Faşizm ve
Faşizme Karşı Mücadele Sorunu (1 )

DY, Sayı:12 1 Ocak 1978

(I)

FAŞİZM konusundaki tartışma somut olmalıdır. Bunu sürekli olarak vurguluyoruz. Vurgulamaya da devam edeceğiz: Zira faşizme karşı mücadele konusunda başarıya ulaşabilmemiz, öncelikle, bu konudaki gevezeliklerin üstesinden gelebilmemize bağlıdır. Dimitrov; Almanya'da faşizmin başarıya ulaşmasının nedenlerini incelerken1 "Genel olarak faşizmin niteliği

  gibi kısır tartışmalara" yer verilmiş olmasını da vurguluyordu: Ülkemizde ise sadece bu konuda değil, her konuda Marksizmin genel doğruları çerçevesi içindeki soyut tartışmaları sürdürmek bir gelenek halindedir. Klasiklerden yapılan yerli yersiz alıntılar "ulema"larımızın "derin bilginliğini" kanıtlar. Böyle bir yöntemle ciltler dolusu tefrikalar içinde somuta ilişkin 5 kuruşluk bir şeyin söylenmemesi bir yana, marksist teori de anlamsız ve karmakarışık bir laf yığınağı haline getirilir. Ezbercilik, daima Marksizm dışı bir düşünce eğiliminin belirtisidir. Aktarmacılık, bütün "ortodoks" ve "Marksizm uleması" görünüşüne, "bilimsellik" süsüne rağmen eklektik, ilkesiz ve içi boş bir "devrimci yaygaracılığa" tekabül eder.

Bu, ülkemizdeki faşizm tartışmalarında da çok açık olarak gözlenir: Somut siyasi pratiğe yönelik olmayan, kavramlar üzerindeki soyut tartışmaları gündemde tutmaya çalışanlar, ülkemizdeki anti-faşist mücadele konusundaki sakat, teslimiyetçi ve pasifist görüşlere hizmet etmekten ve onların safında yer alınaktan başka bir şey yapmamışlardır.

Ülkemiz solunda, özellikle 12 Mart dönemi sonrasında, "faşizmin ekmeğine yağ süren" gerici ve teslimiyetçi düşünceler yaygınlık kazanmıştır. "Bir askeri müdahaleyi önleme, ona bahane olmama" gerekçesiyle faşizme teslimiyet savunulagelmiştir. Faşistler (faşizme muhtaç olduğu kitle temeli oluşturma amacıyla) saldırmışlar, ülkemizin tüm revizyonistleri, sosyal demokratları v.b. hep bir ağızdan aynı nakaratı tekrarlamışlardır. Aman, dikkatli olalım, maksatları olay çıkarmak ve sıkıyönetime (faşizme!) bahane yaratmaktır. Oyuna gelmeyelim. Onlara aynı şekilde cevap vermeyelim. Okullara saldırıyorlarsa okullar kapatılsın. Fabrikalara saldırılıyorsa sesimizi keselim. Varsın okullar, fabrikalar faşistlerin denetimine geçsin! Yeter ki "demokrasi" (!) elden gitmesin!

Faşizme karşı mücadele konusunda söylenen ve yazılanların doğruluğunun temel ölçütü bu konuda ne söylenildiğine bağlıdır. Eğer bu sakat ve çarpık kafalar, devrimcilerin kendilerine karşı yürüttüğü tüm mücadeleye ve sosyal pratiğin hergün yeniden kanıtladığı gerçeklere rağmen halen ve bir ölçüde de olsa savunulabiliyorsa bunda, genel kavramlar üzerine tefrikalar yayınlayanların paha biçilmez katkıları vardır.

Faşizme karşı mücadele konusunda olumlu bir adım atabilmek için şüphesiz önce bu çember kırılmalıdır. Bu medrese kafasını aşabildiğimiz ve faşizme karşı mücadele konusundaki tartışmalarımızı somuta indirgeyebildiğimiz oranda doğru bir şeyler yapabiliriz. Bunun için de faşizm ve faşizme karşı mücadele konusundaki tartışmanın mutlaka somuta indirgenmesi, somut üzerinde olması gerekir. Bu anti-faşist mücadele konusunda somut hedeflerin, somut bir programın mücadele metotlarının ve ittifaklar siyasetinin tespit edilmesi demektir.

Faşizme karşı mücadelenin zafere ulaşabilmesi, bu konudaki doğru görüşlerin kavranabilmesine, doğru bir mücadele çizgisinin hakim kılınabilmesine ve hayata geçirilebilmesine bağlıdır. Bu yazımızda bu konunun belli başlı sorunlarına değinecek ve görüşlerimizi özetleyeceğiz.2

    (II)

Burjuva sınıf egemenliğinin bir biçimi olarak faşizm I. emperyalist paylaşım savaşı sonrası koşullarında ortaya çıktı. Savaş Sonrasında, derinleşen ekonomik - sosyal ve siyasal krizin etkisiyle  proleter devrimlerinin (Ekim Devrimi ile somutlaşan) tehdidi karşısında ve artık burjuva demokrasisi yöntemleri ile egemenliğini sürdüremez bir hale gelince, burjuvazi faşizme baş vurmak zorunda kalmıştır. İlk kez İtalya ve Almanya'da gözlemlenen bu gelişme, gerçekte, emperyalizmin tekelci karakteri ile birlikte ortaya çıkan bir eğilimin gerçekleşmesinden başka bir şey değildir. (Tekelci) burjuvazinin bu yönetim biçimi, açık (doğrudan) bir diktatörlük şeklinde ortaya çıkmış, baskıcı (terörist) bir yönteme dayanmıştır. Bu şekilde, faşizm, burjuva egemenliğinin tüm biçimlerinden farklı bir yönetim biçimi (devlet biçimi) olarak ortaya çıkmıştır. Lenin, burjuvazinin farklı yönetim sistemlerini, egemenliğini sürdürmek için baş vurduğu yöntemleri incelerken, burjuva egemenliğinin farklı biçimlerinin incelemesinde yardımcı olabilecek şekilde şöyle demekteydi:

"... Gerçekte, her ülkede burjuvazi kaçınılmaz olarak iki yönetim sistemini, kendi çıkarları için savaşmak ve kendi hakimiyetini sağlamak için iki metodu kullanır; ve bu metodlar bazen birbirini izler ve bazen değişik bileşimlerde içiçe geçerler. Bunlardan birincisi zor metodudur / baskıcı metoddur; işçi hareketine taviz vermeyi tümüyle reddeden metoddur, bütün eski ve modası geçmiş kurumları destekleyen metoddur, reformları uzlaşmaz biçimde reddeden metoddur. Böylesi, tutucu bir siyasetin niteliğidir. Batı Avrupa'da bu tutucu siyaset gittikçe azalan bir şekilde toprak sahibi sınıfların bir siyaseti olurken, gittikçe artan bir şekilde genel olarak burjuvazinin siyasetinin çeşitlerinden biri olmaktadır. İkincisi 'liberalizm' metodudur; siyasi hakların gelişmesine doğru, reformlara tavizlere v.b. doğru adımlar metodudur. Burjuvazi bir metoddan diğerine, bireylerin kötü niyeti yüzünden ve geçici olarak değil, temel olarak kendi durumunun çelişkili niteliğinden dolayı geçer."3

"Burjuva demokrasisi ve faşizm burjuva egemenliğinin (diktatörlüğünün) kapitalizmin farklı dönemlerine tekabül eden iki biçimidir. Burjuva demokrasisi, tarihsel olarak, kapitalizmin serbest rekabetçi dönemine has bir üst yapı biçimi olarak ortaya çıkmıştır ve kendinden önceki tüm yönetim biçimlerinden farklı olarak herkesin 'eşitliğinin' ve 'özgürlüğünün' resmen kabul edildiği bir yönetim biçimidir. Burjuva demokrasisinin biçimsel 'özgürlüğü' ve 'eşitliği', mal değişiminin biçimsel eşitlik ve özgürlüğünün siyasi kurumlar düzeyinde yansımasıdır." 4

Faşizm ise emperyalizmin ekonomik özelliklerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Serbest rekabetin yerini tekel'in aldığı emperyalizm, bu ekonomik özüne uygun olarak siyasi demokrasi'yi reddetme, ortadan kaldırma eğilimini yaratmıştır. Ekonomik tekel, siyasi tekel eğilimini yaratmıştır. Faşizmin kökeni bu nedenle, emperyalizmin ekonomik (tekelci) özelliğinde yatar. Tekelci kapitalizm (Hilferding'in ünlü paragrafında işaret ettiği) bu siyasi gericiliği en tam bir şekilde faşizmde gerçekleştirmiştir. Tekelci burjuvazi bu egemenlik biçimi ile diktatörlüğünü doğrudan (açık) bir şekile dönüştürmüştür.

Komintern'in 1928 programında faşizm konusunda şu görüşler yer alıyordu:

"Emperyalizm çağında sınıf mücadelesinin keskinleşmesi, sınıf mücadelesi etkenlerinin -özellikle emperyalist dünya savaşından- sonra yaygınlaşması, parlamentarizmin iflasına yol açmıştır. Bunun sonucunda'yeni' yönetim yöntemleri ve biçimleri (....) ortaya çıkmıştır. Belli tarihi koşullarda, burjuva emperyalist gericiliğin bu saldırı süreci faşizm biçimini alır (....) büyük sermayenin terörcü diktatörlüğü(dür)." 5

(III)

Faşizm konusunda, faşizmin tanımlanması ve burjuva demokrasisi ile kıyaslanması konusunda, Marksist devlet ve
y demokrasi teorisi çerçevesi içerisinde "tartışma" ve "eleştiri"ler ortaya konmuştur. Bu tür tartışmalar üzerinde, başta belirtmeye çalıştığımız nedenlerle uzun boylu durmadık ve bu konudaki tartışmaları sınırlamaya çalıştık. Esasen bu konudaki bir-iki yazımız ve (özellikle az sayıda basılan) bir makale ileri sürülen iddiaların arkasındaki "sefaleti" ortaya koymaya yetmiştir. Ancak, herşeye rağmen ülkemiz solunda genellikle ideolojik seviyenin düşük olması nedeniyle, kelime oyunları ve demagojik ifadelerle bir kafa karışıklığı üretme ve bir oranda da olsa başarılı olabilenlerin var olduğunu söylemek mümkündür. Bu nedenle bu çerçeve içerisindeki bazı tartışma noktalarına kısaca değineceğiz.

1) Lenin (daha önce Hilferding tarafından belirtildiği gibi) emperyalizmin siyasi gericiliğe, demokrasinin ise serbest rekabetçiliğe tekabül ettiğini belirtmişti. Buradan hareketle emperyalist çağda burjuva demokrasisinden bahsedilemeyeceği ileri sürülebilir mi? Lenin, Emperyalizm kitabında "Tekeller, oligarşi, özgürlük eğilimi yerine hakimiyet eğilimi (.:.) bütün bunlar emperyalizme, onu asalak ve çürümüş bir kapitalizm haline getiren ayırıcı özellikler kazandırmıştır,"6 diyordu. Bu ve buna benzer ifadelerden kalkılarak emperyalist dönemde burjuva demokrasisinden bahsedilemeyeceği, bunun yerini "oligarşik devlet" biçiminin aldığı ileri sürülmüştür. KSD, Lenin'in yukardaki ifadesindeki oligarşi kelimesini devlet biçimi olarak kullandığını (!) "kanıtlamaya" ve bu fikri Lenin'den desteklemeye çalışarak savunuyor.

Bu konuda ileri sürülen görüşlerin Marksist teori ile Marksist devlet ve demokrasi teorisi ile hiç bir ilgisi yoktur.

Burjuva demokrasisi, kapitalizm açısından normal (ona uygun) bir üst yapı iken, emperyalizmin tekelci ekonomik karakterine uygun olarak taşıdığı siyasi tekel eğilimi; siyasi gericilik nedeniyle normal bir üst yapı, ona uygun bir politik biçim olmaktan çıkmıştır. Bu, emperyalizmin ekonomik özelliğine uygun siyasi eğiliminin, siyasi gericilik olması demektir. Emperyalizmin gerici siyasi karakterini vurgulayan ifadeleri, genel olarak burjuva demokrasisinin ortadan kalktığı şeklinde anlama kaba bir ekonomist mantığa ait olabilir. Emperyalizm döneminde burjuva demokrasisinin ortadan kalktığı birçok durumdan söz edilebilir. Özellikle kriz dönemlerinde bunun bir çok örneği gözlenmiştir. Faşizm, bu eğilimin en özgül gerçekleşme biçimidir. Ama, emperyalist çağda burjuva demokrasisinin bütün olarak ortadan kalktığının söylenmesi saçmadır. Bu düşünce tarzı, söylediğimiz gibi alt yapı ile üst yapı, ekonomi ile politika arasındaki (devlet, örgütlendirilmiş politik üst yapıdır) ilişkisinin ekonomist bir tarzda kavranılmasından doğmaktadır. Marksizm, alt yapı ile üst yapıyı, ekonomi ile politikayı, devleti ve sınıfları birbirinden ayıran burjuva ideolojilerine karşı, üst yapının son tahlilde ekonomik alt yapı tarafından belirlendiğini kabul eder. Ama bu genel olarak üstyapının, özel olarak da politikanın ve devletin ekonomik ilişkilerin basit bir yansısı olarak ele alınması şeklinde kavranamaz. Ekonomi ile politikanın bu şekilde basit (bire bir) tekabüliyeti Marksizmin reddettiği kaba materyalist ekonomist bir düşünce tarzıdır. Marksizm'de üst yapının göreli özerkliğini kavramamak, kaçınılmaz olarak kaba metaryalizme varır. Lenin, emperyalizmin ekonomik eğilimlerini, haklara (ve demokrasiye!) uygulamaya kalkan Kievsky'ye karşı şöyle diyordu:

"Biz ekonomik etkenin ağır bastığını -çok doğru olarak- kabul ediyoruz, fakat bunu 'a la Kievsky' yorumlamak Marksizmin bir karikatürünü yapmaktır(…) esastaki tecanüsüne rağmen, gelişmiş emperyalist ülkelerin -Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya- siyasi biçimleri arasında daha da büyük farklılık vardır. Aynı çeşitlilik kendini, insanlığın bugününün emperyalizminden yarının sosyalist devrimine izleyeceği yolda da gösterecektir."7

Emperyalizm döneminde, burjuva demokrasisinin ortadan kalktığını savunan KSD, şu Kievsky alıntısı sefaletine niçin düşmüştür? Bu kuşkusuz rastlantısal bir hata değildir. Hatırlanacağı üzere soz konusu alıntıda Kievsky'nin mantığını Lenin şöyle özetlemekteydi: "… emperyalist savaş bütün demokrasinin alevlenen şiddetidir.Geri monarşilerde ya da ilerici cumhuriyetlerde, bundan dolayı 'haklar'dan (yani demokrasiden!) bahsedilemez...." 8

KSD, bu paragraftaki mantığın Lenin'e ait olduğunu savunuyor. (Hala savunuyor!) Oysa Leniny Kievsky'ye karşı tartışmalarında, sadece bu ekonomist mantığın sakatlığını açıklamaya, "haklardan (yani demokrasiden!) bahsetmeksizin" (onu savunmaksızın) sosyalist olunamayacağını anlatmaya çalışmıştır. Oysa bu mantık KSD nın emperyalizmin
ekonomik özelliklerinden doğan siyasi gericiliğe olan eğiliminden kalkıp burjuva demokrasisinin artık ortadan kalktığı sonucunu çıkaran ekonomist mantığa tam da denk düşüyordu. Lenin, bu mantıkla "kendi kaderini tayin hakkına karşı çıkan Kievsky'ye emperyalist ekonomist diyordu, ortaya çıkardığı teoriye de "Marksizmin bir karikatürü." Ama KSD, Kievsky kadar da tutarlı değildir ve haklardan, (yani demokrasiden!) bahsedilebilir, diyor. Haklar elde edilebilir; çünkü "emperyalizm hakları inkar etmez" diyor! Emperyalizm sadece bütün demokrasiyi inkar eder diyor. Sınırsız bir saçmalık! Ya da.ekonomizmin bir karikatürü.

"Genelinde demokrasiyi 'inkar' eden emperyalizm, ulusal meselede de (altını çizen Lenin) demokrasiyi 'inkar' eder; demokrasiyi yıkmaya kalkar. Emperyalizm altında demokrasinin elde edilmesi, bir cumhuriyetin, bir milisin ve memurların halk tarafından seçilmesinin v.s. elde edilmesiyle aynı anlamda 've aynı derecede (tekel öncesi kapitalizmle kıyaslandığında) daha zordur." (abç)9 (Lenin)

Artık, bu konuyu burada daha fazla uzatmanın gereği yoktur!

2 ) Demokrasi de bir devlet biçimidir. Burjuva demokrasisinde burjuvazinin bütünü açısından `demokrasiden söz edilebilir. Oysa emperyalizmde devlet oligarşinin eline geçmiştir. Oligarşi devlet yönetimini (iktidarını) eline geçirmiştir. O halde, "emperyalist dönemde demokrasinin ''sınırı oligarşiye kadar daraldığı için burjuva demokratik devlet biçiminin yerini oligarşik devlet biçimi almıştır" denilebilir mi? Böyle bir yaklaşım da yine aynı şekilde Marksist demokrasi teorisinin tek yanlı ele alınışından ileri gelen bir yanlıştır. Burjuva demokrasisi burjuvazinin bütünü açısından gerçek (tam) bir demokrasidir. Ama burjuva demokrasilerini karakterize eden şey, onda demokrasinin burjuvazinin bütünü açısından geçerli olup olmaması değildir. "Demokrasi sorununun Marksist çözümü" diyordu Lenin,  'Proletaryanın burjuvaziye karşı sınıf mücadelesinde onun yıkımını sağlamak ve zaferini getirmek amacıyla bütün demokratik kanun ve mevzilerden yararlanması içindir."10  Burjuva demokrasisi kendinden önceki tüm devlet biçimlerinden ayrı olarak herkesi resmen "'eşit" ve "özgür" saymakla, herkese devletin yönetimine katılma hakkını tanır ,görünmekle, sınıf mücadelesinin daha açık yürütülebileceği, daha az baskıcı bir yönetim olmasıyla karakterize edilir. Onu bir devlet biçimi olarak diğer biçimlerden ayıran temel özellik budur.

Devlet biçimlerini birbirinden ayıran kriter olarak onun sınıfsal içeriğini ön plana sürmek, bu temel ayrım çizgisini, yönetim metotlarını dışta bırakmak demektir. Ki bu, sonuçta bu bakımdan son derece farklı ülkelerin yönetim biçimlerinin aynı olduğunu ileriye sürmeye götürecek bir karışıklık yaratmaktan başka bir şeye yaramaz.

Emperyalizm döneminde devletin sınıfsal içeriğinde tekeller yönünde bir daralma olmuştur. Bu değişimle birlikte emperyalizm, bir şiddet, gericilik ve hakimiyet eğilimi de yaratmıştır: Emperyalizm artık demokrasiyi istemez hale gelmiştir: Ama parlamenter burjuva demokrasisi büyük burjuvazi açısından da geçerliliğini tümüyle yitirmiştir, denemez. Zira burjuva demokrasisi büyük burjuvazinin de ezilenleri en iyi aldatabileceği, diktatörlüğünü gizleyebileceği ve kendisi için en az "maliyetli" bir yönetim şeklidir. Üstelik işçi sınıfının bu uğurda uzun ve kararlı bir mücadele yürüttüğü durumlarda istediği zaman ortadan kaldırılamaz da. Büyük burjuvazi egemenliğini bu "tavizci" yönetimle sürdüremez bir konuma düşeceği durumlar olmadığı sürece terketmez. Emperyalizm çağında birçok nedenle, sık sık bu konuma düşen, egemenliğini "eski parlamenter burjuva yöntemleri ile sürdüremez duruma düşen" burjuvazi, taşıdığı "hakimiyet", "şiddet" ve "gericilik" eğilimini  açığa çıkarır. İktidarının dolaylı sürdürülüş yöntemini terkederek bu eğilimlerinin gerçekleştiği özgün bir biçim olan FAŞİZM'e sarılmak zorunda kalır.

Buna karşılık emperyalizm çağında demokrasinin sınırı oligarşiye kadar daralmıştır diyerek, emperyalizmin taşıdığı "hakimiyet", "şiddet", "gericilik", "oligarşi" eğilimini ileri sürerek burjuva demokrasisinin genel olarak emperyalist çağda geçersizliğini ileri sürmek, yerine oligarşik devlet biçiminin geçtiği şeklinde orjinal icatlarda bulunmaya çalışmak, Marksist demokrasi ve devlet teorisini şekilsizleştiren bir şaşkınlıktan başka bir şey değildir.

(IV)

Faşizmin farklı biçimlerinden söz edilebilir mi? Dimitrov "Lenin bizi 'kalıplaşmış yöntemlere, mekanik genelleştirmelere, taktik kuralların-mücadele kurallarınin, aynı tutulmasına 'karşı kesin olarak uyarmıştı " diyordu!11 "Faşizmin hiç bir genel tarifi -doğru olsa bile- değişik aşamalardaki bütün ülkelerde gelişiminin ve faşist diktatörlüklerin çeşitli biçimlerinin özel niteliklerinin incelenmesi gereğini ortadan kaldırmaz."12 Mekanik genelleştirmelere saplanıp kalanlar, soyut tanımlar çevresinden ayrılamazlar ve Marksist teoriyi bir bilgiçlik oyunu haline çevirirler. Dimitrov bunları "alay konusu haline getirmesini bilmeliyiz" diyordu. Ama sorun sadece bilgiçlik göstericilerinin alay konusu konumunu açığa çıkarmak olarak görülmemelidir.

Bizim açımızdan daha da önemlisi, böyle bir mekanik genelleştirme eğiliminin faşizme karşı mücadelede yarattığı büyük handikaplardır. Faşizm, böyle bir yaklaşımla kapitalist Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan klasik biçimleriyle özdeşleştirilir. Ülkemizin özellikleri tümüyle gözardı edilir. Faşizme karşı mücadele. konusunda başka ülkelerde önerilen ya da uygulanılan yollar, aynen bizde de geçerli hale getirilir. İşte bu yüzden yukardaki hatalı eğilim, çizdiği kaba tarihsel paralelliklerle faşizme karşı mücadele görevlerimizi tehlikeli bir şekilde saptıran bir niteliğe bürünmektedir. Kapitalist Avrupa ülkeleri, burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkeler için önerilen mücadele biçimlerinin, mücadele deneylerinin, farklı durumlar için ayneri aktarılması büyük hatalara yol açmaktadır.

Dimitrov'un şu sözleri bu bakımdan zengin bir anlamla yüklüdür.

". . Sömürge ve yarı sömürge ülkelerde de bazı faşist gruplar gelişmektedir. Fakat şüphesiz Almanya, İtalya ve diğer kapitalist ülkelerde görmeye alışık olduğumuz faşizm cinsinden değildir, buralardaki faşizm. Burada özel ekonomik, politik ve tarihsel şartları incelemeli ve dikkate almalıyız. Ayrıca bütün bunlara bağlı olarak da faşizm kendine özgü biçimler almaktadır ve almaya devam edecektir.

Düşünce tembelliği içindeki bazı arkadaşlar, gerçek hayat fenomenlerine somut olarak yaklaşamamakta, gerçek durumun ve sınıf güçleri arasındaki ilişkinin dikkatli ve somut bir incelemesi yerine genel, yüzeyde formüller getirmektedirler. Bunlar bize, yanılmaz bir amaçla ateş eden keskin nişancıları değil; ya çok yükseğe ya çok
aşağıya, ya çok yukarı, ya da çok uzağa ateş ederek her zaman hedefi şaşıran 'yaman' silahşörleri hatırlatmaktadırlar."13

Evet bizde her zaman hedefi şaşıran yaman silahşorden çok ne var ki!

Sömürge ve yarı sömürge ülkelerde faşizm ve faşizme karşı mücadele, özgül koşulları çerçevesi içinde incelenmelidir. Bu yapılmadan buralarda faşizme karşı mücadele görevlerinin başarıya ulaşması olanaklı olamaz.

Bu konuyu gelecek sayımızda incelemeye devam edeceğiz. Türkiye'de, faşizm ve faşizme karşı mücadele konusundaki görüşlerimizi (bir bakıma yeniden) ortaya koyacağız.
 



1 G. Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Ser Yay. Sh. 76

2 Faşizm ve faşizme karşı mücadele konusundaki tüm sorunlara ilişkin görüşlerimizi genişçe bir şekilde ortaya koyacağımız bir broşürü önümüzdeki günlerde hazırlamaya çalışacağız.

3 Lenin, Collected Works, .C. 10, sh. 350, Revizyonizm Üzerine, sh. 77-78

4 Devlet Kuramı, Teori Y. sh. 90

5 Komünist Enternasyonal Prog. Aydınlık Yay, sh. 33 vd

6 Emperyalizm, Sol Yay. sh.155

7 Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, H.Y. Yay. sh. 63

8 KSD, Sayı 5

9 Lenin, a.g.e. sh. 27

10 a.g.e

11 G. Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe, May Yay. sh.128

12 Aynı yer.

13 Aynı yer, sh.13


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org