|
|
|
|
Bunalım, Burjuvazinin Çıkış Yolları ve Devrimci Görevler
DY, Sayı:27, 7 Nisan 1979
DEMİRELin Eceviti Allendeye benzeterek, onun da sonunun Allendeninkine benzeyeceğini ileri sürmesi, Ecevitin ZAM patlamalarıyla beraber gelen en önemli hadise oldu. Bu benzetme herkesi ayağa kaldırdı. Hele arkasından da AP yanlısı bir Nakliyeciler Derneğinin öncülüğünde bir nakliyeciler grevinden söz edilmeye başlanması, ilginç tartışma ve benzetmeleri gündeme getirdi. |
![]() |
|
"Türkiyede de, Amerikan gizli örgütlerinin, ve
tekellerinin güdümünde (tıpkı Amerikan ajanı Pinochetin Allendeyi
devirmesi gibi) bir askeri darbe olabilir mi?.."
Demirel, ordunun Amerikancı bir darbe yapabileceğini ifşa etmek durumuna düşünce de tevil yoluna giderek "Ben ordunun Amerika güdümünde hareket edeceğini sanmam" dedi. Ama, bunun basit bir demagojik kaytarma olduğu ortadaydı. Bizzat kendi Dışişleri Bakanı Çağlayangil, 12 Martı C1Anın tezgahladığını açıklamamış mıydı? Buna karşılık, bazı sözde ilerici çevreler de "Türk ordusunun asla Amerikancı bir darbe yapamayacağı" şeklinde garip tepkiler gösterdiler. "Türk ordusunun Amerikancı Şili ordusuna benzemediği" üzerine, iddialarda bulundular. Bütün bu iddialar da en az Demirelin kıvırtmacası kadar anlamsızdır. Herkes biliyor ki bügün Türkiye, bir askeri faşist diktatörlüğün eşiğine getirilmiştir ve bu egemen güçlerin gündemdeki siyasi programlarının başında yeralmaktadır. Aslında, Demirelin benzetmesinin ilginçliği ve bu derece tepki uyandırması da buradan ileri gelmiyor mu? Kuşkusuz, önümüzdeki dönem içinde bir askeri faşist darbe gündeme gelmezse, bu, ordunun Amerikancı olup olmamasından değil, başka nedenlerden ileri gelecektir. "TARİHİMİZİN EN BÜYÜK BUNALIMI" Son zamanlarda, burjuva politikacıları, gazete yazarları, "büyük" işadamları ve çeşitli sol çevreler, özetle hemen herkes "Türkiyenin tarihinin en büyük bunalımlı dönemini" yaşadığından söz etmektedir. Gerçekten de, Türkiyedeki mevcut sömürü düzeni büyük bir sarsıntı (bunalım) geçirmektedir. Amerikan emperyalizminin güdümünde oluşturulmuş bu "yeni sömürge" düzeni, büyük çıkmazlarla yüzyüzedir. Çıkmazlar, sarsıntılar, düzenin temelinde yatan çelişmelerden ve onların derinleşmesinden kaynaklanmakta; ve toplum bünyesinin bütün yönlerini; ekonomik-sosyal-siyasal alanlarını kaplamaktadır. Devrimci Yolda sıkça tekrarlandığı üzere, emperyalizmin sömürü mekanizmalarına göre şekillenmiş, emperyalist-uluslararası tekellerin ve onların içerdeki işbirlikçilerinin yararına işleyen bir sömürü ve talan düzeni, yıllardır üreterek biriktiregeldiği sorunların tam bir keşmekeşe dönüşmesiyle bugünkü "Türkiye tarihinin en bunalımlı dönemini" yaratmıştır. Başlıca, çok yüksek bir enflasyon, döviz - işlenmiş hammadde ve finansman sorunlarını içeren ekonomik kriz, emperyalizmin genel bunalımının derinleşmesinin etkisiyle daha da şiddetlenmektedir. Birikmiş döviz borçları bile ödenemiyor. Vadesi gelen borçları ödemek için kredi aranırken, üretimin devam edebilmesi için gerekli hammaddeyi almak için dövizin bulunamayışı üretimin- neredeyse- durması tehlikesini yaratıyor... Ekonomik kriz, çarpık kapitalistleşmenin
yarattığı-biriktirdiği toplumsal sorunları etkiliyor, karmaşıklaştırıyor:
Pahalılık artışının dev boyutlara ulaşması, yatırımlardaki düşme ve işgücü
kullanımındaki azalma sonucu işsizliğin yaygınlaşması, orta sınıflardaki
yoksullaşma eğiliminin yükselişi; Anadoluda, kırsal bölgelerdeki
geleneksel yapıların parçalanışının ve büyük sanayi merkezlerine yoğun
göçlerin yarattığı karmaşık - çok yönlü sorunlar, vb... Bütün bunlara
dayalı olarak en geniş yığınlar içinde mevcut düzene karşı hoşnutsuzluk
artmakta; tabana hakim olmak, "yönetmek" egemen sınıflar için giderek
güçleşmektedir. Toplumun bağrındaki kutuplaşmaların bir sonucundan başka
bir şey olmayan çatışmalar bütün yurt sathını ve toplumun bütün
kesimlerini kaplamaktadır. Elbetteki bütün bunlara Türkiyedeki sömürü düzeninin kendisine bütün yönleriyle bağımlı olduğu ABD emperyalizminin, dünya çapında ve bölgemizde hızla gerilemekte olduğu gerçeğini de eklemek gerekir. ABDnin Ortadoğudaki egemenlik zincirleri birer birer parçalanma sürecine giriyor. En son İran halkının şanlı zaferi de ABD emperyalizminin Ortadoğudaki egemenlik sistemine güçlü bir darbe olmuştur. ABD emperyalizminin dünyadaki ve Ortadoğudaki egemenlik sistemi, temellerinden çatırdarken, Türkiyede oligarşik diktatörlük de sarsıntılar geçirmektedir. İşte, Türkiyede yaşanan "tarihinin en büyük bunalımı", özetle budur. BURJUVAZİNİN ÇIKIŞ YOLLARI Kuşkusuz ki, egemen güçlerin yüzyüze olduğu sorunlar, düzenin kendi başına yıkılışını sağlayamaz. Eğer emekçi halk güçlerinin devrimci mücadelesi gelişmeleri kendi yönüne dönüştüremezse, sorunlar köklü çözümlere uğratılamayabilir; ama düzenin ve burjuvazinin egemenliğinin sürdürülmesini sağlayacak siyasal çözümler bulunabilir. Bu anlamda, burjuvazi buhrandan belirli bir çıkış yolu bulabilir. Bugün, burjuvazinin önünde iki temel "çözüm yolu"nun
bulunduğu söylenebilir. Birbirini tamamlayan ve birbirine alternatif bu
iki temel siyasetten biri, (çeşitli baskı politikaları ile takviyeli) bir
CHP iktidarı dönemidir; diğeri de bir açık faşist diktatörlük. Kitlelerin (ve hatta U. Mumcunun) kendisine bağladığı umutları yitirmiş olmasına rağmen, Ecevit hükümeti sunduğu sayısız nimetleriyle, oligarşi indindeki geçerliliğini yitirmiş değildir. (En son DİSK, TÜRK-İŞ ve İşveren temsilcilerini bir araya getirebilmesi bile, bunun bir kanıtı değil midir?) Sol görünümlü bir hükûmet altındaki bir baskı rejimi, burjuvazi için elverişli bir çözüm olma özelliğini halâ sürdürmektedir. MC partilerinden oluşan bir çözüm bugün de geçerlik taşımıyor. Gene, bir CHP-AP koalisyonu, (ya da geniş tabanlı bir hükümet) pratik olarak mümkün görünmüyor. Bugünün Türkiyesinde böyle bir gelişme, herhalde, çok önemli zorlamalar yaratılmadıkça gerçekleşemez. Kuşkusuz ki, "partiler demokrasisinin"(!) sunduğu imkanların tükendiği yerde, "vatanın (siz düzenin diye okııyun!) korkusuz bekçileri", "zinde kuvvetter"in sağladığı çözümler gündeme gelir. Zaten, sıkıyönetim, ordunun "devreye sokulması" demektir bir anlamda; bir askeri faşist diktatörlüğe geçişe yol açılması demektir. Egemen güçler bu alternatifi, sürekli elde hazır tutmaktadırlar. Birincinin tükendiği yerde ikincisi gündeme gelecektir. ECEVİT-DEMİREL-ALLENDE Bugünkü durumun daha bir süre devam edip etmeyeceği; bugünkü yönetimin (yani Ecevitli sıkıyönetimin) yerini bir askeri faşist yönetime terkedip etmeyeceği sorusu geçerliğini hala sürdürmektedir. Ülkedeki mevcut siyasal güçler, (AP, MHP, CHP...) gelişmeleri kendi doğrultularına dönüştürmeye çalışırlarken, siyasal gelişmelerin ibresi, faşizmin gizli ve açık biçimleri arasındaki çeşitlenmelerde bir sarkaç gibi sallanıp durmaktadır. CHP ve Ecevitin görünen tutumu; bugünkü durumu
mümkün olduğunca uzatma yönündedir. Bunun için ne gerekiyorsa yapmakta,
(tabii ki AIlendeninkiyle hiç ilgisi olmayan) egemen güçlerin sorunlarını
çözmeye yönelik kararlı bir siyasi çizgi izlemektedir. Egemen güçlerin
izniyle düzenin kurtarılması çalışmaları sürdürülecek, sınıf mücadelesinin
keskinleşen uçları (sağa ve sola karşı sürdürülecek şiddet eylemleriyle !)
törpülenecek; bu sayede, kitlelerin düzene karşı yükselen tepkileri
bastırılacak ve sosyal çalkantıların, çatışmaların devrimci bir iç savaş
doğrultusunda "tehlikeli" bir şekilde derinleşmesi önlenebilecektir. Bu
"programın" burjuvazi açısından en büyük avantajı ancak en gerici
hükümetler eliyle alınabilecek "önlemlerle", bunalımın bütün yükü
(alavere, dalavere Kürt Memet nöbete misali) emekçi halka yüklenirken;
toplumsal muhalefetin (üstelik soldan destekli bir şekilde) kontrol
edilmesine imkan tanıması, ve de devrimci muhalefetin "kıskaca" alınması
yoluyla ("Bu hükümet giderse yerine daha iyisi mi gelecek?"!) geniş emekçi
kitlelerin devrimci güçlerden ve devrimci mücadeleden tecridinin
sağlanılabilmesidir. CHP kendi açısından, kitlelerin "umudunun"
kırılmasının yaratacağı sakıncayı ilerde gidermenin bir yolunun
bulunacağına inanıyor olmalıdır. (Zamanla herşey unutulur!) Demirelin, Eceviti Allendeye benzetmesi, arkasından APli yönelicilerin önderliğinde -tıpkı Şilideki gibi- esnaf ve nakliyeci "direniş"lerinin gündeme getirilmesi, APnin bu konudaki siyasetindeki bir dönüşün ve bir askeri darbe yanlısı bir siyasete yönelişinin bir göstergesi olarak görülemez henüz. Gerçi, APnin, ağırlıkla MHP tarafından izlenilen bir askeri darbenin zorlanmasından ziyade, bir erken seçime yönelik tutumu değişmez bir tutum otarak görülemez. Zaten AP içinde bir açık faşist diktatörlük yanlısı güçler vardır. Hükümetin mevcut durumu uzunca bir süre devam ettirme imkanları güçlenecek olursa, AP ve Demirel, "bunalımın meşru zeminlerde çözülmesi" (!) siyasetini tereddütsüz terkederek, "yeni" siyasetlere ve bir askeri darbe kışkırtıcılığına yönelmesi muhtemel bir şeydir.(*) Ama bugün, böyle bir gelişmenin gündeme geldiğini söylemek henüz mümkün değildir. FAŞİST GÜÇLERİN SORUNLARI Faşist güçlerin en önemli sorunları, emekçi halktan yana ne varsa her şeyin bütünüyle yokedilmesini öngören bir açık faşist diktatörlük programını, tekelci burjuvazinin bütünüyle benimsemesini henüz sağlayamamış olmalarıdır. Şüphesiz bir açık faşist diktatörlük tekelci burjuvazi açısından yüzyüze kaldığı sorunların çözülebilmesi için en elverişli, bu yüzden de temel bir tercihtir. Ne var ki bugün, artık bir açık faşizm söz konusu olduğunda aşağıdan yukarıya doğru gelişen faşizm unsurlarını da hesaba katmak gerekir. Bu yeni unsurlar, kuşkusuz devlet yapısı içindeki faşist kurumların ve tekelci burjuvazinin siyasetlerinin doğrudan bir sonucu olarak gelişmişlerdir. Fakat göreli bir bağımsız hareket yeteneği içerisinde hareket etmekte, en son Maraşta bir örneğini verdikleri ölçüsüz bir vahşet sergilemektedirler. Yürütülen faşist katliamlar, cinayet ve saldırılar ve buna karşı emekçi halk güçleri içindeki çok güçlü bir direnme eğilimi, gelişmelerin bir iç savaş doğrultusunda derinleşmesinin, sonuçta bazı tekelci burjuva çevrelerin bile tereddütlerine yolaçtığı söylenebilir. Tekelci burjuvazinin faşist güçlerin ortaya koydukları (ve ara sıra Endonezya katliamlarıyla örnekledikleri) bir açık faşist diktatörlük programını onaylamakta bu denli duraksamalı davranmalarında, herhalde bu güçlü direnme hareketlerinin (onlara İranı hatırlatmasının da) önemli bir payı olsa gerekir. Devrimci Yol, Sayı 14, Sayfa 2de bu konu ile ilgili olarak şöyle deniyordu: "Faşist güçlerle halk güçleri arasındaki
çatışmaların bu şekilde keskinleşerek bir iç savaş doğrultusunda
derinleşmesi, bir yandan da egemen sınıflar içinde bu gelişmeler
karşısındaki huzursuzluklara da yol açmıştır. Bu durumun oligarşi içindeki
(geniş halk yığınlarındaki can güvenliği özlemlerine sahip çıkan) CHP
iktidarına olan eğilimlerde belirli bir rol oynadığı söylenebilir." Ve yine bugünkü durumda, egemen güçler Ecevit
Hükümetinin geçersiz kaldığı noktada da öncelikle bir askeri faşist darbe
yolunu tercih edeceklerdir. - Ki bu, ülkedeki yönetim biçimi içinde
geleneksel bir konuma sahiptir; yani alışılmış, denenmiş bir yoldur.- Faşist güçterin bu handikapı aşabilmek ve egemen güçlerin tercihlerini kendi yönlerine zorlamak için önce bir Ecevit hükümetinin geçerliliğini ortadan kaldırmaları gerekti. Ecevit hükümetinin kuruluşundan bu yana, buna uygun saldırı taktiklerini yürüttüklerini biliyoruz. Bunun için de askeri müdahaleyi zorlamaktan başka bir yol yoktu. "Sıkıyönetim" bunun için tek başına yeterli bir çözüm getirmediği için, bir askeri faşist darbe gerçekleştirebilmek için (çünkü bir askeri faşist darbe altında kendi açmazlarını çözmek için etkili araçlara sahip olacaklardır) yeni tertip ve saldırılara giriştiler ve büyük bir pervasızlıkla (ya da gözü dönmüşlükle) tekelci burjuva çevrelerinin en önde gelen sözcülerinden gazeteci Abdi İpekçiyi öldürdüler. Bu olayda istedikleri türden bir yankı uyandırabildilerse de, istedikleri doğrultuda bir askeri darbeyi gene oluşturamadılar. İpekçinin öldürülmesinden sonra aynı nitelikteki -kamuoyunda büyük yankılar uyandırarak hükümetin ordunun müdahalesiyle düşürülmesine yol açacak türden- eylemlerinde bir duraklama görülmektedir. Ülkenin birçok bölgesinde faşist saldırı ve katliamlar sürdürülmekte, fakat İpekçiden sonra siyasal gelişmeleri kendi doğrultularına zorlayacak kimin yaptığı belli olmayan (!) sansasyonel saldırılar yavaşlamış görünmektedir. Bu duraksamanın, taktiklerinin yeterince deşifre olmasının bir sonucu olup olmadığı belli değildir. Ama herhalde Türkeşin sıkça erken seçimlerden sözeder olmasına da bakarak siyasetlerinde temel bir değişiklik yaptıkları sonucunu şimdilik çıkarmamak gerekir. Yeni saldırı ve katliamlar, tertipler düzenleyerek uygun ortam ve zemini kolladıklarına hiç şüphe yoktur. DEVRİMCİ YOL - DEVRİMCİ GÖREVLER Kuşkusuz ki, düğümün hangi noktada çözüleceği,
gelişmelerin hangi doğrultuda olacağı bugünden belirli bir şey değildir.
Olaylar hiçbir zaman önceden belirlenen bir plan dahilinde gelişmez. Bizim
açımızdan gerekli ve önemli olan şey de mümkün ve muhtemel gelişmeler
karşısında, devrimci halk güçlerinin izlemesi gereken siyasetin ne olması
gerektiğini doğru olarak belirleyebilmektir. Bugün halkın çıkarlarını savunan bir devrimci
mücadele anlayışı açısından, siyasal gelişmelerin, burjuvazinin bunalımdan
çıkış için gündeme getirdiği çözüm yolları arasındaki açmazlarından
kurtarabilecek çok yönlü devrimci müdahale araçlarına olan gereksinim
ortadadır. Devrimci mücadelenin, burjuvazinin çözüm platformlarının
getirdiği açmazları parçalayabilmek için çok yönlü görevleri yerine
getirebilecek, etkili müdahale yöntemlerini hayata geçirebilecek araçlara
ve örgütlenmelere sahip olması gerekir. Zira gündemdeki çok yönlü-kapsamlı
görevler, çok yönlû devrimci mücadele araçlarının gündeme getirilmesini
zorunlu kılmaktadır. Faşizm, bütün bir halka yönelen bir savaş ilanıdır.
Kimileri, bu savaşı kabul etmenin düşmanın istediği yerde savaşmayı kabul
etmek olduğunu söyleyerek, burjuvaziden bu savaşı önlemesini istemeyi (ve
bunu başarabilmesi için dua etmeyi!) öneriyorlar. Faşizm, ya bütün emekçi halk güçlerinin birleşik devrimci savaşıyla ezilerek yok edilecektir ya da o, bütün devrimci halk güçlerini yok etmeye yönelik saldırılarını kaçınılmaz bir nihai hesaplaşma noktasına kadar sürdürecektir. Bu nesnel gerçeği hiçbir şey ortadan kaldıramaz. Ne Ecevit hükümetinin ne de sıkıyönetimin tarafsızlığının bir "gösterge"si olarak bazı faşist katillerin içeri atılması, ne de faşist güçlerin saldırılarındaki geçici duraklamalar ve gerilemeler... Faşizme karşı savaşmaktan, başka bir yol yoktur. Bu tartışılmaz gerçek, en geniş halk kesimlerine, bir ölüm kalım yasası gibi kavratılmalıdır. En geniş halk güçlerine, faşizme karşı uzun vadeli, kararlı bir direniş savaşının gerekliliğini kavratmak; böyle bir savaşın, su ve ekmek kadar gerekli olduğu defalarca kanıtlanmış çok yönlü görevlerini örgütlemek; bir açık faşizme karşı mücadele anlayışını da içeren bir anti - faşist savaş çizgisinde birleşmesi mümkün bütün güçleri, devrimci bir direniş cephesinde birleştirmek... Bütün bu görevlerin gerçekleştirilmesi için, karşı
karşıya bulunulan bir çok güçlük vardır. Genişçe bir aydın kesim ve sol
görünümlü bir hükümetin etkisi altındaki genişçe bir halk kesimi, yaşanan
olayları - hala- "terör ve anarşi" olayları olarak görmektedir. Türkiyede
yaşanan olayların, Avrupadaki genellikle terörizm diye bilinen olaylarla
ilgisi olmadığını kavrayamamaktadır. Emekçi halkın genişçe bir kesiminin
desteklediği bir hükümet "sağa da- sola da karşı", "anarşi ve teröre
karşı" diye diye (ki bu resmi bir devlet ideolojisidir) devlet
uygulamaları düzeyinde faşizme değerli bir destek oluşturmaktadır.
"Reformist" bir hükümetin faşizme destek olan politikaları, onun "sahte
solcu" destekçileri sayesinde yeterince tecrit edilememektedir.
Revizyonist görüşler sol hareket içinde genişçe bir etkinlik
sağlayabilmektedir. Bu nedenle, devrimci mücadeleye katılması gereken bir
kısım güçler, ülkedeki yaşanan gerçekler hakkında (iki süper devlet
yıkılacak elbet ya da oligarşik devlet yıkılacak elbet gibi
tekerlemelerden öteye)(**) hiçbir ciddi görüşe bile sahip olmayan ve
"devrimci proletarya", "proletarya sosyalistleri" gibi şatafatlı isimler
arkasındaki kırık dökük varlıklarını zoraki çabalarla korumaktan başka
hiçbir hedefi - amacı olmayan grupçuklar tarafından pasifize
edilmektedir... Ama bütün bunlar, bugün yüzyüze bulunduğumuz görevlerin yerine getirilebilmesi için çözülmesi imkansız, aşılmaz engeller değildir. Buna inanarak, kararlılıkla ve cesaretle, faşizme karşı sonuna kadar savaşacağız ve halkımızın faşizme karşı birleşik devrimci savaşının zaferini gerçekleştirecek yolları bulacağız. Bu, fedakarca ve yiğitçe mücadele ederek üzerinde yaşadığımız toprakları kanlarıyla sulayan yüzlerce yoldaşımıza karşı ve onların ayrılmaz bir parçası haline dönüştükleri emekçi halklarımıza karşı bir namus borcumuz, tek yaşam gerekçemizdir. (*) Kuşkusuz böylesi bir gelişme,
ülkedeki siyasal çatışma ve çalkantılara yeni boyutlar kazandıran ve
mücadeleyi daha da karmaşıklaştıran önemli bir durum yaratır. |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org