Ortadoğu ve Türkiye’de Durum ve ABD Çıkarları

DY, Sayı:35, Nisan 1980

İRAN ve Afganistan’daki gelişmelerden sonra, tam ABD tarafından İran’a karşı yeni bir hareket geliştirilmeye başlandığı bir sırada İran’la Irak arasındaki (ötedenberi süregelen) anlaşmazlıkların mevzi-sınır çatışmalarına dönüştüğü görüldü. Ve bu yüzden Lüksemburg’un bir milyon dolarlık yardımı ve Cumhurbaşkanı’nın bir türlü seçilemeyişi ile meşgul olan Türkiye’de ve dünyada gözler bir kere daha Ortadoğu’ya çevrildi. İran’da Kürtlerle merkezi hükümet kuvvetleri arasında çatışmalar sürüyor. ABD, Türkiye’den İran’a karşı ilan ettiği ambargoya katılmasını istedi...

l. Ortadoğu’daki ABD politikaları, İran’ın ABD’den kopmasından sonra onun Ortadoğu’daki temel dayanağını oluşturan Mısır-İsrail cephesinin güçlendirilmesine yönelmiştir. Bir yandan Türkiye - Suudi Arabistan-Irak gibi ülkelerle bu cephe takviye edilmeye (ve mümkünse bir pakt altında birleştirilmesine) çalışılmakta, diğer yandan da Ortadoğu ülkeleri arasındaki çelişmelerden yararlanılarak İran’ın da katılacağı güçlü bir Arap-Filistin cephesinin oluşturulmasına engel olunmaya çalışılmaktadır. Gerek İranla Irak arasındaki çatışmalar, gerekse İran içinde ve bölgede sınıfsal ve anti-emperyalist bir temele oturmayan, dinsel ve “ulusal”, vb. nedenlere dayalı çatışmalar, ABD emperyalizminin
Ortadoğu’daki yürüttüğü politikalarıyla tam bir uygunluk göstermektedir.

Bölge çeşitli ulusal ve mezhep ayrılıklarını bünyesinde taşımaktadır. (Sadece İran’da; Arap ve Fars kökenliler, Kürtler, Azeriler ve Belücüler yaşamaktadır. Bunların bir çoğunda Şii ve Sünni mezheplerini benimsemekten ileri gelen ayrılıklar vardır.) Irak - İran - Suriye gibi ülkelerin yönetimleri de mezhep bakımından farklılıklar göstermektedir. (İran, Irak’ın İran’daki Sünni Kürtleri kışkırttığını; Irak ise İran’ın, Irak’taki Şii’leri, Sünni yönetime karşı kışkırtıp örgütlediğini ileri sürmektedir.) Libya ile birlikte İsrail’e karşı ,”kararlılık cephesinde” yer alan ve Irak’la öteden beri çatışma halinde bulunan Suriye ise, Irak’ı; İran’a karşı tavrından dolayı Amerikancılıkla suçlamaktadır.

İran devrimi de gerçek bir halk devrimi tarafından gerçekleştirilebilecek olan şeyleri başaramamış, önderliğinin niteliğinden dolayı, ne içerdeki ne de dışarda bölge halkları ile arasında var olan sorunları çözememiştir. Irak’ta S. Hüseyin yönetimi ise uzunca bir süreden beri “Batı yanlısı” bir politikaya yönelmiştir. Ve İran’la Irak arasında meydana gelen çatışmalarda sergilenen tavırfarı onun bu politikasının bir sonucu olarak değerlendirilmektedir.

Özetle ifade etmek gerekirse, Ortadoğu ülkelerinin burjuva yönetimleri tarafından izlenilen dar-tutarsız politikaları sonucu, bölge halkları arasında var olan ayrılık unsurlarının emperyalizm tarafından kolaylıkla istismar edilebilir bir hale gefmesine yol açmakta ve bölge halkları arasında emperyalizme ve İsrail - Mısır cephesine karşı güçlü bir Filistin - Arap cephesinin kurulmasına mani olmaktadır.

2. ABD’nin Ortadoğu'da uyguladığı politikalar, kuşkusuz ki Ortadoğu’daki Amerikan çrkarlarının korunmasında Türkiye’nin de "en iyi" bir şekilde kullanılmasını da öngörmektedir. Ortadoğu’da işler gittikçe kızışırken ABD’nin, İran’a karşı uyguladığı “ambargo”ya Türkiye’nin de katılmasını istemesi ve tam da bu sıralarda Suudi Arabistan ile Amerikan petrol ve silah tekelleri arasındaki “esrarengiz” bir adam olduğu söylenen Kaşıkçı’nın “zuhur etmesi” ilginç bir raslantı olmuştur.
Gerçi Türkiye’nin (hele bugünkü yönetim şekliyle) kendisinden talep edilen şekilde İran’a karşı yürütülecek “ambargo”ya katılması pek kolay olmadığı için bu gerçekleştirilememiştir. Ama ABD’nin Ortadoğu’daki kendi çıkarlarının korunması için Türkiye’ye biçtiği rolün yerine getirilebilmesi için Türkiye ile yakından ilgilenmeye devam edeceğine hiç şüphe yoktur. Nitekim, ABD Temsilciler Meclisinin geçenlerde hazırlattığı raporda, Türkiye’nin Ortadoğu’daki Amerikan çıkarları açısından önemli bir rol oynayacağından söz edilerek, Türkiye’nin ihtiyacı olan ekonomik - askeri yardımlar konusunda olumsuz hareket edilmemesi talep edilmekteydi.

3. Dışarda bütün bu gelişmeler olurken içerde Cumhurbaşkanlığı vesilesiyle egemen sınıfların yönetim çıkmazlarının belirli bir dönüm noktasına gelip tıkandığı gözlemlenmektedir.

Bu tıkanıklığın nedeni, bugünkü koşullardaki bir Cumhurbaşkanlığı seçiminin, egemen sınıfların bunalımının çözümü için önlerindeki yollar konusunda da belirli bir tercih (en azından bir yanın ağırlık kazanması) anlamına da gelecek olmasıdır.
Bu durum özellikle AP’nin çıkmazları ve kararsızlıkları ile de ilgilidir. Demirel; karşı karşıya bulunduğu açmazların bir sonucu olarak Cumhurbaşkanlığı seçiminin yarattığı durumu alabildiğine zorlamakta, kendi açmazlarını çözebilecek bir yol aramaya çabalamaktadır.

Demirel bizim gizli faşizm dediğimiz (parlamentonun ve onun bünyesinde oluşan hükümetlerin yönetimde etkin bir rol oynar göründüğü, fakat aynı zamanda kitlelerin düzene olan muhalefetlerinin bastırılabilmesi için resmi-sivil faşist saldırı araçlarının sonuna kadar uygulandığı) bir yönetim şeklini savunmaktadır.

Bilindiği gibi Demirel, en son bir erken seçimi hedefleyerek bugünkü yeni MC’yi oluşturmuştur. Aradan geçen uygulamalar giderek Demirel’in istediği gibi (bugün tekelci burjuvazinin buhrandan çıkış için diğer en kuvvetli tercihi olan açık faşizmin de yerini tutacak) bir güçlü iktidar oluşturabilmesi ve bu yolla egemen sınıfların iktidar krizinin çözülmesi imkanını zayıflatmakta ve hatta ortadan kaldırmaktadır.

İşte bu yüzden Demirel, Cumhurbaşkanlığı seçimini bir yönetim şekli tartışması için köprü olarak kullanmakta, güçlü bir iktidarın oluşmasını sağlayacak yönde bir “anayasa değişikliği” sorunu ortaya atılmaktadır.

Demirel’in “anayasa değişikliği”nin gerçekleştirilmesindeki büyük güçlükleri bile bile böyle bir zorlamaya başvurabilmesinde, karşısında bir AP - CHP “diyaloğu” geveleyip durmaktan başka bir şey bilmeyen “Ecevit politikası”nın da önemli bir payı olsa gerekir.

Ecevit, kendisinin bir şey yapabileceğine her halde artık kendisi de inanmamaktadır. Bütün bu gelişmeler karşısında bir AP - CHP “diyaloğu” önermekten başka bir şey bulamamaktadır. Bu politikanın anlamı ise şudur: Ecevit, hem düzenin buhrandan çıkışını, hem de kendi (yüksek!) siyasi geleceğinin “kurtuluşunun”, AP ile CHP’nin anlaşarak kitlelerin devrimci muhalefetinin bastırılmasıyla sağlanabileceğini düşünmekte ve bundan başka bir çıkış yolu da görememektedir.
Ecevit’in ısrarla bir AP-CHP diyaloğunu önerip durmayı adeta “tek politika” haline getirmesi özellikle ordu ve tekelci burjuvazi içindeki “açık faşizm” eğilimlerine karşı bir AP - CHP koalisyonu tercihini kuvvetlendirmeye yörıeliktir.
Bunun anlamı ise şundan ibarettir: Ecevit egemen güçlere “Eğer işçileri ve yoksul halkı ezecekseniz bizimle beraber ezin, bu şekilde daha güzel ezersiniz. Bu şekilde ‘açık faşizm’ gibi çirkin ve tehlikeli ezme yollarına da lüzum kalmaz” demektedir.
İşte Cumhurbaşkanlığı seçimleri, bütün bu “seçenekler” konusunda da belirli bir “Seçme” anlamına geldiği içindir ki, bu konulardaki kararsızlık ve bocalamaları da kaçınılmaz olarak yansıtmaktadır.

4. Şimdilerde, hemen herkes tarafından egemen sınıfların yönetim çıkmazlarının ve ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarının, Türkiye’de bir askeri faşist diktatörlüğü getirip dayatmakta olduğu kabul edilmektedir. Ancak, böyle bir değerlendirme kendi başına, yaşanılan süreçteki egemen sınıfların temel politikalarını açıklamaktan uzak kalmaktadır.

Yalnızca bir açık faşizm ihtimalinden söz edildiğinde, ağırlıklı olarak hükümetin tayin edilmesinde ordunun doğrudan bir şekilde belirleyiciliği (ya da ordunun doğrudan idareyi ele alması) akla gelmektedir.

Oysa bugün yaşanılan süreçte, egemen sınıfların sorunu sadece bu çerçeve içerisinde sınırlı görülmemelidir. Bugün egemen güçler açısından ağırlıklı olarak söz konusu edilmesi gereken sorun, ordunun işçilere ve halka karşı doğrudan bir taraf olarak kullanıldığı bir iç savaş sürecinin geliştirilmesi açısından değerlendirilmelidir. Sivil faşist çetelerin, işçilerin - devrimcilerin ve halkın üzerine saldırtılmasıyla başlatılan bir iç savaş süreci, şimdi artık resmi devlet güçlerinin halka ve devrimcilere karşı daha etkin bir tarzda saldırtıldığı bir aşamaya doğru geliştirilmektedir.

Aslında bu sürecin daha şimdiden kısmen yaşanır durumda olduğunu söylemek yanlış değildir. Demirel hükümetinin kurulmasından sonra gündeme getirilen uygulamalar sonucu Ecevit tarafından başlatılan bir süreç hızla derinleştirilmekte, Demirel orduyu kendi sevk ve idaresi altında işçilerin, gençlerin, halk kitlelerinin üzerine saldırtmakta ve resmi devlet kuvvetleri giderek daha açık bir şekilde sivil faşist cinayet şebekelerinin hamiliği ve yardımcılığı görevini üstlenmektedir.
Yaşanılan sürecin en belirgin özelliklerinden biri, artık çoğu kere resmi devlet kuvvetlerinin açıktan yer aldığı kitlesel katliamların günlük ve sıradan bir olay haline getirilmesidir.

Açmazları derinleştikçe, Tarsus'ta olduğu gibi kudurmuş köpekler gibi saldırıyorlar.

Her saldırılarını, bu zulüm ve sömürü düzeninin yıkılması doğrultusunda egemen sınıfların yeni bir açmazına dönüştürmek; ve yoksul halkımıza karşı işledikleri her alçakça cinayetin hesabını emperyalizmin ve sömürücü sınıfların bütün köpeklerinden teker teker sormak bizim de boynumuzun borcudur.
 

 

 

Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org