Geçmiş Hareket-Bugünkü Görevler ve Devrimci Hareketin Geleceği

"K.D’nin (‘Kesintisiz Devrim’ broşürü kastediliyor - DY) günümüzdeki ‘sürdürücüleri’ yüklendikleri kötü miras temelinde trajik bir görüntü içindedirler. Gerçekten M. ǒnin pratik faaliyetinden bireysel terör çıkartılıp atıldığında, geriye yalnız modern revizyonizm kalmaktadır... Özellikle D.Y, M. Çayan’ın ‘tezlerini’ ‘açıklayarak’ ve yorumlayarak’ geçerli kılmaya çalışmakta, fakat onu M. Çayan tarafından varılan sonuçlarına götürmekten titizlikle kaçınmaktadır." (Parti Bayrağı, Sayı 4, S. 56)

  "Parti Bayrağı"nı buraya davet etmemizin amacı, yukardaki alıntıyı yaptığımız yazılarındaki görüşlerin eleştirisi veya cevaplaması değil1. Yukardaki alıntıyı aktarmamızın amacı, sözkonusu yaygın bir kafa yapısına ve kararsız unsurlarda sıkça rastlanan bir düşünce yapısına da tekabül etmesidir. Öncelikle, bu aynı düşünce yapısıyla ortaya konulan eleştiri veya suçlama, birçok oportünist akım (örneğin "acelecilerin" tüm çeşitleri2 ve KSD) tarafından da benimsenmektedir.
"D.Y., M. Çayan’ın görüşlerini ve geçmişi reddetmediğini söylemekte, onları yorumlayarak geçerli olduğunıı kanıtlamaya çalışmakta ama, Mahir Çayan’ın yaptığı işleri yapmamakta, bireysel terörcülüğe başvurmamakta, geçmişte yapılan silahlı propaganda eylemlerini tekrarlamamaktadır."

Bu aynı düşüncenin daha bir "filozofçasına" da rastlanılmaktadır.

"Bazı gruplar hareketlerinin başlangıçtaki eylemlerinin genç kıışaklar üzerindeki prestijini yaşatmak için o eylemlere temel olıışturan teorik görüşleri de aynı biçimde savundular. Ama, o zamanki ideolojinin üzerine kıırıılduğu politik ortamın artık varolmadığını biliyorlardı. Aynı eylem de artık yapılamazdı. Bu ikilem sözkonıısu gruplarda üstü örtülü oldıığu kadar örtülü tutulmaya çalışılan bir gerilim yaratacaktı: Savunulan statikleşmiş görüşlerle, altta süren (örtütü-gizli anlamında - D.Y.) arayış arasındaki gerilim" (Birikim, sayı 32, S. 37)

Birikim yazarının "statikleşmiş görüşler" dediğini (kimin "statikleştirmiş" olduğu ayrı bir sorun!) "olumsuz" unsurları, "arayış" dediğinin de yine kendince "olumlu" unsurları oluşturduğunu hatırlatmaya gerek yok kuşkusuz. Bu düşünce, bazı kesimler tarafından biraz daha farklı ve biraz daha "Türkçe" olarak, ileri sürülüyor. Bizim bugünkü izlediğimiz çizgiyi, siyasi tespit ve çalışmalarımızı olumlu bulduklannı ifade etmekte ama bütün bu "olumlu" şeylerin savunduğumuz görüşlerle, geçmiş hareketin teorik çizgisiyle ters düştüğünü ileri sürmektedirler. Örneğin birçokları bizim ülkemizde "bir iç savaşın gelişmekte olduğu" konusundaki tespitlerimizin doğru olduğunu ama bu tespitin "suni denge" tahliline ters düştüğünü söylemektedirler. Bunun tersi olan düşüncelerle de karşılaşılmaktadır. Yani, mademki "suni denge" var deniyor o halde niçin iç savaştan bahsediliyor?! vb...

Bütün bu ve benzeri yaklaşımların ve bakış açılarının, farklı bir konum içerisinde de bulunsalar, çeşitli tereddütlü eğilimlerle de ilişkili olduğu söylenebilir. Bizim saflarımızda da var olan birçok arkadaşın kafasında, yukardaki bakış açıları ile ilişkili olduğu söylenebilecek olan benzer sorular ve düşünceler, bulanıklıklar vardır. En azından, Devrimci Hareketimizin bugünkü siyasal görevler karşısındaki konumu ve gelişimi, bu gelişimin geçmişle olan ilişkisi üzerine; Devrimci Hareketin gelişimi ile geçmiş hareketin gelişimi, teorik tespitleri ve yenilgisi arasındaki ilişki üzerine düşünceler ve soıular3... Bu sonuncuların, daha çok önümüzdeki görevleri daha iyi kavrama çabasına yönelik olduğuna kuşku yoktur.

I

En baştan başlayalım. Oportünistlerin ortaya koydukları suçlama ve eleştirilerin dayandığı kafa yapısı anlaşılır bir şeydir.
"Bireysel terörcülük", "şehir gerillacılığı", v.b. denilen bazı eylem biçimlerinin tekrar edilip edilmemesi: Sorun böyle ortaya konuluyor. Tümüyle, önce "geçmişin" çarpık bir yorumu, daha sonra da bugün için geçmişin ele alınışıyla ilgili daha da çarpıklaşan bir bakış açısı. Geçmiş hareketin yanlış otduğuna inanan ve onun yanlışlarını kanıtlamaya çalışanlar, hep aynı kafa yapısına sahiptirler ve "aceleci" grupları geçmişin "samimi savunucuları" olarak sunmaya özen gösterirler. Onlar "geçmişin doğruluğuna samimi olarak inanmakta, bugün aynı şeyleri yeniden tekrar etmeye çalışmakta, ama geçmişin bir karikatürü olmaktan ileri gidememekteler" (Çünkü artık geçmiş tekrarlanamaz!). Bir vakitlerin H.Y.’si, KSD ve benzerlerinin düşünce yapısı bu. Marksist dünya görüşü dışında bir kafa yapısına ait olması bir yana, bu bakış açısının geçmişi kolayca çürütmeyi hedefleyen bir mantığa dayandığı söylenebilir: Öyle ya, geçmişi savunmak eğer gerçekten bu gösterilen örnekler kadar kötü ise; bugün artık geçmişi (bu şekilde) savunacak bir tek aklı başında insan kalmamalıdır! Bütün aklı başında insanlar için, (geçmişi savunuyor görünüp de onu yapmamak (!) gibi samimiyetsiz bir duruma düşmek istemiyorlarsa elbette) geriye, KSD, vb.’ci olmaktan başka çare kalmamaktadır! Belki, çok makul bir "mantık" ama; biraz fazla basit bir hileye dayanıyor. "Aceleci"lerin "samimiyetle" savundukları ve yaptıkları şeyleri incelediğimizde, bunların geçmişin ne denli "tekrar"ı olduğu konusunda bir bilği sahibi olmak çok kolay. "Samimiyetle yapakları"nı bir tarafa bırakalım. Bunların yazdıkları yazılara bir göz gezdirmek, savunduklan görüşlerin devrimci görüşlerle uzak yakın hiçbir ilgisinin bulunmadığını görmek için yeterli. Marksizm-Leninizmle ilgisi olmayan saçma sapan görüşler; tek-emperyalizm, tek bir devrim stratejisi, eşitsiz gelişim yasasının artık eskisi gibi işlemediği, acaip derecede derin (!) suni denge "tahlilleri" vb., vb:, özetle bir sürü zırva Mahir Çayan’a maledilerek savunuluyor. Şimdilerde legal olarak yayınlanan "Cephe" isimli dergiye bir göz atmak bile (öbür bildiri ve yazılar illegaldir!) bu sefaleti görmeye yeterli. Burada, bunları geçmişin en "samimi ve hakiki savunucuları" olarak göstermeye çalışanların bu zırva görüşlerle devrimci hareketin bir ilgisinin buIunmadığına niçin hiç değinmedikleri gibi bir soru sormak da anlamsız ve çok saçma bir şey olur. Zira, onlar da geçmiş hareketi tıpkı berikiler gibi yorumlamakta ve o şekilde çürütmeye uğraşmaktadırlar. Bu ikisinin birbirlerine karşı ters bir konum içinde de bulunsalar, aynı kafa yapısına sahip olduklarını söylemek yanlış olmaz. (İlğinç bir "rastlantı", bunların yazdıklarında - D. Yol’a karşı kesintisiz sürdürülen saldırılar dışında, birbirlerine yönelik ciddi bir eleştiriye rastlamak olanaksızdır.)

Konuya dönelim, geçmişin bu "samimi savunucuları"nın kafa yapısının, savundukları düşüncelerin, M. Çayan’ın savunduğu görüşlerin çok kötü bir karikatürü olduğu ortada iken, bu kafa yapısı geçmişte yapılan eylemlerin bir kısmının taklit edilmesinin sonucunda ortaya -komedi veya dram- hiçbir şeye benzemeyen bir şaşkınlıktan başka bir şey çıkmayacağı gün gibi ortadadır. Hal böyleyken, geçmişin savunulmasını bu kötü örnekler içine hapsetmeye kalkmanın; yani geçmişi savunmayı bu şekildeki basit bir tekrar-inkar ikilemi içine sokmaya çalışmanın, bakış açısı olarak Marksist dünya görüşünden uzak niteliğinin yanısıra, yöneldiği amaç, kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu, devrimci düşünceleri, abese kadar iterek, onu bir fıkir olmaktan çıkarıp bir saçma haline dönüştürme ve bu suretle onu "çürütme" çabasından başka bir şey değildir. Bu konu üzerinde D. Gençlik dergisinde de durulmuş ve şöyle yazılmıştı:

"Burada geçmişe yaklaşım açısından, onu savunulamayacak kadar çarpıtıp-karikatürleştirdikten sonra dayatılan eleştiriler yanında aynı biçimde onu karikatürleştirerek sözde savunma eğilimlerine de değinmekte yarar var. Bu eğilimlere, onu savunmak isteyip de sloganlar düzeyini aşmayan iyi niyetli unsurlardan başlayarak diğerlerinden hiç de aşağı kalmayan art niyetli unsurlara kadar derece derece oldııkça önemli bir sayıda rastlanılmaktadır. Bu eğilimlerin sebebi geçmişin kavranılamaması, tek yanlı ya da sadece sloganlar düzeyinde ele alınmasıdır.

Bu doğrultudaki bazı gruplaşmalarda geçmişin tam bir karikatürünün savunulduğu bilinmektedir. Lenin diyor ki "Yeni bir siyasi fıkri çürütmenin (yalnız siyasi fıkri de değil) ve onu etkisiz hale getirmenin en iyi yolu o fıkri abese itene kadar savunmaktır. Gerçekten herhangi bir gerçeği aşırı ölçülere vardırtırsak, abartarak gerçek uygulama alanının sınırları dışına yayarsak onu abesliğe kadar itmiş oluruz; ve bu koşullarda o fıkir kaçınılmaz olarak fıkirlikten çıkar saçma olur." (Devrimci Gençlik Dergisi, Sayı 11, S. 10)

II

Ancak sorunu, sadece bu şekildeki basit bir "çürütme taktiği" ile sınırlamak hatalı ve eksik olur. Bu "çürütme" mantığı, aslında, daima, teorinin devrimci pratiğe yo1 gösterici olarak nasıl kavranılması gerektiği konusundaki bir kavrayış yetersizliğine, bilimsel dünya görüşü açısından bir çarpıklığa tekabül eder ve bununla içiçe bulunur. Bu, devrimci bir teorinin, bilimsel bir dünya görüşünün ışığında nasıl kavranılması gerektiğine ilişkin bir sorundur.

1974 sonrasında, yenilgi sonrası koşullarında geçmiş karşısındaki tavır sorunu, önemli ve güncel görevlere ilişkin bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Devrimci Hareketin yenilgisi sonucu gelişen dağınıklık ve kargaşa ortamı içerisinde ne yapılması gerekiyordu? Hangi görevlerle karşı karşıya bulunuluyordu ve geçmişin ele alınışındaki tavır ne olacaktı? Bizim bu sorular karşısındaki tutumumuz, ortaya çıkan (yukarıdaki iki başlık altında ele aldığımız) diğer tüm yaklaşımlardan temelden farklı olmuştur. Devrimci Gençlik’in ve Devrimci Yol’un bugüne değin geçirdiği gelişim sürecine damgasını basan bakış açısı diğer bütün gruplardan temelden farklı olmuştur ve Devrimci Yol bu farklı bakış açısını başından bu yana belirlediği bir pratik süreç içinde oluşturmuştur. Bugünkü konumunu da, yönelimini de belirleyen bu devrimci bakış açısıdır.
Geçmiş hareket karşısındaki bir doğmatizmi ve bu doğmatizmin ürettiği bir slogan fetişizmini, kavram fetişizmini inkarcılıkla birlikte başından beri kesinlikle reddettik. Bu konudaki bakış açımız da, bu iki eğilime karşı yürüttüğümüz mücadele sonucunda gelişmiştir.

Doğmatizm, genel olarak, devrimci görüşlerin, bağnaz ve katı bir savunuculuğu görüntüsünü sergilediği için, ilk bakışta devrimci görüşlerin açıktan inkarına göre daha olumlu ve cazip bir görüntü elde eder. Oysa bu, bütünüyle aldatıcı bir görüntüden başka bir şey değildir ve doğmatizm tıpkı diğeri gibi, daima devrimci teorinin kökten bir reddine dayanır. Çünkü o da, aynı şekilde, sınıf mücadelesinin dayattığı temel görevlerden kesin bir kopmaya ve teorinin tüm devrimci içeriğini yoketmeye tekabül eder. Doğmatizm, bu nedenle, tıpkı revizyonizm gibi, marksizmin kesinlikle reddetiği bir dünya görüşüdür.

Doğmatizmden kaynaklanan bir bakış açısı, 1974 sonrasında, özellikle geçmiş hareket karşısındaki inkarcı eğilimlere bir reaksiyon şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu eğilimlerin örgütlenmesi niteliğindeki çeşitli gruplar, ne kendi durumlarına, ne de ülkemizdeki somut duruma bakmaksızın geçmişte gündeme getirilmiş olan bazı eylem biçimlerini tekrar etmeye (daha doğrusu geçmişi taklit etmeye) girişmişlerdir. Oysa 1974 sonrası koşullarında, geçmişin devrimci görüşlerinin savunulması; devrimci teorinin, (71 pratiğinin ortaya çıkardığı derslerin de ışığında) bugün için yapılmasını gerekli kıldığı şeylerin yerine getirilmesi için mücadele etmekti. Yani yapılması gereken geçmişin taklit edilmesi değil, devrimci teorinin bugünün sorunları açısından neyi gerektirdiğinin doğru olarak kavranması ve bunlar için mücadele edilmesiydi. Bu bakış açısının sonucunda, bizim bugün için ortaya koyduğumuz mücadele çizgisinin geçmişe uymaması, ters düşmesi bir yana, bugünkü koşullarda yerine getirilmesi gereken görevler yapılmaksızın devrimci görüşlerin savunulması olanaksız birşeydir. Bu konuda ortaya koyduğumuz tespitler, siyasal görevler karşısındaki bakış açımız, dogmatizmle devrimci çizgimiz arasındaki kesin hatları oluşturmuştur.

Bildirge’de geçmişin ele alınması ile ilgili olarak şöyle yazılıyordu:

"Özetle: Farklı alanlardaki mücadelelerin, farklı mücadele biçimlerinin birlikte yürütülmesinin; mücadelenin devamlılığının ve devrimi başarıya ulaştırıbilecek bir siyasi çizgi üzerinde geliştirilebilmesinin bir gereği ve ifadesi olarak örgütlenmiş bir Marksist-Leninist parti: Bütün bir geçmişin ve devrlmci bir yenilginin en özlü dersleri bu noktada toplanmaktadır. Kuşku yoktur ki gelecek geçmişi tekrar etmeyecek, geçmişin hata ve sevaplarının üzerinde yükselecektir" (S. 44)

Buna karşılık, bu bakış açısının sonucu olarak formüle edilen partileşme süreci anlayışımız, çeşitli gruplar tarafından eleştirilmiş, ya da reddedilmiştir. Bunun karşısına ise hep aynı düşünceler veya aynı mantıkta çıkılmıştır. KSD geçmişin böyle bir anlayışı olmadığını kanıtlamaya çalışarak, bu tespitleri (alıştığımız biçimde) M.Çayan’la çeliştirıneye çalıştı! Bunun yanı sıra, aceleci grupların da tavrı, kafa yapılarına uygun bir biçimde şekillendi. Bunlardan bir tanesinin bu konuya ilişkin yazdıklarını incelemek ve konuya yaklaşımını görmekte yarar var. Aceleci yazar, Devrimci Yol Bildirgesi’nden 1971 değerlendirmesine ilişkin bir bölüm aktarıyor ve bunun üzerine düşüncelerini şu biçimde açıklıyor:

"THKP hareketinin yenilgisi bir bakıma onun silahlı mücadelenin (silahlı devrimin) başarıya ulaşabilmesi için Marksist-Leninist bir parti tarafından yönetilmesinin mücadelenin sınıf mücadelesinin bütün alanlarında ve tüm mücadele yöntemlerini kullanarak (elbette silahlı mücadele temel alınarak) mücadele etmesinin zorunluğuna ilişkin teorik görüşlerin kanıtlanması olmuştur denilebilir.

Zira bize göre yenilgi bu anlayışın uygulanmasındaki başarısızlıkları içeren bir muhteva taşımaktadır. Şu veya bu sebeple böyle bir bütünlüğün sağlanılamaması veya sonuç olarak ortadan kalkmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır". ‘Devrimci Yol Bildirgesi, S. 32)

Devrimci Yol Bildirgesi’ndeki bu bakış açısı karşısında "aceleci" yazarın görüşleri şöyle:

"Şüphesiz 1971 yenilgisine birşeylerin eksik ve iyi olmamasının neden olduğunu anlamak için fazla bir zekaya gerek yok. Önemli olan neyin eksik olduğunu ve bugün nasıl tamamlanması gerektiğini kavramaktır...

"THKP-C esas olarak sınıf mücadelesinin bütün alanlarında ve tüm mücadele yöntemlerini kulanarak mücadele edemediğinden değil; yapısı temel mücadele biçimi olan silahlı propagandaya yeterince uymadığından, silahlı propagandanın tüm gereklerini yerine getiremediğinden yenilmiştir.

"Her örgüt içinden doğduğu süreci yansıtır. THKP-C 1965-71 Dev-Genç hareketinden doğdu. Dev-Genç kitlelerin ekonomik-demokratik mücadelesi içinden doğan THKP-C bu yapıyı kaçınılmaz olarak bünyesinde taşımış ve bu yapı da daha üst düzeyde bir mücadelenin gereklerini karşılayamamıştır. Ayrıca doğru devrimci ideolojiye süreç içinde ulaşılması (1970 sonbaharı) ve silahlı propagandanın sonucu THKP-C yetersiz bir örgütsel yapı ile harekete geçmek zorunda kaldı... (Bugün) bunu yapmaya çalışmak THKPC’nin yenilgisine neden olan zaafları daha büyük boyularda tekrarlamaktadır."

Bu kafa yapısını incelemeden önce, bir noktaya işaret etmek, kafanın niteliğini ortaya koyması bakımından, yararlı olacak. Yukardaki alıntıdaki "yetersiz bir örgütsel yapı ile harekete geçmek zorunda kaldı" ifadelerinden 7-8 satır aşağıda, yine Devrimei Yol Bildirgesi’nden yapılan bir alıntıdaki "savaşmak zorunda kalındı" ifadesinden kalkılarak, geçmişin inkar edildiği üzerine bir sürü suçlama geveliyor. İncelediğimiz kafanın niteliği -adına siz ne derseniz deyin!-işte bu.
Her neyse, "fazla bir zekaya sahip olmadan", yenilgiye neyin sebep olduğunu bulmuş!

THKP-C’nin Dev-Genç mücadelesi içinden çıktığı için ve bu nedenle yapısı silahlı propagandaya yeterince uymadığından yenildiği ileri sürülüyor. "Yenilgiye neden olan zaafları tekrar etmemek için Dev-Genç mücadelesine benzeyen bir süreçten geçmemek gerekiyor"muş! Bu gibi bakış açılarının arkasında, yenilgiyi, 12 Mart sonrasında silahlı mücadeleyi sürdüren unsurların (Dev-Genç içinden çıktığı için) bilinen-polisçe tanınmış kişiler olmalarına, bu yüzden yakalanmış olmalarına bağlayan, yani bir polisiye olay olarak gören bir dar görüşlülük yatıyor. Şimdi eğer silahlı propaganda kimsenin bilmediği tanımadığı (!) unsurlarca yapılırsa, yenilgiye neden olan hatalar tekrarlanmamış olur. Silahlı propaganda yapacak (yani kendilerine göre- bazı yerlerde bomba patlatıp, banka soyabilecek) "İllegal" bir örgüt kurulur. 1-2 ev ve 3-5 kişi bu iş için yeterli. Böylece eylemler başarıyla sürdürülür. Ve bu şekilde silahlı propagandayı yürüten örgüt, savaşa savaşa, parti haline gelir! KSD’nin ve bir çoklarının Mahir Çayan’a izafe etmeye (yüklemeye) çalıştıkları da ve onu reddetmeyenlere dayattıkları da bu aynı düşüncedir.

Bu, tipik küçük burjuva dünya görüşünden kaynaklanan bir düşünce tarzıdır. Öncelikle, parti, öncü savaşı ile oluşacak bir şey, "silahlı propagandayı yürütecek örgütün eylemleri ile, daha sonra oluşacak birşey olarak öne sürülmektedir. Bu Debray’ın "foko"sundan başka birşey değil. 71 yenilgisinden çıkarılan sonuç Debray’ın görüşlerinin doğruluğu oluyor! ("Bazı" arkadaşlar sevmiyorlar ama gel de "şaşkın ördek" deme!) Burada, dikkati çeken bir nokta da şu; yenilgiye neden olan zaafları tekrarlamamak için (!) (bize göre Devrimci hareketin devrim-örgüt ve mücadele anlayışı terkedilerek) tutulan yola; deşifre olmamak için sınıf mücadelesinin tüm güncel görevlerinden, düşük nitelikIi işler olan (!) anti-faşist mücadeleden ve diğer tüm devrimci eylemlerden sakınarak ve kendilerini Silahlı Propaganda için saklayarak oluşturulan "silahlı propananda örgütleri", ortaya konulan 3-5 (bize göre bugünün koşullarında gerçekten son derece "düşük nitelikli"!) işten sonra, polis tarafından istendiğinde 3-5 gün içinde toparlanmaktadır. Örneğin bu şekilde, THKP-C’nin hatalarını tekrarlamayarak (!) onun (ve silahlı mücadeleyi yürüten hiç bir örgütün) başaramadığı bir işi başardığını (!) ve mücadelenin devamlılığını gerçekteştirdiğini ilan eden bir "silahlı propaganda örgütü"nün bir gecede toplandığı biliniyor! Bunu bir tarafa bırakalım ve bizim çok illegal "aceleci S.P örgütleri"nin deve-kuşu misali değil de gerçekten çok gizli bir yapıya sahip olduğunu ve "silahlı propaganda"nın devamlılığını sağladığını düşünelim. Yani THKP-C’nin "başaramadığının" başarıldığını! Sorun, çözülmüş mü olacaktır? Kuşkusuz ki sorun böylesi bir sorun değildir. Böylesi bir örgüt tarafından ancak ve ancak "ilgi çekici" bazı "fantastik işler" yapılabilir. Ve böylesi bir örgütlenme ve mücadele anlayışı ile Devrimci bir mücadelenin sürdürülmesi de asla söz konusu olamaz. Bu tür düşünce yapılarına ve devrim anlayışına denk düşen örgütlenmelerin en başarılılarından bir tanesi "Tupomaros"dur. Ve bilindiği üzere "Tupomaros" uzun süre silahlı propaganda niteliğinde görülebilecek eylemlerini başarıyla sürdürmüş ve fakat yenilgiden kurtulamamıştır. Çünkü böylesi bir örgütün, öncünün eylemlerini bütün halkın silahlı eylemine dönüştürecek mekanizmalar-bağlantı kayışları yoktur. Ve Bildirge’de de söylendiği gibi bu bağlantıları taşımayan bir örgütün eylemleri başarıya ulaşamaz. Motor kendi kendine ne kadar dönerse dönsün, bu hareket makinayı harekete geçiremez. Bu bağlantı fonksiyonlarını yerine getirecek olan şey ise M-L bir partiden başka bir yolla asla gerçekleştirilemez. "Tupomaros"un devrim anlayışı, tek yanlı bir askeri eylem çizgisine denk düşüyordu ve başarıyla sürdürülecek silahlı propaganda hareketlerinin halk yığınlarını kendiliğinden ayaklandıracağı anlayışına dayanıyordu. Bu, daha önceleri de bir çok kez belirttiğimiz gibi kendiliğindenciliğin bir çeşidinden başka bir şey değildir. Ülkemizdeki "aceleci silahlı propaganda örgütlerinin" taklit ettikleri de budur.

Devrimci hareket ise, daha başlangıcında bu tür anlayışların; a) kendiliğindenci b) ülkede olgunlaşmış bir milli krizin sürekli varolduğu sanısına dayanan " sol" ve c) M-L bir partinin gerekliliğini reddeden, anti-marksist fokocu çizgisini kesinlikle reddetmiştir.

Ülkemizdeki aceleci grupların, 1975’ler sonrasında, "yenilgiye yol açan hataları tekrar etmemek" için bu düşüncelere sarılmaları, gerçekte yenilgiden, devrimci hareketin teorik çizgisinin devrim ve mücadele anlayışının yanlış olduğu sonucuna varılmasından başka bir anlama gelmemektedir.

Bizim yargımız ve bakış açımız ise bunun tam tersi bir değerlendirmeye dayanmışıtır. Elbette ki, gelecek, geçmişi tekrar etmeyecektir. Buna hiç şüphe yoktur. Zira bütün tarihi gelişme, geçmişi içerir, geçmişin belirlediği bir zemin üzerinde yükselir. Ama, dogmatik kafa yapılarının zannettikleri gibi geçmişin basit bir tekrarı olamaz. Düz değil, helezoniktir. Bir devrimci hareketin geçmişi ile geleceği arasındaki ilişki de başka türlü kavranamaz.

"Geçmişin hatalarını tekrarlamayacağım" diye, "yenilgiye yol açan hataları yeniden yapmayacağım diye, sınıf mücadelesinin objektif gelişiminin dışında fantastik çözüm yolları aramak, marksist dünya görüşünün dışındaki küçük burjuva dünya görüşüne ait bir tutumdur.

"THKP-C, Dev-Genç mücadelesinin içinden çıktı" derken, sözkonusu olan şeyin sadece Dev-Genç değil, 1965 yılları sonrasındaki bütün bir sınıf mücadelesi praliğini kucaklayan bir süreç olduğu görülmemektedir. THKP-C, 1965 yılları sonrasında ağırlıkla gençlik hareketi içerisinde olmakla birlikte, işçi-köylü, asker, v.b, bütün emekçi yığınlar içinde süren devrimci mücadelenin 1970’lerde ihtilalci bir silahlı devrimci hareket düzeyine sıçramasıdır. Onu, içinde yer aldığı bütün gelişim sürecinden, 15-16 Haziran’lardan, yüzlerce köylü eylemlerinden kopararak ele almak hiçbir şekilde mümkün değildir. Geçmiş hareketin yenilgisinden, onun partileşme sürecinin yanlışlığı sonucuna vararak, onu "tekrar etmemek gerektiği (!) sonucunu çıkarmaya kalkışmak ve bugün ülkemizde geçmişten farklı bir düzlemde, bir üst gelişme dilimi içinde süregelen sınıf mücadelesinin canlı-sıcak bir pratiği içerisinde yaşanan bir partileşme süreci fıkrine (fikre de değil, bu objektif sürece!) karşı çıkmaya kalkmak, (bir kez daha) deve kuşu rolü oynamaya talip olmaktan başka bir şey değildir.

"Geçmiş geleceğin habercisidir" denir.

Bugün devrimci hareket, bir anlamda geçmişe benzeyen, ama hiç kuşkusuz ondan farklı olan bir çok unsuru da içinde taşıyan, sınıf mücadelesinin nesnel gelişimi içinde oluşmaktadır.

Partileşme süreci, sınıf mücadelesinin bu nesnel gelişimine sıkı sıkıya bağlı bir biçimde gelişen devrimci mücadeleyi, halkımızın birleşik devrimci savaşına önderlik edecek proletaryanın -öncü savaşçı partisi seviyesine yükseltme, devrimci hareketi bu niteliğe sıçratma mücadelesidir.

Devrimci hareketin geçmişini savunmak, bugünün devrimci görevlerini bu anlayışla kavramak ve gereklerini yerine getirmek için mücadele etmekle mümkündür.

Bugün yapabildiklerimiz ise, yapmaya çalıştığımızın (ve yapılması gerekenlerin) ancak bir kısmıdır.
 



DİPNOTLAR
(1) Bu alıntıyı yaptığımız Parti Bayrağı’nın yazısında şöyle söyleniyor:
"Kesintisiz devrim broşürleri özellikle 71 yenilgisinden sonra hemen hemen her akım tarafından eleştirildi. Onun apaçık kaba hataları defalarca sergilendi. Modern revizyonistler, PDA sağ oportünizmi, reformizm, cuntacılık, v.s. v.s. herkes en az bir kere, bu broşürlerde yazılı olan ya da bu broşürün hayata geçirilmesi demek olan THKP-C hareketinin pratik faaliyetinde ortaya çıkan yöntemler, yorumlar, biçimler konusunda eleştiriler kaleme aldılar. Bu eleştirilerden hiçbirisi (altını Parti Bayrağı çizmiş) KD’nin revizyonist, sağ oportünist özüne ciddi bir eleştiri yöneltmediler..." Böylece, Parti Bayrağı, "KD’i, yani THKP-C’nin teorik görüşlerini en iyi, en keskin bir şekilde kendisinin eleştirdiğini ileri sürerek, hiç kimsenin kendisi kadar iyi eleştiremediğini iddia etmekte, kendisinin getirdiği eleştirileri, öteki oportünistlerin görcmediğini ileri sürmektedir. Bu arada, ötekilerin, Kesintisiz Devrim’de ihtilalci olan ne varsa ona saldırdığını da belirtmektedir. Gerçekten eğer durum böyleyse(!), Parti Bayrağı’na (kimsenin getiremediği eleştirileri getirdiyse) "kesintisizleri en iyi eleştiren oportünist" ünvanının verilmesi gerektiğini düşünebilirdik. Ama getirdikleri eleştirilerin istisnasız hepsi, diğer oportünistler tarafından (kendi ifadesiyle) devrimci hareketin "ihtilalciliğine saldırırlarken" defalarca ileri sürülmüş olan maruzatlardan başka birşey değildir. Hem öyle ki, eleştiriler sırasında yapılan alıntılar ve kullanılan ifadeler bile hep aynı! Parti Bayrağının yaptığı, beğenmediği PDA’dan, KSD’den, Birikim’den ve öteki revizyonistlerin eleştirilerinden topladıklarını süsleyip püsleyip diğerleri anarşistlik, maceracılık, troçkistlik, v.b derken, aynı şeylere kendilerinin sağ oportünist-revizyonist diyerek sözde "sol"dan eleştirme şerefine erişmek çabasından başka birşey değil. Bize kalsa bu "Kesintisiz devrimi en iyi eleştiren" ünvanı konusunda fazla durmayabiliriz. Ama, bu kez diğer oportünistler ortaya çıkıp da bu eleştirileri ben icadettim, patenti bana ait derse ne olacak (ki, bunların içinde Y. Küpeli ve M. Aktolga bile vardır. )

Ama, eleştiri, özü bakımından öteki oportünstlerinkinin aynısı olmakla birlikte, kullandığı "zengin" ifadeler, "ince" espiriler ve "haşmetli" alaylar bulunması bakımından kayda değer bir özellik taşıyor! Bu bakımdan, Parti Bayrağı yazarına, Kesintisiz devrimi en iyi eleştiren opoıtünist ünvanı verilemese bile, en iyi laf ebesi ünvanının verilmesine hiçbir itirazımız olmaz!

(2) Bilindiği gibi hepsi birbirinden ileri(!) ve bepsi birbirinden keskin 7- 8 "aceleci çeşidi" vardır ülkemizde.

(3) Burada herhangi bir yanlış anlayışa yol açmamak amacıyla şunu ifade edelim ki, bu sorun karşısındaki tutumumuz ve çabamız hiçbir şekilde her türlü "kuşku"ya ve "soru"ya kapıları sonuna kadar kapalı tutmak gibi bir tutum değildir. Tersine, eğer sorular ve kuşkular siyasal bir kararsızlık ve kafa karışıklığına tekabül etmiyorsa, bilimsel bir araştırma ve yargılamaya tekabül ediyorsa, bu her devrimci hareketin bir gereksinimi olan, onu her tür dogmatizmden koruyacak ve bu yolla bütün hayatiyetini ve canlılığını yitirmesini önleyecek olan bir şeydir. Giderilmesi ve yokedilmesi gereken şey bu değil, bununla ilgisi olmayan kafa karışıklığı ve siyasal kararsızlığa tekabül eden şüpheciliktir. Bu ikincisi, önce siyasal görevler karşısında bir kayıtsızlığa ve pasifizme ve daha sonra, kaçınılmaz bir şekilde davayı inkara, revizyonizme vanp dayanır.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org