|
|
|
|
Kızılderenin Yıldönümünde Geçmiş
Değerlendirmelerine İlişkin Bazı Noktalar (1)
1 Mayıs 1978
NASIL 12 Mart ülkemiz açısından bir tarihi dönüm noktası oluşturmuşsa, (kapitalizmin yukarıdan aşağı gelişiminin 1960lar sonrasındaki ulaştığı nesnel gelişim düzeyinin etkisiyle sınıf mücadelesinin keskinleşmesi ve hakim sınıflar içi ve hakim sınıflarla |
![]() |
|
orta sınıflar arasında ilişkilerdeki geleneksel
"denge"lerin parçalanmasıyla yeni bir siyasal - tarihsel dönemin içine
girildiyse) bu gelişmelere paralel olarak ortaya çıkan sol hareket
içindeki gelişmeler 1971 silahlı mücadele dönemi ve Devrimci Hareketin
yenilgisi de ülkemiz solu açısından onun geleneksel özelliklerinin
parçalandığı, sağ eğilimlerin egemenliğinin aşıldığı yeni bir dönemin
başlangıcı olmuştur. Bugün, 1971 yenilgisi karşısında alınan tavır
farklılıkları, ülkemiz solu içinde varolan, çeşitli gruplar arasındaki
ayrılıkların önemli nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Bugün tüm
oportünist-revizyonist gruplarla devrimci hareket arasındaki ayrım
çizgileri içerisinde en önemli noktalardan birisini, yakın geçmişin
değerlendirilmesi ve ona karşı takınılan tavır teşkil etmektedir ve kuşku
yoktur ki, bu nokta ülkemiz solu içindeki bölünme ve ayrışmaların diğer
temel nedenleri ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. 1971 döneminin incelenmesi
ve Devrimci Hareketimizin yenilgisinin değerlendirilmesi, bugün, çeşitli
grupların geçmişi ele alışlarının, eleştirilerinin incelenmesini ve
cevaplandırılmasını da içeren bir kapsam kazanmaktadır.
Bu tartışmanın özünde, bütünüyle bugünün görevlerine ilişkin bir tartışma olduğuna da kuşku yoktur. Geçen Mart ayı özellikle 12 Martın ve 30 Martın yıldönümleri olması nedeniyle çeşitli grupların geçmiş hareketin değerlendirilmesi konusundaki görüşlerini yeniden ortaya atmalarına ve geçmişe yönelik eski eleştirilerin tekrarlanmasına vesile oldu. Bu vesileyle, geçmiş hareketin değerlendirilmesine ilişkin bazı tartışma konularına genel hatlarıyla değineceğiz ve bu konudaki bazı noktatar üzerinde duracağız. *** 1 1971 dönemi bütün sol açısından bir sınav dönemi; bir denektaşı olmuştur. İşçi sınıfı adına mücadele ettiğini ileri süren çeşitli siyasal hareketlerin devrim, mücadele ve örgütlenme anlayışları, sınıf mücadelesinin bu sıcak pratiği karşısında, deneyden geçirilmişlerdir. Burada geçerken bir özel olaya değinmek lazım. 12 Mart dönemi açısından, bu dönem içinde mücadele veren siyasi hareketler içinden çıkan tüm diğer grupların aksine, TİP herhangi bir yenilgiden söz etmiyor. TİPli magazin Yürüyüşte 12 Marta karşı TİPin ne kadar doğru bir tavır takındığı (TİP 12 Marttan sonra seçime gidilmesini isteyen bir bildiri yayınlamıştı!) yazılır durulur. Bunun dışında, sağa sola fırlatılıp durulan çamurlar arasında başkaca bir değerlendirmeye ve yenilgiden söz açıldığına rastlanılmaz. Gerçekten de TİP açısından 12 Mart dönemi karşısında bir "yenilgi"den sözedilip edilemeyeceği "tartışma götürür" bir konudur. "Yenilgi" deyince bir mücadelenin de söz konusu olması gerekmez mi? Oysa, elhak, herkes bitiyor ki, TİP açısından böyle bir şeyden bahsetmek mümkün değildir. TİP, 12 Mart muhtırasından sonra seçimlere gidilmesini talep etmiş, sonra da kapanmıştır! TİP açısından, 1971 dönemi ve 12 Mart faşizmi karşısında bir "yenilgi"den değil bir iflastan sözetmek gerekir. 1971 döneminde, TİP sınıf mücadelesi sahnesine - tabir yerinde ise "havlu atmıştır"; işçi sınıfı ve emekçi halklarımız adına, bu sınıflar savaşı arenasında verebileceği bir şeyin olmadığını, emekçi halklara karşı acımasız bir imha savaşı açmış olan egemen sınıflardan seçimlere gidilmesini talep etmekten öteye yapacak başka bir şeyi kalmadığrnı ortaya koymuştur. Bu olay, bir siyasal akım olarak TİPin sonu olmuştur. Bugün, TİPin bir küçük burjuva aydınlar kulübü haline dönüşmesinin temel nedeni de budur. Buna rağmen, bugün eğer "Yürüyüş"te (devrimcilere karşı çirkin ve terbiyesiz - seviyesiz saldırı ve küfürlerin ötesinde) işçi sınıfının bilimsel - sosyalist siyasi örgütü adına, file benzemek için şişinip duran kurbağa misali alımlı çalımlı yazılar yazıp duruyorlarsa, bu küçük burjuva aydınları kulübünün üyelerinin kendi kendilerini tatmin gereksinmelerinin bir ifadesi olarak hoş görülmelidir. Bir de, tabii, onların henüz egemen sınıflar adına yapabileceklerinin sona ermemiş olduğunun bir ifadesidir. TİP için çizilmiş olan bu yargı aynı zamanda, 1971 döneminde henüz sınıflar savaşı sahnesinde yeralmayan (veya henüz o tarihlerde Türkiyeye gelmemiş olan) ve fakat 1971 dönemine ve Devrimci Mücadeleye karşı goşist - anarşist gibi burjuva küfürlerini savurup durmaktan bir an olsun geri durmayan TİPin siyasi bakış açısına uygun çizgideki TSİP-TKP-TİKP gibi tüm akımlar için de aynen geçerlidir... 2 1971 yenilgisi üzerine eleştiriler-özeleştirilerden, (çok bilmiş "eleştirel analiz"lerden) geçilmiyor. Bunların çoğunda ne bir fikir kırıntısına, ne de geçmiş hareketler konusunda doğru bir bilgiye rastlamak mümkün değildir. 1971 silahlı mücadele döneminin ve Devrimci Hareketin yenilgi derslerinin kavranılabilmesi, öncelikle onun ne olduğunun doğru olarak ortaya konulabilmesine bağlıdır. Oysa bütün eleştiri-özeleştirilerde geçmişin çarpıtılıp şekilsizleştirildiği, Devrimci Hareketin canalıcı noktalardaki ayrım çizgilerinin karıştırıldığı gözleniyor. 1971 derslerinin kavranılması için, 1971deki siyasi hareketlerin ideolojik - siyasal - örgütsel anlayış ve uygulamalarının ve bölünmelerin ortaya konması gerekir. Bu noktaların üzeri çoğunlukla örtülmektedir. Böyle olunca yenilgi denilen şeyin ne olduğu da anlaşılmaz hale geliyor. Kızılderenin yıldönümü dolayısıyla yazılan yazı ve değerlendirmelerde de, bu durum gözleniyor. 1971 yenilgisi, 12 Mart dönemi sonrasında solcuların hapse atılıp işkence görmesi silahlı eylemler yapan insanların vurulup öldürülmesi gibi şekilsiz bir olaya indirgeniyor. Örneğin "Bağımsız Türkiye"de "İşte böyle koşullarda 12 Mart yenilgisi ile karşılaşılıyor ve buna tepki olarak eylemler oluyor. Elbetteki bunlar da toplumun gerçekleri ve bilimin ışığında eleştirilecektir." (B.T. s. 45) deniyor. Burada 12 Mart yenilgisine karşı eylemlerden söz ediliyor. Tespitler bu olduktan sonra "bilim" ne yapsın? KSD de buna benzer biçimde 1971 direnişi dediği hareketi 12 Martla başlayan Kızıldere ile biten bir olay olarak ifade ediyor: "1971 silahlı direnişi olarak nitelendirdiğimiz ve 12 Mart faşist muhtıra darbesi ile başlayıp Kızıldere ile noktalanan!..." 12 Mart dönemi hem ülkemiz solu açısından genel olarak, hem de Devrimci Hareket açısından (THKP-C hareketi açısından) bir yenilgi dönemi olarak ortaya çıkmıştır. 1971 mücadelesine damgasını basan THKP-C hareketidir. Bu bağlamda 1971 yenilgisinin genel olarak ele alınmasının ötesinde, esas olarak Devrimci Hareket açısından değerlendirilmelidir. Kızıldere, THKP-C Hareketinin yenilgisinin, onun örgütsel yapılanışının dağılması ve önder kadrolarının yok edilmesi noktasıdır. THKP-C hareketinin yenilgisi, Kızıldere direnişi ile noktalanmıştır. Ama THKP - C hareketi ne "12 Mart faşist muhtırasal darbesi ile başlamış"tır, ne de 12 Mart yenilgisine karşı tepki olarak ortaya konulan eylemler olarak... Devrimci hareket 1971 öncesi Türkiye solu içerisinde yaşanan ayrışmalar içerisinde gelişmiş, çeşitli dönemlerde ortaya çıkan TİP, PDA ve ASD oportünizmlerine karşı mücadele içinde büyük ölçüde kendiliğinden nitelikli bir sürecin sonucunda 1970 sonlarında partileşmiştir. Mahir Çayan, bu oluşumu şu biçimde ifade ediyordu:
Ülkemizde ki bütün oportünistler Devrimci Hareketi kitleden kopuk 3-5 kişinin örgütsüz eylemleri olarak göstermeye çalışmışlardır. Gerçekler ise, bu sahtekarca yalanların tam tersidir. KSD, Devrimci Harekete 12 Mart sonrasında başlayan eylemlere kadar Dev-Gençin önderlik ve sözcülük ettiğini de ileri sürüyor ki bu da doğru değildir. Dev-Genç, 12 Mart dönemi öncesinde, tamamen, Devrimci Hareketin ideolojik ve siyasi olarak yönlendiriciliği altında ve ona bağımlı bir kitlevi gençlik örgütü idi. THKP-C hareketi ASDden ayrıldıktan sonra oluştu ve 12 Mart dönemine doğru yaklaşılırken sınıf mücadelesinin o günkü gelişmeleri karşısında, silahlı mücadeleyi başlatma kararı aldı. 12 Mart dönemi sırasında örgütsel yapılanışındaki eksiklikler örgütün ideolojik temellerinin ve bütünlüğünün sağlam olmayışı, bunun sonucu Türkiye tarihinin en büyük takibi koşullarında bölünmeye uğraması gibi nedenlerle yenilgiye sürüklendi. Bu yenilgi Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını önleme amacıyla girişilen eylemin sonucunda ortaya çıkan Kızıldere katliamında, Devrimci Hareketin önder kadrolarının yokedilmesiyle noktalandı. Bu yenilgi, devrimci bir yenilgi olarak ortaya çıkmıştır. Engels "Sert bir çarpışmadan sonraki bir yenilgi, devrimci değeri kolayca kazanılmış bir zafere eşit bir olaydır" diyordu. Devrimci Hareketin 1971 yenilgisi de, ideolojik - siyasi - pratik hattıyla, arkasında emekçi halklarımızın devrimci yoluna ışık tutan devrimci bir miras bırakmıştır. 3 Kızıldere olayı karşısında takınılan tavırlarda genelde gözlenen bir özellik, çoğunlukla 1971 silahlı mücadelelerinin ve Devrimci Hareketin ideolojik-siyasi ve örgütsel yönleriyle bağlantısının koparılması ve onun bir yiğitlik kahramanlık olayına indirgenmesidir. Lenin, egemen sınıfların düşmanlarıyla başedemedikleri onları yokedip ortadan kaldıramadıkları zaman onların fikirlerini ortadan kaldırarak cisimlerine sahip çıkmaları; onları birer aziz mertebesine yükselterek - içlerini boşaltarak onları tehlikesiz hale getirmeye başvurmalarının çok görüldüğünü işaretlerken, aynı anlama gelen bir olaydan söz ediyordu. Devrimci Hareketi onun ideolojik - siyasi - örgütsel özünden kopararak, bu yönlerini karalayıp unutturarak, onun bir yiğitlik gösterisi, bir kahramanlık ve direniş olayına indirgenmeye çalışılması da bundan başka bir anlama gelmez. Bu konu üzerinde şimdi PDAcıların kuyruğu altına sıkışıp kalmış bulunan HYcuların bakış açılarıyla ilgili olarak daha önce (DG, s. 8, Militan Gençlik Geçmişi İnkarda..) uzunca boylu durmuştuk ve bu bakış açısının idealist bir temelden kaynaklandığına değinmiştik. Geçmiş hareket karşısında aynı tutum, bugün daha yaygın olarak bir çok grup tarafından (HK, KSD, vb.) da esas olarak sürdürülmektedir. 1971 Hareketi içerisinden çıkan grupların ve THKO hareketinin devamcılarının bu şekildeki bir tutum içinde bulunmaları üzerinde durulması gereken bir konudur. Onlar, Devrimci Harekete karşı diğer siyasi akımlarca yöneltilen kitleden kopukluk, küçük burjuva maceracılığı, bireysel terörizm vb. tahlillere katılmakta, ancak bu mücadelelere katılanlar hakkında kahramanlık, yiğitlik menkibeleri düzmekten geri durmamaktadırlar. Bu, gerçekte Devrimci Hareketin özünün yokedilmesinden başka bir anlama gelmiyor. Devrimci Hareket ve genel olarak sol açısından ağır bir yenilgi olarak ortaya çıkan 1971lerde, yenilginin ve karşı devrim güçlerinin ağır saldırılarının bir sonucu olarak, bütün yenilgi dönemlerinde olduğu gibi döneklikler, ihanetler ortaya çıktı. Yenilgi, verilen ağır kayıplar, ihanetler, genç devrimci unsurlar üzerinde kararsızlıklar ve yalpalamalar, bulanıklıklar yaratmıştır. Derece derece ihanet edenlerin düşünce yapılarından (özetle şüphecilik ve bilinemezcilik) etkilenenler, bir kararsızlık, "arayış" ve kafa karışıklığı içine sürüklendiler ve yaşanılan olaylara, geçmişe ve bugüne kaşrı devrimci bir bakış açısının bütünselliğini kaybettiler. Bu kafa karışıklığı, şaşkınlık ve kararsızlık kaçınılmaz bir şekilde subjektif idealizme açılan bir pencere olmuştur. Daima, geçmişi inkara ve reizyonizmin şu veya bu biçimine varıp dayanmıştır.* Bu gibi grupların geçmişe karşı yönelttikleri eleştiriler içinden 1971 yenilgi dönemi sırasında ihanet edenlerin sahneye çıkardıkları düşüncelerin artıklarını çıkarın; geriye hemen hemen hiçbir şey kalmayacaktır. Çünkü, bugün çeşitli teorik kılıflar altında savunulan görüşlerin kökü, yenilgi yıllarındaki ihanet çizgilerinin mantığına dayanmaktadır. Örneğin kimisi, 1972lerde İrfan Uçarlardan aldığı düşünceleri, daha sonra MG, HY saflarında (hem de geçmiş harekete karşı proleter ihtilalci eleştiriler yöneltme şeklinde!) sürdürürken, THKP-C hareketi saflarındaki ayrılıklarda Y. Küpeli - M. Aktolga görüşleri yanında yer alanlar ise, bu görüşlerini başka bayraklar altında geçmişe karşı eleştiri veya geçmiş adına özeleştiri olarak ileri sürmüşlerdir. Geçmiş harekete eleştiriler yöneltmeye, veya onun adına özeleştiri yapmaya kalkanlar öncelikle kendi geçmişlerini gözden geçirmedikçe, tutumlarını ciddiye almak mümkün değildir. Geçmiş harekete karşı, onun içinden çıkanlarca takınılan tutumlarda, genelde şöyle bir düşünce eğiliminin yaygınlaştığı söz konusudur; "Yenildik: O halde yapılanlar yanlıştı." Sonra, bu "yanlış" olan şeyin yanlışlığının "teorik" olarak izah edilmesi(!)ne gelmektedir sıra. Bir-iki felsefe kitabı, bir parça "diyalektik" hikaye... Ortaya çıkan teorik sefaletin kökü daha burda, "yenildik, o halde yanlıştı" düşüncesindeki metafiziklikten başlamaktadır. Hareket noktası, yanlışlığına inanılmış bir şeyin kanıtlanması olduktan sonra, başka bir sonuç ortaya çıkabilir mi? Bu nedenle, "Bildirge"de, özet olarak THKP-C hareketinin, genel olarak da 1971deki silahlı mücadelelerin yenilgisinin THKP-Cnin teorik görüşlerinin ve siyasi hattının yanlışlığının değil doğruluğunun kanıtlanması olduğunu vurgulamıştık. Peki, nasıl olur da, yenilgi, yenilgiye uğrayan hareketin görüşlerinin yanlışlığını değil de doğruluğunu ortaya çıkarır? Bu, Devrimci Hareketin teorik-siyasi çizgisini; devrim, mücadele ve örgütlenme anlayışını nasıl gördüğümüze, daha doğru bir ifade ile onun ne olduğuna bağlı bir sorudur. 4 1971 Hareketleri içerisinden çıkan bazı grupların ve THKOnun devamcılarının 1971 mücadelesi konusundaki ileri sürdükleri, devrimci görüşlerin şekilsizleştirilmeğe çalışılan yönlerine ilişkin bazı noktaları ortaya koymaya yardımcı olabilir. THKP-C Hareketinin içinden çıkan ve bir yığın yalpalamalardan sonra içine düştükleri kafa karışıklığı ve kararsızlıktan kurtuluş çaresini uluslararası bir akıma kapılanmakta bulan bazı unsurlar tarafından oluşturulan HY grubu 1971 dönemini milliyetçi - darbecilik ekseni etrafında değerlendiriyor ve Devrimci Hareketi "küçük burjuva maceracılığı", "Halktan kopuk bir küçük burjuva devrimciliği" olarak nitelendiriyordu. Onlara göre 1973 sonrasında "Ülkemiz devrimci hareketi büyük bir altüst oluş içine girmişti. Çünkü yenilgi olumsuz bir öğretmen olmuştu. Uluslararası proleter hareket hızla güçleniyor. Birçok ülkede ÇKP ve AEPnin temsil ettiği devrimci proleter çizgide Marksist-Leninist partiler kuruluyor ve kurulmuş olanlar güçleniyordu. (...) Proleter devrimci çizgiye yaklaşan devrimciler geçmiş küçük burjuva çizgilere karşı savaş açtılar, geçmiş küçük burjuva çizgileri aşma temelinde geçici gruplar oluştu..."(HY, s. 4) Bu geçici (!) grupların açtıkları savaşın hazin sonunun nerede olduğu bugün ülkemiz solu ile birazcık ilgilenenler için meçhul değil. İlginç olan, gözüne taktığı bu yeni gözlükle geçmiş için uzunca bir hikâye kaleme almış olan bu şaşkın yazar; içine düştüğü durumun bile farkında değil ki şöyle yazıyordu bundan bir yıl kadar önce: "Rehavete ve zafer sarhoşluğuna hiç gerek yok! Ama artık bir dönemeç dönülmüştür... M-L yaratıcı bir şekilde uygulayan, işçi sınıfıyla ve yarı proleterlerle birleşen ve en geniş halk kitlelerine önderlik eden bir birleşik devrimci proleter hareketin doğması artık geleceğe ertelenemez." Tevazuya bakınız! Üzerine bindiği subjektivizm atı ile ordularının başında zaferden zafere koşan bir komutan edasıyla zafer(!) sarhoşluğuna ve rehavete kapılma tehlikesine karşı ne kadar uyanık! Bilmiyoruz, insanın böylesi bir körlüğün içinde olması için ne kadar ağır bir subjektivizm hastalığına yakalanmış ve herhalde düştüğü yatağında kendisine sınırdaki ordularının nasıl zaferden zafere koştuğunun anlatılıyor olması gerekir... Elbetteki, böylelerinin burnunun önünü dahi göremeyecek bir durumda olması bizi ilgilendirmez. Bizim ilgilendiğimiz böylesi donkişotların, kararsızlık içindeki bir yığın iyi niyetli devrimci unsuru peşlerine takarak kendi sefaletlerine ortak etmeleri ve "(PDA hareketinin) devrimci mirasına kendi mirasımız olarak sahip çıkabiliyoruz" diyebilecek bir noktaya kadar sürükleyebilmeleridir. 5 THKOnun devamcılığındaki HKnun "macera"sı da yukardakinden farklı değildir. Kızılderenin yıldönümü dolayısıyla yazdıkları yazılarda sık sık değiştirdikleri diğer görüşlerinin yanısıra, geçmiş hareket hakkındaki hiç değişmeyen görüşlerini tazelediler. Onlar, bir de Ümraniye olayları vesilesiyle öncü savaşı kavramı konusunda da ilginç açıklamalarda bulunduktan sonra, geçmiş hareket konusundaki bireysel terörizm ve kitleden kopuk maceracılık suçlamalarını yinelediler. HYnun aksine, PDAnın kapısının önünden AEPnin yardımıyla son anda dönen HK, Ümraniye olayı vesilesiyle şöyle yazıyordu:
Nereden başlamalı? Herşey o kadar karmakarışık edilmiştir ki. Elbetteki, üzerinde durduğumuz şey, HKnun "Ümraniye olaylarına" karşı çıkması değildir. Bizi ilgilendiren, karşı çıkarken ortaya koyduğu mantığın ve bakış açısının sakatlığıdır Sözkonusu olayla, öncü savaşı anlayışının ve geçmiş hareketin ne ilgisi olabilir? HK, bir bireysel terörcülük tutturmuştur. Ama onun ne anlama geldiğini hiç anlamıyor. Marksizmin reddettiği bireysel terörizmle, devrimci silahlı mücadele kavramlarını birbirine karıştırmaktadır. Marksizm ülke çapındaki merkezi ve belirli bir siyasi programa tabi olmayan birbirinden kopuk kişi ve grupların şiddetinin temel alınmasını reddeder. Burada söz konusu olan şey eylemin tek kişi veya çok kişi tarafından yürütülüp yürütülmemesi değildir. Bir eylem az sayıda insan tarafından da yapılabilir; onun doğru ya da yanlış olduğunu tayin edecek olan -ve Marksizm açısından bireysel terörizm olup olmadığının ayrım noktası- onun ülke çapındaki emekçi yığınlarının kurtuluş mücadelesinin bir parçası olup olmamasıdır. Bu bağlantıyı oluşturacak olan şey, onun M-L bir partinin politik mücadelesine bağlı olup olmamasıdır. Yürütülen savaşın niteliğine bağlı olarak, ortaya konulan askeri eylem biçimleri son derece farklı olabilir. Marksizm, ilke olarak bunların hiç birini reddetmez. Bir örnek olarak Filistin gerillalarının son İsrail saldırısını ele alalım. Bu askeri eylem Filistin halkının kurtuluş hareketinin yürüttüğü bir merkezi siyasete tabidir. Bireysel terörizm değil, bütün Filistin halkının terörüdür. Birbirinden kopuk - bağımsız grupların başıbozuk silahlı eylemlerini bir mücadele anlayışı olarak bütün bir geçmişe ve devrimci harekete maletmek saçmadır. Gerilla fokoculuğu olarak niteleyebileceğimiz bu mücadele anlayışını THKO savunuyordu. THKP-C işe silahlı mücadelenin, hayatın bütün alanlarında ve ideolojik - ekonomik - demokratik ve politik alanlarda mücadele eden bir M-L Partinin önderliğinde yürütülmedikçe başarıya ulaşamayacağını vurguluyor, gerilla fokoculuğunu, kendiliğindenci bir devrim anlayışı olarak kökten reddediyordu. Çoğunlukla, geçmiş eleştirilerinde çarpıtılan ve üstü örtülen bir konu budur: THKO ile THKP-C aynı anlayışla eleştiriye tabi tutulurlar ve aralarındaki tek farkın birisinin yaptıklarını izah(!) eden yazılar yazmasına karşılık diğerinin izah etmemiş olması olarak ortaya konulur. Bu tamamen yanlıştır. 1971 döneminde yapılanlar arasında (bazı istisnalar bir yana bırakılırsa) benzerlikler bulunabilir. Ama bu sadece bir görünüştür ve farklı mücadele anlayışlarıyla ortaya konulan eylemler arasında mücadelenin belirli aşamalarında benzerlikler olması mümkündür; ama aradaki köklü ayrım çizgileri ortadan kalkmaz ve kaldırılamaz. 1971de THKP-C ve THKO arasındaki ayrılık iki farklı devrim-mücadele ve örgütlenme anlayışı arasındaki bir ayrılık olarak ortaya çıkmıştır. Devrimci Hareket bir parti örgütlenmesinin zorunlu olduğu görüşleriyle ülke çapında (ülkemizdeki işçi - köylü - öğrenci ve diğer) toplumsal kesimler içinde örgtülenmeye yönelirken, THKO partinin silahlı mücadeleyi yürüten gruplar içinden çıkacağını ve silahlı mücadele ile yaratılacağını ileri sürmekteydi ve Devrimci görüşleri "revizyonist çalışma ile devrimci çalışmanın eklektik bir tarzda birleştirilmesi" olarak eleştiriyordu. (İster kır, isterse şehir) gerilla fokoculuğu kendiliğindenci bir anlayıştır. Birbirinden kopuk grupların eylemlerini önerirken, sadece partinin gerekliliğini reddetmiyor, aynı zamanda iyi örgütlenmiş merkezi bir parti çalışmasının oluşturacağı öncünün eylemleriyle halk yığınları arasındaki bütün organik bağları da reddediyordu. Böylesi bir silahlı mücadele anlayışının başarıya ulaşması olanaksızdır. (THKOnun 1972lerdeki önderlerinden bir kısmı, bu düşüncelerin yanlışlığını, "firar" sonrasında kabul etmişti.) Bugün çeşitli gruplar tarafından 1971 dönemine yönelik eleştiriler yöneltilirken, THKOnun savunduğu çizgi THKP-Cye maledilmek istenir. 1974 sonrasında THKO görüşlerini benimseyen kişiler kendi geçmişlerini reddederlerken, "sol"dan sağa geçmişler, sağ bir kendiliğindenciliğe düşerken, kendi eski hatalı görüşleriyle birlikte Devrimci Hareketin görüşlerini de aynı mantık çizgisi içinde göstermeye çalışmışlardır. Haydi, onlar, içine düştükleri sosyal emperyalizm teorilerinin bataklığında bunu yapıyorlar. Sözde THKP-Cyi ve sözde Mahir Çayanı savunuyor görünen bir takım grupçukların ve bu grupçukları geçmişi aynen savunanlar(!) olarak göstererek THKOnun geçmiş eleştirilerini aynen benimseyen KSDnin bu çarpıtmalara -diğer tüm oportünistlerle birlikte- ortak olurlarken aynı şeyi yapmaları nasıl açıklanabilir? HK "öncü savaşı sadece bir safsata ve işçi sınıfı ideolojisine yabancı bir şeydir" diyor ve şimdi yapılması gerekenin proletarya partisinin inşası olduğunu ekliyor. Bu iki kavramı karşı karşıya getirmek ne kadar saçma bir şeydir. Evet, bugün yapılması gereken proletaryanın öncü - savaşçı partisinin yaratılmasıdır ve bu görev başarılıncaya kadar devrimciler faşizme karşı haklı bir savunma konumundaki mücadelelerini sürdüreceklerdir. Asıl safsata olan, proletarya partisinin yürüttüğü bir askeri mücadele biçimi olan öncü savaşının safsata olduğunun ezbere ilan edilmesidir, HK böyle şatafatlı ve fakat boş laflar üretmek için uğraşacağına Devrimci düşünceleri öğrenmek için biraz daha fazla çaba sarfetse daha iyi olur. 6 Bir de KSD, Acil, vb. var tabii. Geçmiş konusundaki değerlendirmeleri, özünde yukardakilerden farklı olmayan KSD ve bu değerlendirmeleri aynen benimseyen Acil vb. grupçuklar geçmişin değerlendirilmesi sorununu daha ziyade Devrimci Yola karşı bir saldırı platformu olarak kullanmayı severler. KSD bu sorun üzerinde ağır ve çoğu zaman yakışıksız-terbiyesiz bir üslupla ve de spekülatif değerli saldırıları kesintisiz bir şekilde sürdürmeyi kendisi için adeta bir varoluş gerekçesi haline getirmiştir. Ötekiler de, ikide bir, bulabildikleri bir teksir makinasında bir yığın aptalca lafın arasına gene bir yığın küfür doldurarak yarattıkları "eser"leri basarak "illegal"(!) olarak piyasaya sürerler. Biz bütün bu saçmalıklarla uğraşmayı ve okuyucuları uğraştırmayı lüzumsuz gördük. KSD genellikle, kendilerini inkarcılıkla suçladığımızdan sözederek söze başlamakta, aslında geçmişi bizim de inkar ettiğimizle devam etmekte, bazen asıl bizim geçmişi inkar ettiğimizi kendilerinin ise savunduğunu ileri sürmekte, ve bunu bıkıp usanmadan sürdürmekte "fayda" görmektedir. Bunu da özel bir "taktik(!)" olarak gördüğünü ifade ediyor. Biz bu iddiayı reddedersek yani geçmişi inkar etmediğimizi yazarsak, "o zaman haydi aynı eylemleri yap(!)" diyecekmiş! Bunu reddetmezsek ve de geçmişi inkar ettiğimizi ilan edersek, bu sefer tabanımızı kaybedecek olduğumuzdan KSD bizi böylece, "açmaza" almış oluyormuş! (Yazdıklarından birinde, bunu aynen böyle açıklıyor da üstelik.) Bu çok "uyanık" özel taktik formül sayesinde KSD bir taşla bir sürü "kuş" vurduğuna inanıyor. Bir kere bu suretle bizim de inkarcı olduğumuzu bir ispatlarsa inkarcı suçlamasından kurtulacak! (Sanki biz de inkarcı olsak inkarcılık meşrulaşacak!) İkincisi bu iddia sayesinde DYnin tabanı kayıp bölünebilir. (İki yıldır böyle iddialarla birşey elde edemediği halde, bu "taktik"ten hala vazgeçemediğine göre hala kendisine umut veren bazı şeyler olduğuna inanıyor olmalıdır!) Bir de böyle bir iddiayı KSD bir çıkış noktası olarak da kullanıyor. İlginç olan, "Devrimci Yol"da böyle "KSDnin inkarcı olduğu, geçmişi sadece bizim temsil ettiğimiz" gibi iddialara pek rastlanmazken, yani DYda bu konuda birşey yazmaya ve KSDye böyle "itham"lar yöneltmeye ihtiyaç duyulmazken ve de KSDnin asıl ızdırabının da kendisinin böyle kaale alınmaması iken, KSDnin hep "DY böyle iddia ediyor" diye başlayarak, bu sözleri, kendisi için adeta varoluş gerekçesi haline getirdiği saldırı, küfür ve suçlamalarına bir çıkış noktası yapmasıdır. Öyle ki Devrimci Yolda bu konuda KSDnin sözünü ettiği bir ithama gerek duyulmamışken, KSDde bu ithamda bulunduğumuz iddiası onlarca kere yer almıştır. Ve hep DYciler bizi inkarcılıkla suçluyor vb. diye başlayarak asıl inkarcı bizim olduğumuz, sahtekarlığımız, hokkabazlığımız, dönek Çetin Özekin görüşlerini savunduğumuz vb. vb... sınırsız bir suçlama, hakaret ve aşağılama sürüp gitmiştir. Biz böyle bir zemin üzerinde tartışmayı hep reddettik ve böyle seviyesiz bir polemiğe girmekten özenle kaçındık ve bundan sonra da kaçınacağız. Suçlama ve karalamaları cevaplamayı da gereksiz görüyoruz. KSD kendisinin kaale alınmasını istiyorsa önce kendi kendisini ciddiye almalı, ucuz kasaba politikacılığını terketmelidir. Biz, KSDnin inkarcı olduğu, bu yüzden geçmişin mirasına sadece bizim sahip olduğumuz gibi iddialar ileri sürmedik. Bir kere, şu ucuz mirasçılık hikayesine bizim aklımız ermez. KSD sadece bizim mirasçı olmadığımızı, kendisinin de miras payı olduğunu iddia ediyor. Bu ne pespaye mantık! Devrimci Hareketimizin geçmişi Türkiye halklarının kurtuluş mücadelesine malolmuştur ve bunu bütün Türkiye halklarının malı haline getirmek için mücadele edeceğiz. Bizden öyle ucuz bir mirascılık kavgası beklemeyin! İkincisi, biz KSDnin geçmişi inkar ettiğini yazmayı da gereksiz bir şey olarak gördük. Bunu bizim yazmamıza da gerek yok. KSDnin kendi yazdıkları bu konuda yeterince açık! Biz, kendi düşüncelerimizi yazmaya bunları geliştirmeye ve hayata geçirmeye çalışıyoruz. KSD, polemiklerinde garip ve anlaşılmaz işler yapıyor. ikide bir, örneğin bizim Çetin Özekin görüşlerini savunduğumuzu(!) ileri sürüp, Çetin Özekin bir dönek ve hain olduğunu hatırlatmayı da ihmal etmiyor! Böyle yöntemlerden ne fayda bekliyor? En son da bizim M. Aktolganın şahitliğine başvurduğumuza değiniyor. Garip bir yöntem! Bizim M. Aktolgayı şahit gösterdiğimize takılıyor KSD. Münir Aktolganın görüşlerini aynen savunan, onun THKP-C hareketinin çizgisine yönelttiği eleştirileri aynen benimseyen ve bugün THKP-C hareketi içindeki bölünmede M. Aktolga, Y. Küpeli tarafından oluşturulan görüşlerin takipçiliğini yapan KSD, biraz daha gayret etse M. Aktolganın bir sözünü aktardığımız için onun savunucusu olduğumuzu ilan edecek! Türkiye garip bir ülke! Bu, KSDnin teorik olmayan sefaletlerini bırakalım ve onun geçmiş konusundaki teorik sefaletine geçelim. KSD, 1971 dönemi konusunda ve THKP-C hareketi konusunda bir çok "eleştiri" yazdı. Bu eleştirilerin bütün diğer oportünist grupların kullandığı mantığı ve çarpıtma noktalarını, çıkış noktası olarak alması yanında, onun bu eleştirileri yöneltirken ana eksikliği ya da sakatlığı THKP-C hareketinin devrim - mücadele ve örgütlenme anlayışını reddetmesine karşılık, bu konularda belirli bir anlayışa sahip olmamasıdır. KSDnin belirli bir örgütlenme-devrim ve mücadele tarzı anlayışı yoktur ve bütün bu konulara ilişkin olarak bütünsel bir bakış açısından yoksun olarak ileri sürülen eleştiriler kaçınılmaz olarak eklektisizme (seçmeciliğe) dayanmaktadır. HK, EB (ve biraz da HY) gibi oportünist grupların da temel özelliği aynı ilkesiz eklektisizmdir ve bu sakat akım, bir hastalık gibi 12 Mart dönemi sonrasında yayılmıştır. Çoğu zaman dogmatizme varan bir gelişigüzel aktarmacılığa, içi boş bir ezberciliğe ve toplamacılığa neden olan bu durum özünde MLi bir dünya görüşü olarak kavrayamamaktan ileri gelir. Bu durumu, KSD henüz çıkmaya başladığında, DG, IIde işaretlemiştik. KSD evrim - devrim aşamaları üzerine (diyalektik açıdan!) tartışmaya başladı. Bu kavramın reddi özünde halk savaşı fikrinin reddi demektir. Mücadele tarzı konusunda ise temel mücadele biçimi diye birşey yoktur diyordu. Örgütlenme anlayışı olarak demokratik merkeziyetçiliği anlattı (!) ve de Leninin bir Yoldaşa Mektupunu "özetledi"! Böyle bir düşünce yapısının tam bir kafa karışıklığına ve onun ürünü olan bir kavram kargaşasına tekabül etmesi kaçınılmaz bir şeydir. KSD kendi yazdıklarını pek beğeniyor olmalı ama, gerek geçmiş üzerine yazdıkları gerekse şu her hafta çıkan haftalık KSD, bu gerçeği her hafta sergilememezlik edemiyor! Haftalık KSD, Kızılderenin yıldönümünde,12 Martla başlayan 1971 silahlı direnişi diye nitelediği geçmiş hareket hakkında şöyle yazıyordu:
Geçmiş hakkındaki tüm bilgisini, ya da sefaletini bir paragrafta özetleyiveriyor. KSD, "Bir suni denge varmış, bunu kırmak için politikleşmiş askeri savaş stratejisi verilirmiş." Ne suni dengeyi ne de politikleşmiş askeri savaş stratejisini anlamış (ya da öyle görünmeyi yeğliyor!). Politikleşmiş askeri savaş stratejisi, halk savaşı stratejisidir. Halk savaşının 3. bunalım döneminin özelliklerinden ileri gelen değişimleri belirtmek için bu terimin kullanılması tercih edilmiştir. (Çin ve Vietnam Kurtuluş savaşları gibi bütün halk savaşları politikleşmiş birer askeri savaştır). Mahir Çayan halk savaşını, (suni dengeyi kırmak için değil!) devrim yapmak, iktidarı ele geçirmek için, bir devrim stratejisi olarak ileri sürer. Suni denge kavramı ise, (emperyalizmin üçüncü bunalım dönemi içinde kapitalizmin yukardan aşağıya gelişiminin ve emperyalist işgalin biçim değiştirmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan, eski yarı feodal ülkelere göre merkezi otoritenin güçlenmesi, şehirleşme, ulaşım, haberleşmenin artması, vb. gelişmelerin sonucu olarak) halk savaşının Çin ve Vietnam gibi ülkelerden görece farklı bir biçimde ve farklı ara evrelerden geçerek gerçekleşeceği tespitine yöneliktir. Halk savaşının ilk aşaması öncü savaşı aşamasından geçecektir; öncü savaşı, halk savaşının ilk evresinde geçilecek bir mücadele biçimidir. Bir devrim stratejsi değil, bir taktik evredir. KSD bir paragraf içinde, ne devrim stratejisinden ne politikleşmiş askeri savaş stratejisinden ne de suni denge ve öncü savaş kavramlarından hiçbir şey anlamadığını özetleyiveriyor; "suni dengeyi kırmak için politikleşmiş askeri savaş stratejisi öneriliyormuş!" Aslında yukarda sözünü ettiğimiz bakış açısıyla, yani hiçbir belirli devrim, strateji ve mücadele biçimi anlayışına sahip olmayan KSDden bundan daha az bir kafa karışıklığı beklemek, haksızlık olurdu. Gerçekte KSDnin öncü savaşı ve suni denge konusunu tartışma konusu etmesi (veya onunla bu konuları tartışmak) anlamsız birşeydir. KSD halk savaşı teorisini reddetmektedir. Bu nedenle halk savaşı teorisine bağlı bu konuları onunla tartışmak gereksizdir. Zira halk savaşı teorisini reddettikten sonra bu konular-kendiliğinden- havada kalır. Önce belirli bir devrim stratejisi, sonra ona bağlı ara aşamalar ve mücadele biçimleri tartışması.... KSD ise öncü savaşı, evrim - devrim, suni denge konularına ilişkin tartışmalarda getirdiği görüşlerle (bu sorunları, halk savaşından bağımsız bir şekilde tartışma konusu ederek, halk savaşına ilişkin sorunlardan kopararak) bu konuları karıştırarak ve anlamayarak, devrim stratejisinin reddine yönelik görüşler ortaya seriyor, halk savaşı fikrinin reddine varıp dayanıyor. Bu "sonun" veya onun bu eğiliminin diğer konulardaki tutumuyla bütünsellik taşıdığına işaret etmemiz karşısında ise, eleştirilerinin çıkış noktasındaki eklektisizmine işaret etmemizi hatırlatarak "görüldüğü gibi hem çeliştiriyoruz hem de tam bir bütünsellik arzediyoruz" diyerek tutarsızlığımızı(!) sergiliyor. Ama anlayamadığı ve ona anlatmaya çalıştığımız şu: Eklektisizm, bütünsel bir bakış açısından yoksunluk ve geçmiş karşısındaki böyle bir bakış açısının varacağı yer eninde sonunda "revizyonizmin bütünselliği"dir. Bu, KSDnin faşizm konusundaki tutumunda, siyasi tutumlarında, modern revizyonizm ve geriye dönüş tartışmalarında hep sergileyip durduğu bir eğilimdir. Kimseyi revizyonizme yamamak gibi bir sıkıntımız yok. Zaten kimseyi, kendi iradesi dışında revizyonizme yamamak mümkün de değildir. KSD bize karşı, (Devrimei Yol saflarında gerçekten iyi niyetli ve proletaryaya hizmet etme amacında olduğuna inandığı kişilere seslenebilmek için!!) yürüttüğü polemiklerinde kıymetli inciler döktürüyor. Hep gülüp geçiyoruz. İşte bir tanesi: "SPyı temel çalışma biçimi olarak gören DY siyaseti bugün niçin polis sağa sola bomba koyarak provokasyonlar tertipliyor diye şikayette bulunuyor!" Sahi niye şikayet ediyoruz? Biz de niye polisle beraber halkın üzerine, tren yoluna, hastanelere, bombalar atarak provokasyon - pardon silahlı propaganda (!) yapmıyoruz? Silahlı propaganda ile silahlı provokasyon arasında ne ilişki var filan diye bir tartışmaya girelim mi? Hayır, belki biraz çalışsa, bu soruların cevabını KSD bile kendi kendine bulabilir! KSDnin ve Acil, MLSPB vb. grupçukların geçmiş hareket konusunda temel değerlendirmelerinin, diğer oportünist grupların eleştiri ve çarpıtma noktalarında birleştiğini söylemiştik. Gerçekten KSD ve diğer grupların THKP-C hareketini değerlendirişleri, onun görüşlerindeki en özlü noktaların gözardı edilmesine ve basit bir askeri mücadele düşüncesine - gerilla fokoculuğuna indirgenmesine dayanmaktadır. Bu değerlendirme bir yanıyla örneğin THKO ile THKP-C arasındaki ayrımın yokedilmesine, diğer yandan metropol ülkelerdeki "gerilla" hareketleri (örneğin Almanyadaki Baader-Meinhof, Amerikadaki SLA, Japonyadaki Kızılordu hareketleri vb.) ile özdeşleştirilmesine ve karıştırılmasına varmaktadır. KSD, Acil benzeri grupları pek beğeniyor. Onları geçmişin doğru olarak savunuculuğunu yapan, hem de özü - sözüne uyan kişiler olarak takdim etmeyi pek seviyor. KSDnin yapmak istediği, iyi niyetli ve gerçekten geçmişin doğruluğuna inanan (!) kişilerin tıpkı Acilciler gibi olmasını mı sağlamak? Belli ki böyle değil ve belli ki kasaba politikacılığı kurnazlığı ile yapılmaya çalışan şey, bir fikri savunulamayacak kadar saçma, savunulamayacak kadar çarpık hale getirmeye çalışarak, ortaya konulan bu çok kötü ve mantıksız örneği göstererek; "işte, savunacaksan böyle olur, yoksa inkar etmek zorundasın" şeklindeki; "Ya Acilci olacaksın ya KSDci" şeklindeki saçma bir ikilemi, düşünce ve mantık diye dayatmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Lenin önce apaçık saçma bir şeyi karşıya alıp sonra da bunu çürütmeye çalışmanın fazla akıllı kişilerin oynayacakları bir oyun olmadığını söylüyordu. Bizde ise, kendilerini dünyanın en akıllı insanları sananlar; Devrimci Hareketi "3 tane oksijen bulmadan ozon yapmaya kalkma"(!) düşüncesizliğine indirgeyerek inkarı makul bir olay(!) haline getirmeyi bir marifet zannederler. Bu aynı mantık bütün oportünistler korosu tarafından ileri sürülen bir tekrar - inkar ikilemi çerçevesinde de, yaygın bir silah olarak devrimci mücadeleye yöneltiliyor. Yürüyüşten Kitleye, KSDden HKya hep bir ağızdan geçmişi tekrar etmeye kalkmanın bir komedi, bir karikatür olmaktan ileri gidemeyeceği hikayeleri okunup durmaktadır. Buna karşılık THKP-C hareketinin ortaya koyduğu zengin dersler, emekçi halklarımızın kurtuluşuna giden devrimci yoluna ışık tutmaya, Devrimci Hareketimiz de bu doğrultuda proletaryanın bağımsız siyasi hareketini örgütleme yolundaki savaşını sürdürmeye devam edecektir. Bunun da kelimenin basit anlamında bir tekrar olmayacağı da ortadadır. Şu tekrar - inkar mantığına, karikatür - komedi hikayelerine gelince, tarihte, önceden yenilgiye uğramış devrimci mücadelelerin, daha sonra ulaştığı sayısız zaferlerle çürütülmüş bu kocakarı masalına cevabı Lenine bırakalım.
|
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org