Bunalım, Burjuvazinin Çıkış Yolları ve Devrimci Görevler

DY, Sayı:27, 7 Nisan 1979

DEMİREL’in Ecevit’i Allende’ye benzeterek, onun da sonunun Allende’ninkine benzeyeceğini ileri sürmesi, Ecevit’in ZAM patlamalarıyla beraber gelen en önemli hadise oldu.

Bu benzetme herkesi ayağa kaldırdı. Hele arkasından da AP yanlısı bir Nakliyeciler Derneğinin öncülüğünde bir nakliyeciler grevinden söz edilmeye başlanması, ilginç tartışma ve benzetmeleri gündeme getirdi.

  "Türkiye’de de, Amerikan gizli örgütlerinin, ve tekellerinin güdümünde (tıpkı Amerikan ajanı Pinochet’in Allende’yi devirmesi gibi) bir askeri darbe olabilir mi?.."

Demirel, ordunun Amerikancı bir darbe yapabileceğini ifşa etmek durumuna düşünce de tevil yoluna giderek "Ben ordunun Amerika güdümünde hareket edeceğini sanmam" dedi. Ama, bunun basit bir demagojik kaytarma olduğu ortadaydı. Bizzat kendi Dışişleri Bakanı Çağlayangil, 12 Mart’ı C1A’nın tezgahladığını açıklamamış mıydı?

Buna karşılık, bazı sözde ilerici çevreler de "Türk ordusunun asla Amerikancı bir darbe yapamayacağı" şeklinde garip tepkiler gösterdiler. "Türk ordusunun Amerikancı Şili ordusuna benzemediği" üzerine, iddialarda bulundular. Bütün bu iddialar da en az Demirel’in kıvırtmacası kadar anlamsızdır.

Herkes biliyor ki bügün Türkiye, bir askeri faşist diktatörlüğün eşiğine getirilmiştir ve bu egemen güçlerin gündemdeki siyasi programlarının başında yeralmaktadır. Aslında, Demirel’in benzetmesinin ilginçliği ve bu derece tepki uyandırması da buradan ileri gelmiyor mu?

Kuşkusuz, önümüzdeki dönem içinde bir askeri faşist darbe gündeme gelmezse, bu, ordunun Amerikancı olup olmamasından değil, başka nedenlerden ileri gelecektir.

"TARİHİMİZİN EN BÜYÜK BUNALIMI"

Son zamanlarda, burjuva politikacıları, gazete yazarları, "büyük" işadamları ve çeşitli sol çevreler, özetle hemen herkes "Türkiye’nin tarihinin en büyük bunalımlı dönemini" yaşadığından söz etmektedir.

Gerçekten de, Türkiye’deki mevcut sömürü düzeni büyük bir sarsıntı (bunalım) geçirmektedir. Amerikan emperyalizminin güdümünde oluşturulmuş bu "yeni sömürge" düzeni, büyük çıkmazlarla yüzyüzedir.

Çıkmazlar, sarsıntılar, düzenin temelinde yatan çelişmelerden ve onların derinleşmesinden kaynaklanmakta; ve toplum bünyesinin bütün yönlerini; ekonomik-sosyal-siyasal alanlarını kaplamaktadır.

Devrimci Yol’da sıkça tekrarlandığı üzere, emperyalizmin sömürü mekanizmalarına göre şekillenmiş, emperyalist-uluslararası tekellerin ve onların içerdeki işbirlikçilerinin yararına işleyen bir sömürü ve talan düzeni, yıllardır üreterek biriktiregeldiği sorunların tam bir keşmekeşe dönüşmesiyle bugünkü "Türkiye tarihinin en bunalımlı dönemini" yaratmıştır.

Başlıca, çok yüksek bir enflasyon, döviz - işlenmiş hammadde ve finansman sorunlarını içeren ekonomik kriz, emperyalizmin genel bunalımının derinleşmesinin etkisiyle daha da şiddetlenmektedir.

Birikmiş döviz borçları bile ödenemiyor. Vadesi gelen borçları ödemek için kredi aranırken, üretimin devam edebilmesi için gerekli hammaddeyi almak için dövizin bulunamayışı üretimin- neredeyse- durması tehlikesini yaratıyor...

Ekonomik kriz, çarpık kapitalistleşmenin yarattığı-biriktirdiği toplumsal sorunları etkiliyor, karmaşıklaştırıyor: Pahalılık artışının dev boyutlara ulaşması, yatırımlardaki düşme ve işgücü kullanımındaki azalma sonucu işsizliğin yaygınlaşması, orta sınıflardaki yoksullaşma eğiliminin yükselişi; Anadolu’da, kırsal bölgelerdeki geleneksel yapıların parçalanışının ve büyük sanayi merkezlerine yoğun göçlerin yarattığı karmaşık - çok yönlü sorunlar, vb... Bütün bunlara dayalı olarak en geniş yığınlar içinde mevcut düzene karşı hoşnutsuzluk artmakta; tabana hakim olmak, "yönetmek" egemen sınıflar için giderek güçleşmektedir. Toplumun bağrındaki kutuplaşmaların bir sonucundan başka bir şey olmayan çatışmalar bütün yurt sathını ve toplumun bütün kesimlerini kaplamaktadır.
İşte, Türkiye’de gelişen bütün önemli olaylar, bu (nesnel) temelle ilişkileri içinde ele alındığı taktirde, doğru olarak kavranılabilir ancak.

Elbetteki bütün bunlara Türkiye’deki sömürü düzeninin kendisine bütün yönleriyle bağımlı olduğu ABD emperyalizminin, dünya çapında ve bölgemizde hızla gerilemekte olduğu gerçeğini de eklemek gerekir. ABD’nin Ortadoğu’daki egemenlik zincirleri birer birer parçalanma sürecine giriyor. En son İran halkının şanlı zaferi de ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki egemenlik sistemine güçlü bir darbe olmuştur.

ABD emperyalizminin dünyadaki ve Ortadoğu’daki egemenlik sistemi, temellerinden çatırdarken, Türkiye’de oligarşik diktatörlük de sarsıntılar geçirmektedir.

İşte, Türkiye’de yaşanan "tarihinin en büyük bunalımı", özetle budur.

BURJUVAZİNİN ÇIKIŞ YOLLARI

Kuşkusuz ki, egemen güçlerin yüzyüze olduğu sorunlar, düzenin kendi başına yıkılışını sağlayamaz. Eğer emekçi halk güçlerinin devrimci mücadelesi gelişmeleri kendi yönüne dönüştüremezse, sorunlar köklü çözümlere uğratılamayabilir; ama düzenin ve burjuvazinin egemenliğinin sürdürülmesini sağlayacak siyasal çözümler bulunabilir. Bu anlamda, burjuvazi buhrandan belirli bir çıkış yolu bulabilir.

Bugün, burjuvazinin önünde iki temel "çözüm yolu"nun bulunduğu söylenebilir. Birbirini tamamlayan ve birbirine alternatif bu iki temel siyasetten biri, (çeşitli baskı politikaları ile takviyeli) bir CHP iktidarı dönemidir; diğeri de bir açık faşist diktatörlük.
Bilindiği üzere, Ecevit hükümeti 1977 başlarındaki bir dizi gelişmenin bir sonucu olarak MC’nin oligarşinin sorunlarını çözemez hale gelmesiyle, gündeme getirilmişti.

Kitlelerin (ve hatta U. Mumcu’nun) kendisine bağladığı umutları yitirmiş olmasına rağmen, Ecevit hükümeti sunduğu sayısız nimetleriyle, oligarşi indindeki geçerliliğini yitirmiş değildir. (En son DİSK, TÜRK-İŞ ve İşveren temsilcilerini bir araya getirebilmesi bile, bunun bir kanıtı değil midir?) Sol görünümlü bir hükûmet altındaki bir baskı rejimi, burjuvazi için elverişli bir çözüm olma özelliğini halâ sürdürmektedir. MC partilerinden oluşan bir çözüm bugün de geçerlik taşımıyor. Gene, bir CHP-AP koalisyonu, (ya da geniş tabanlı bir hükümet) pratik olarak mümkün görünmüyor. Bugünün Türkiye’sinde böyle bir gelişme, herhalde, çok önemli zorlamalar yaratılmadıkça gerçekleşemez.

Kuşkusuz ki, "partiler demokrasisinin"(!) sunduğu imkanların tükendiği yerde, "vatanın (siz ‘düzenin’ diye okııyun!) korkusuz bekçileri", "zinde kuvvetter"in sağladığı çözümler gündeme gelir. Zaten, sıkıyönetim, ordunun "devreye sokulması" demektir bir anlamda; bir askeri faşist diktatörlüğe geçişe yol açılması demektir. Egemen güçler bu alternatifi, sürekli elde hazır tutmaktadırlar. Birincinin tükendiği yerde ikincisi gündeme gelecektir.

ECEVİT-DEMİREL-ALLENDE

Bugünkü durumun daha bir süre devam edip etmeyeceği; bugünkü yönetimin (yani Ecevit’li sıkıyönetimin) yerini bir askeri faşist yönetime terkedip etmeyeceği sorusu geçerliğini hala sürdürmektedir.

Ülkedeki mevcut siyasal güçler, (AP, MHP, CHP...) gelişmeleri kendi doğrultularına dönüştürmeye çalışırlarken, siyasal gelişmelerin ibresi, faşizmin gizli ve açık biçimleri arasındaki çeşitlenmelerde bir sarkaç gibi sallanıp durmaktadır.

CHP ve Ecevit’in görünen tutumu; bugünkü durumu mümkün olduğunca uzatma yönündedir. Bunun için ne gerekiyorsa yapmakta, (tabii ki AIlende’ninkiyle hiç ilgisi olmayan) egemen güçlerin sorunlarını çözmeye yönelik kararlı bir siyasi çizgi izlemektedir. Egemen güçlerin izniyle düzenin kurtarılması çalışmaları sürdürülecek, sınıf mücadelesinin keskinleşen uçları (sağa ve sola karşı sürdürülecek şiddet eylemleriyle !) törpülenecek; bu sayede, kitlelerin düzene karşı yükselen tepkileri bastırılacak ve sosyal çalkantıların, çatışmaların devrimci bir iç savaş doğrultusunda "tehlikeli" bir şekilde derinleşmesi önlenebilecektir. Bu "programın" burjuvazi açısından en büyük avantajı ancak en gerici hükümetler eliyle alınabilecek "önlemlerle", bunalımın bütün yükü (alavere, dalavere Kürt Memet nöbete misali) emekçi halka yüklenirken; toplumsal muhalefetin (üstelik soldan destekli bir şekilde) kontrol edilmesine imkan tanıması, ve de devrimci muhalefetin "kıskaca" alınması yoluyla ("Bu hükümet giderse yerine daha iyisi mi gelecek?"!) geniş emekçi kitlelerin devrimci güçlerden ve devrimci mücadeleden tecridinin sağlanılabilmesidir. CHP kendi açısından, kitlelerin "umudunun" kırılmasının yaratacağı sakıncayı ilerde gidermenin bir yolunun bulunacağına inanıyor olmalıdır. (Zamanla herşey unutulur!)
Daha önceki yazılarda, buna karşılık faşist güçlerin, gelişmeleri kendi yönlerine dönüştürebilmek için bir askeri faşist darbeyi zorlama doğrultusunda bir çaba sarfettiklerine işaret edilmiş; (Bu yolla, halktan yana ne varsa hepsinin yok edileceği bir iç savaşın derinleştirilmesi yönünde büyük imkanlar elde edeceklerine inanmaktadırlar.) Adalet Partisinin ise, daha ziyade CHP’nin ve Ecevit’in iyice yıpratıldığı bir noktada bir erken seçimi zorlama eğiliminde olduğu söylenilmişti.

Demirel’in, Ecevit’i Allende’ye benzetmesi, arkasından AP’li yönelicilerin önderliğinde -tıpkı Şili’deki gibi- esnaf ve nakliyeci "direniş"lerinin gündeme getirilmesi, AP’nin bu konudaki siyasetindeki bir dönüşün ve bir askeri darbe yanlısı bir siyasete yönelişinin bir göstergesi olarak görülemez henüz. Gerçi, AP’nin, ağırlıkla MHP tarafından izlenilen bir askeri darbenin zorlanmasından ziyade, bir erken seçime yönelik tutumu değişmez bir tutum otarak görülemez. Zaten AP içinde bir açık faşist diktatörlük yanlısı güçler vardır. Hükümetin mevcut durumu uzunca bir süre devam ettirme imkanları güçlenecek olursa, AP ve Demirel, "bunalımın meşru zeminlerde çözülmesi" (!) siyasetini tereddütsüz terkederek, "yeni" siyasetlere ve bir askeri darbe kışkırtıcılığına yönelmesi muhtemel bir şeydir.(*) Ama bugün, böyle bir gelişmenin gündeme geldiğini söylemek henüz mümkün değildir.

FAŞİST GÜÇLERİN SORUNLARI

Faşist güçlerin en önemli sorunları, emekçi halktan yana ne varsa her şeyin bütünüyle yokedilmesini öngören bir açık faşist diktatörlük programını, tekelci burjuvazinin bütünüyle benimsemesini henüz sağlayamamış olmalarıdır. Şüphesiz bir açık faşist diktatörlük tekelci burjuvazi açısından yüzyüze kaldığı sorunların çözülebilmesi için en elverişli, bu yüzden de temel bir tercihtir. Ne var ki bugün, artık bir açık faşizm söz konusu olduğunda aşağıdan yukarıya doğru gelişen faşizm unsurlarını da hesaba katmak gerekir. Bu yeni unsurlar, kuşkusuz devlet yapısı içindeki faşist kurumların ve tekelci burjuvazinin siyasetlerinin doğrudan bir sonucu olarak gelişmişlerdir. Fakat göreli bir bağımsız hareket yeteneği içerisinde hareket etmekte, en son Maraş’ta bir örneğini verdikleri ölçüsüz bir vahşet sergilemektedirler. Yürütülen faşist katliamlar, cinayet ve saldırılar ve buna karşı emekçi halk güçleri içindeki çok güçlü bir direnme eğilimi, gelişmelerin bir iç savaş doğrultusunda derinleşmesinin, sonuçta bazı tekelci burjuva çevrelerin bile tereddütlerine yolaçtığı söylenebilir. Tekelci burjuvazinin faşist güçlerin ortaya koydukları (ve ara sıra Endonezya katliamlarıyla örnekledikleri) bir açık faşist diktatörlük programını onaylamakta bu denli duraksamalı davranmalarında, herhalde bu güçlü direnme hareketlerinin (onlara İran’ı hatırlatmasının da) önemli bir payı olsa gerekir. Devrimci Yol, Sayı 14, Sayfa 2’de bu konu ile ilgili olarak şöyle deniyordu:

"Faşist güçlerle halk güçleri arasındaki çatışmaların bu şekilde keskinleşerek bir iç savaş doğrultusunda derinleşmesi, bir yandan da egemen sınıflar içinde bu gelişmeler karşısındaki huzursuzluklara da yol açmıştır. Bu durumun oligarşi içindeki (geniş halk yığınlarındaki can güvenliği özlemlerine sahip çıkan) CHP iktidarına olan eğilimlerde belirli bir rol oynadığı söylenebilir."
Kuşkusuz ki, tekelci burjuvaziyi esas olarak ilgilendiren şey kendi egemenliklerinin -yığınların tepkilerinin pasifize edilerek- güvence altına alınması sorunudur. Ve bu açıdan bakıldığında bütün devrimci muhalefet unsurlarının tamamen yok edilmesini öngören bir klasik faşist program da, zorda kaldıkları anda uygulamakta tereddüt etmedikleri bir -son- çıkış yoludur onlar için. Aşağıdan yukarıya doğru bir faşist kitle temelinin oluşturulması yönündeki siyasetleri de bu tarihsel gereksinimin bir sonucudur.
Ama bugünkü aşamada, elde yığınları baskı ve kontrol altında tutmanın daha az riskli, daha az pahalı bir yolunun hala var olduğu bir durumda, bu program askıda kalmaktadır.

Ve yine bugünkü durumda, egemen güçler Ecevit Hükümetinin geçersiz kaldığı noktada da öncelikle bir askeri faşist darbe yolunu tercih edeceklerdir. - Ki bu, ülkedeki yönetim biçimi içinde geleneksel bir konuma sahiptir; yani alışılmış, denenmiş bir yoldur.-
İşte, faşist güçlerin açmazları, tekelci burjuvazinin bugünkü tercihleri ile aşağıdan yukarı gelişen kitle hareketine dayalı klasik bir faşist program arasındaki çelişkilerde toplanıyor.

Faşist güçterin bu handikapı aşabilmek ve egemen güçlerin tercihlerini kendi yönlerine zorlamak için önce bir Ecevit hükümetinin geçerliliğini ortadan kaldırmaları gerekti. Ecevit hükümetinin kuruluşundan bu yana, buna uygun saldırı taktiklerini yürüttüklerini biliyoruz. Bunun için de askeri müdahaleyi zorlamaktan başka bir yol yoktu. "Sıkıyönetim" bunun için tek başına yeterli bir çözüm getirmediği için, bir askeri faşist darbe gerçekleştirebilmek için (çünkü bir askeri faşist darbe altında kendi açmazlarını çözmek için etkili araçlara sahip olacaklardır) yeni tertip ve saldırılara giriştiler ve büyük bir pervasızlıkla (ya da gözü dönmüşlükle) tekelci burjuva çevrelerinin en önde gelen sözcülerinden gazeteci Abdi İpekçi’yi öldürdüler. Bu olayda istedikleri türden bir yankı uyandırabildilerse de, istedikleri doğrultuda bir askeri darbeyi gene oluşturamadılar.

İpekçi’nin öldürülmesinden sonra aynı nitelikteki -kamuoyunda büyük yankılar uyandırarak hükümetin ordunun müdahalesiyle düşürülmesine yol açacak türden- eylemlerinde bir duraklama görülmektedir. Ülkenin birçok bölgesinde faşist saldırı ve katliamlar sürdürülmekte, fakat İpekçi’den sonra siyasal gelişmeleri kendi doğrultularına zorlayacak kimin yaptığı belli olmayan (!) sansasyonel saldırılar yavaşlamış görünmektedir. Bu duraksamanın, taktiklerinin yeterince deşifre olmasının bir sonucu olup olmadığı belli değildir. Ama herhalde Türkeş’in sıkça erken seçimlerden sözeder olmasına da bakarak siyasetlerinde temel bir değişiklik yaptıkları sonucunu şimdilik çıkarmamak gerekir. Yeni saldırı ve katliamlar, tertipler düzenleyerek uygun ortam ve zemini kolladıklarına hiç şüphe yoktur.

DEVRİMCİ YOL - DEVRİMCİ GÖREVLER

Kuşkusuz ki, düğümün hangi noktada çözüleceği, gelişmelerin hangi doğrultuda olacağı bugünden belirli bir şey değildir. Olaylar hiçbir zaman önceden belirlenen bir plan dahilinde gelişmez. Bizim açımızdan gerekli ve önemli olan şey de mümkün ve muhtemel gelişmeler karşısında, devrimci halk güçlerinin izlemesi gereken siyasetin ne olması gerektiğini doğru olarak belirleyebilmektir.
Hiç tereddütsüz olarak ortada olan bir nokta, bir açık faşist diktatörlüğün kurulmasırıa yönelik (ve o doğrultuda sonuçlar yaratacak) bir siyasi çizginin, hiçbir şekilde, devrimci bir siyasi programa ait olamayacağı hususudur. Bu, yeterince açıktır. Buna karşılık bugünkü mevcut durumu (ve Ecevit’in şiddet eylemcisi sıkıyönetimini) desteklemenin söz konusu olamayacağı da, bizim için yeterince açık olan bir şeydir.

Bugün halkın çıkarlarını savunan bir devrimci mücadele anlayışı açısından, siyasal gelişmelerin, burjuvazinin bunalımdan çıkış için gündeme getirdiği çözüm yolları arasındaki açmazlarından kurtarabilecek çok yönlü devrimci müdahale araçlarına olan gereksinim ortadadır. Devrimci mücadelenin, burjuvazinin çözüm platformlarının getirdiği açmazları parçalayabilmek için çok yönlü görevleri yerine getirebilecek, etkili müdahale yöntemlerini hayata geçirebilecek araçlara ve örgütlenmelere sahip olması gerekir. Zira gündemdeki çok yönlü-kapsamlı görevler, çok yönlû devrimci mücadele araçlarının gündeme getirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Kuşkusuz ki önümüzdeki muhtemel bütün gelişmelerde, değişmeyen temel gerçek, faşist güçlerin emekçi halklarımıza karşı azgınca saldırılarının artarak devam edeceğidir. Faşizmin kanlı saldırıları ve emekçi halklarımızdan yana ne varsa herşeyin yok edilmesi tehtidi artarak devam edecektir.

Faşizm, bütün bir halka yönelen bir savaş ilanıdır. Kimileri, bu savaşı kabul etmenin düşmanın istediği yerde savaşmayı kabul etmek olduğunu söyleyerek, burjuvaziden bu savaşı önlemesini istemeyi (ve bunu başarabilmesi için dua etmeyi!) öneriyorlar.
Bize (yani halka) karşı ilan edilen bu savaşı kabul edip etmemek elimizde olan bir şey değildir. Çünkü faşizm ve onun bütün bir toplumu egemenlik altına almaya yönelik saldırıları geçici bir olgu değildir. Raslantısal ve yapay nedenlerle meydana gelmiş bir olgu değildir.

Faşizm, ya bütün emekçi halk güçlerinin birleşik devrimci savaşıyla ezilerek yok edilecektir ya da o, bütün devrimci halk güçlerini yok etmeye yönelik saldırılarını kaçınılmaz bir nihai hesaplaşma noktasına kadar sürdürecektir. Bu nesnel gerçeği hiçbir şey ortadan kaldıramaz. Ne Ecevit hükümetinin ne de sıkıyönetimin tarafsızlığının bir "gösterge"si olarak bazı faşist katillerin içeri atılması, ne de faşist güçlerin saldırılarındaki geçici duraklamalar ve gerilemeler...

Faşizme karşı savaşmaktan, başka bir yol yoktur.

Bu tartışılmaz gerçek, en geniş halk kesimlerine, bir ölüm kalım yasası gibi kavratılmalıdır.

En geniş halk güçlerine, faşizme karşı uzun vadeli, kararlı bir direniş savaşının gerekliliğini kavratmak; böyle bir savaşın, su ve ekmek kadar gerekli olduğu defalarca kanıtlanmış çok yönlü görevlerini örgütlemek; bir açık faşizme karşı mücadele anlayışını da içeren bir anti - faşist savaş çizgisinde birleşmesi mümkün bütün güçleri, devrimci bir direniş cephesinde birleştirmek...

Bütün bu görevlerin gerçekleştirilmesi için, karşı karşıya bulunulan bir çok güçlük vardır. Genişçe bir aydın kesim ve sol görünümlü bir hükümetin etkisi altındaki genişçe bir halk kesimi, yaşanan olayları - hala- "terör ve anarşi" olayları olarak görmektedir. Türkiye’de yaşanan olayların, Avrupa’daki genellikle terörizm diye bilinen olaylarla ilgisi olmadığını kavrayamamaktadır. Emekçi halkın genişçe bir kesiminin desteklediği bir hükümet "sağa da- sola da karşı", "anarşi ve teröre karşı" diye diye (ki bu resmi bir devlet ideolojisidir) devlet uygulamaları düzeyinde faşizme değerli bir destek oluşturmaktadır. "Reformist" bir hükümetin faşizme destek olan politikaları, onun ‘"sahte solcu" destekçileri sayesinde yeterince tecrit edilememektedir. Revizyonist görüşler sol hareket içinde genişçe bir etkinlik sağlayabilmektedir. Bu nedenle, devrimci mücadeleye katılması gereken bir kısım güçler, ülkedeki yaşanan gerçekler hakkında (iki süper devlet yıkılacak elbet ya da oligarşik devlet yıkılacak elbet gibi tekerlemelerden öteye)(**) hiçbir ciddi görüşe bile sahip olmayan ve "devrimci proletarya", "proletarya sosyalistleri" gibi şatafatlı isimler arkasındaki kırık dökük varlıklarını zoraki çabalarla korumaktan başka hiçbir hedefi - amacı olmayan grupçuklar tarafından pasifize edilmektedir...
Ve nihayet yüzyüze olduğumuz kapsamlı siyasi görevleri yerine getirebilmemiz için Devrimci Hareket yeterince yetkinleşmiş değildir ve birçok önemli eksikliğimiz, hatalarımız vardır.

Ama bütün bunlar, bugün yüzyüze bulunduğumuz görevlerin yerine getirilebilmesi için çözülmesi imkansız, aşılmaz engeller değildir.

Buna inanarak, kararlılıkla ve cesaretle, faşizme karşı sonuna kadar savaşacağız ve halkımızın faşizme karşı birleşik devrimci savaşının zaferini gerçekleştirecek yolları bulacağız.

Bu, fedakarca ve yiğitçe mücadele ederek üzerinde yaşadığımız toprakları kanlarıyla sulayan yüzlerce yoldaşımıza karşı ve onların ayrılmaz bir parçası haline dönüştükleri emekçi halklarımıza karşı bir namus borcumuz, tek yaşam gerekçemizdir.

(*) Kuşkusuz böylesi bir gelişme, ülkedeki siyasal çatışma ve çalkantılara yeni boyutlar kazandıran ve mücadeleyi daha da karmaşıklaştıran önemli bir durum yaratır.
(**) Yazılan, çizilen bir çuval yazı ortada duruyorken, bu ifade "fazla" görülebilir. Ama bu bir yığın laf arasında örneğin bir "iç savaş" sorunu konusunda üç satırlık bir teorik tahlil bile yoksa, bu ifade hiç de "fazla" görülmemelidir.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org