Kızıldere’nin Yıldönümünde Geçmiş Değerlendirmelerine İlişkin Bazı Noktalar(2)

7 THKP - C hareketi niçin ve hangi anlamda yenilmiştir? Bu yenilgiden çıkarılması gerekli dersler nelerdir? Geçmiş hareket doğru muydu?

Daha önce, gerek Bildirge’de, gerekse geçen sayıdaki bölümde yenilgiyi temel olarak, THKP-C hareketinin eksikliklerine ve hatalarına bağladığımızı söylemiş, yenilgiden onun ideolojik çizgisinin yanlış

  olduğu sonucunun çıkarılamayacağını ve onun ideolojik çizgisinin, devrim - örgüt ve mücadele anlayışının doğru olduğunu söylemiştik; "örgütsel yapılanışındaki eksiklikler, örgütün ideolojik temellerinin ve bütünlüğünün sağlam olmayışı, bunun sonucu Türkiye tarihinin en büyük takibi koşullarında bölünmeye uğranılması gibi nedenlerle" kaçınılmaz bir şekilde yenilgi ile karşılaşılmıştı.

1971 yenilgisi, THKP-C hareketinin gerek örgütsel yapılanışında ve gerekse örgütün ideolojik temelleri ve bütünlüğü açısından önemli zaaf ve eksiklikler ihtiva ettiğini ortaya koymuştur. THKP-C’nin ideolojik çizgisi, devrim ve mücadele anlayışı, örgütün değişik çalışma alanlarındaki tüm birimlere ve yönetim kademelerine hakim kılınamamıştır. Bir örgütün başarıya ulaşabilmesi için doğru bir ideolojik çizgiye sahip olması ve en üst düzeyde bu ideolojik çizginin izlenmesi yeterli olamaz. İdeolojik tespitlerin değişik çalışma bölgelerinde ve mücadele alanlarında yukardan aşağı bir şekilde doğru olarak kavranılması ve bütün örgütün organik bir bütünlüğe ulaştırılması zorunludur. Bir parti içinde, değişik çalışma alanlarında, o çalışma alanlarının özelliklerinden ileri gelen nüanslar ve farklı görüşler daima bulunur. Bu hem doğaldır hem de bir örgüte canlılık ve çok yanlılık kazandıran olumlu bir olgudur. Parti bu fikir çeşitliliklerini dengeli ve uyumlu bir bütünlüğe ulaştıracak mekanizmalara sahip bir organizasyon olmalıdır.

THKP-C hareketi içinde, başlangıçtan itibaren fikir ayrılıklarının var olduğu görülmüştür. Bu ayrılıklar, kuruluş aşamasındaki hareketin, zorunlu olarak silahlı mücadeleyi başlatması sonucu, mücadelenin keskinleşen koşullarında giderilememiş; farklı iki dünya görüşü arasındaki bir ideolojik farklılaşmaya dönüşen ayrılıklar, çok kritik bir aşamada bölünmeye yol açmıştır.

Burada, oldukça önemli bir sorun şudur: THKP-C hareketi, farklı mücadele alanlarında ve değişik mücadele biçimlerini, silahlı mücadele temelinde bir arada yürütmeyi zorunlu gören bir çalışma tarzını öngörüyordu. Barışçı ve ekonomik - demokratik mücadele, silahlı mücadeleye tabi bir biçimde yürütülecek, yani silahlı mücadeleye göre şekillenecekti. Barışçıl kitlevi mücadelenin ve ekonomik - demokratik mücadelenin, silahlı mücadeleye göre şekillenmesi nasıl anlaşılmalıydı? Bu anlayış, revizyonist ve silahlı mücadele biçimlerinin yan yana -eklektik olarak bir arada bulunması olarak yorumlanamayacağına göre, barışçıl ve ekonomik-demokratik mücadelenin, silahlı mücadeleyi temel alan bir çalışma anlayışıyla yürütülmesi nasıl örgütlendirilecektir? THKP-C’nin en geniş kitlevi örgütlenmesi Dev-Genç’ti. Yukardaki soruya 71 pratiği içinde olumlu bir çözüm getirilmemiş olduğunun da en büyük örneği yine Dev-Genç olmuştur... Silahlı mücadele ile barışçı mücadele alanlarındaki örgütlenmeler arasındaki bağlantı kayışlarının örgütlendirilemeyişi, yani partinin farklı alanlarda var olan çalışmalarının yukarda sözü edilen anlamda uyumlulaştırılıp bütünleştirilemeyişi, onun gelişimindeki zaaf ve eksikliklerin en önemlilerinden bir tanesi sayılmalıdır.

THKP-C hareketinin örgütsel yapılanışındaki eksikliklerin yanısıra, örgüt kademeleri içindeki ayrılıkların, mücadelenin keskinleştiği koşullarda giderek büyümesi sonucu ortaya çıkan bölünme yenilginin en önemli nedenlerinden birisi olarak görülmelidir. Bölünme, elbetteki tek başına yenilgiyi açıklayan bir olgu olarak görülemez. Mücadelenin keskinleşen koşullarında, oligarşinin Devrimci Harekete yönelik bir yok etme saldırısına girdiği (firar sonrası) dönemde ortaya çıkan bu bölünme bir yandan adeta Devrimci Harekete yönelik saldırıya içerden yardım edilmesi fonksiyonunu yerine getirmiş, diğer yönüyle de bu saldırı karşısındaki düzenli bir geri çekilmeyi iç mücadelenin bir sonucu olarak olanaksızlaştırmıştır. Bu koşullarda arka arkaya yenilen darbeler, hareketi, yenilginin eşiğine getirmiş, Deniz’lerin idamının önlenmesi amacıyla, devrimci hareketin en zayıf bir durumdayken giriştiği eylem ve nihayet Kızıldere, yenilgiyi noktalamıştır.

"Geçmiş hareket doğru muydu yanlış mıydı?" sorusu sıkça rastlanılan bir sorudur. Ötesi, bu soruya bizim getirdiğimiz çözümlemelerin yeterli cevap getirmediği savının ileri sürüldüğü de oluyor; bu konuya ilişkin ayrıntılı bir tartışmaya girişmek, bu yazı ve derginin çerçevesini aşan bir konudur, kabaca yineleyelim ki; THKP-C hareketinin devrim ve mücadele anlayışı, izlediği siyasi çizgi doğrudur. 1971 dönemindeki koşullarda silahlı mücadeleyi başlatma kararı alması da, hareketin bütün eksikliklerine rağmen zorunlu idi.

8 Burada, tartışma konusu edilen bir noktaya da değinelim. Bizim Devrimci Hareketin "savaşmak zorunda kalındı" ifademizden kalkılarak, "zorunda mı kalındı, yoksa teorik tespitlerinin bir gereği olarak mı savaşa başlandı?" gibi bir ikilem ve tartışma ortaya atıldığı görülüyor. "Savaşmak zorunda kalındı" denilince sözde, "edilgen" bir ifade kullanılmış oluyor, böylece onun "teorik zorunluluğu reddedilmiş oluyor"muş! Böyle bir saçma ikilemi icadedebilmek için insanın, teorik tespitleri, sınıflar mücadelesinin zorunluluklarından koparan ve onu bazı kişilerin keşfettiği reçeteler sanan bir medrese mollası olması gerekir. KSD yazarı, bu konuda bizim "12 Mart faşizmine karşı savaşa atılmak zorunda kalındı" şeklindeki ifademiz karşısında şöyle yazıyor: "Şimdi bu sözlere, yaşadığımız gerçeğe rağmen inanacak mıyız? THKP’nin harekete geçişiyle 12 Mart saldırılarının başlayışı arasında acaba kaç ay var...?" (Geçen sayımızda, geçmişi "12 Mart’la başlayan 1971 Direnişi" olarak ifade ettiğini gördüğümüz) KSD yazarının burada söylediği şey THKP-C’nin silahlı eylemlere 12 Mart öncesinde, Şubat ayı içinde başlamış olması... Bu suretle bizi "çürütüyor"!

THKP-C hareketinin,1970 Aralığında silahlı mücadeleyi başlatma kararı yoktu, ve "örgütün emekçi sınıflar içindeki temellerinin güçlendirilmesini öngören bir program doğrultusundaki çalışmalar" sözkonusu idi.
Daha sonra, ülkemizdeki sınıflar mücadelesinin hızla keskinleşmesi ve oligarşinin bilinen koşullar içinde halka ve devrimci harekete yönelik saldırılarının gündeme gelmesi, Devrimci Hareketin silahlı mücadelenin başlatılmasına yönelmesini (bütün eksiklere rağmen) zorunlu kılmıştır. Hatta, Mahir Çayan bu konuda geç kalındığını da ifade etmiştir. Tabiatıyla, başlatılan mücadele, onun ideolojik tespitlerinin; halk savaşının ancak öncü savaşı aşamasından geçerek başarıya ulaşabileceği şeklindeki ideolojik doğrultusunun bir sonucudur. Bu tespitler olmasa öncü savaşı kapsamına girecek şekilde silahlı mücadele başlatılamazdı! Ama 12 Mart ortamı söz konusu olmasa idi, silahlı mücadelenin daha sonraki bir dönemde başlatılması da söz konusu olabilirdi. Ne var ki somut siyasi koşulların süratle 12 Mart’a doğru tırmanmaya başlaması, o koşullar altında, mücadelenin başlatılmasını zorunlu hale getirmiştir.

Eylemlerin 12 Mart gününden önce başlatılmış olmasına gelince: Bunu KSD, geçmiş hareketi, "12 Mart’la başlayan 1971 direnişi!" derken, kendi kendisine hatırlatılmalı; zira bu, bizim yukardaki söylediklerimiz açısından herhangi bir şey ifade etmez. Bizim söylediklerimizden, öncü savaşı ve silahlı propaganda sadece 12 Mart sonrası durumlar için geçerlidir gibi bir sonuç çıkartılması da sözkonusu olamaz. Mücadelenin yürütülüşünde, koşullar bir bütün olarak yaratacağı genel siyasi sonuçlar çerçevesinde hesaba katılır. Demokratik hakların nispi olarak varolup olmaması tek başına tayin edici olmaz. 1971 başlarında silahlı mücadeleye başlanılmasındaki temel siyasi amaç ise, halkın bağımsız-silahlı devrimci hareketinin örgütlendirilmesidir. Ve bunun için, o koşullar altında, silahlı mücadelenin başlatılması zorunlu görülmüştür.

KSD yazarı sözüm ona büyük laflar ediyor. "THKP savaşmak zorunda kalmadı, teorisini yaptığı savaşa kendisi başladı." Sıradan laf! Ama daha önemlisi böylesi bir düşünce yoksulluğu ile, tartışmayı dogmatik bir düşünce yapısı çerçevesinde sınırlamaya - koşullamaya çalışarak, gizli bir takım şeyleri "ifşa" ediyor(!), açığa çıkarıyor havalarındaki, bayağı pozlar! "Şöyle dediğin için Mahir Çayan’ı inkar ediyorsun, böyle yapmadığın için geçmişi reddetmiş oluyorsun" gibi tam da kendi dogmatik kafasını sergileyen saçmalıkları ortaya atarken, sanırsınız ki "hazret" geçmişin en bağnaz savunucusu! Kafa bulandırmayı kendisine meslek seçmiş! Şüphe yayma, kafa bulandırma (ve biraz da inkarcılık konumunun yarattığı kompleks ve baskılanmalardan kurtulma!) uğruna sergilenip duran bu ilkelliğin ve sefaletin içinde oportünizmin tüm karakteristiklerini bulmak olanaklıdır.

Bu yolla, bu sağ oportünizmin reaksiyon çerçevesi içinde oluşan bazı istikrarsız unsurların sağlıksız ve dogmatik kafalarını koşullandırıp yönlendirmeyi belirli ölçüde başardığını (!) da söylemek mümkündür! KSD’nin bu anlayışla sergilediği tüm "eleştiri"lerin, eksiksiz olarak Acil ve benzerlerince de tekrarlanıp durması, raslantısal bir şey değildir.
Tabii, her konuda olduğu gibi, bu THKP’nin sifahlı mücadeleyi başlatması konusunda da KSD’nin kafadarlarına, "aceleciler"e söz hakkı tanınmalı.

Bunlardan bir tanesi de bu konuda şöyle yazıyordu: "THKP kazanılmış mevzileri savaşsız terketmemek ve bu gibi politik sebeplere değil, 1. Erim hükümetinin içyüzünü açığa çıkartmak için harekete geçmiştir. 12 Mart’ın kanlı saldırganlığına karşı harekete geçmemiş, onun eylemleri sonucu kanlı saldırganlık başlamıştır." Bu satırların arkasından DY’a karşı sunturlu bir küfür savurmayı da ihmal etmeyen bu ileri zekalı "şaşkın ördeğin" şimdi nerede ve hangi işlerle iştigal ettiğini bilemediğimizden, bunu bir tarafa bırakıp geçelim...

9 1971 yenilgisinden, onun ideolojik - örgütsel ve siyasi hattının, devrim anlayışı-çalışma tarzı ve örgüt anlayışının yanlış olduğu sonucuna varılamaz. Böyle bir iddia ile ortaya çıkanların ileri sürdükleri görüşler en geniş hatlarıyla M. Çayan’ın yazılarında ifade edilmiş bulunan devrimci görüşlerin yanlış olduğunu kanıtlamak bir tarafa, onun sürekli olarak çarpıtılarak ilkel bir tarzda sözde çürütülmeye çalışılmasından ileriye gidememiştir. Daha okuduğunu anlayamayacak bir cehalet içinde olanlar (ki onlar bunu pek güzel bir biçimde kanıtlamışlardır!) elbetteki geçmiş hareketin teorik çizgisine ve devrimci görüşlere karşı, ancak, kullanıla kullanıla eskimiş oportünist maruzatları yeni cilalarla piyasaya sürmekten ileri gidemezlerdi. Bu konuyu bitirmeden, bu çerçeve içerisindeki bazı noktalara ve iddialara daha kalın hatlarıyla değinelim. Özellikle KSD tarafından tekrar tekrar ileri sürülüp durulan ve cevaplandırılmasına gerek görmediğimiz için de, bir türlü cevap veremediğimizi ileri sürüp, bizi kendisiyle polemik yapmaya zorladığı noktalar...

Öncelikle, şu cevaplandırılamayan eleştiriler konusuna gelelim. KSD’nin THKP-C’nin ideolojik - siyasi - örgütsel çizgisinin yanlış olduğunu, devrim anlayışı, çalışma tarzı ve örgüt anlayışının geçerli olmadığı noktaları etrafında kümelenen eleştirilerine bizim cevap getirememiz demek, bu konuda Devrimci Hareketimizin görüşlerine yönelen oportünizmin eskimiş suçlamalarına ve eleştirilerine cevap getirememiş olmamız demekten başka bir anlam taşımaz. Zira KSD’nin tüm ileri sürdükleri, özünde, bugüne kadar TİP, TSİP’den PDA’ya kadar tüm diğer oportünistlerin eleştiri ve suçlamalarının yeni kılıflar altında piyasaya sürülmesinden başka bir şey değildir. KSD, Devrimci Hareketimize yönelttiği tüm eleştirilerde, kendisini daima oportünistlerle yanyana bulmuştur ve her defasında da, oportünistler KSD’nin sırtını sıvazlamaktan, ona aferin çekmekten geri durmamışlardır. KSD, ileri sürdüğü çizgi ile, hep oportünistlere umut vermiştir. Devrimci Hareketle, oportünizm arasına kurulan bir köprü olmuştur.

Bir "Kemalizm sorunu", ve bu konuda ısıtılıp ısıtılıp sürülen iddialar sözkonusu: KSD, geçmiş hareketin Kemalist darbeciliğin etkisi altında kaldığını, Kemalizmden medet umulduğunu ileri sürüp durmuştur. "71 direnişinin bize verdiği bir ders de ittifak sorunu üzerine olmuştur. Kemalizmden medet umma gibi sağ, sakat bir anlayış 71 direnişi sırasında Kemalizmin ne olduğunun hayatın somut pratiğinde kavranmasıyla terkolunmuştur. İşçi sınıfı... köylülükle beraber yürüyecektir." (Haftalık KSD,13)

Gördünüz mü?! Üstelik, "devrimci harekete proleter sosyalist bir nitelik verdiği"nin de (aynı yazıda) ileri sürüldüğü "71 direnişinin Kemalizmden medet umma gibi sakat ve sağ bir anlayışı" varmış! Ve bu sakat anlayışı 71 yenilgisinden çıkarılan derslerle aşılarak, işçi sınıfının müttefikinin köylülük olduğu, KSD’nin "proletarya sosyalisti" yazarı tarafından keşfedilmiş! Ne mutlu Türkiye İşçi Sınıfına!!

Aslında işçi - köylü ittifakının devriminin temel ittifakı olduğunun 1971’de "bilinmediği"ne, KSD yazarı (duvar kadar saf olsa bile) herhalde kendisi bile inanmaz.

KSD yazarının, Devrimci Harekete yönelik Kemalizm konusundaki eleştirisinin özü, özellikle "TİP"liler ve diğer oportünistler tarafından tekrarlana tekrarlana suyu çıkmış "cuntacılık" suçlamasıdır. Geçmişi Kemalist darbecilik suçlaması mihverinde değerlendirmenin yenilgi sonrasında moda haline geldiğine geçen sayıda değinmiştik. Bu iddia da, bütünüyle aynı kaynaktan doğmaktadır...

1970’lerde Kemalizm konusundaki tartışmanın özü, "Kemalist darbeciler" karşısındaki tavır sorunuydu. Bu konuda en doğru tavır da, THKP-C hareketi tarafından ortaya konmuştur. Sol hareket içinde yaygın ve etkin bir akım olarak ortaya çıkan "cuntacılık" eğilimlerine karşı en etkin bir şekilde mücadele edilmesi, darbeciliğe karşı çıkılması, Devrimci Hareketimizin 1971’lerdeki en temel bir özelliği olmuştur. Cuntacı eğilimlere karşı (gerek gençlik içinde gerekse "askeri" kesimde) devrimcilerin etkili bir şekilde karşı çıkmaları üzerine, bütün cuntacıların devrimcilere karşı saldırılara ve "polis", "pasifist" gibi suçlamalara giriştikleri, Doğan Avcıoğlu’nun da o zaman ki Devrim dergisinin başyazılarında "pasifist MYK"lardan vb. sözettiği de, hep yaşanan gerçeklerdir. (Daha sonra ülkemizdeki cuntacıların Devrimci Hareketimize karşı olan düşmanlıklarının kalıntıları süregelmiştir. Cumhuriyet gazetesinin Dev-Genç aleyhtarı tutumunun kökeninde de büyük ölçüde bu olgu yatar.)

Bütün bu "yaşanan gerçeklere rağmen", KSD’nin ileri zekalı baylarının "Kemalizmden medet umma" gibi bir anlayışın ne kadar sakat bir şey olduğunun ve esasen "işçi sınıfının köylülükle müttefik olduğunun anlaşıldığı" şeklindeki sözlerine inanacak mıyız?

Devrimci Hareket, 1971’lerde cuntacılığa karşı çıkarak, Kemalistleri, işçi sınıfının bağımsız devrimci hareketi açısından, küçük burjuva aydın çevreler içerisinde değerlendirilmesi gereken bir müttefik olarak belirlemiştir. Bu bağlam içinde, bu değerlendirmenin, köylülüğün ve işçi - köylü ittifakının karşısına dikilmesi, bu iki farklı kategoriye ait unsurların karşı karşıya getirilmesi söz konusu olamaz. Bunlar (birbirinin yerine geçirilemeyecek) farklı kategorilerdir ve Marksizmi öğrenmeye yeni başlayan ortaokul öğrencileri bile devrimin temel müttefikinin köylülük olduğunu bilir. KSD yazarının da bunu "bildiğini" göstermesini çok görmemek lazımdır.

Burada, geçerken değinelim; KSD bizim bir - iki yerdeki bazı ifadelerimizi de tartışma konusu yapmak istiyor. M.
Çayan’dan yapılan bir alıntıda "nispi denge" kavramı yanında "burada kastedilen orta burjuvazi ile oligarşi arasındaki ‘denge’dir" şeklindeki ifademiz üzerine "takılıyor." Mahir Çayan’ın kastettiğinin milliyetçl devrimcilerle oligarşi arasındaki denge olduğunu, milliyetçi devrimcilerin ise küçük burjuvazi olduğunu, bizim M. Çayan’ı tahrif ettiğimizi vb. ileri sürüyor. Birincisi, o açıklama, Kemalizm "sorununu" kestirip atmak için değil, "nispi denge kavramının", "suni denge" kavramı ile karıştırılması nedeniyle, bu ikisinin karıştırılmamasını hatırlatmak için yapılmış bir nottur. İkincisi, nispi dengenin içeriği konusunda, oraya koyduğumuz ekteki ifadeyi M. Çayan’a aykırılık babında tartışmak KSD’nin alışageldiğimiz bir şarlatanlığından başka birşey değil. (M. Çayan başka yazılarında-örneğin D.Y. 1’deki yazısı- Kemalistler için reformcu burjuvazi ifadesini de kullanıyor, nispi dengenin orta burjuvazi ile oligarşi arasında olduğuna ilişkin ifadeler bulmak da mümkün.) Bu konuyu yani nispi dengenin orta sınıflarla - oligarşi arasında mı, yoksa küçük burjuvazi ile oligarşi arasında mı olduğu konusunu tartışmak gerekirse, bu ayrı bir konu olarak ele alınabilir ve de bizim KSD ile bu gibi konular etrafında laf yarıştırmaya hiç niyetimiz yoktur.

Özetle,1970’ler de, "cuntacılık" olayı karşısındaki tavır sorunu olan Kemalizm konusundaki Devrimci Hareketin tavrı doğrudur. Bu konuda sol hareket içinde en doğru tavrı ortaya koymuştur. Bugün ise Kemalizm sorunu ve tartışması önemini tamamiyle kaybetmiştir. 1974’ler sonrasında bu konudaki tartışmanın yerini daha ziyade CHP’ye karşı tavır sorunu almıştır.
10 KSD’nin, evrim - devrim, devrim anlayışı, öncü savaşı ve suni denge, vb. konularındaki maruzatları üzerinde burada durmayacağız. Daha önce bunların bir kısmı üzerinde kısaca da olsa durduk. Burada daha fazla durmaya da gerek yok: Hepsi alabildiğine, cıvık bir demagojiye bulanmış olan ve sonuçta, getirdikleri halk savaşı tezinin bütün dayanaklarıyla birlikte reddine varan bir yığın teorik safsata! (Belki, ayrıca, teorik eğitim çafışmaları çerçevesinde olumsuz bir örnek olarak ele alınması, yararlı olabilir.)

Yukarda, bu konudaki görüşlerin özün de, yeni bir şey ihtiva etmediğini ve eski iddiaların bir tekrarı olduğuna değinmiştik: Bu konuya ilişkin olarak şunu söyleyelim ki; KSD’nin bu konularda ortaya koyduğu görüşlerin tümü THKP-C hareketi içinde 1972 döneminde oluşan ayrılıkta M. Aktolga ve Y. Küpeli tarafından ileri sürülen görüşlerin aynısıdır. KSD tarafından ileri sürülen tüm eleştiriler evrim - devrim aşamaları, öncü savaşı (ve Kemalizm) konusundaki görüşler onlar tarafından ileri sürülmüştü. Devrim anlayışı, örgütlenme ve çalışma tarzına ilişkin KSD’nin şimdi ortaya koyduğu anlayış da, o dönemde Yusuf-Münir kliği tarafından savunulan anlayışın tamamen aynısıdır. Bugün, o ayrılık sırasında (Y-M) saflarında yer alanların bir çoğunun KSD saflarında bulunması ve (Y-M) takımının, doğrudan bir uzantısı durumundaki GSB’nin "ilerlemeden" önce KSD ile birleşme antremanları içinde olması, birer rastlantı değildir.

KSD, geçmiş üzerine bir yığın laf etmesine rağmen, niçin 1972’deki bu ayrılık üzerinde hiç durmamıştır? Yenilginin sebeplerini ve derslerini çıkarmak için partinin merkez komitesi içerisinde böyle bir ideolojik ayrılığın ortaya çıkması, bunun sonucunda parti kademelerinde ve çalışma bölgelerinde, Kızıldere’den hemen önce ortaya çıkan kopma ve bölünmenin hiç önemi yok mudur? Geçmiş değerlendirmeleri konusunda; "filan adamın filan yerde şöyle dediği, filancanın ise öyle demediği" gibi konularda onlarca sayfa teorik(!) yazı yazarken, bu konu üzerinde durma gereğini niçin duymamıştır? Bu bölünme incelenmeden ve bu konu hakkında bir tavır ortaya koymadan THKP-C nasıl değerlendiriliyor? (Neden bu konu hep "es geçilmekte"dir?!. yoksa bu ayrılıktan KSD yazarlarının "haberleri yok mu"(!?) Eğer yoksa "iddianameden de mi okuyamazlardı"?!)

Bu "bölünme" konusunu ağzına almadan ve bölünmede taraf olanlardan (Y-M) kliğinin görüşlerini aynen benimseyen KSD, sözkonusu kliğin liderlerinin mahkemeler sırasında çok daha kötü işler yapmaları ve kötü bir şöhret edinmeleri üzerine bu konunun üzerini örtmektedir. Ama bu konu gözönüne alınmadan geçmiş hareket değerlendirilemez. KSD Kesintisiz II-III hakkında bir yığın laf etti. (Bilindiği gibi, Kesintisiz II - III bu ayrılıktan sonra ve ayrılanların getirdikleri eleştirilere karşı hazırlanmıştı.) Ama bu broşürün yazılmasına neden olan ayrılık konusunda ve bu ayrılıkta yer alan karşı görüş hakkında tek bir laf etmedi. Bu tutumu, ileri sürdüğü maruzatlarının nesnel içeriğiyle birlikte, onu ele vermektedir. Bu konudaki baskılanmadan kurtulmak için de her konuda olduğu gibi ikide bir "DY, dönek Ç. Özek’in görüşlerini savunuyor" gibi şamatalara başvurmak da, çıkar yol değildir!(*)

11 Geçmişin tartışılması, aslında bugünün siyasal görevlerinin de daha da ötesi, geleceğin tartışmasıdır. Bugün Devrimci Hareketin geçmişine ilişkin suçlama ve saldırıların bugünkü Devrimci Hareketimize yönelik saldırılarla bütünleşmesi, bu bakımdan son derece doğaldır. Devrimci Yol, bugün tüm oportünist akımların, birbirine taban tabana zıt görünüş içindeki akımların hiç bir kayıt ve sınır tanımayan saldırılarına karşı kıyasıya bir mücadele yürütmektedir!
Devrimci Harekete karşı olan bütün oportünistlerin, bize karşı yürüttükleri mücadelede başvurdukları bir yöntem de, sürekli olarak bizim kendi içimizdeki zaaflarımızın bir sonucu olarak, bu zaafların yaratacağı sağlıksız gelişmelerin sonucu olarak çöküp dağılacağı umudunu sürekli olarak canlı tutmak olmuştur.

Devrimci Yol Hareketinin kendi içerisinde bir çok zaaf ve eksiklik taşıdığı bir gerçektir. Bunu herşeyden önce kendimiz tespit ederek açıkça ortaya koyduk.

Bir parti içerisinde bile ortaya çıkması kaçınılmaz olan bu türden gelişmelerin, bizim gibi henüz bir proletarya partisinin sahip olması gereken niteliklere bir çok bakımlardan sahip olmayan bir siyasi hareket içerisinde ortaya çıkamayacağını ileri sürmek de kuşkusuz sözkonusu olamaz. Nitekim, bizim hareketimiz içinde, böyle zaaflı ve sağlıksız unsurlar çıkmıştır: Bu sağlıksız gelişmeler sonucu, bölüneceğimiz ve güç kaybedeceğimiz şeklindeki oportünistlerin beslediği umutlara gelince: Kimse böylesi boş ve sahte umutlara boş yere bel bağlamasın. KSD 3. sayısında bizi iflas ettirmekte olduğunu yazarak başladı. 16. sayısında bir "hazan yaprağı gibi dökülüp dağıldığımızı"(!), belirtti. Şimdi (yirmi küsuruncu sayısında) diğer oportünistlerle birlikte gene aynı türküyü söylüyorlar. Devrimci Yol Hareketi içinden çıkacak sağlıksız unsurların ve bunların yaratabileceği gelişmelerin bundan önce olduğu gibi bundan sonra da oportünistlere kendi yaşamları için ihtiyaçları olan böylesi bir gıdayı temin eden bir olay olmaktan öteye gidemeyeceğinden kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Öte yandan Devrimci bir harekette böylesi gelişmeler karşısındaki böyle bir olayı kendi eksik ve zaaflarını gidermeye yönelik bir gelişme olarak kavrayıp değerlendirmesini başarabildiği oranda, bütün halka önderlik edebilecek proletaryanın bağımsız Devrimci Hareketini yaratmaya yönelebilir. Devrimci Yol’un bunu kanıtlayacağından da kimsenin kuşkusu olmasın!

(*)Burada, KSD’nin, "mademki savunuyorsunuz, o halde niçin savunduğunuzu söylediğiniz şeyi yapmıyorsunuz. Madem ki yapmıyorsunuz, o halde siz de (bizim gibi!) inkar ediyorsunuz da söyleyemiyorsunuz" şeklinde sürdürdüğü şarlatanlığa da değinelim. Geçmişin savunulup savunulmadığı konusundaki bu ilkel ve demagojik mantık çerçevesinde, KSD ve benzerleri ile bizim neyi ne zaman ve nasıl yapacağımızı tartışması tabiatıyla söz konusu olamaz. KSD bu tutumunun arkasındaki maksadının kışkırtıcılık olmadığını da belirtiyor! Buna da memnun olduk!! Gerçi ne yapacağını KSD’den öğrenen şaşkın ördekler çıkmıyor değil ama, onlar da kılavuzu karga olanın burnunun "toprak"tan kurtulamayacağını pratikte pek güzel kanıtlıyorlar.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org