birer olgu olmaktann çıktığı sonucuna ulaşıyorlar. Çünkü Sovyet ideologlarına göre, ülkelerin siyasi bağımsızlıklarını kazanmaları ve "sömürge" olmaktan kurtulmalarından sonra ekonomik ilişkileri de keserek emperyalizmden tamamen kurtulmaları mümkün olacaktır. Bu ise, SSCB ile kurulacak ekonomik ilişkilerle sağlanabilir. Bu görüş ışığında Sovyet revizyonistleri, bu "kendiliğinden çöken sömürge sisteminden" doğan, "siyasi bağımsızlığına sahip fakat ekonomik bağımsızlığı olmayan üçüncü dünya ülkeleri" için Kapitalist Olmayan Kalkınma Yolu öneriyorlar. Bu anlayışla, anti emperyalist görünümlü bütün burjuva hareketleri destekliyor ve onları "bağımsızlıkçı", olarak görüyorlar. Ne var ki, bu konuda Leninin tavrı oldukça açıktır: "... biz, sömürge ülkelerin burjuva kurtuluğ hareketlerini ancak bu hareketler gerçekten devrimci oldukları takdirde, bu hareketlerin temsilcilerinin o ülkelerdeki köylülüğü ve sömürülen geniş kitleleri devrimci bir ruhla örgütlendirmemize engel olmadıkları takdirde desteklemeliyiz ve destekleyeceğiz. Eğer bu koşullar yerine getirilmezse bu ülkelerdeki reformcu burjuvaziye karşı (ki bunu İkinci Enternasyonalin kahramanları da dahildir) mücadele ederiz." (UKTH, S. 226 veya DUKS, S. 358) Leninizme göre bağımsızlık bir devrim sorunudur.
Modern revizyonistlerin ise böyle bir "sorunu" yoktur. Leninizm, siyasi
bağımsızlığı mutlaklaştırmayan bir anlayışa sahiptir. Lenin, tekelci
dönemde, emperyatistlerin doğrudan ya da dolaylı yollarla yabancı
ülkelerin devlet adamlarını siyasetçilerini, memurlarını rahatlıkla satın
alabileceğini yazıyordu. Demek ki, temel ekonomik bağımlılık yüzünden
siyasi bağımsızlığın mutlaklaştırılamayacağı, siyasi bağımsızlık
koşullarında dahi ipin her zaman emperyalistlerin elinde olduğu
unutulmamalıdır. Zaten, bu yüzden emperyalistler bile, sıkıştıkları zaman,
siyasi bağımsızlığı savunur gözükürler yarı sömürge ülkelerdeki nisbi
bağımsızlık eğilimi hem Sovyet iddiaları hem de ÇKP ideologları tarafından
hakim eğilim olarak abartılmakta "ülkeler bağımsızlık istiyor" biçiminde
sloganlaştırılmaktadır. "Bugün durum değişmiştir. Emperanlizmin kurduğu sistem ciddi bir şekilde sarsılmıştır. Dünya sosyalist sisteminin sağlamca kurulduğu; ve vaktiyle emperyalizmin köleleştirdiği, ülkelerin çeşitli bağımlılık şekillerinden tam bir bağımsızlığa geçmeleri sayesinde kapitalist alemde sosyal gelişmeye doğru temel eğilimin yerleştiği bugün, kapitalist olmayan gelişme yolu (abç) artık bu ülkelere kapalı değildir." "Bu ülkeler dünya kapitalist sisteminden henüz kopmamış olmalarına rağmen, ekonomik gelişmelerini diledikleri gibi yönetmek ve dış politikalarını tayin etmek imkanını kazanıyorlar. Bu ülkeler emperyalizm için bir ihtiyat kaynak olmaktan çıkıyorlar, emperyalizme karşı bir güç haline geliyorlar. Daha şimdiden ekonomilerinin sömürge yapısını kırmaya başlamış bulunuyorlar. Bundan dolayıdır ki, bugün devletlerin emperyalist sistemini, dünya kapitalist ekonomi sistemiyle bir tutmak doğru değildir. İki dünya sistemi arasındaki yarışmı devrinde eski sömürgelerin siyasi bağımsızlıklarını kazanmaları, bu ülkelerin sadece siyasi boyunduruktan değil, emperyalizmin onları ezen ekonomik boyunduruğundan, dolayısıyla da, dünya kapitalist ekonomi sisteminden kopmalarını sağlıyor. Bu ülkeler ekonomik alanda bağımsızlıklarını elde etmedikçe, ekonomik geriliklerini giderip aşmadıkça emperyalizm onları sömürmeye devam edecektir". (Arzumanyan, Dünya Kapitalizminin Bugünkü Buhranı, S. 32) Ayrıca bu nisbi siyasi bağımsızlık olgusu III. bunalım döneminin özellikleri kapsamında ele alınmalıdır. Yeni sömürgecilikten önce de, siyasi bağımsızlığına sahip ülkeler, emperyalizmle bağlarını tamamen koparmadıkça, birer yarı-sömürge sayılırdı. Onların bağımsızlığından söz edilemezdi. Bağımsızlık, siyasi anlamda nisbi bir öge idi. Günümüzde ise, emperyalizm yarı sömürge ülkelerde, gizli işgal yöntemleriyle aynı zarnanda bir içsel olgu haline gelmiştir. Bu ülkelerde emperyalizm oligarşik diktatörlükler içinde temsil edilmekte, ülkenin siyasi yönetiminde de daha fazla söz sahibi olmaktadır. Böylece, yeni sömürge ülkelerin sahip olduğu nisbi siyasi "bağımsızlık", eski dönemin yarı-sömürgelerine oranla daha fazla bağımlılığı ihtiva etmektedir. Modern revizyonistler bu görüşleriyle yarı sömürge ve yeni sömürge ülkelerin sahip olduğu nispi siyasi bağımsızlık öğesini mutlaklaştırıyorlar. Öyle ki, bu anlayışları ile geri bıraktırılmış ülkelerdeki devrimci hareketlere büyük darbeler indiriyorlar. Bunun en açık örneği olarak, Seylanda 1971 yılında on binlerce kişinin katıldığı ayaklanma karşısında SSCB ve Çin Halk Cumhuriyeti, ABD ile ortak tavır alarak gerici Bandaranaki yönetimini desteklemişler, binlerce devrimcinin katledilmesine yardım etmişlerdir. Öte yandan, Sovyetlerin aynı anlayışla ele aldıkları, büyük umut bağladıkları Indra Gandi yönetimi Hindistanı açık faşizme sürüklemiş ve emperyalizmin askeri darbesine bile gerek kalmadan seçimlerde sağcı partilerin iktidara gelmesiyle Sovyederle ilişkilerin kesileceği açıklanmıştır. Bu ve benzeri örnekleri daha da artırmak mümkündür. Biz burada Sovyetlerin OPEC ülkeleıinin petrol fiyatlarının tespitinde aldığı tavrı, "siyasi bağımsızlığı da sağlama şeklinde yorumladıklarını ve Suudi Arabistan ile Kuveyti emperyalist sömürüden kurtulma yolundaki ülkeler olarak gösterdiklerini hatırlatmakla yetinelim... SEYLAN, HİNDİSTAN Sovyet ideologları, sonuç olarak, bu anti-Leninist görüşleri ışığında siyasi "bağımsızlığı" olan ülkelere büyük miktarlarda kredi verilir ve teknoloji yardımı yapılırsa, bu ülkelerin emperyalist sömürüden (devrime ihtiyaç kalmadan) kurtulacaklarını ileri sürmektedirler. Sovyetler Birliği bu gerekçeyle İran, Türkiye gibi ülkelere de büyük miktarlarda yardım yapmakta ve ekonomik ilişki içine girmektedir. Bu anti-leninist yaklaşım, Sovyet "bilim işçileri" tarafından gayet açık bir şekilde şöyle sunulmaktadır: "Sovyet kredileri, gelişmekte olan ülkelerin ekonomik bağımsızlıklarının güvencesi olarak büyük yararlar sağlıyor... Bu kredilerin büyük bir bölümü, kapitalist olmayan kalkınrna yoluna girmiş ülkeler ile, Hindistan, Afganistan, Pakistan, İran ve Türkiye gibi komşu ülkelere verildi. Gelişmekte olan ülkeler Sovyetler Birliğinden aldıkları bu kredileri ve donatımları, genellikle döviz ödemeksizin ve ödeme dengelerini zorlamaksızın kendi ihraç ürünleriyle karşılıyorlar. Bu durum, gelişmekte olan ülkelere, kendi ihraç ürünleri için sürekli genişleyen, güvenilir bir pazar sağlamaktadır." (K. İvanov, Lenincilik ve Sovyetler Birliği Dış Politikası, S.144) Görüldüğü gibi, Sovyet revizyonistlerinin bakış açısı Türkiye gibi geri bıraktırılmış ülkelerdeki halk kurtuluş hareketlerinin sorunlarını çözmek değil, Türkiye hakim sınıflarının sorunlarına çözüm getirmektir. Döviz ve pazar sorunları, Türkiye halklarının değil, Türkiye oligarşisinin sorunlarıdır. İşte modern revizyonistlerin "bağımsızlık" anlayışı böyledir. Olaylara sınıfsal açıdan değil de, Çin revizyonistleri gibi ülkeler açısından bakış Sovyet revizyonistlerinin ana özelliklerindendir. Geri bıraktırılmış ülkelere yaptıkları yardımlar, bu ülkelerin halklarına değil de hakim sınıflarının sorunlarına çözüm olmasına rağmen, başka ülkelerin bağımsızlığını Sovyetler Birliğinin sağladığını savunacak kadar cüretkar olabiliyorlar. "Sovyetler Birliği ve öteki sosyalist ülkeler ulusal kurtuluş hareketine ve devrimci savaşıma kapitalist ülkelerle, özellikle Latin Amerika ülkeleriyle olan ticari ve ekonomik ilişkilerini geliştirerek de katkıda bulunuyorlar. Çünkü bu, bu ülkelerin ABD karşısındaki bağımlılıklarını zayıflatmaya, emperyalizmin etkisini yıkmaya yardımcı oluyor" (Zaradov, Leninizm ve Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş, S. 336) Asya, Afrika, Latin Amerika halklarının kurtuluş mücadelesinde döktükleri kanlar bu şekilde küçümsenebilir, bu mücadelelere böylesine saygısızlık edilirse, buna Leninizm denemez. Halklar bağımsızlıklarını kendi öz güçleriyle elde ederler. Bağımsızlığı ne emperyalistler verir, ne de SSCBnin ekonomik yardımları sağlar. Halbuki modern revizyonistler, görüldüğü gibi, bu politikalarını haklı gösterebilmek için Leninist bağımsızlık tezlerini çarpıtıyorlar. Geri bıraktırılmış ülkelerde bağımsızlık sorununun devrim ile çözümleneceğini savunan Leninizmin tersine, ülke içi sınıflar savaşından kopuk bir bağımsızlık teorisi getiriyorlar. Ekonomik bağımlılığı olan ülkelerin siyasi bağımsızlığını mutlaklaştırıyorlar. Bağımsızlık sorununu ülke içi sınıflar mücadelesinden soyutlayıp reformizmi destekliyorlar. Sınıf mücadelesi yerine sınıf işbirliğini yerleştiriyorlar. Geçerken şunu da belirtelim: Bu revizyonist çizginin "milliyetçi" boyutundan bahsediyoruz. Bu milliyetçilik esas olarak enternasyonalizm adına SSCBnin devlet çıkarlarının her şeyin üstünde tutulması, büyük devlet şövenizmi anlayışından başka bir şey değildir. Her şey öylesine formüle edilmektedir ki, bütün çözüm yolları gelip SSCBnin çıkarlarının korunmasına dayanmaktadır. "SSCBnin çıkarları enternasyonalisttir! SSCB sosyalizm demektir! SSCB dünya devrimci sürecinin ana belirleyicisidir! v.s." MARKSİST DEVLET TEORİSİNİN İNKARI Yukarda sıraladığımız görüşlerin sonucu olarak Kapitalist Olmayan Yol tezinin sunuluşu aynı zamanda Marksizm Leninizmin devlet teorisinin inkarını da birlikte getiriyor. Çünkü bu tez ile devrim teorisini reddetmiş olmaları kaçınılmaz olarak devlet teorisinin de değiştirilmesine yol açıyor. Çünkü, Sovyet ideologlarına göre, Kapitalist Olmayan Yola geçiş ve bu yol aracılığıyla sosyalizme barışçıl geçiş mevcut devlet mekanizmasının aşağıdan yukarıya (kitlelerinin gücüyle) parçalanmasını gereksiz kılıyor. Mevcut devlet yapısında yapılacak değişiklikler de kapitalist olmayan yola girmek için yeterli olabilir. Revizyonistler, sosyalizme geçişe bir hükümet değişikliği olarak bakıyorlar. Hükümet değişiklikleri de seçimle de sağlanabilir, cuntalarla da. Bu bakış açısı Sovyet ideologlarının parlamento aracılığıyla barışçıl geçişi savunurken, diğer taraftan cuntalarla hükümet değişikliği sağlamaya çabalamalarının gerekçesidir. Bilindigi gibi, devletin sınıfsal özünün ve devletin devrim sürecinde kökten degişmesinin inkarı, Leninizmin inkarı demektir. Bu tavrın reformizmden hiç bir farkı yoktur. Jukov ve İskenderov şöyle yazıyorlar: "Üçüncü Dünya ülkelerinde, devletin çok büyük göreli özerkliği nedeniyle, ulusal bağımsızlık zaferinden sonra, eski devlet mekanizmasının ayıklanması sorunu pek o kadar önemsenmemektedir... Devletin sosyal ve sınıfsal temelinin değişmesi, demokrasinin yaygınlaşması, demokratik devrimci güçlerin devlet mekanizması içinde önemli mevkiler elde etmelerine paralel olarak devletin doğası da yavaş yavaş değişmeye başlar. Belli koşullar içinde, ulusal kurtuluş devrimlerininmuzaffer günlerinde kurulan demokratik, milliyetçi ve ilerici devletler, sosyatist tipte devletlere dönüşebilirler" (Jukov, İskenderov, a.g.e., S. 231) Bütün "Üçüncü Dünya" ülkelerinde genel olarak "devletin göreli özerkliğinden", "eski devlet mekanizmasının ayıklanmasından" söz etmek Leninizmin devlet ve devrim teorilerinin yerine, bunların kopyası bile olamayan saçmalıkları oturtmaktadır. Devlet konusundaki anti-Leninist tezler, ordu konusunda da geliştirilmiştir. Ordu (militarizm), bilindiği gibi, devlet aygıtının en önemli unsurlarndan birisidir. Modern revizyonistlerin sahip oldukları burjuva devlet anlayışı, kaçınılmaz olarak ordunun ele alınışında da sınıf işbirliği şeklinde beliriyor. "Ulusal Demokratik Devlet" diye, tanımladıkları bu devletlerdeki orduyu da ulusal-demokratik ordu şeklinde gösteriyorlar. Emekçi sınıfların iktidarda olmadığı bu ülkelerde, açıktır ki, ordunun emekçilerden yana olması düşünülemez. Tam tersi, ordu, söz konusu devlete egemen olan sınıf adına emekçiler üzerindeki baskı kurumlarından başka bir şey değildir. Halbuki Sovyet ideologları, böylesi ordulara "ilerici" misyonlar yüklüyor ve bu ülkelerde askeri darbeyle iş başına gelen siyasi iktidarın tutucu ve militarist yönlerini reddediyorlar. Konuya sınıfsal açıdan yaklaşma adına, subayların "diğer sınıf ve tabakalara oranla daha büyük hareket serbestliğine" sahip olduğunu savunuyorlar. Modern revizyonistlere göre "yurtsever subaylar az gelişmiş ülkelerde en aydın ve en dinamik gücü temsil etmektedir." "Ayrıca bu ülkelerde siyasal partiler ölü olarak doğduğundan (Hindistan hariç!) devlet yönetimini ele alacak kadar güçlü bir burjuva partisi yoktur" diyorlar. Burjuvazi adına siyasal iktidara el koyan ordu (her nasılsa?) ilerici oluyor. Dahası, bu revizyonistlere göre bu ülkelerdeki komünist partiler zaten yeteri kadar etkin bir rol oynayamıyorlar. Ulusal cephe tipinde örgütlenen iktidar partileri ise, aşırı derecede karmaşık görevleri çözümlemek için henüz yeteri kadar hazırlıklı değildir, v.s.. İşte bu ve benzeri görüşler Sovyet revizyonistlerinin cuntacılırını mazur göstermek için ileri sürülüyor. Örneğin, yukanda sözünü ettiğimiz etkenlere işaret eden İskenderov, bunların "ordunun kalkınma yolundaki bir çok ülkede, belli ölçüde, toplumun en iyi örgütlenmiş gücü olarak neden siyasal olayların göbeğinde bulunduğunu" açıklar diyor. (a.g.e., S. 237-8) Görüldügü gibi Sovyet ideologlarının bu açıklamaları yalnızca, onların proletaryanın bağımsızlık siyasetinden, dolayısıyla çağımızın toplumsal devrimlerinden ne kadar uzak olduklarını ortaya koyuyor. Ordu, onların değerlendirmesinde bir "vurucu güçtür". Siyasal iktidar mücadelesinde ordu içinde demokratik ve tutucu güçlerin çatışmasının sınırında "sınıf mücadelesi" bitmektedir. Önemli olan da bu mücadelede birincilerin galip çıkmasıdır. Sovyetler Birliğine yakın burjuva hükümetler nasıl "halktan yana" diye lanse ediliyorsa, bu sol cuntalar da, devrimci demokratik diktatörlükler diye tanımlanıyorlar. İşte modern revizyonistlerin Kapitalist Olmayan Yolunun dinamik gücü bu yolu askeri darbelerle açan "ilerici" ordulardır. Emekçi sınıfların iktidar mücadelesi değil... SONUÇ Modern Revizyonistlerin Kapitalist Olmayan Yol Tezi, Ezilen Halklara Kurtuluş Değil Teslimiyet Öneriyor.... Revizyonistlerin önerdiği şekliyle Kapitalist Ohnayan Yol geri bıraktırılmış ülkelerde burjuvazinin şu ya da bu kliğinin emekçi halklar üzerindeki diktatörlüğünün desteklenilmesidir. Bu yazımızda anlattığımız gibi, modern revizyonistler, emperyalizmin baskı ve sömürüsü altındaki geri bıraktırılmış ülkelerde özde emperyalizme karşı olmayan ama görünüşte karşı olan hareketlere umut bağlıyor ve böyle iktidarların bulunduğu ülkelerin Kapitalist Olmayan Yoldan sosyalizme geçecegini iddia ediyorlar. Mısır, Irak, Suriye, Sudan, Gana, v.b. ülkeler için bu tez ileri sürülmüştür. Mısır uzun yıllardır Sovyet yardımı alırken, ülkede emperyalizmle içiçe geçen hakim sınıflar giderek güçlenmiştir. Enver Sedat bugün ABD emperyalizmiyle ittifakını açıkça sergilemektedir. Bu ülkede emekçi halk yığınları ve komünistler üzerinde yoğun bir baskı uygulanmaktadır. Irak, Kürdistan, konusundaki tavrıyla sosyalizm bir yana, demokrasiden ne kadar uzak olduğunu göstermektedir. Suriye, Filistinlilere karşı şovenist ve ilhakçı tavrıyla ve ABD emperyalizminin dümen suyunda gidişiyle ortadadır. Sovyetler Birliğinin desteğini uzun süre alan Sudan ise kısa bir süre önce, aniden tavır "değiştirmiştir". Sudan yöneticileri Çin Halk Cumhuriyetine yaptıkları ziyarette, "iki süper devlete" karşı olduklarını açıklayarak Çin yardımı almaya başlamışlardır. (Sudanın Çine ve daha önce de Mısırın ABDye yamanması zor olmadı. SSCB ve Çin, bu ülkeleri aynı şekilde ele almaktadırlar. SSCBnin "kapitalist olmayan yolcuları" ile Çinin "Üçüncü Dünyacıları" aynı ülkelerdir.) Sonuç olarak, modern revizyonistlerin bu tezlerinin yalnızca teorik yanılgılar olmadığı ortadadır. Bu tezler bizzat sosyal pratik tarafından çürütülmüştür. Sovyetler Birliğinin bu yanlış tespitleri, onun içinde bulunduğu milliyetçi-revizyonist bir sapmanın ürünüdür. Sovyetler Birliği dünyayı devrimle değiştirmeyi değil, dünyadaki güçler dengesini korumayı amaçlamaktadır. Marksizm Leninizm bize modern revizyonistlerin önerdiklerinin ve yaptıklarının tersine, bugün dünya devrimci hareketini geliştiren gücün, tek tek ülkelerde proletarya önderliğinde verilen halk kurtuluş savaşları olduğunu göstermektedir. |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org