Sıkıyönetim, Gelişmeler ve Faşizme Karşı Yeni Görevler

DY, Sayı:26, 5 Ocak 1979

ECEVİT hükümeti, oligarşinin sorunlarını çözmek için sürdürdüğü eylemlerini, nihayet, faşist çetelerin Maraş’ta gerçekleştirdiği alçakça katliam nedeniyle, 13 ilde sıkıyönetim ilan ederek noktaladı.

Genel olarak, egemen güçlerin bugünkü talepleri doğrultusundaki bir gelişmeyi ifade eden sıkıyönetim, kuşkusuz ki, aynı zamanda Ecevit hükümetinin faşist

  terör ve şantaja boyun eğmesi, teslim olması anlamına da gelmektedir.

Ecevit’in bugüne kadar sürdürdüğü politikaların kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan bu gelişme, siyasal mücadelenin bugüne kadarki genel çizgisinden görece farklı, yeni bir dönemin başlangıcını da oluşturmuştur.

Her yeni dönem, kendi unsurlarına uygun yeni görevler de getirir.

Şimdi ihtiyaç olunan en önemli şeylerden bir tanesi de gündemdeki gelişmeleri ve bugünün görevlerini doğru olarak kavrayabilmektir.

BU NOKTAYA NASIL VE NİÇİN GELİNMİŞTİR?

ECEVİT hükümetinin sıkıyönetim ilan etmesi, onun kendi eliyle kendi iflasını da hazırlaması, bile bile faşist güçlerin oyununa gelerek teslim olması anlamına gelmektedir. Bir başka ifadeyle, bu olay hem Ecevit hükümetinin bugüne kadarki politikalarının doğal bir sonucu ve devamıdır, hem de bizatihi kendisinin sonunu hazırlaması, faşist güçler karşısında teslim olması, bir anlamda kendi kendisini yenilgiye mahkum etmesi anlamına gelmektedir. Bugün gelinen yerde ne yapılması gerektiği sorusuna geçmeden, bugüne nasıl ve niçin gelindiği sorusunu kısaca gözden geçirmek (daha doğrusu bugüne gelinceye kadar tespit edilmiş olanları yeniden hatırlamak) geleceğin ve geleceğe yönelik görevlerin ipuçlarını vermesi bakımından yararlı olacaktır.

Aslında, karşı karşıya kalınan bugünkü durum, hiç de beklenmeyen bir durum olarak görülmemelidir. Devrimci Yol dergisinin daha 3 Şubat 1978 tarihli sayısında, Ecevit hükümeti kurulduktan hemen sonra şöyle yazılmıştı:

"Öncelikle CHP iktidarının karşı karşıya bulunduğu sorunları köklü bir şekilde çözerek, iktidarını uzunca bir dönem için sağlamlaştırabileceği ve bu suretle nispeten istikrarlı bir döneme geçilebileceği düşünülmemelidir. Her şeyden önce ülkemizin (...) reformist görünümlü bir yönetimin kalıcı olarak sürdürülmesine uygun bir yapıya sahip olmadığına dikkat edilmelidir. Reformist bir görüntünün korunabilmesi için gerekli olan ‘tavizci’ bir politikanın yürütülebilmesi (egemen sınıflar açısından) bugünkü düzen içinde olanaksızdır.
"Bu nedenle, oligarşi, Ecevit Hükümetini uzun dönemli kalıcı bir tercih olarak gündeme getirmiş değildir. Ecevit hükümetinin geçici bir çözüm olarak gündeme getirildiği, oligarşinin buna alternatif olarak daima bir faşist iktidar alternatifini elinde (hazır) tutacağı gözden uzak tutulmamalıdır. Faşist terör ve demagoji, bu yolla faşizmin kitle temelinin güçlendirilmesi sürecektir. Devlet içindeki faşist örgütlenmeler ortadan kaldırılamayacaktır, vb."

Gene Devrimci Yol dergisinin 1 Mayıs 1978 tarihli 17. sayısında gelişmeler şu biçimde tespit ediliyordu:

"Oligarşinin çıkmazlar içinde kaldığı bir dönemde, emperyalist güçlerin onayını ve desteğini alarak işbaşına gelen Ecevit Hükümeti, büyük ölçüde emperyalist mihrakların istekleri doğrultusunda bir siyasi hat izliyor. Bu, bugünkü Hükümetin, egemen güçler açısından kalıcı bir çözüm olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine bu hükümete düzenin onarılması doğrultusunda alınması gerekli bir kısım önlemler aldırılırken, faşist bir iktidar alternatifi ve faşist bir darbe ortamı sürekli canlı tutuluyor. Çok hareketli ve kaygan bir siyasal zemin sözkonusudur. Ülkemizde emperyalizmin saldırı siyasetlerine payandalık eden faşist mihrakların bu gelişmeler içinde (...) ortamı hızla bir askeri darbe veya sıkıyönetime zorlama yönünde hareket ettikleri de görülmektedir."

Ecevit hükümetinin kurulmasından sonra faşist terör ve katliamlar alabildiğine yoğunlaşarak sürdürülmüştür. Faşist güçlerin terör ve katliamlara dayalı saldırı siyasetlerinin, egemen güçler açısından, iki temel fonksiyonu vardı. Birincisi: bunların yardımıyla Ecevit hükümetini istedikleri doğrultuda yönlendirme ve kontrol etme olanağını elde ediyorlardı. Yaratılan darbe ortamı havasında istedikleri her şey ve en gerici uygulamalar (makul bir çıkış yolu olarak!) yaptırılabiliniyordu. Bu noktada esas olarak beklenilen, sürdürülen sağ ekonomi politikaların geniş kitlelerde uyandıracağı yoğun tepkilerin düzene karşı bir devrimci muhalefete dönüşmemesi için, "anarşi ve terörü önleme tedbirleri" adına şiddetle bastırılmasıydı. (Sivil sıkıyönetim, yeni baskı yasaları, ve nihayet düpedüz sıkıyönetim!) İkincisi: kullanıldıktan ve artık işe yaramaz hale geldikten sonra, bir kenara atılacak olan Ecevit hükümetinin yerine geçirilecek olan faşist bir hükümet alternatifini, faşist bir darbe ortamını bu sayede sürekli olarak canlı ve hazır tutmuş olacaklardı.

Sorun bu açıdan ele alındığında, sıkıyönetim ilanı, oligarşinin Ecevit hükümeti eliyle yürüttüğü politikalarının bir parçası, bu güne kadarki uygulamaların bir devamı niteliğini taşımaktadır. Ancak, buradan kalkılarak, sıkıyönetimin bundan önceki sivil sıkıyönetim-yeni faşist baskı yasaları gibi uygulamaların sadece basit bir devamı olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Çünkü bu olay, Ecevit hükümetini bugüne kadarki doğrultusunda varabileceği en son noktaya (yani aynı zamanda kendi sonunun eşiğine de) getirmiştir. Ve faşist güçlerin zorladıkları, istedikleri bir gelişme olarak sıkıyönetim bir açık faşist rejime geçiş doğrultusundaki çok önemli bir gelişmeyi ifade etmektedir.

FAŞİST GÜÇLERİN SALDlRI SİYASETLERİ

ECEVİT hükümetinin kurulmasından sonra hükümeti hemen düşürme olanağına sahip olmayan faşist güçlerin (iktidar planındaki) temel taktiği, Ecevit hükümetini "anarşiyi önleme" şeklindeki oligarşinin siyasi programı doğrultusunda, bir sıkıyönetim ilanına zorlamak olmuştur. MHP bir askeri darbe gerçekleştirme olanağına sahip değildi. AP ise doğrudan bir askeri darbe yerine, Ecevit’in ve CHP’nin iyice yıpranmasına ve bu yolla kendine daha çok seçim yoluyla iktidar şansının açılmasına yolaçabilecek gelişmelerden yana bir siyaset izlemiştir. Faşizmin gizli ve açık biçimleri arasındaki bir tercih farklılığı olan bu iki siyaset, kendi bakış açılarına uygun olarak faşist terör ve katliamların sürdürülmesinde ve hükümetin bir sıkıyönetim ilanına zorlanmasında birleşmişlerdir. Çünkü böylesi bir gelişme devlet içindeki faşist örgütlenmelerin insiyatif kazanması demekti. Egemen sınıfların ve emperyalist güçlerin o günkü tercihleri ve kendi aralarındaki çeşitlenme nedeniyle hemen hükümeti devirme olanağına sahip olamayan faşist güçler, bu yolla hem zaman kazanarak güçlerini koruyacaklar, hem de kazanılan insiyatif sayesinde CHP’nin yıpratılmasıyla oligarşinin tercihini kendi yönlerine çevirme olanağını elde edebileceklerdi. Böyle bir gelişme, AP açısından CHP’nin ve Ecevit’in alabildiğine yıpranarak bütün avantajlarını yitirmesi ve kendisine yolaçılması; MHP açısından ise, faşist bir darbe yolunun açılması demekti.

Bu yüzden, Ecevit hükümetinin kurulmasından hemen sonra, faşist terör ve katliamlar alabildiğine yaygın ve pervasız bir biçimde sürdürülmeye başlanmıştır. Faşist terör ve yıldırma eylemlerinin önü sınırsız bir şekilde açılmıştır. Ardı arkası gelmeyen cinayet ve katliamlar, binlerce saldırı ve bir dizi gerici ayaklanma pervasızca sürdürülmüş, bunları tertipleyenler ve kışkırtanlar, kendilerini gizlemeye dahi gerek görmeksizin hükümetten, anarşinin önlenmesi içln tedbir alınmasını, sıkıyönetim ilan edilmesini, idarenin orduya devredilmesini istemişler, aksi taktirde daha çok kan akacağını (Türkçesi daha çok kan akıtacaklarını!) söyleyerek tehditler savurup durmuşlardır.

Bu oyunu öylesine açık ve penvasızca oynamışlardır ki, bunu görmeyen, duymayan ve yazıp, söylemeyen kalmamıştır.
Sıkıyönetim ilanı faşist güçlerin bu oyunlarının başarıya ulaşması ve onların isteklerinin yerine getirilmesinden başka bir şey olmadığına göre, ve hatta sıkıyönetimin ilanından bir gün önce bile Ecevit faşistlerin bu oyununa gelmeyeceğini de söylemesine rağmen, niçin faşistlerin tertiplediği alçakça bir katliam nedeniyle onların istekleri yerine getirilmiştir? Niçin üç yaşındaki bebelerin, çocukların, hamile kadınların ve yüzlerce savunmasız yurttaşımızın katledilmesinin, Türkeş ve Demirel gibilerinden bu alçaklıklarının hesabı sorulacak yerde, onları memnun eden bir sıkıyönetim ilan edilmiştir? Niçin hesap sorulması gerekenler hesap sorup, daha çok ilde sıkıyönetim isteyebiliyorlar? Bütün bir halk sınırsız bir acı içindeyken, gizleyemedikleri bir keyifle televizyona çıkıp başkalarını suçlayabiliyorlar ve halkın acısıyla alay edebiliyorlar?

Burada, Ecevit’in böyle bir sonucu önlemek için ne yaptığını sormak gerekir. En son geldiğimiz noktadaki çarpıcı çelişkiler, Ecevit hükümetinin faşist güçlerin taktikleri karşısında, sonuçta onlara kendi eliyle teslim olmasına yol açan siyasetinin kesin bir iflasının vurgulanmasıdır.

Zira gelinen bu yer, Ecevit hükümetinin "faşizme karşı" izlediği siyasetin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

CHP HÜKÜMETİ, FAŞİST GÜÇLERİN TAKTİKLERİ KARŞISINDA NE YAPMIŞTIR?

ASLINDA Ecevit’in, faşist güçlerin açık açık ve pervasızca oynadıkları bu kanlı oyunu bozmak için; oyuna gelmeyeceğini söyleyip durmaktan, ara sıra sağa sola tehditler savurmaktan ve sağa da, sola da karşı olduğu konusunda yeminler edip durmaktan başka hiçbir şey yapmadığı söylenebîlir. Siyasi mücadelede karşı tarafın oyunlarını bozmayı, güçlerini dağıtıp etkisizleştirmeyi hedeflemeyen bir savunma anlayışı kesin yenilgi demektir. Ecevit ise karşı tarafın daha ziyade kendisini egemen güçlere jurnallemeyi amaçlayan suçlama ve saldırıları karşısında, kendisini savunmaya çalışmaktan öteye hiçbir şey yapamamıştır. Ve böyle bir anlayışla bugüne kadar ayakta kalabilmesi bile, büyük ölçüde, emekçi halk güçlerinin oluşturduğu devrimci bir savunma anlayışının, bütün eksik ve zaaflarına ve Ecevit’e rağmen faşist güçlerin karşısırıda güçlü bir barikat oluşturabilmesi sayesinde olmuştur. Yoksa, Ecevitin ve bir yığın revizyonistin egemen kılmaya çalıştığı bir anlayışla sadece Maraş’ta değil, Malatya, Sivas, Elazığ, Ankara, özetle bütün yurtta kapılar faşist güçlere ardına kadar çoktan açılmış olacaktı.

Bu anlayış, Ecevit’in sorunu faşizme karşı mücadele sorunu olarak kavramayışından kaynaklanmaktadır. Ecevit başından beri egemen güçlerin ve emperyalist çevrelerin isteklerini yerine getirerek ve sorunlarını çözerek, onların faşizmin yerine kendisini tercih etmelerini sağlamayı hedefleyen bir politika gütmüştür. Ve bu anlayışla, faşist güçlerle barış içinde yanyana yaşamayı esas almıştır.

Bu nedenle, ülkemizdeki gelişmeler karşısında herhangi bir FAŞİZME KARŞI MÜCADELE programına sahip olmamış, sorunu daima anarşi ve terör sorunu olarak görmüştür. Egemen güçlerin ve resmi devlet görüşünün ürünü olan bu anlayışın, yaşanılan gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur. Gerçekte, ülkemizde, dünyada ve Avrupa’da TERÖRİZM diye ifade edilen olaylarla hiçbir ilgisi olmayan gelişmeler yaşanmaktadır.

Ülkemizin bilinen koşulları büyük soygun çetelerinin ve emperyalist güçlerin temel tercihinden kaynaklanan faşizmi gündeme getirmektedir. Ve yaşanılan her şey bu olgudan kaynaklanıyor. Bu olgu karşısında tek yurtsever tavır faşizme karşı kararlı tutarlı ve etkili bir mücadele çizgisinin izlenmesidir. Bu şekilde faşizme karşı mücadele etmeyi ve onu yenmeyi hedeflemeyen bütün siyasetler kaçınılmaz olarak yenilgiye uğrayacaklardır. CHP ve Ecevit hükümeti ise faşizme karşı mücadeleyi değil, egemen güçlerin taleplerini yerine getirerek onların faşizmi değil kendisini tercih etmesini sağlamaya çalışmaktadır. Bu şekilde, egemen güçlerin taleplerini yerine getirmeye çalışırken, işte böyle faşist güçlerin gerçekleştirebileceği şeyleri yerine getirme görevleriyle yüzyüze gelmiştir. İkincisi gene bu şekilde, kendisini, ancak egemen güçler istediği kadar ayakta kalmaya, egemen güçler kendi temel tercihleri olarak açık faşist rejime yöneldiklerinde bir kenara atılmaya mahkum etmiştir. Bu anlayışın sonucu olarak faşizme karşı bir mücadele yürütmeyişi de, sonuçta faşist güçlerin gelişmeleri kendi yönlerinde zorlamalarına boyun eğmek zorunda kalmasına yol açmıştır.

Oysa, faşizm, emperyalist ve tekelci güçlerin köklü açmazlarından kaynaklanan kudurgan bir saldırganlık, bütün bir emekçi halka karşı ilan edilmiş bir savaştan başka bir şey değildir. Böylesine bir saldırı karşısında, barış için adaklarda bulunmak, methiyeler düzmekle, bu savaş ortadan kaldırılamaz. Ya faşizme karşı çetin bir savaş vererek, onu yenerek barış sağlanır. Ya da faşizm ardı arkası gelmeyen kudurmuşçasına saldırılarla, komploları, tertip ve katliamlarıyla karşısındaki emekçi halktan yana olan her şeyi yok eder. Somut tarihi koşulların faşizmi emekçi halkların gündemine getirdiği bütün dönemlerde başka bir yol yoktur.

İşte bütün bu nedenlerle, ta başından beri egemen güçlerin isteklerini yerine getirerek faşizme karşı kendisinin tercih edilmesini sağlamayı hedefleyen; bu nedenle (ve belki de 1981 seçimlerini tek başına kazanıncaya kadar!!) faşist güçlerle barış içinde birlikte yaşamayı esas alan; egemen sınıflara güven verme amacıyla akıl almaz bir "denge" politikası sürdüren; halk düşmanları her gün televizyonlara çıkıp, bütün bir halkla alay edercesine başkalarını suçlayabiliyorlarken, onları sadece seyredebilen bir anlayışın, böyle, düşmana sefil bir şekilde teslim olmaktan başka bir sonuca ulaşması beklenemezdi.

Halk düşmanlarının her türlü yönteme başvurarak, yürüttüğü bu savaş karşısında, düşmana üç taş atıp, bir çelme takarak da olsa, yapmak istediklerini önlemeye çalışamayanların, sonuçta işte böyle, kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlamaya mecbur olmalarından başka bir sonuca ulaşmaları beklenemezdi.

YENİ BİR "12 MART DÖNEMİ"NE DOĞRU MU?

ŞİMDİ en çok tartışılan sorun, CHP hükümetinin, faşist güçlerin zorlamalarına boyun eğerek, 13 ilde sıkıyönetim ilan etmesinden sonra gelişmelerin ne yönde olacağıdır. Yeni bir 12 Mart dönemine mi gidilmektedir?

Ecevit hükümetinin kurulmasından hemen sonra yayınlanan Devrimci Yol’daki yukarda anılan yazıda, koşulların 12 Mart dönemine olan berizerliğine işaret edilerek; "Ecevit’in bazı Erim vari demeçlerini gördükçe insanın tarihin tekerrürden ibaret olduğuna inanası geliyor" deniliyordu.

Kuşkusuz, "tarihin tekerrürden ibaret olmadığı" bilinmektedir. Koşullardaki kaba benzerliklerden kalkılarak tarihsel paralellikler kurmaktan kaçınılmalıdır.

Bugünkü durumda, birçok benzerliklerin yanısıra, geleceğin oluşumunda çok önemli roller oynayacak olan, birçok değişik unsurun varlığı, "ne olacağını" araştırırken hiç unutulmamalıdır.

Sıkıyönetim ilanı bugünkü aşamada CHP’nin bundan önce sürdürdüğü uygulamaların devamı ve en son biçimidir. Sadece bu anlamda, sivil sıkıyönetim uygulamalarının bir devamıdır. 31 Temmuz 1978 tarihli Devrimci Yol’da söylenenler, bugün için de tümüyle geçerlidir:

"Ecevit hükümetinin, sorunu egemen sınıfların ortaya koydukları biçimde ‘anarşiyi önleme’ ve ‘siyasi istikrarı sağlama’ şeklinde benimsendikten sonra gündeme getirdiği program bundan başka bir şey değildir. Sivil sıkıyönetim uygulamaları, yakın dönem açısından, sol görünümlü bir hükümet aracılığıyla uygulanılacak bir dizi baskıcı politikalara doğru atılmrş önemli bir adım olma özelliği taşımaktadır.
Ecevit, tekelci burjuvaziyi ve ABD emperyalizmini de arkasına alarak sınıflar üstü bir görüntü altındaki (sağa da sola da karşı!) bir baskı dönemine yönelmektedir.
(...)
Bu alınan tedbirler ise, faşizme kan vermekten başka bir anlama gelmez! Bu şekilde iç savaşı önleyeceğim diye ordunun devreye sokulması yoluyla; daha ileri bir aşamada ordunun doğrudan bir şekilde aracılık edeceği açık faşist bir rejime geçiş sağlamaktan başka bir anlama gelmez." (Devrimci Yol, s. 20)

Yukardaki satırların yazılmasından sadece 6 ay gibi bir zaman geçmiştir ve artık şimdi, sıkıyönetim altında, sol görünümlü bir hükümet aracılığıyla sürdürülen bir baskı dönemi yaşanmaktadır Türkiye’de.

Ve artık bugün sorun, böylesi bir dönemin ne kadar devam edeceği, mevcut durumun, faşist güçlerin istedikleri doğrultuda bir açık faşist rejime doğru ne şekilde gelişeceği ve de böylesi bir gelişmenin önlenip önlenemeyeceğidir.

Şimdi kesin olarak bilinen şey, faşist güçlerin, siyasi gelişmeleri bir açık faşist rejime doğru zorlamaya devam edecekleridir. Mevcut hükümeti parlamentoda düşürme olanaklarının bugün için zayıf olduğu hesaba katılacak olursa, gelişmeleri ordunun doğrudan aracılık edeceği bir açık faşizme doğru zorlamaya çalışacaklarını söylemek mümkündür. Faşist güçler böyle bir amaç doğrultusunda yeni saldırı taktikterini gündeme getirme durumundadırlar.

Bugünden Ecevit dahil birçok kişi, faşist güçlerin sıkıyönetim bölgelerinde geri çekilerek saldırılarını sıkıyönetim bölgeleri dışına yönelteceklerinden söz ediyor. Bu şekilde daha çok ilde sıkıyönetim ilanını gerçekleştirmeye çalışabilecekleri üzerinde duruluyor. Bu mümkündür. Sıkıyönetim bölgelerinde "ordu geldiğine göre bize ihtiyaç kalmadı"(!) diyerek, ("kurnaz avcı" misali!) pusuya yatmaları ve buralardan çekecekleri cinayet çetelerini diğer bölgelerdeki emekçi halkın üzerine salmaları mümkündür.

Ancak, bugün faşist güçlerin temel taktiği bu şekilde "daha çok ilde sıkıyönetimi" sağlama sorunu değildir sadece. Faşist güçler açısından şimdi sorun, daha çok ilde sıkıyönetim sağlamaktan çok, gelişmelerin, içerik olarak kendi istedikleri doğrultuda yükseltilmesidir. Buradaki en temel sorunları da orduyu ve sıkıyönetimi doğrudan kendi arkalarına alma sorunudur. Bunu sağlayabilmek için, yeni saldırı taktiklerine ihtiyaçları olacaktır. Zira eski saldırı taktikleri, vurkaç eylemleri, gerici ayaklanmalar ve katliamlar, bu yöndeki amaçlarına ulaşmaları açısından, elverişli eylemler olmaktan çıkmıştır. Bu yüzden sıkıyönetim bölgelerinde bu anlamda sivil saldırı güçlerini, belirli oranda geri çekmeye yönelmeleri ve özellikle büyük şehirlerde gizli faşist örgütlenmeleri aracılığıyla, sansasyonel-şaşırtıcı eylemler düzenlemeye çalışmaları mümkündür. Kimin yaptığı, ne için yapıldığı belli olmayan hava alanlarının, tren istasyonlarının, otobüs ve vapurların bombalanması türünden (çoğu kere "gizli Ermeni örgütleri"ne maledilen!) gürültülü eylemlerin sahnelenmesi mümkündür. Bazı hükümet adamlarının ve sözde ilerici bazılarının "bireysel terörcü ve maceracıların tertipleyeceği provokasyonlar"dan söz ederek, adeta bu türden faşist eylemlerin perdelenmesine hizmet ettikleri bir dönemde, bu duruma işaret etmek ve faşist güçlerin yeni saldırı taktiklerini açığa çıkarmaya çalışmak, büyük önem taşımaktadır.
Mevcut hükümetin iyice yıpratılarak düşürülme noktasında, AP ve MHP’de ifadesini bulan faşizmin gizli ve açık biçimleri arasındaki çeşitlenmelerin, gelişmelerin yönünün belirlenmesi açısından önem kazanabileceğine de burada kısaca işaret etmek gerekir.
Olaylarrn ne yönde gelişeceği kuşkusuz sadece oligarşinin ve faşist güçlerin isteklerine ve taktiklerine bağlı değildir. Faşist güçlerin taktiklerinin kavranması daha çok devrimci güçlerin mücadele çizgisinin belirlenmesi açısından önem taşır. Olayların gelişme yönünün belirlenmesi, elbetteki, çağımızda olağanüstü bir öneme ulaşan dünya çapındaki gelişmelerin oynayacağı roller kadar, devrimci halk güçlerinin müdahalelerinin oynayacağı fonksiyonlara da bağlıdır.

BUGÜNKÜ DEVRİMCİ GÖREVLER NELERDİR?

BUGÜNKÜ koşullarda, yaşanılan sürecin karakterinden ileri gelen ikili bir görevle karşı karşıyadır devrimci güçler. Sol görünümlü bir hükümet aracılığıyla sürdürülecek baskı politikalarına karşı bugüne kadar sürdürülen mücadele, bugün sıkıyönetime karşı mücadele olarak çok daha özgül bir öneme ulaşmıştır. İkinci olarak da, son gelişmelerin güncelleştirdiği; açık faşizme karşı mücadele...

Bugün doğru mücadele çizgisi, bu iki görevin birbirleriyle olan sıkı ilişkisini kavrayabilen bir mücadele çizgisidir.

Bugün, CHP hükümeti altındaki tüm baskı politikalarına ve sıkıyönetimin bütün demokratik haklarımızı gasbetmesine karşı mücadelenin asıl anlamı ve değeri, bu mücadelenin bir açık faşist rejime geçişe karşı mücadelenin vazgeçilmez bir parçası olmasındadır. Bir başka ifadeyle tekrarlarsak; bir açık faşizme geçişe karşı mücadele, bugün mevcut sıkıyönetime karşı mücadele etmekle mümkündür. Sonuçta, çeşitli nedenlerle bir açık faşizme geçişi önleyemeyebiliriz. Bunu bilerek ve mutlaka çalışmalarımızda bunu ağırlıklı olarak hesaba katarak, sıkıyönetime karşı mücadeleyi, bir açık faşizme geçişe karşı mücadele doğrultusunda kavrayarak, bütün demokratik güçleri bu yönde seferber ederek, sonuna kadar direnilmelidir.

Bu doğrultuda en geniş güçler seferber edilmeli; faşist güçlerin çirkin yüzü ve taktikleri açığa çıkarılmalı; CHP’nin gerçekte faşist cinayet çeteleriyle saldırıya uğrayan halk güçlerini "eşit" tutan "denge" politikaları mahkum edilmeli; sıkıyönetimin faşizme kan, emekçi halka ise zulüm demek olduğu teşhir edilerek en geniş halk kitleleri faşist güçlerin karşısına dikilmelidir. Eylemde ise, faşist güçlerin saldırı taktikleri hesaba katılmalı, bu taktikleri bozmaya yönelik bir savunma çizgisi, doğru bir eylem çizgisi izlemeye mutlaka büyük bir özen gösterilmelidir.

Bütün bu gelişmeler Devrimcilerin sonuna kadar haklı olduğunu, halk güçlerinin haklı ve meşru bir savunma durumunda olduklarını ve faşist çetelerin azgın saldırılarına karşı aktif bir DİRENME anlayışını asla terkedemeyeceklerini ortaya koymuştur. Faşist güçlerle, devrimci halk güçleri arasındaki (faşistlerin Maraş’ta en çarpıcı ve kanlı örneğini sergiledikleri) ölüm-kalım savaşı, önümüzdeki gelişmelerin muhtemel bütün biçimlerinde devam edecektir. Üstelik bir açık faşist rejim yönündeki bûtün gelişmelerde, mücadelenin çok değişik ve keskin biçimlerinin ortaya çıkması da kaçınılmazdır. Hatta F. Türün ve Türkeş gibileri Endonezya katliamı gibi olayların olabileceğini daha şimdiden açık açık söyleyebilmektedirler. O halde, faşizme karşı elimizdeki direnme mevzilerinin terkedilmesi asla sözkonusu olamaz. Halkın bazı kesimleri içinde ‘sıkıyönetimin çatışmaları önleyerek sûkunet getireceği’ şeklindeki eğilimlerin yayılması ve bu şekilde halkın direnme mevzilerinin dağıtılmaya çalışılmasına karşı, mücadele edilmelidir. Aynı şekilde, sıkıyönetimin Ecevit"in "eşgüdümünde" olduğu ve faşlstlerin üstüne gideceği gibi aldatmacalara da asla yer bırakılmamalıdır. Ecevit’in son bir gayretle bir çıkış yolu aramaya ihtiyacı olabilir, Ama halkın yeni aldanışlara, yeni "Maraş"lara asla tahammülü kalmamıştır. Mevcut direnme güçlerimizin dağıtılması bizim için yıkım demektir. Şimdi tam tersine, yeni yeni DİRENİŞ mevzilerine ihtiyacımız her zamankinden fazladır. İşçiler, köylüler, memurlar, gençler, bütün yurtsever halk güçleri, faşizme karşı görev başına geçmelidir.

Fabrikalarda, okullarda, işyerlerinde, mahallelerde, her yerde yeni yeni direniş mevzileri, yeni, yeni DİRENİŞ KOMİTELERİ örgütlenmelidir.

Bu şiarlar şimdi her zamankinden daha çok geçerlidir.

Faşist güçler, sürdürdükleri alçakça saldırı ve katliamlarla, Ecevit hükümetini teslim alabilmişlerdir. Ama bizi, yani HALKl, asla teslim alamayacaklardır. Faşist güçter her zaman geçici başarılar kazanabilirler. Bu gibi durumlarda umutsuzluğa ve yılgınlığa asla yer yoktur. Faşizme karşı mücadelede başarılı olabilmek için ilk şart, bu mücadelede kolayca başarıya ulaşılabileceğini hayal etmemektir. Zafer, ancak çetin bir mücadelenin gerekli olduğunu kavrayarak ve bunun gereklerini yerine getirerek elde edilebilir. Bu yüzden, kolay çözümler, kolay çıkış yolları peşinde koşmadan, halk düşmanı azgın faşist çeteler karşısında, dişe diş bir mücadele anlayışında birleşmek gerekir. Böyle bir anlayışla oluşturulacak bir direniş mücadelesinde faşizmin her türlü saldırısı darmadağınık edilecektir.

Evet, bu bir mücadele ve birlik çağrısıdır.

Bu çağrı sadece devrimcilere değildir. Bu çağrı sadece solcu ve ilericilere değildir.

Bu çağrı, CHP’lisi, ilericisi, demokrat ve devrimcisi ile faşizme karşı bütün halk güçlerinedir.

Faşist güçlerin alçakça saldırıları karşısındaki bütün emekçi halk güçlerinin birliği ve direnişi mutlaka gerçekleştirilecektir!

Faşizm mutlaka ezilecektir!

Ve zafer mutlaka emekçi halklarımızın faşizme karşı birleşik devrimci savaşının olacaktır!


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org