Direniş Komiteleri Konusundaki Tartışma, İki Farklı Devrim ve Mücadele Anlayışı Arasındaki Bir Tartışmadır...

GEÇEN sayıda "ülkemizde faşist güçlerle emekçi halk güçleri arasındaki çatışmaların bir iç savaş doğrultusunda derinleştiği" biçimindeki tahlillerimizin "suni denge kavramıyla çeliştiği" düşüncelerinin geçersizliği üzerinde durulmuştu.

Ülkemizde bir iç savaştan sözetmenin, faşist güçlerle

  halk güçlerinin çatıştığından bahsetmenin, suni denge tahlilinin ve dolayısıyla öncü savaşının gerekliliği fikrinin reddi anlamına geldiğini ileri sürenler, toplumun düpedüz  bir durgunluk ve pasiflik hali içinde bulunduğu görüşüne (bu şekilde yanlış bir "suni denge" kavramına) dayanmaktadırlar. Suni denge kavramı, bu şekilde toplumun genel bir istikrar ve durgunluk hali içinde bulunduğu, kitlelerin her türden tepkilerinin ortadan kaldırıldığı anlamında kavranmamalıdır. (Tekrar ifade edelim, eğer suni denge kavramı bu şekilde ele alınacak olursa, 1970'lerdeki yüzlerce köylü hareketlerine,15-15 Haziran'lara ve DEV-GENÇ eylemlerine rağmen ülkemizde bir suni dengeden söz edilmesi tamamen anlamsız olurdu.) iç savaş tahlilleriyle Mahir Çayan'a ters düştüğümüz düşüncesinde olanlar suni denge konucunda bugün ülkemizde toplumun bir siyasi istikrar ve genel bir durgunluk içinde varolduğu biçiminde bir kafa karışıklığı içinde bulunanlardır. Yine bunlar halk savaşı teorisinden bağımsız, yanlış bir öncü savaşı anlayışına sahiptirler. Bunlara göre ülkemizde bugün halk savaşının objektif koşulları yoktur! Halk savaşının objektif koşulları stratejik bir süreç olan öncü savaşı ile yaratılacaktır. Bu biçimde halk savaşı teorisinin genel ilkeleri dışında bir "öncü savaşı" ve ona uygun bir "suni denge" teorisi icadedenlerin yanısıra kimileri de ülkede bütün iktidarı ele geçirmek için stratejik saldırıya geçilebileceği aşamaya kadar sürecek (!) bir "öncü savaşı" anlayışına sahiptirler.

Bu türden sakat görüşler, herşeyden önce ülkemizde yaşanan gerçeklere ve ülkemizdeki devrimci mücadeleye yabancılığın, onu doğru bir şekilde kavrayamamanın bir göstergesidir. Bunun da ötesinde suni denge ve öncü savaş kavramları üzerine teorik olarak yanlış ve zorlama bakış açılarının, dolayısıyla da yanlış bir devrim ve mücadele anlayışının ürünüdür.

Direniş Komiteleri üzerine olan tartışmada bu daha da açık bir şekilde görülebilmektedir.
 
 

 

DİRENİŞ KOMİTELERİ ÜZERİNE GÖRÜŞLERİMİZ VE  ELEŞTİRİLER

1 DİRENİŞ Komiteleri konusundaki görüşlerimizden kalkılarak ileri sürülen eleştiriler konusunu tartışmaya geçmeden bu konudaki görüşlerimizi hatırlatmakta fayda vardır. Bilindiği üzere,biz ülkemizin gittikçe artan bir şekilde, faşist güçlerin emekçi halka yönelik saldırıları ve emekçi halk güçlerinin de bunlara karşı savunması sonucu oluşan yaygın çatışmalara sahne olduğu; köklü ekonomik ve sosyal nedenlere bağlı olarak gündeme gelen bu çatışmaların bir iç savaş doğrultusunda derinleştiği; faşist güçlerin geniş emekçi kitlelere yönelik saldırılarının emekçi halkın bağrında son derece yoğun devrimci dinamikler biriktirdiği; halk yığınları arasında faşist saldırılara karşı kendiliğinden bir savunma ve dayanışma eğiliminin geliştiği, oligarşinin bu gelişmeleri kendi kontrolü altına alma çabaları karşısında devrimcilere düşen görevlerin bu gelişmeleri devrimci bir doğrultuya kanalize etmek için mücadele etmek olduğu biçiminde kısaca özetleyebileceğimiz tahliller sonucu, halk yığınları içindeki faşizme karşı direnme eğilimlerinin direniş komiteleri biçiminde örgütlendirilmesini öneriyorduk. Direniş komiteleri, kapsamı içine giren birimlerdeki tüm anti - faşist halk kesimlerini içerecek ve temsil edecek biçimde oluşturulmalıydı.

"Ülkemizde demokratik halk devrimi uzun ve dolambaçlı bir halk savaşından geçerek gerçekleşecektir ve iktidar bütün ülkede, bir anda değil, parça parça elde edilecektir. Faşizme karşı mücadelenin, halkın demokratik iktidarını gerçekleştirme doğrultusunda bir devrim sorunu olarak kavranılması, halk iktidar organlarının yaratılması zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir....işte, direniş komitelerinin bu şekilde en geniş anlamıyla halk iktidar organlarının birer nüvesi olarak kavranılmasının gereği, bu noktada ortaya çıkmaktadır. Direniş komitelerinin böyle bir anlayışla kavranılarak, bu doğrultuda mücadele edilmesi her şeyden önce, devrimci mücadelenin başarıya ulaşabilmesi için zorunlu olan, demokratik halk iktidarının asıl anlamını vurgulaması; halkın kendl iktidarı kavramını ve merkezi otoriteye bir alternatif yaratılması zorunluluğunu somutlaması açılarından önem taşımaktadır. Tabiatıyla burada söz konusu olan, bugün için, tamamiyle, bir anlayışın ve yönelimin ortaya konulmasıdır. Elbette, halk iktidarının ülke düzeyinde çiçeklenmeye başlaması, direniş komitelerlnln, halk komiteleri olarak gelişkin ve olgunlaşmış biçimlere bürünmesi, mücadelenin halk savaşının daha üst aşamalarına geçilmesiyle gündeme gelebilecektir.

Bugün için asıl olan, direniş komitelerinin, bütün anti-faşist halk güçlerini toplayacak ve faşizme karşı çok yönlü bir mücadeleyi sürdürecek bir yapılanışını gerçekleştirmeye çalışmaktır. Direniş komitelerinin bu şekildeki bir kavranılışı bir başka açıdan, bizim savunduğumuz bir devrim anlayışı, örgütlenme ve mücadele anlayışı ile ilişkisiyle de ele alınabilir. Ülkemiz devrimi uzun bir silahlı savaş yolundan geçerek zafere ulaşacaktır. Emperyalizmin 3. bunalım döneminin ayırdedici özellikleri sonucu olarak, Çin ve Vietnam gibi ülkelerdekinden farklı özellikleri olan bir rota izleyecektir. Halkın savaşa doğrudan katıldığı mücadele aşamalarına, partinin örgütlediği ve yürüttüğü bir silahlı mücadele aşamasından geçilerek ulaşılacaktır. Burada can alıcı nokta, öncünün devrimci eyleminin bütün halkın devrimci eylemine dönüşebilmesi için, proletarya partisinin  bu dönüşümü gerçekleştirebilecek bir yapılanışa sahip olması ve böyle bir anlayışla mücadeleyi sürdürmesidir. Öncünün mücadelesinin, kendiliğinden bir şekilde halkın eyleme geçmesini sağlayamayacağı ortadadır.

Bu şekildeki bir anlayışla örgütlenmiş bir parti tarafından yürütülmeyen silahlı eylemler sonucu, silahlı devrim mücadelesinin başarıya ulaşması olanaksızdır. Silahlı mücadeleyi böyle bir anlayışla başarıya ulaştırabilecek bir öncü-savaşçı partinin inşası sürecinin (partileşme sürecinin), böyle bir örgütlenme ve mücadele anlayışının filizlerini, çekirdeklerini barındırması, bu anlayışın gerektirdiği bir zorunluluk olarak görülmelidir. Bir başka ifadeyle, savaşı zafere ulaştıracak bir yapılanışa sahip olan; öncü savaşını, bütün emekçi halkın silahlı savaşına dönüştürebilecek niteliklere; öncünün eylemini, yığınların eylemine doğru geliştirebilecek bağlantı kayışlarına sahip bir savaşçı partinin yaratılabilmesi, partileşme süreci boyunca böyle bir çalışma ve örgütlenme anlayışına uygun bir mücadele pratiği içinde olmakla mümkün olabilir. İşte bu çerçeve içinde ele aldığımızda, direniş komitelerinin, kapsamı içine giren birimlerdeki tüm anti - faşist halk kesimlerini içerecek bir kapsamda kavranması; devrimci eylemin, geniş halk yığınları ile bağların kurulabileceği bir zemin üzerinde yükselmesi gereğinin (ve bu anlayışa uygun bir parti yapılanmasının) gerekli kıldığı platformların yaratılması mücadelesi olarak görülmelidir. Bu, en geniş kitle çalışması içindeki kadro çalışmalarının temel alınması anlayışının direniş komitesi özgülündeki bir somutlanmasından başka bir şey değildir." (Devrimci Yol, Sayı 16, sh. 8-9)


Her türden aceleci (ve aceleci yamağı!) grubun bu görüşlere saldırması boşuna değildir. Zira yukarda kalın çizgileri ile belirlenen anlayış bir bütün olarak tüm küçük burjuva eğilimlere ve her türden aceleci kafa yapılarına karşı keskin ayrım çizgileri oluşturmaktadır.

Bu tespitlere yönelen eleştirileri kısaca şöyle. özetlemek mümkündür:

"Bugün ülkemizde bir iç savaştan sözedilemez. Zira yığınlar politik pasiflik içinde olduklarından çatışmalara halk katılmamaktadır. (Var olan çatışmalar da Alevi-Sünni çatışmasıdır!!). Suni denge kırılmadan önce (mevcut düzene karşı ve düzen sınırlarını aşan) kitle mücadeleleri ve örgütlenmelerini savunmak yanlıştır. Ancak öncü savaşı verildikten ve suni denge kırıldıktan sonra geniş halk kitlelerinin örgütlenmesinde kullanılacak örgüt biçimleri gündeme getirilebilir. Oysa DY daha bugünden geniş halk kitlelerinin faşizme karşı direnişlerinin örgütlenmesini önermekte, silahlı propaganda ve öncü savaşı yerine (!), direniş komiteleri yoluyla 'kitle savunmasını' önermek suretiyle öncü savaşının gerekliliğini kabul etmediğini ortaya koymaktadır...vb."

Temel eleştiri noktaları etrafında konuyu tartışmaya çalışalım.

BİR ACELECİ SAÇMASI DAHA!… FAŞİST SALDIRILARA KARŞI HALKIN SAVUNMA KOMİTELERİ YERİNE SİLAHLI PROPAGANDA

2 ACELECİ gruplarda görülen en belirgin ortak özellik aşırı bir ilkelliktir. Bu ilkellik, onların sürekli olarak, farklı şeyler arasında saçma ikilemler ve denklemler kurmalarına yol açar. İyice ezberledikleri birkaç cümleden farklı (yeni) olarak söylenilen her şeyin ezberlediklerinin reddi anlamına geldiğini gürültülü bir şekilde tekrarlar duruılar.

İşte bir aceleci, direniş komitelerini "tartışıyor"!..

"... Silahlı propagandaya alternatif olarak (!) (DY tarafından) şunlar getiriliyor: 'Direniş komiteleri:.. sadece grev ve direnişlerde karşı devrimin saldırılarını göğüsleyip püskürtmekle kalmamalı, faşizme karşı mücadelenin örgütlenmesinde sürekli birer unsur olmalıdır. Bunun için de bu komiteler her türlü mücadele araç ve biçimlerini yaşama geçirecek biçimde eğitilmeli ve teçhizatlanmalıdır... Mahallelerde faşist saldırılara aktif bir şekilde karşılık verebilmek için anti-faşist ortak savunma ve mücadele komiteleri oluşturulmalıdır... Faşist işgal altındaki işyerleri, mahalleler, okullar devrimci şiddet de gerektiğinde (altını aceleci çizmiş!) kullanılarak faşist işgalden kurtarılmalı, devrimcilerin elindeki kitle mevzileri faşistlere bırakılmamalıdır..."

Devrimci Yol'dan yukarıdaki gibi bir çok paragraf daha aktardıktan sonra aceleci yazar bu görüşler hakkındaki "hükmünü" şu biçimde açıklıyor:

"Açıkça görülebileceği gibi(!) (...) Mahir arkadaşın görüşlerinin tahrif edilmesi, tamamen pasifist ve oportünist bir anlayışın ürünü olan kitle savunması (temel mücadele biçimi olarak) çizgisini haklı göstermeye yönelik olduğu açıktır(!)..."

Bu "açık" karışıklık içinde, anlaşılması zor bir zırva! Örneğin Sivas'ın Alibaba, Malatya'nın Çavuşoğlu, Ankara'nın Tepecik, Balgat, Elazığ'ın 1800 evler, vb. gibi mahallelerdeki devrimci halk güçlerine (şu son saldırıların düzenlenmesinden de çok önceleri!) aktif bir şekilde kendilerini savunmaları için bir öneride bulunuyorsun. Örgütlen, savunma hazırlığı yap, anti-faşist direniş komiteleri kur, saldırılara gerektiği şekilde karşı koy, vb. Aceleci, buna fena halde bozuluyor. "Oportünist, pasifist, Mahir arkadaşı tahrif ediyor..!"

Bu görüşlerimizi, faşizme karşı mücadele açısından hatalı bulmak mümkündür. Bu görüşler ve öneriler yerine faşist saldırılara karşı başka öneriler ileri sürmek de mümkündür. Bu anlaşılabilir bir şeydir ve "tartışılabilir"! (Nitekim bu tür önerilere karşı çıkan, TİP, TSİP gibiler örneğin okulların kapatılmasını, faşistlere aynı şekilde cevap vermeyerek ve de provokasyona gelmeyerek faşistlerle güvenlik kuvvetlerinin karşı karşıya getirilmesini; KSD oportünistleri, CHP ile ittifak yapılmasını, faşizmin tırmanışının durdurulmasını, vb. öneriyorlar. TİKP ve TKP revizyonistleri ise iç savaşın önlenmesi için hükümete destek ve yardımcı olunmasından yanalar.) Ama aceleci, bizim devrimci görüş ve önerilerimize çok garip bir şekilde karşı çıkıyor. Bu önerileri silahlı propaganda ve öncü savaşına alternatif olarak görüyor. "Silahlı propagandaya alternatif olarak getirilen " (!) direniş komitelerine karşı, silahlı propaganda öneriyor!! Saçma denklemler içine sıkışıp kalmış bir kafa yapısının varıp varacağı yer, faşist saldırılar karşısındaki okullardaki, mahallelerdeki, fabrikalardaki devrimcilere ve geniş halk kitlelerine faşist saldırı ve katliamlara karşı direnme biçimleri yerine "silahlı propaganda" önerme şaşkınlığından başka birşey olamazdı. Bu şaşkınlık, ilkel bir kafa yapısının ötesinde, bugün ülkemizin bir çok bölgesinde sürmekte olan dişe-diş bir devrimci mücadelenin ölümle yüzyüze çetin pratiğinden uzak bir pasifizmin de ürünüdür. (Yoksa, şiddetli faşist saldırı ve katliamlara karşı çetin bir direniş mücadelesinin bulunduğu herhangi bir bölgede böyle saçmalıkları geveleyen birini herhangi bir devrimci sempatizan kulağından tutup bir kuyuya sarkıtarak aklının başına gelmesini sağlayabilirdi!!)

Neresinden bakılırsa bakılsın bir ilkel ve o derece de sakat kafa yapısı her yönüyle sırıtıyor:

"Suni dengenin varolduğu ülkemiz koşullarında silahlı propagandayı temel alan bir öncü savaşı olmadan siyasi gerçekleri açıklama kampanyası sürdürmenin ve kitleleri sürekli faşizm koşullarında bilinçlendirmenin olanağı yoktur. ( iyi ezberlenmiş!). Kitle direnişi eğer kitlelerin kendi kendilerini savunma anlayışı ile ele alınıyorsa ülkemiz koşullarının büsbütün unutulduğu bilinmelidir. (Tabii ya! Sivas, Malatya ya da Elazığ halkına veya Yükseliş öğrencilerine faşist katliam ve saldırılara karşı kendini savun dersen ülkemiz koşullarını 'unutmuş' olursunl). Çünkü ilk etapta kimi nasıl silahlandırıcaksın sorusuna cevap bulmak zorundayız. Örgütsüz olan ve de idealist düşüncenin perspektifinden oligarşiyi dev gibi güçlü gören kitlelerin tepkileri .açığa çıkarılmadan (suni denge kırılmadan) silaha sarılacaklarını beklemek boş bir hayaldir."

Sürekli aynı şey; sürekli aynı ilkel ve içi boş gevezelik; ezberlenmiş bir kaç temel kavramla, onun dışındaki herşeyi karşı karşıya getirmek; bu şekilde tamamen saçma ikilemler yaratmak; "suni denge kırılmadan ve de kitlelerin tepkileri açığa çıkarılmadan faşizme karşı direniş mi olurmuş", diye diye ülkemizde her gün yaşanan gerçeklere ve kıyasıya bir ölümkalım savaşı şeklinde sürüp giden devrimci mücadeleye "yan çizmek". . ve sözde Mahir. Çayan adına (!), faşizmin emekçi halklarımıza karşı sürdürdüğü bir yoketme ve yıpratma savaşında onun yanıbaşında (ve ölümle yüzyüze) mücadeleye atılmaktan kaçmak! .. Sonra da bu mücadele içinde onlarca yiğit militanını şehit veren Devrimci Hareketimize karşı "oportünist, pasifist inkarcı" gibi bilebildiği bütün küfürleri sıralamak... Sadece kendi kendini tatmin etmek!

Bu soytarılığın teorik köklerini, bir başka aceleci grubun, geçen sayıda bir kısım düşüncelerini gördüğümüz HDÖ'cülerin görüşleri etrafında inceleyelim.

MÜCADELENİN BAŞLANGICINDA KİTLE ÖRGÜTLENMESİ VE MÜCADELELERİNİN YANLIŞ OLDUĞU DÜŞÜNCESİ

3 DİRENİŞ Komiteleri konusundaki görüşlerimize karşı çıkan eğilimlerin temelinde, genelinde kitlesel mücadele ve direniş eylemlerinin suni denge ve öncü savaş kavramlarıyla çeliştiği nedeniyle mücadelenin başlangıç dönemlerinde genel olarak kitlesel mücadele ve örgütlenmelerin yanlış olduğu görüşleri yatmaktadır. Sorun bu noktada tamamen farklı bir mücadele, örgütlenme ve devrim anlayışı sorunu olarak ortaya çıkar.

Bu noktada savunulan görüş sadece direniş komitelerinin değil bütün geniş halk kitlelerinin örgütlenmesinde kullanılacak örgüt biçimlerinin yanlış olduğu şeklindeki bir görüştür. Genel olarak geniş halk kitlelerinin örgütlenmesi ve kitlesel mücadeleler ancak öncü savaşı ile suni  dengenin kırılmasından sonra gündeme gelebilir.

HDÖ'cüler daha önce gördüğümüz şekilde, faşist saldırılara karşı geniş halk kitlelerinin, okullarda, fabrika ve işyerlerinde direnişinin örgütlenmesini savunduğumuz için bizi suni dengenin varlığını reddetmekle suçladıktan sonra bu konuya ilişkin şöyle yazıyorlardı:

"Geniş halk kitlelerinin örgütlenmesinde kullanılacak örgüt biçimlerinin kurulması ve halk iktidarının nüvelerinin kurulması ancak suni dengenin bozularak geniş halk kitlelerinin düzene karşı tepkilerinin açığa çıkartılması sonucu gündeme gelir. Devrimci Yol öncü savaşının sonucu olarak gündeme gelecek bir olguyu bugün savunmakla öncü savaşını inkar ettiğini açıkça ortaya koymaktadır." ("Cephe")

Burada direniş komitelerine izafeten kullanılan "halk iktidarının nüveleri" ifadesi ek bir ifadedir. Asıl fikir genel olarak, "geniş halk kitlelerinin örgütlenmesinde kullanılacak bütün örgüt biçimlerinin ve kitlesel mücadele biçimlerinin, ancak suni dengenin kırılmasından ve öncü savaş aşamasından sonra gündeme gelebileceği" fikridir.

Bu fikir daha önce TDAS isimli broşürde de şu şekilde savunulmaktaydı: (Bak; Teorik Notlar 1, sh. 54)

"Üçüncü bunalım döneminde kitleler mücadelenin başlangıcından itibaren büyük birimler içinde (sovyet tipi) örgütlenemez."

Bu fikrin temelinde, suni denge kavramının Debray'a özgü bir yorumu,

"kitlelerin tamamen pasiflik içinde olduğu ve kitleleri bu uyuşukluktan silahlı eylemlerle sarsmadan hiçbir kitle mücadelesinin sözkonusu olamayacağı üçüncü bunalım döneminde kitle hareketlerini düzenin sınırlarının ötesine götürmeye çalışmanın kitleleri katliama götürmekten başka bir sonuç vermeyeceği ve öncünün kitlelerle ilişki kurduğu sırada yokedilmesi tehlikesi altında olduğu"

şeklindeki düşünceler yatmaktadır.

"Açıktır ki, günümüzde geri bıraktırılmış ülkelerin iç kesimlerinde bile savunmasız kitle hareketlerini düzenin koyduğu sınırların ötesine götürmeye çalışmak kitleleri katliama sürüklemekten başka sonuç vermez. (abç) Halk kitlelerinin düzene karşı mücadelelerinin içine girerek hareketi daha ileri hedeflere yöneltmek, kitleleri bu mücadeleler içinde büyük birimler halinde (sovyet) örgütlemek ve hareket belli bir seviyeye ulaştıktan sonra bölgeyi kurtarmayı hayal etmek; kitle örgütleyicileri yakalanmasalar, sovyet daha kurulmadan dağıtılmasa bile hiçbir sonuca ulaşılamaz. Kurtarılmış bölgenin kurulması için gücü kırılması gereken zayıf mahalli otorite değil, genel anlamda emperyalist dünya sistemi (abç) olduğundan sonunda devrimciler düşmanın gücü karşısında çaresiz kalır, kitleleri kaçınılmaz olarak düşmanın, eline, onun insafına teslim ederler."

İşte direniş komitelerine de bu tür bir fikir sistematiği içinde karşı çıkılmaktadır. Buradaki, "günümüzde gücü kırılması gereken genel anlamda emperyalist dünya sistemi olduğu için" kurtarılmış bölgelerin olamayacağı şeklindeki Debray'a özgü düşüncelerin incelenmesi ayrı bir sorun. Öncelikle ilginç olan böyle bir kalkış noktasından, "kitle hareketlerini düzeninin sınırlarının ötesine götürmeye çalışmanın kitleleri katliama götürmek anlamına geldiğini" ileri sürerek, kitle mücadelelerine ve örgütlenmelerine karşı çıkılmasıdır. (Bu kişilerin geçen yılki 1 Mayıs katliamından sonra bu yı1 yapılan 1 Mayıs gösterilerine gazeteye ilan vererek katılınmaması çağrısı yaptığı hatırlanacak olursa bu düşünce tarzının onları nereye kadar götürdüğü daha iyi anlaşılır: Onlar bir başka yerde Debray'ın "onları koruyacak askeri güç oluşturulmadan büyük kitle örgütlenmesi hatalıdır" görüşünün de (tek yanlı olduğu için) hatalı olduğunu ileri sürüyor ve "oligarşinin koyduğu sınırlar içinde kalacak kitle hareketleri düzenlemenin faydalı olduğunu" da belirtiyorlardı. Demek ki, onlar, genel olarak kitle örgütlenmesi ve mücadelesini değil, oligarşinin koyduğu sınırlar içinde kalmayacak olan kitle örğütlenmeleri ve mücadelelerine karşı çıkmaktadırlar. Direniş komitelerine de elbette oligarşinin koyduğu sınırları aştığı için karşı çıkmaktadırlar. (Burada, bir hatayı da düzeltmek gerekiyor. Hatırladığımız kadarıyla 1 Mayıs gösterilerine oligarşinin icazeti altında yapıldığı için katılınmayacağı açıklanıyordu. Oysa yukardaki mantığa göre, oligarşinin koyduğu sınırları. aştığı için katılınmaması çağrısı yapılması gerekiyordu!)

Toplamaya çalışarak devam edelim. Başlangıçta, öncü savaşı ile suni denge kırılmadan önce, kitle mücadelesi ve örgütlenmesinin yanlış olduğu düşüncesi, kitlelerin tepkilerinin açığa çıkmamış olmasına bağlanıyorken; son gelinen noktada, kitle mücadelelerini düzenin sınırlarını aşan eylemlere götürmenin (onların korunmasını sağlayacak askeri güç olmadan) onları katliama sürüklemek anlamına geldiği düşüncesiyle kitle örgütlenmelerine ve mücadelelerine karşı çıkılmakta olduğu görülmektedir.

Ancak, haksızlık etmemek için belirtmeliyiz ki, "TDAS" isimli oldukça ilginç eserde Debray'ın fokocu görüşlerirıe karşı çıkma çabası da vardır: Bu konudaki görüşlerini de buraya özetleyerek aktaralım:

"Politikleşmiş askeri savaş stratejisinin kitle mücadelesine karşı alternatif olarak düşünülmesi, sonunda kitle içinde çalışmanın küçümsenmesine, öncünün eylemlerinin kitlelerin ekonomik-demokratik-siyasi isteklerine dayandırılmasının reddine dayanır. Sonuç öncünün kitleden kopması, devrimi tek başına gerçekleştirmeye çalışmasıdır. Anarşizmdir. Bu sapma esas olarak Debrayizm'den kaynaklanır.

Debrayizm kitlelerin pasifliğine ve oligarşinin muazzam gücüne karşı bulunmuş bir çare olarak tanımlanabilir. Bu görüşe göre içinde yaşadığımız dönemde kitleler tamamen pasifize edilmiştir ve silahlı eylem onları uyuşukluktan kurtaracak tek çaredir." (sh.148)

Debray'ın bu şekilde bir düşünceyle kitle mücadelesi ve örgütlenmelerine karşı çıkmasının nedenleri üzerinde de duruluyor, Debray'ın öncünün kitle çalışması sırasında saldırıya açık olması ve yokedilme tehlikesiyle karşı karşıya olması nedeniyle bu sonuca ulaştığı belirlendikten sonra şöyle deniyor.

"Debray III. bunalım döneminde... öncünün ülkenin iç kısımlarında kitlelerle ilişki kurduğu sırada yokedilmesi (tehlikesinin) büyüdüğünü gayet iyi anlamıştır. Debray klasik kitle çalışmasından kitlelerin başlangıçtan itibaren sovyetler içinde örgütlenmesini anlamaktadır. Ancak politikleşmiş askeri savaş stratejisini yürütecek örgüte, yaşaması ve yayılması için gerekli asgari kitle tabanı hazırlamak amacıyla en ileri unsurların örgütlenmesine yönelmiş kitle çalışmasına karşı gösterebileceği hiçbir gerekçesi yoktur." (abç) (Sh.149)

Böylece ilginç bir tarzda, Debray'ın görüşlerini eleştiri havası içinde başlayan tartışma, sonuçta bu şekilde Debray'ın itiraz edemeyeceği bir öneri etrafındaki uzlaşmayla sonuçlanıyor.

Evet, kitle mücadelelerini düzenin sınırlarının ötesine götürmeye kalkmak, oligarşinin koyduğu sınırları aşan kitle eylemleri ve mücadeleleri düzenlemek ve onlarla bu şekilde ilişkiler kurmak kitleleri katliama süreklemektir ve de özellikle öncü için tehlikelidir. Bu nedenle 'tehlikeli ilişkilerden" sakınılmalıdır. Kitle eylemleri oligarşinin koyduğu sınırlar içinde kalmak kaydıyla faydalıdır. (Ama bu sınırlar aşılmamalıdır.) Kitlelerle tehlikeli ilişkiler kurulmamalıdır, ama kitlelerin en ileri unsurlarıyla (yapılan eylemleri burjuva basını duyurmadığı zaman eylemlerin propagandasını yapmak için-yani eylemi kimin yaptığını anlatmak için-) son derece dar ilişkiler kurulabilir. lşte size Debray'ın bir tek kelimeyle bile itiraz edemeyeceği (söyleyecek söz bulamayacağı!) mükemmel bir teori!

Faşist saldırı ve katliamlara karşı bütün emekçi halk kesimlerinin direniş ve mücadelelerini örgütlemek üzere direniş komitelerinin önerilmesinin, öncü savaşı ve suni denge kavramlarının (ve de Mahir Çayan'ın) reddedilmesi anlamına geldiğini ileri süren fikir sistematiği özetle bundan ibarettir.

4 BU teori, söz götürmez şekilde ortadadır ki pratik siyaset açısından tamamen pasifist ve gerici bir teoridir. Devrim anlayışı ve örgütlenme tarzı itibariyle "sol" ve (bütün karşı çıkar ve eleştirir görüntüsüne rağmen) fokocu bir teoridir. Ve de en önemlisi, suni denge nedeniyle faşist güçlerin saldırılarına karşı kitlelerin bütün direniş eğilimlerinin reddine yönelen bir pasifizm ve sonuçta kitlelerin faşizme teslimiyeti teorisidir.

"Öncü savaşı aşamasına geçilmeden önce kitle mücadelelerini düzenin sınırlarının ötesine götürmeye çalışmak onları katliama sürüklemektir" şeklindeki görüşler, devrimci kitle mücadelelerı karşısındaki gerici bir tavrı vurgular. Gerek direniş komiteleri şeklindeki, gerekse diğer şekillerdeki devrimci kitlesel örgütlenmelere, (örneğin sendikalar ve Dev-Genç gibi devrimci gençlik örgütlenmelerine) karşı çıkarken (ya da TİP'liler gibi bunların düzenin sınırlarının ötesine götürülmemesini isterken) tamamen gerici ve pasifist görüşler savunmaktadırlar.

"Devrimci Yol öncü savaşının sonucu olarak meydana gelecek bir olguyu bugün savunmakla öncü savaşını inkar ettiğini açıkça ortaya koymaktadır"

derken, üçüncü bunalım döneminde kitlelerin büyük birimler halinde örgütlenemeyeceği, bunun ancak öncü savaşından sonra gündeme gelebileceği fikrine dayanılmaktadır. Emperyalizmin III. bunalım döneminde gücü kırılması gereken (zayıf mahalli otorite değil) genelinde emperyalist dünya sistemi olduğu düşüncesinden hareket edilmekte, emperyalist dünya sisteminin gücü kırılmadan önce, kitleleri büyük birimler halinde örgütlemenin (ve kırsal alanlarda kurtarılmış bölgeler yaratmanın) mümkün olmadığı ileri sürülmektedir. Bu fikir de Latin Amerika'daki bazı örneklerde olduğu gibi, yeterli askeri güç oluşturulmadan kurtarılmış üs bölgeleri kurma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmış, oligarşi tarafından ezilmiş olmasından hareketle elde edilmektedir. O halde emperyalist dünya sisteminin gücü kırılmadan (öncü savaşı ile emperyalist dünya sisteminin gücünü kıracak kadar askeri güç biriktirmeden) "kitleler büyük birimler halinde örgütlendirilmemelidir". Emperyalist sistemin "dev gibi" gücünün kontrolu, (öncü savaşı ile) ne zaman kaldırılmış olacaktır? Acelecilerin esinlendikleri görüşlerde bu soruna bütün kıtadaki ABD hakimiyetinin kırılması noktasından yaklaşılmaktadır. Bu görüşlerin ülkemize adapte edilmeye ve M. Çayan'ın tezlerinin bu doğrultuda derinleştirilmeye çalışılması sonucunda; "emperyalist sistemin gücü kırılmadan(*) kitleler büyük birimler halinde örgütlendirilemez, öncü savaş mücadelenin başından itibaren büyük birimler halinde örgütlenmeyi reddeder" denilerek yeni bir "derinleştirilmiş öncü savaşı stratejisi"ne ulaşılmıştırl Öyle bir "öncü savaş stratejisi" ki mücadelenin başından itibaren (sendikalar - Devrimci Gençlik örgütlenmeleri - direniş komiteleri) gibi bütün kitlesel örgütlenmeleri ve kitlelerin mücadelesini düzenin sınırlarının ötesine götürmeyi reddedecek: Bu safsatayı kimse Mahir'e maletmeye kalkmasın!

Başlangıçta kitlelerin büyük birimler halinde örgütlenmesinin reddi pratikte düpedüz saçma bir şey. Ülkemizde zaten büyük yaygın kitlesel örgütlenmeler var. DİSK, TÖB-DER, DEV-GENÇ gibi... Bunları düzenin sınırlarının ötesine götürmemek gerektiği fikri de herhalde TİP'lilere has bir düşünce tarzı sayılmalı.
 

KISACA HALK İKTİDAR ORGANLARI VE İKİLİ İKTİDAR SORUNU

5 BURADA hemen bir noktayı daha açıklığa kavuşturalım: Denebilir ki "biz direniş komitelerine karşı çıkarken, onun halk iktidarının nüveleri olarak görülmesinden hareket ediyoruz." Nitekim yukarda "Cephe" dergisinden yaptığımız alıntıda, hatırlanacağı üzere, geniş halk kitlelerinin örgütlenmesinde kullanılacak örgüt biçimleri ifadesinin arkasına bir de "halk iktidarının nüveleri" ifadesi eklenmişti. Bu ifadeden kalkarak, bizim daha bu günden kurtarılmış alanlar ve halk iktidarının örgütlenmesini savunduğumuzu ileri sürüp konuyu karıştırmaya kalkılmamalıdır. Zira bu nokta daha önceki birçok yazıda açıklığa kavuşturulmuştur. İşte bir tanesi, Devrimci Yol 16'dan yukarda yaptığımız aktarmadan bir bölüm:

"Elbetteki halk iktidarının ülke düzeyinde çiçeklenmeye başlaması, direniş komitelerinin halk komiteleri olarak gelişkin ve olgunlaşmış biçimlere bürünmesi mücadelenin halk savaşının daha üst aşamalarına geçilmesiyle mümkün olabilecektir. Bugün için asıl olan direniş komitelerinin, bütün anti-faşist halk güçlerini toplayacak ve faşizme karşı çok yönlü mücadeleyi sürdürecek bir yapılanışını gerçekleştirmeye çalışmaktır."

Son derece açıktır ve hiçbir bulanıklığa yer yoktur.

Kurtarılmış bölgeler ne zaman oluşabilir? "İkili iktidar" ne zaman gerçekleşebilir? Bunlar ayrı sorunlar. Ama her halde, genelde emperyalist sistemin gücünün kırılmasına kadar kurtarılmış bölgelerin sözkonusu olamayacağı ileri sürülemez. (Bu fikir de oligarşi ile emperyalizmi bütünüyle aynı gören, aradaki nispi anlamda da olsa varolan farklılığı ve savaşın ilk döneminin iç savaş dönemi olduğunu görmeyen bir düşünce yapısından kaynaklanıyor.)

Kuşkusuz bugünkü durumda, gerçek anlamda kurtarılmış bölgelerin ve halkın kendi iktidar organlarının oluşmasına uzağız. Bugün için önemli olan yığınlar içinde halkın kendi iktidarı kavramının yerleştirilmesi için çalışmaktır. (Bu nokta özellikle revizyonizmin ve reformizmin çarpık görüşterine karşı bir propaganda değeri de taşımaktadır.) Bunun oluşması için öncelikle güçlü bir politik önderliğin ve onun örgütleyeceği askeri gücün, sorunun can alıcı noktası olduğuna ise hiç şüphe yoktur.

6 İYİ bilinmelidir ki, kitle örgütlenmelerini ve mücadelelerini (hem de tehlikeli bularak) ilke olarak reddeden bir silahlı devrim hareketi asla başarıya ulaşamaz. Bu fikir 1970'lerde THKO Hareketi tarafından temsil ediliyordu. Bu, tipik bir kendiliğindenciliğe, öncünün askeri eylemlerinin kitleleri kendiliğinden harekete geçireceği varsayımına dayanır. THKP-C defalarca belirttiğimiz gibi bu "sol" fokocu teoriyi köklü bir şekilde reddetmiştir. Silahlı bir devrim hareketinin başarıya ulaşabilmesi için, öncünün eyleminin bütün halkın silahlı eylemine dönüşümünü gerçekleştirebilecek bir yapılanışa sahip olan bir öncü, savaşçı parti tarafından örgütlendirilip yönlendirilmesi zorunludur. Silahlı eylem, halk yığınları ile bağların kurulup geliştirilebileceği bir platform üzerinde yükseldiği takdirde başarıya ulaşabilir. THKP - C başlangıçtan itibaren bu anlayışla örgütlenmiş ve bu şekilde mücadeleye atılmıştır. (Onun yenilgisi de, bölünme ve yenilen darbeler sonucu bu konumunu kaybetmesinin sonucudur.) Kitle örgütlenmelerini ve mücadelelerini başlangıçtan itibaren bütünüyle reddeden bir anlayışın THKP-C'ye maledilmeye kalkılması tamamen saçmadır.

"Mücadelenin başlangıcında kitleler büyük birimler halinde örgütlenemez", "kitlelerin mücadelesi başlangıçta düzenin sınırlarının ötesine götürülemez" diyenler ve aksini söyleyenleri de öncü savaşı ve suni dengeyi reddetmekle suçlayanlar, kendilerinin kitle çalışmasını reddetmediklerini ileri süreceklerdir. Nitekim;

"Öncü savaşını yürüten örgüt mücadelenin hazırlık aşamasında kitle içinde örgütlenmeye daha fazla önem verebilir" (TDAS, Sh.138) ve yine "politikleşmiş askeri savaş stratejisinin kitle mücadelesine karşı alternatif olarak düşünülmesi sonunda kitle çalışmasının küçümsenmesi, öncünün eylemlerinin kitlelerin ekonomik-demokratik-siyasi isteklerine dayandırılmasının reddini getirir. Sonuç öncünün kitleden kopması, devrimi tek başına gerçekleştirmeye çalışmasıdır, anarşizmdir" (aynı eser, Sh. 147) şeklindeki ifadelerini, bu konudaki görüşlerini kanıtlamak için ileri sürebilirler. Ne var ki "Debray'ın itiraz edemeyeceği bir kitle çalışması anlayışı" getirmeleri ve direniş komiteleri konusundaki önerilerimize alternatif olarak;

"Politikleşmiş askeri savaş stratejisini savunan bir örgüt ise öncelikle çeşitli bölgelerde kitlelerle dar ancak sağlam bağlar kurmaya çalışır. Bu bağlar, ileride eylemleriyle sesini duyuracak örgütün kitle içindeki yayılma noktaları olacaklardır. Eylemin nedenlerini kitlelere kendi propaganda araçlarıyla (bildiri, vb.) açıklar."

şeklindeki görüşler ileri sürmeleri, kitle mücadelesini reddeden anlayışlarını yeterince açığa çıkarmaktadır. "Kitlelerle dar, ancak sağlam bağlar kurmaya çalışılması," önerilirken özünde savunulan şeyin kitle mücadelesi ile ilişkisi yoktur ve sadece kitlelerin ileri unsurlarının örgütlenmesi (yani kadro örgütlenmesi) sözkonusudur. Bu çalışmanın içeriği ise "yapılan eylemin nedenlerini kitlelere kendi propaganda araçlarıyla açıklamak"tır. (Pratikte bazi yerlere patlayıcı madde atanların ötekiler değil-kendi örgütleri olduğunu anlatan teksirlerin dağıtımı.) Kitlesel eylem ve örgütlenmelerin yerine kadro örgütlenmesi ve kadro eylemleri (silahlı propaganda) önerilmesinin, başlangıçta kendilerinin ifade ettiği, "öncünün eyleminin kitlelerin ekonomik-demokratik-siyasi isteklerine dayandırılmasının reddi", "öncünün kitleden kopması, devrimi tek başına gerçekleştirmeye çalışması, anarşizm" konumundan ne kadar uzaklaştırdığı yine kendilerinin cevap vermesi gereken bir sorudur.

Kitle örgütlenmeleri ilke olarak reddedilerek, onun yerine kadro örgütlenmeleri ileri sürülemez. Kitle mücadeleleri yerine de kadrosal eylemler ve öncünün eylemi geçirilemez. Çünkü bunların her biri ayrı ayrı şeyledir. Yükseliş öğrencilerinin faşist işgale karşı veya Çağlayan'daki,1800 Evlerdeki, Alibaba mahallesindeki emekçi halkın silahlı faşist saldırılar karşısında şüphesiz her tür araç ve gereçle (ve gerektiğinde devrimci şiddet kullanarakl) kendilerini savunması, bunun direniş komiteleri altında örgütlenmesi fikrini ukalaca (öncü savaşının reddi olarak görerek) reddetmek ve yerine "ileri unsurların bildiri dağıttırmak için örgütlenmesi"ni ve de öncü savaşını önermek, teorik olarak safsata, pratikte ise (keskin ifadelerin ve Mahir'in arkasına saklanarak savunulmaya çalışılan) bir mücadele kaçkınlığıdır.

Kitlelere silahlı propaganda önerilmez. Silahlı propaganda kitlelere yönelir. "Kitle mücadelelerini düzenin sınırlarının ötesine götürmeye zorlamak onları katliama götürmektir" düşüncesi de, bizim acelecilerin "TİP'liliği"dir. Düzen ve oligarşinin yasaları kitlelere ya ölüm ya teslimiyet öneriyor. O, kitleleri tehlikeden korumak için, sözde katliama sürüklememek için, faşist saldırılar karşısında teslimiyet önerirken onlara bir parça da ölüme teslimiyeti önerdiğinin farkında değil! Ya da Yükseliş öğrencilerine, Elazığ, Malatya, Sivas halkına okulları ve mahallelerini tamamen terketmeyi (TİP'lilerin bir zaman okulların, kapatılmasını önerdikleri gibi) önerdiğinin...

7 SÖYLEDİKLERİMİZİN tersyüz edilmesi, sürekli olarak karşılaştığımız bir hadise olduğu için burada bir noktayı daha açığa kavuşturmak gerekiyor. Baştan beri uğraştığımız düşünce tarzı, "üçüncü bunalım döneminde, öncü savaşından önce, kitlelerin büyük birimler halinde örgütlenmesi kitleleri ve öncüyü katliama sürüklemek demektir. Bu nedenle öncü savaşı, direniş komiteleri ve benzeri kitle örgütlenmelerini ve bunların düzenin sınırlarının ötesine götürülmesini reddeder. Devrimci Yol öncü savaşından sonra meydana gelecek bir olguyu şimdiden savunmakla öncü savaşını reddettiğini açıkça ortaya koymaktadır" şeklinde özetleyebileceğimiz görüşlerdir. Bu görüşlerin tersine çevrilerek bize maledilmesi, yani yukardaki görüşlere karşı bizim de "önce kitlelerin büyük birimler halinde örgütlenmesi, onların kendiliğinden nitelikli mücadelelerinin düzenin sınırlarının ötesine götürülüp geniş, kitlesel ayaklanmalar düzenlenmesi gerektiği, ancak ondan sonra öncü savaşının verilebileceği" iddiasında olduğumuzu ileri sürmek sözkonusu olamaz. Böyle bir şey tamamen saçma bir şey olur. Bizim karşı çıktığımız şey böyle bir ikilem yaratılması, öncü savaşının, kitle mücadelesinin karşısına konulmaya çalışılmasıdır. Öncü savaşı anlayışının reddettiği şey mücadelenin başlangıcında kitlelerin kendiliğinden nitelikli eylemlerinin ve kitlesel örgütlenmelerin olması değil; kitlelerin kendiliğinden nitelikli eylemlerinin belirli bir seviyeye gelmesi (düzene karşı kitlesel ayaklanmalar) ve bunların örgütlenmesinden sonra, ancak bundan sonra öncü savaşının ve silahlı mücadelenin verilebileceği düşüncesidir. Bir başka ifadeyle öncü savaşı anlayışı başlangıçta kitle örgütlenmelerinin ve kitle mücadelelerinin olamayacağını söylemez; kitlelerin kendiliğinden nitelikli eylemlerinin ve hele hele faşist saldırılar karşısında kendilerini (hatta silahla!) savunmayacaklarını; bu şekildeki kitlesel direniş eylemlerinin örgütlenemeyeceğini söylemez. Sadece mücadelenin başlangıcında bütün halk kitlelerinin örgütlenmesi ve kendiliğinden nitelikli mücadelelerin belirli bir seviyeye (düzene karşı ayaklanmalar haline) gelmesinin silahlı mücadelenin başlaması için zorunlu görülmesini reddeder. Bu noktadan kalkılarak kitlelerin düzene karşı kendiliğinden nitelikli eylemlerinin olamayacağı, kitle eylemlerinin düzenin sınırlarının ötesine götürülmemesi gerektiği, ve düzene karşı kitlesel örgütlenmelerin olamayacağı sonucuna varılması sözkonusu olamaz. Bu olsa olsa doğru bir fikrin yanlış bir fikre nasıl dönüştürülebileceğine güzel bir örnek olabilir ancak.

Kitlelerin kendilerini faşist saldırılar karşısında savunamayacaklarını söylemek tamamen saçma birşeydir. Bu "fikri" (fikir demek mümkünse tabii!) herşeyden önce faşist katliamlara karşı yiğitçe direnen emekçi halk kitleleri, işçiler, köylüler ve onbinlerce gençlik kitlesi hergün çürütüyor. (Aksi takdirde, bugün bütün okullar ve fabrikalar ve mahalleler faşistlerin işgali altında olurdu.) Bugün bütün eksik yönlerine, özellikle devrimcilerin yeterli örgütlülüğe ve önderlik yeteneğine sahip olamamasına rağmen birçok bölge ve okul fedakarca mücadeleler sonucu ve onlarca şehit verilerek faşist işgallerden kurtarılmış, faşistlerin saldırıları püskürtülebilmiştir. Sürekli tekrarladığımız gibi, son derece açıktır ki, bütün halkın mücadelesine önderlik edecek, öncü-savaşçı bir parti yaratılmadan ve onun doğru bir devrimci çizgideki önderliğiyle verilecek bir mücadele sonucu halkın devrimci silahlı güçleri yaratılmadan bu mücadelelerdeki başarılar sınırlı kalacak, ve devlet aygıtının faşist nitelikli baskı ve kontrolü bu yolla belirli çöküntülere uğratılmadan verilen mücadelelerde kazanılan mevziler yeniden kaybedilebilecektir. Bunlar yapılmadan mücadelenin kolayca başarıya ulaşacağını, kazanılan mevzilerin kalıcı olabileceğini hayal etmemek gerektiğinin söylenmesini anlarız. Ama bu yüzden mücadelenin kendisine sırt çevirmek ve bu mücadeleyi küçümsemeye kalkmak ve bunu da "suni denge olduğu için kitleler mücadele etmez ki" diye bir fikir kırıntısı ile mazur göstermek, devrimcilikle uzak yakın ilgisi olmayan bir tutum sayılmalıdır.

Bugün ülkemizin her tarafında çeşitli biçimler altında süregiden kıyasıya mücadeleyi öncü savaşı ve silahlı propağanda kavramlarının karşısına çıkarmaya kalkmak da saçma bir şeydir. Bugün en yüksek biçimleri dahil her türlü propaganda için en etkili propaganda unsurları faşizme karşı mücadele içinde vardır. Bu şekilde, silahlı propagandanın temelini oluşturacağı bir öncü savaşı da, yine aynı şekilde bu mücadelenin dışında bir yerden gelmeyecektir. Bir başka ifadeyle, öncü savaşı, bugünkü mücadele içinde, devrimcilere düşen görevlerin daha eksiksiz yerine getirilebileceği bir mücadele ve örgütlenme aşamasına devrimci hareketimizi yükseltme sorunundan başka birşey değildir.

Kaldı ki, yukarda görüldüğü üzere, bu eğilimlerin temelinde "suni denge olduğu için kitleler faşizme karşı mücadele etmez. Bu nispi birşeydir ve de alevi-sünni çatışmasıdır!" gibi "düşünce"lerden ziyade, kitlelerin mücadelesini örgütlemek ve düzenin sınırlarının ötesine götürmeye çalışmak kitleleri (ve öncüyü!) tehlikeye atmak ve katliama sürüklemektir şeklindeki "teorik tahliller" yatmaktadır. Böyle bir fikir temelinden hareketle "tehlikesiz bir mücadele" yolu bulma eğilimleri yatmaktadır.

Kitlelerin mücadelesini, düzenin sınırlarının ötesine götürmeye çalışmanın kitleleri katliama sürüklemek olduğu fikri tereddütsüz reddedilecek bir fikirdir. Mücadele varsa ölümle beraber vardır. Ve kitleler böyle tehlikeli mücadelelerde kayıplar vermeden ve böyle tehlikelerden onları sözde sakınarak herhangi bir devrimci mücadelenin başarı kazanacağından sözedilmemelidir.(**)

Geriye kala kala, "üçüncü bunalım döneminde ülkenin iç kısımlarında bile kitle ile kurulacak ilişkilerde öncünün yokedilmesi tehlikesinin arttığı" fikri kalıyor.

Bu gerçekten doğru işte! Ve herhalde acelecilik, bu tehlikeyi bertaraf eden bir çare olarak bulunmuş bir yol olmalı. Azgın faşist saldırılara karşı kıyasıya bir mücadelenin sürdürüldüğü yerlerde görünme sakın!
 

* Kimilerinin bir zamanlar sağda solda tekrarlamayı çok sevdikleri "ortadoğu devrimci çemberi", bu kıtasal devrime çizilmiş bir paralel olsa gerekti.
** Zaten, burada acelecilerin açısından anlaşılmaz bir şey de yok mu?; hem suni denge var, kitleler bütünüyle politik pasiflik içinde, diyeceksin, hem de onların mücadelesini düzenin sınırlarının ötesine götürmek tehlikelidir, onları katliama sürüklemektir (yani kitleler mücadele edebiliyor da sen tehlikeli buluyorsun!) diyeceksin. Eğer "cidi bir teorik dergi olan 'Cephe'nin seviyesi" düşmüyorsa bu konuyu bir açıklasa fena olmaz.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org