Ecevit, Emperyalistlerin ve İşbirlikçilerinin Programını Uygulamaya Devam Ediyor

CHP hükümet olalı dört buçuk ayı aşkın bir zaman geçti. Bu kısa sürede, hakim sınıfların kendi aralarındaki çelişmelerde ve emekçi halk kitleleri ile olan çelişmelerde önemli gelişmeler söz konusu oldu.

Yaşadığımız günlerde faşist saldırılar emekçi halk güçlerine karşı tam bir kontr-gerilla savaşı olarak gelişmeye devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda faşist güçler esas olarak "bireysel terör" uyguluyor ve emekçi halk kitlelerini tek tek hedef alıyordu. Özellikle geçen yılın ortalarından itibaren toplu katliamlara ve

  kitle pasifikasyonunu bu yoldan sürdürmeye yöneldiler. Şimdi ise daha gelişkin askeri teknikler kullanarak bölgesel gerici ayaklanmalar tezgahlamaya çalışıyorlar. Malatya olaylarındaki ve başka yerlerdeki bilinen girişimlerinin bir devamı olarak, örneğin Demirci’de yaptıkları dikkati çekiyor. Burada halkı galeyana getiremediklerinden, bizzat faşistler sakal bıyık takıyorlar, kadın kılığına giriyorlar ve kendi terörlerini "halkın tepkisi" olarak sunabilmek için olmadık sahtekarlıklara başvuruyorlar. İstanbul’da Eğitim Enstitüsü öğrencilerinin çoğunlukta olduğu Kadıköy vapurunda bir bomba paketinin ele geçirildiği günlerde, Malatya’da da bir sinemada en kalabalık seanslardan birine ayarlanmış bir başka saatli bomba bulunuyor. Ortaklar’da toplu şekilde duran öğrencilerin ortasına bomba fırlatıyorlar. Gaziantep’te ODTÜ öğrencilerini yaylım ateşine tutuyorlar. Yakın dönemde Malatya’da en uç noktasına varan gerici ayaklanma taktiği, Demirci’de ve başka yerlerde olduğu gibi Urfa’da da deneniyor. Faşist saldırılardaki bu gelişmeler ve "yenilikler" emekçi halk güçlerinin anti-faşist mücadelede ne denli dikkatli, sistemli olması gerektiğini, merkezi bir şekilde yönetilen faşist terör karşısında, proletaryanın bağımsız mücadelesinin merkezileşmesinin ne denli acil olduğunu bir kez daha vurguluyor.

Öte yandan "hükümet-muhalefet" ilişkisi de şu günlerde "ilginç" boyutlar kazanıyor. MC çetesi, yeniden hükümet olabilmek için oligarşiye yaranmak doğrultusunda CHP ile ve kendi içinde hızlı bir yarışa girmiş bulunuyor. Demireller ve Türkeşler oligarşinin karşısına "kabul edilebilir", "yeni" biçimlerle çıkmaya çalışıyorlar. Yurdun dört bir yanında faşistlerin gerici ayaklanma provalarıyta paralel bir şekilde "savaş mitingleri" düzenliyorlar. CHP’nin bu yarışta uyguladığı taktik ise emekçi halklarımıza daha çok baskı ve sömürü yükeyerek para babalarının çıkarlarını daha bağnaz bir şekilde kollamak oluyor.
Her geçen gün CHP hükümetinin gerçek yüzünün daha fazla tanınmasına yarıyor. Hükümet, emekçi halklarımızı zamla, vergiyle azgın sömürüyle ve yeni siyasi baskı araçları yaratarak oligarşi adına teslim alma gayretini sürdürüyor. Hakim sınıtlar, Ecevit hükümetinin dış ilişkilerdeki ve dolayısıyla ekonomik sorunlardaki "başarı"sını yeterli bulmuyorlar. Halkı baskı altında tutması için daha fazla, daha fazla çaba göstermesini istiyorlar. Tekelci sermayenin seçkin adamı Abdi İpekçi bu durumu şöyle özetliyor: "Ekonomide umut, anarşide umutsuzluk"! Türkiye’nin müflis parababalarının ekonomik sorunlarındaki "umudu" olan Ecevit, bunların emekçi halklar özerindeki sömürüsünü disipline etme konusunda, yani "anarşi" sorununu çözme konusunda "umutsuzluğa" yol açmaması için açıkça uyarılıyor. Eğer iktidar olarak kalmak istiyorsa, her bakımdan görevlerini yerine getirmesl gerektiği hatırlatılıyor.

"Ekonomide umut" olan ve "anarşide de umut" olması istenen Ecevit’in halkımız için hiç de bir umut otmadığı gün gibi ortada duruyor. Emekçi halklarımız, İMF ile sağlanan anlaşmanın ürünlerinin kendisi için daha fazla hayat pahalılığı, yeni zamlar, cebindeki paranın değerinin bir miktar daha düşürülmesi olduğunu ögrenmişti. Ecevit’in kimin "umudu" olabileceğini anlamıştı. Şimdi ambargo "sorunu"nun çözümünün de emperyalist sömürücülerin emekçileri daha bir kıskaca almasından başka bir sonuç doğurmayacağı gün çibi ortada duruyor. Bunları yüreği emekçilerden yana çarpan herkes görüyor. Türkiye, her geçen gün emekçi halklarımız için yaşanılmaz bir cehennem haline geliyor. Hayat pahalılığı ve faşist terör yavaş yavaş doyum noktasına doğru ilerliyor.

Artık herkes soruyor: Bundan sonrası nereye varır?

MC LİDERLERİ İÇ SAVAŞ ORTAMINI DİRİ TUTMAK İÇİN "SAVAŞ MİTİNGLERi" DÜZENLİYORLAR

MC liderleri yurt düzeyinde bir dizi mitingler düzenlediler. Bu mitingler gerici bir savaş, bir "cihad" çağrısı nitelikleri ile hemen dikkati üzerlerine topladı. MC liderlerinin mitingleri eski muhalefet partisi CHP’nin mitinglerinden önemli farklı özellikler taşıyor.

Muhalefetteki CHP’nin mitingleri ile şimdi muhalefette bulunan MC partilerinin mitingleri arasındaki ortak nokta, elbette, bunların özünde halkımızı kandırma mitingleri olmalarıdır. Ama MC liderleri, bugün, eskiden CHP’nin yaratmak istediği görüntünün tam tersinin peşinde koşuyorlar. Hükümet olabilmek için tekelci sermayeye dayanmayı esas alaıı CHP, oligarşi adına, kitleleri pasifize etmek için, faşist saldırıların en yoğun olduğu günlerde "barış" mitingleri düzenlerdi. MC şefleri ise, bu anlamda, "barış" mitingleri değil, gerici savaş mitingleri yapıyorlar.

Türkeş Erzurum’da, Demirel Samsun’da, İstanbul’da, İzmir’de ve Erzurum’da benzer içerikte, azılı anti-komünist konuşmalarla tüm emekçi halk güçlerine karşı bir "cihad" ilan ediyor. MC şefleri bu mitinglerde sürekli olarak 1 Mayıs 1978 mitingi ve devrimci güçlerin artan etkinliğini (örnegin Demirel’in ağzından eksik etmedigi Kars olaylarını) kendileri için bir "ajitasyon" konusu yapıyorlar... Bütün bunlar, faşist güçlerin, işçi sınıfının ve emekçi halk güçlerinin gelişen mücadelesinden duydukları korkunun bir ifadesidir. Bütün bunlar, aynı zamanda, MC çetesinin, efendilerinin uşaklığını en iyi kendilerinin yapabileceğini kanıtlamak için gösterdikleri çabanın bir ifadesidir de.

Bu "savaş mitingleri"nde MC partileri; halk kitlelerine zamdan, vergiden, hayat pahalılığından başka bir şey getirmeyen CHP hükümetinin iktisadi politikasını da "eleştiriyorlar". Açıktır ki, bu demagoji ile bir taşla iki kuş vurma taktiği güdüyorlar; bir yandan CHP’nin beceriksizliğini gösterirken, yani CHP’nin de aslında kendilerinden pek farkı olmadığını göstermeye çalışırken; diğer yandan, halkımızın "solcu" olarak tanıdığı CHP’nin indinde tüm solu karalamak ve tecrit etmek istiyorlar.

Devrimciler olarak, bu noktada önümüzde duran görev, faşist terörü geri püskürtürken, faşist güçlerin bu "gövde göterileri"nin de ne denli içi kof olduğunu kanıtlamak oluyor. Faşistlerin gerici ayaklanma girişimlerine karşı, halk eylemlerini örgütleyerek dikilmek gerekiyor.

CHP HÜKÜMETİ EMEKÇİLERİ OLİGARŞİ ADINA TESLİM ALMAK İSTİYOR

Evet, CHP hükümeti var gücüyle ekonomik alandaki "başarılarını"(!) siyasi alanda da kazanmak istiyor. Oligarşinin emekçi halklarımız üzerindeki sömürüsünü disipline etmek için, önerilen siyasi tedbirlere dört elle sarılıyor.

CHP hüküıneti, "bekçi Murtaza" rolünü oynamaya çok hevesli bir İçişleri bakanına sahip olmasıyla da dikkati çekiyor. İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, göreve başladığından bu yana CHP’nin siyaseti doğrultusunda "aşırı sağa da karşıyız aşırı sola da karşıyız" diye her gün demeçler verip duruyor. "Tarafsız" bakan olduğunu ispat etmek istiyor. Öyle ki, ne zaman bir kaç faşist saldırgan yakalansa, mutlaka, ne olursa olsun bir iki devrimcinin yakalanması için emir veriyor. Böylece "tarafsızlığına" gölge düşmesini önlemiş oluyor! Ne var ki, bütün bu olağanüstü çabasına rağmen tekelci sermayeden bir türlü aferin alamıyor. Örneğin 21 Mayıs günü yapılan Odalar Birliği Genel Kurulunda tekelci burjuvazinin seçkin temsilcileri Özaydınlı’yı şiddetli bir şekilde eleştiriyorlar. Özaydınlı, kendince, daha da haşin olması gerektigini düşünüyor olmalı ki hemen 12 Mart döneminin "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği" teranelerine sımsıkı sarılarak neler yapabileceğini ispata çabalıyor. Polis derneklerinin kapatılacağını vurguluyor. Biz, Özaydınlı’nın bu gerici tutumu konusunda POL-DER Ankara Şubesinin dağıttığı bildiriden birkaç cümle aktarmakla yetinelim. POL-DER’in aşağıdaki tespitleri "halkçı" geçinen CHP’nin gerçek yüzünü yeterince ortaya koyuyor:

"Sokaklarında her gün insanların vurulduğu, demokratik ve halktan yana kurum ve kişilerin her gün saldırıya uğradığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu saldırılar her geçen gün azalmak bir yana, git gide artıyor. Bu mücadele halk ve halka karşı olanlar arasında sürüp gidiyor. Halkın gitgide uyanmasından ve haklarını savunmasından telaşa düşen hakim sınıflar beslemelerini halkın üzerine saldırtıyorlar. (...) Emniyet emekçilerinin tek merkezi örgütü olan POL-DER ırkçısından, ümmetçisinden, kafatasçısından her türlü faşistine kadar bütün gericilerin boy hedefı olııyor. İstanbııl, Konya, Niğde, Malatya şubelerinden sonra POL-DER Ankara Şubesi de hakim sınıfların beslemelerince kundaklandı. Bu saldırılar her gün gerici basında çıkan POL-DER’e karşı kışkırtma yazılarının eseridir. İnsanlıktan demokrasiden ve halktan korkanların POL-DER’den de ne kadar korktuklarının ifadesidir, bu saldırılar. Fakat biz bu saldırıları doğru yolda olduğumuzun bir işareti olarak sayıyor ve halktan yana mücadelemize devam edeceğimizi haykırıyoruz. Bu arada, POL-DER’i kapatacağını iddia edenlerin, bu olayda kimin yanında yer aldığını ve kimlerin isteğini gerçekleştirdiğini kamuoyunun takdirine sunuyoruz. Faşizmin bu saldırıları bizi mücadelemizden alıkoyamaz..."

ECEVİT AVRUPA’DA VE AMERİKA’DA TEKELCİ BURJUVAZİNİN SORUNLARINI ÇÖZMEK İÇİN DOLAŞIYOR

Ecevit, Mayıs ayı içinde ardı ardına iki uzun dış geziye çıktı. ABD gezisinde esas olarak Türkiye tekelci burjuvazisinin AET ve NATO ile olan sorunlarını bir çözüme ulaştırmak için çaba sarfetti. Bu arada, tekelci sermayenin kredi, finansman, vb. sorunlarının çözümünde büyük "başarı" elde etti.

Ecevit son gezisinde ilk önce Brüksel’de kurduğu ilişkiler ile, Türkiye’nin AET ile olan sorunları üzerine eğildi. Bu sorunların, AET’den çıkmak ile değil, (muhalefette iken savunduğu) katma protokolün değiştirilmesi ile de değil; Türkiye tekelci burjuvazisinin diğer geri bıraktırılmış ülkelerin (örnegin Yunanistan’ın) tekelci burjuvazileriyle karşılaştırıldığında zararına işleyen bazı hükümlerin değiştirilmesi, Türkiye’deki çarpık kapitalizmin doğurduğu işsizlik sorununu bir ölçüde çözecek olan "yabancı işçilerin AET ülkelerinde serbest dolaşımı" ilkesinin bir an önce uygulanması, vb. taleplerinin kabul edilmesiyle çözüleceğine inandığını söyledi.

Gerek Avrupa’da gerek ABD’de yaptığı temaslarda, Ecevit, Türkiye - NATO ilişkilerinin onarılması ile bu ilişkilerin sadece askeri değil iktisadi ve kültürel her düzeyde geliştirilip pekiştirilmesi için çaba sarfetti. Ve "Amerikan ambargosu" sorununu bu çerçevede çözmeye çalıştı. Bu arada NATO’nun "Uzun Vadeli Savunma Programı"nın geliştirildiği bir oturumuna başkanlık etmek "şerefine" de nail oldu! Emperyalist efendilerinin gözüne girmek için elinden geleni yaptı. NATO’nun en hızlı savunuculuğunu yüklenirken, ambargonun sürmesinin NATO ile olan ilişkileri engelleyeceğini, bundan dolayı ambargonun kalkması gerektiğini tekrarlayıp durdu. Hakkını yememek gerekir ki, bu kraldan fazla kralcılığıyla da bir çok emperyalist kurumun yöneticisirıi bu konuda ikna(!) etmeyi becerdi. Ama bu da yetmedi, bir gazetecinin "ABD kongresi ambargoyu kaldırmadığı takdirde NATO’dan çıkacak mısınız’?" şeklindeki sorusuna "Hiç bir zaman NATO’dan çıkacağız demedik. Böyle bir niyetimiz yok. Çıkmayacağız" diye kılıç gibi keskin bir cevap yetiştirerek çok sıkı bir NATO’cu olduğunu adeta haykırdı. Emperyalistler bile NATO’nun saldırganlığını öyle pek kolay saklayamazken, Ecevit bir papaz edasıyla bütün bir toplantı boyunca NATO’yu bir demokrasi meleği olarak sunmaya yeltendi. Bu tutumuyla da NATO’nun ölüm kustuğu Türkiye halklarına ve tüm dünya halklarına doğrudan cephe atmış olmaktan hiç çekinmedi. Ecevit’in bu tutumu, kuşkusuz ki, emperyalistlerin ve faşist güçlerin yararınadır. Öyle ki, faşist güçler, Ecevit’in bu politikasını ayakta alkışlıyorlar. Örneğin hergün CHP hükümeti aleyhine senaryolar ve tefrikalar yayınlayan Tercüman’ın bütün yazarları bu konuda Ecevit’e içli övgüler düzüyorlar.

Hani Ecevit ABD emperyalizmine "gölge etme başka ihsan istemeyiz" diye kafa tutmuştu? Peki, şimdi ne oluyor? Ecevit’in "anti-emperyalistlik" şovları çektiği günlerde biz şöyle diyorduk: "Bugün apaçık ortadadır ki, başta ‘Kıbrıs sorunu’ olmak üzere, ülkemizdeki tüm gelişmeler, Türkiye’nin emperyalizmden bağımsız bir politikaya yönelmesi yönünde değil, emperyalist güçlerle ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi ve pekiştirilmesi yönündedir" (Devrimci Yol, Sayı 16). Bu sözlerimiz apaçık ortada duran bir gerçeği yansıtıyordu. Ama o günlerde bazı şaşkın "marksistlerimiz" de Ecevit’in yukardaki sözlerine bakıp Türkiye’nin artık ABD emperyalizminden kopmaya ve AET emperyalizmine yanaşmaya başladığını manşette bildiriyordu! "ABD’ye karşı olmaktan" böyle kısa sürede vazgeçen Ecevit kuşkusuz bu bayları şimdi çok öfkelendirmiştir. Ve eğer bir de ambargo kalkarsa, aynı kişiler muhtemeldir ki, Ecevit’in yeniden (!) ABD’ye yamandığını manşette bildirecekler, şimdilerde sınıf işbirlikçisi(!) ilan ettikleri Ecevit’in üstelik ABD emperyalistlerinin de işbirlikçisi olduğuunu görebileceklerdir!

SONUÇ:

Ecevit ABD dönüşü hemen İstanbul’a gitti. Tekeleilerin toplantısına katıldı. Avrupa’da, Amerika’da onlar adına ve onlar için neler yaptığıı anlattı. Tekelcilere ertelenen borçlar, yeni kredi olanakları, uluslararası tekellerin Türkiye’de yapacakları yatırımlar hakkında bilgi verdi. Tekelci burjuvaziye umut vermeye devam etti.

Artık apaçık ortadadır ve her geçen gün daha çarpıcı bir şekilde kanıtlanmaktadır ki, Ecevit, tamamen tekelci burjuvazinin çıkarlarını savunan, onun proğramına doğrudan hizmet eden bir siyasi hat izliyor. Tekelci burjuvazinin sınıf çıkarlarına, uzun dönemli ve akılcı bir yoldan sahip çıkma rolünü oynuyor. Elbette, bu siyasi hattı ile, kısa dönemde, tekelci burjuvazinin bazı kesimlerinin, tek tek bazı tekelci burjuvaların gündelik çıkarlarına "ters düştüğü" de oluyor. Kimileri, bu görüntüye bakarak, Ecevit’in aslında tekelci burjuvaziden bağımsız bir siyasi hattı savunduğunu, ancak faşist saldırılar yüzünden tekelci burjuvazinin kucağına oturmaya mahkum olduğunu, yani böylelikle sınıf işbirlikçisi (!) konumuna düştüğünü, vb. düşünebiliyor. Tabiatıyla, böyle bir şeyi düşünmek saçmadır. Tekelci burjuvazinin has adamını, onun "işbirlikçisi" diye gören mantığın altında, halktan yana olan Ecevit’in şimdilerde sınıf işbirlikçisi olmaya başladığını sanmak, yani CHP’nin ne olduğunu hiç anlayamamak yatıyor. Bu körlüğün, CHP ile ittifak kurma hayalleri içinde yaşayanlar için, son derece doğal olduğunu söylemek gereksizclir. Öte yandan, Ecevit, "ters düştüğü" tekelci burjuva kesimlerini de hoşnut kılmaya, onları da ikna etmeye özel bir itina gösteriyor. Yukarıda sözünü ettiğimiz toplantıda da benzer bir çaba içine girmiştir. Bu toplantıda, CHP hükümetinden hiçbir zaman kuşku duyulmaması gerektiğini söyleyen Ecevit, "iş adamlarının bizden çekinmelerine neden yoktur" dedi. "Madenler ve enerji dışında herhangi bir devletleştirme programı ile vatandaşın karşısına çıkmıyoruz" diye sağlam bir güvence vermeye çalıştı. Bilindiği gibi, Dünya Bankası Türkiye’ye madenlerin ve enerji kaynaklarının devletleştirilmesi için onay vermişti. Ecevit tekelci burjuvalara, kendisini yanlış anlamamalarını, kendisinin de bir emir kulu olduğunu, bu direktifi yerine getirmek durumunda olduğunu anlatmak istedi. Bu arada tekelci burjuvaziye önemli teminatlarda da bulundu. İşçi ücretlerini nasıl "makul" bir düzeyde tutmaya gayret gösterdiklerini açıkladı. Tekelci sermayeye nasıl daha "sağlıklı" kâr edecekleri konusunda akıl vermeye de çalıştı:

"İşçi ücretleri makul olmalı. Bu konudaki çabalarımızı biliyorsunuz. Ama kâr da sağlıklı olmalı. Üstelik sağlıklı kârlar ancak sağlıklı fiyat düzeyi ile olur" dedi. Gün gibi açıktır ki, Ecevit’in işçi ücretlerini "makul" tutma girişimlerini alkışlayacak olan tekelci parababaları, "kar"lar konusunda kendi bildiklerini okuyacaklar, kendi sınıf çıkarlarının gerekterini yerine getirecekterdir.

Evet, şimdilerde oligarşi karşısında Ecevitler, Demireller, Türkeşler tam bir yarış içindedirler. Faşist güçler hükümete saldırdıkça, Ecevit yerli tekellere ve onların ağababaları emperyalist güçlere daha sıkı sarılacak, onların daha fazla güvenini kazanmaya çalışacaktır, Bugün yaptıkları daha sonra yapacaklarının teminatıdır. Çünkü Ecevit faşist saldırı ve tehditler karşısında emekçi halk kitlelerine değil, emperyalist güçlere ve onun yerli uzantılarına yaslanıyor. CHP hükümeti ve Ecevit bu siyasi hattı ile emekçi halk güçlerini doğrudan karşısına alıyor. Emekçiler üzerindeki sömürü ve baskısının daha da yoğunlaşmasına hizmet ediyor. Artık çürümüş bir "umut"un kokusu daha da çekilmez hale geliyor. Muhalefette iken yaratmaya çalıştığı "halkın umudu" rolünden kendi kendisine vaz geçiyor. Eskiden emekçi halk kitleleri karşısında "tekelleri kuşatmak"tan söz eden, Ecevit, şimdi, tekeller adına halkı kuşatmaktan başka birşey yapmıyor. MC dönemlerinde egemen sınıfların belli tıkanıklıklar gösteren kan dolaşımı sistemindeki aksaklıkları gideriyor. Oligarşi için taze kan işlevini "hakkıyla" yerine getiriyor.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org