"Bireysel Terörizm" Şarlatanlıkları Üzerine

DY, Sayı:25, 22 Aralık 1978

GENİŞ emekçi halk yığınlarının sömürü ve yoksulluk altında sindirilip-susturulmasından başka bir anlama gelmeyen burjuvazinin "istikrar" programının gerçekleştirilebilmesi için, egemen güçler, değişik araçlara başvuruyorlar. Ülkemizde bunun daima temel yöntemi olan faşist terör ve baskı politikaları, diğer yöntemlerle de desteklenilerek uygulanıyor. Aslında şimdilerde, yoksul halk kesimlerinin mücadelelerini bastırabilmek için yeni "yasal" tedbirler peşinde koşan Ecevit hükümetinin kendisi de bu araçlardan bir tanesi

  (ülkedeki gelişmekte olan iç savaşa oligarşinin bir müdahalesi) olarak görülmelidir.

Bunun yanısıra egemen güçlerin, geniş halk kesimlerini faşist terör ve baskı yöntemleriyle sindirmeye çalışırlarken, diğer yandan da sol hareketi, meşru olan ve olmayan diye ikiye ayırmaya çalıştıkları görülmektedir: Eylemci so1 ve eylemci olmayan sol... "Şiddet eylemlerini" ve "‘bireysel terörizmi" reddedenler ve etmeyenler...

"Şiddet eylemlerini" ve "bireysel terörizmi" reddederek lanetleyenlerin meşru ve yasal olduğunu, "kabul edilebilir" olduğunu ileri sürüyorlar ve meşru solun, "diğerlerini" reddederek lanetlemeleri gerektiğini söylüyorlar.

Burada dikkate değer bir nokta, burjuvazinin bu meşru olan ve olmayan so1 ayrımını yaparken, ilginç bir şekilde bu ayrımı Marksist kriterlere göre yaptığı imajını da yaratmaya çalışmasıdır. Solun "meşru ve yasal olmayan" kesiminin lanetlenmesi için, Marksizm-Leninizmin "bireysel terörcülüğe" ve şiddet eylemlerine ne kadar karşı olduğuna dair epey dil döküyorlar. Hatta (anlaşıldığı kadarıyla, bu konuda özel görevli olarak seçilmiş) "uzman" yazarlarına solun en akıllı ve en Marksist-Leninist (!) kesimlerinin de "bireysel terörizme" ve "maceracılığa" ne kadar karşı olduklarını kanıtlamak üzere makaleler yazdırıyorlar. (İşin doğrusu Lenin’i hayatlarında doğru dürüst okumamış kişilerin, M-L üzerine ahkam kesmeleri pek de eğlenceli oluyor.)

İşçi sınıfı hareketini ya da genel olarak sol hareketi kendisi için kabul edilebilir olan (meşru olan) ve olmayan şeklinde ikiye ayırmasında, burjuvazi açısından, anlaşılmayan bir yan yoktur. Elbetteki onlar, kendileri için ("ciddi" olarak!) tehlikesiz bir solu yedeklerine almakla egemenliklerinin (yani "istikrar"ın!) devamı açısından geniş olanaklara kavuşacaklardır.

Üstelik, kendilerini burjuvaziye satmak için birbirleriyle yarışan, işçi sınıfının devrimci ideolojisini burjuvazinin kabul edebileceği bir biçime sokarak tanınmaz hale getiren, halkın her türlü devrimci eylemine burjuvazinin ağzıyla küfürler yağdırmayı marifet zanneden, mevcut düzenin istikrarını temin etmek için anarşinin önlenmesini buurjuvaziden talep eden ve solun "öteki kesimine" karşı sözde Marksizm ve işçi sınıfı adına (burjuvazinin akortettiği tonda!) küfürler yağdırıp durmayı kendisine başlıca iş edinenlerin bunca bol olduğu bir ortamda, burjuvazinin bu zengin olanaklardan yararlarimaması elbetteki düşünülemezdi. Onlar bu sayede, yığınların pasifize edilmesinde ve düzenin istikrarının sağlanmasında değerli uşaklara sahip olacaklardır. Halkın ve işçi sınıfının devrimci eğilimlerini şiddetle bastırırlarken, bunlara, meşru olmayan solun lanetlenmesi için değerli hizmetler gördüreceklerdir. Ve yine bütün bunları yaparken yanlarına aldıkları bu "solcu"lar sayesinde, herhalde, pek "medeni" ve "Avrupai" olacaklardır.

Bu durum, ülkemizdeki devrimci mücadelenin ve özellikle anti-faşist mücadelenin önündeki en önemli engellerden bir tanesidir. Faşist çetelerin her saldırı ve katliamını burjuvazinin ideolojik saldırıları izlemekte, "bireysel terörcülüğe’", "şiddet eylemciliğine", "maceracılığa" karşı düzenlenen parlak konferanslar ortalığı kaplamaktadır. Bu, faşist güçlerin yıldırma ve sindirme hareketlerinin ayrılmaz bir parçası -tamamlayıcısı-haline getirilmiştir. Bu yolla emekçi halk yığınları içindeki faşizme karşı direnme eğilimleri köreltilmektedir. Faşist terör karşısında halkın direnme güçlerinin gelişmesinin önüne geçilmeye çalışılmaktadır.
Bu yüzden, burjuva liberal eğilimlere karşı mücadele, bugün faşizme karşı mücadelenin bir görevi sayılmalıdır.

Sorun bu boyutta ele alındığında, iç savaş konusundaki burjuva liberal tavır ve eğilimlerin, faşizme karşı mücadele görevleri açısından çeşitlenmeleri ve yansımaları üzerinde durulmalıdır.

Burada, görünüşte burjuvaziye açıkça uşaklık ilan etmeyen, mevcut düzen içindeki bir siyasi istikrar için mücadeleyi programlaştırmayan, burjuvaziye "şiddetli küfürler" yağdırmaktan geri durmayan, ama gene de bireysel terörizme karşı şu mahut savaşa yedeklenmekten bir türlü vazgeçemeyen oportünizmin diğer örgütlenmelerinin, faşizme karşı mücadele görevleri karşısındaki kararsız ve sağ eğilimleri söz konusudur.

Egemen güçlerin siyasi istikrar programını açıktan benimseyen TKP ve TİKP eğilimlerinin dışında birçok gruplaşma vardır. HK, DHB, EB, TEP, KSD, VP, vb. vb... Bütün bu gruplaşmalar, faşizme karşı mücadele görevleri açısından bazı konulardaki olumlu sayılması gereken tutumlarının yanısıra çoğunlukla sağ-revizyonist görüşlerin etkisi altında kalmaktadırlar. Birçok konuda, karşı çıkar göründükleri revizyonizmin iki ana akımına ait tahlil ve tavırları benimseyebilmektedirler.

Özellikle HK, DHB ve benzerleri sosyal faşizm ve sosyal emperyalizm şarlatanlıklarının örtüsü arkasında oldukça sağ-revizyonist görüşler savunmaktadırlar.

Faşist terör hareketinin yarattığı ortam içinde, burjuvazinin her ideolojik saldırılarının arkasından "ötekilerin" söylediklerini ya kekeleyerek ve mırıldanarak ya da değişik cilalarla tekrarlamakta, "bireysel terörizm" üzerine U. Mumcu’yu aratmayacak "derinlikte" teorik tahliller kesmeye koyulmaktadır.

HK ve benzerleri "bireysel terörizmi reddetme" adına kitle mücadelelerine, içi boş, bir tekerleme haline getirdikleri methiyeler düzerek, mücadele biçimleri açısından oldukça sağ görüşler savunuyorlar; zaman zaman TİP, TSİP gibilerinde görülen türden provokasyon teorilerinin yoğun etkisi altında tahliller yapıyorlar.

Kuşkusuz, faşizme karşı mücadele konusundaki mücadele biçimlerine ilişkin sorunlar, devrim anlayışı ve genel olarak mücadele biçimleri konusu ile sıkıca bağlı sorunlar olması nedeniyle, onların bu konuda 1971 dönemi sonrasında benimsedikleri sağ çizgiye tekabül eden bir tutum içinde bulunmaları, PDA’cılarla birleşmenin eşiğine kadar uzanan bir döneklik eğiliminin doğal bir sonucu sayılmalıdır. Bu noktada, onlar mücadele biçimleri konusundaki sağ-revizyonist çizgilerce sergilenen tüm hatalı değerlendirmeleri aynen tekrarlamaktadırlar.

FAŞİST TERÖR HAREKETLERİ KARŞISINDA NASIL BİR MÜCADELE ÇİZGİSİ İZLENMELİDİR?

Bugün ülkemizde faşist güçlerin saldırıları ve devrimci halk kesimlerinin bu saldırılara karşı direnişlerinin bir sonucu olarak meydana gelen çatışmalar bütün ülke sathını ve toplumun bütün kesimlerini kaplamış durumdadır. Merkezi ve askeri bir örgütlenme düzeni içindeki faşist güçler sistemli bir yıldırma ve yoketme savaşı yürütüyorlar. Buna karşılık devrimci kesimler çoğunlukla sağlam ve yeterli bir örgütlenme gücünden yoksun bir şekilde, ve gene çoğunlukla kendiliğinden bir şekilde direniyorlar.
Faşizme karşı mücadelede en önemli sorunlardan bir tanesi, başlıca 1. Kitlelerde geniş bir yılgınlık ve teslimiyet eğilimi yaratılması, 2. Devrimci güçlerin önde gelen unsurlarının yokedilmesi, 3. Belirli bölgelerin hakimiyet altına alınması veya mevcut hakimiyetlerinin pekiştirilmesi, 4. Bir askeri darbeye yol açacak bir ortam yaratılması gibi amaçlarla yürütülen, faşist saldırı ve terör politikaları karşısında nasıl bir mücadele çizgisi izlenmesi gerektiği sorunudur. Bu sorular karşısında doğru çözümlere ulaşabilmek için ise kuşkusuz mücadele biçimleri konusunda sağdan soldan ezberlenmiş klişeleşmiş sözleri papağan gibi tekrar etmekten öteye bir şeyler söylemek gereklidir. Bireysel terörizmin ne kadar kötü olduğu üzerine nutuklar atmakla TİP, TSİP gibilerinden farksız bir şekilde kitlelerin şahlanması, devrimin gerçekleşmesinin ve faşizmin yenilmesinin kitlelerin eseri olacağı üzerine ajitasyon çekmekle bu sorunu tartışmak hiç mümkün değildir.

HK’da bu konuya ilişkin olarak, bireysel terörizmi lanetlemek için yazılmış bir yazıda şöyle yazıyordu:

"Elbetteki Marksistler hiçbir mücadele biçimini reddetmezler. Ama önemli olan bu mücadele biçimlerinin hangi sınıf bakış açısına sahip hareketlerin nasıl ve hangi dönemde kullanılacağıdır. Mücadele biçimleri meselesini objektif hayattan kopararak ve küçük - burjuva bakış açısı ile ele alan ve kitlelerden koparak kendilerine öncü savaşçı diyen küçük-burjuva aydınları, umutsuzca maceracı eylemlere atılmakta ve onlar çoğu kere karşı-devrimin basit birer aleti durumuna düşmektedirler." (HK, Sayı:130)

Bu satırların aynısını Kitle, Yürüyüş ve Emeğin Birliği dergilerinde okumak mümkündür. Zaten aynı içerikte ve belki biraz daha düzgün ifadelerle aynı şeyler o dergilerde döne dolaşa yazılıp durulur. HK yazarları bu gibi tekerlemelerle neyi açıkladıklarını sanıyorlar? Mücadele biçimleri meselesini objektif hayattan koparmayarak (!), aktif kitle mücadelesi üzerine hamasi nutuklar çekmekten başka ne söylemektedirler? Elazığ’da, Sivas’ta, Balgat’ta, vb. faşist çetelerin saldırıları karşısında (HK ve benzerlerinin bireysel terörist, maceracı suçlamalarından kurtulmak için) ne yapmak lazımdır?

Devrimci halk güçleri bugün faşist güçler karşısında tam bir savunma durumundadırlar. Halk güçlerinin direniş mücadelesi çerçevesi içerisindeki hiçbir eylem bireysel terörcülük olarak değerlendirilemez.

HK gibileri, savunma eylemlerine karşı olmadıklarını söyleceklerdir. TİP’liler, TSİP’liler bile bazen "elbette kişilerin kendilerini savunmasına bir şey denemez" gibi sözler söyleyebiliyorlar artık. Oysa sorunun özü, tek tek kişilerin kendilerini savunmaları sorunu değildir. Faşist güçlerin saldırı ve katliamları karşısında sorunu kişilerin kendilerini savunmalarına bırakmak sözkonusu olamaz. Bu noktada, devrimci hareketin durağan ve pasif olmayan, hareketli ve aktif bir savunma çizgisini benimsemesi zorunludur. Faşist güçler karşısında devrimci bir direniş hareketi ancak bu şekilde örgütlenebilir.

Faşist güçler ülke çapındaki bir askeri-siyasi çizgiye uyarlı olarak çeşitli katliamlar ve cinayetler tertipliyorlar, ayaklanmalara başvuruyorlar. Bunun karşısında etkili bir mücadele yürütebilmek için doğru bir eylem çizgisi zorunludur.

"Mücadelenin, kendisine reaksiyoner (tepkici) bir nitelik kazandıran kendiliğindenci durumdan çıkarılması zorunludur. Faşistler saldıracak, savunacağız; faşistler öldürecek, miting (tören) yapacağız, faşistler geri çekileyecek bekleyeceğiz. H. Sesi birçok kere faşistler nerede saldırırsa orada cevap verelim diye yazdı. HK, faşistlerin her saldırısında işi bırakmayı önerdi. İkisi de anti-faşist eylemi faşist saldırıların yer ve zamanına tabi kılıyor.

Bugün bunun tam tersine bu tepkici durumdan kurtulmak gerekiyor. Faşistler ülke çapındaki bir siyasetin bir parçası olarak saldırmakta ve geri çekilmektedirler. Buna tabi olmak daima onların istediği yer ve zamanda dövüşmeye mecbur olmak demektir. Elbette biz bugün savunma durumundayız. Ama bu savunma durumu stratejik anlamda kavranmalı, taktik planda statik (sabit-hareketsiz) bir savunma olarak yorumlanmamalıdır." (Devrimci Gençlik, sayı 11, Devrimci Gençlik Seçmeler, sh. 41)

Ama böyle bir savunma anlayışına uygun anti-faşist eylemler sözkonusu olduğunda. HK’cı baylardan bireysel terörist ve maceracı (hem de "öncü savaşçı") damgasını yersin!

"Mücadele biçimleri meselesini objektif hayattan kopararak ve küçük burjuva bakış açısı ile ele alan ve kitlelerden kopararak kendilerine öncü savaşçı diyen, küçük burjuva aydınları" olursun!

HK ve benzerleri faşist hareketler karşısında silahlı savunma anlayışına (TİP’lilerden farklı olarak açıkça!) karşı olmadıklarını söylüyorlar. Ama savunma dedin mi kitlelerin aktif mücadelesi üzerine kurulmalı. Kitle mücadelesinden de bütün mahallelinin tüfekleri kuşanıp, düzenli sıralar halinde düşmana karşı taarruza geçmesini anlıyorlar!

"Proleter devrimcilerin görevi ise; işte bu öfke ile ayağa kalkan kitleleri örgütlemek ve düzenli saflar şeklinde (abç) faşist diktatörlüğe karşı mücadeleye seferber etmektir.

Proleter devrimciler, bugün öne çıkmış talepler etrafında kitle mücadelelerini yükseltmeli, faşist saldırılara kitle seferberliği (abç) ve aktif kitle mücadelesi ile karşı koymalıdırlar." (HK. Sayı 92)

Faşizme karşı mücadelenin bugünkü görevleri açısından, bu anlayış katıksız bir revizyonist çizgiye tekabül etmektedir.

"Tekrarlamak gerekirse, bilimsel sosyalistler, bugün faşist saldırılar karşısında en geniş kesimleri somut hedefler etrafında harekete geçirici kitlesel tepkiyi en yüksek boyutlara ulaştırıcı bir yol öneriyoruz. Faşizme karşı günümüz koşullarında böylesi bir mücadele biçiminden başkasının geçerli olmadığı hergün doğrulanmaktadır."

Bu son paragrafla bir önceki arasında herhangi bir fark var mıdır? Dikkatle inceleyin, aralarında hiçbir temel fark olmayan iki paragraftan ikincisini TİP’lilerin "Genç Öncü"sündeki "bireysel terörizm"i mahkum etmek üzere kaleme alınmış (tam HK’ya layık!) bir makaleden aktardık.

Evet, faşist güçlerin terör ve yıldırma politikaları karşısında nasıl bir mücadele çizgisi izlenmelidir sorusu karşısında HK’nın (TİP’li revizyonistlerle birlikte!) ileri sürdükleri budur: "Kitleleri düzenli saflar şeklinde mücadeleye sokmak, öne çıkmış talepler (veya somut hedefler) etrafında kitte seferberliği..."

Faşizme karşı mücadelenin bugünkü görevleri açısından sağ bir çizgiye tekabül eden bu anlayış yukarda da değindiğimiz gibi EB, KSD ve DHB gibi bir çok grup tarafından da sergilenen bir anlayıştır. Bu konuya ilişkin olarak aynı anlayışı DHB’ciler de şu biçimde belirtiyorlar:

"Bireysel terörizm yolunu tutan maceracılar da ters yoldan faşizme karşı mücadeleyi baltalamaktadırlar...
Faşizme karşı mücadelede tek (abç) etkili yolun kitlelerin aktif mücadelesi olduğu...
Faşizme karşı tek (abç) başarılı ve devrimci mücadele yolu halk kitlelerinin devrimci kitle mücadelesini geliştirmektir... " (PDPY, Sayı 4, sh. 98)

HK ve diğerlerirıce savunulan anlayışlardaki sağ çizginin, genel olarak mücadele biçimleri konusundaki sağ ve anti-Marksist görüşlerden kaynaklandığına kuşku yoktur.

HK ve benzerleri kitle mücadeleleri deyince kitlelerin "düzenli saflar halinde" mücadeleye katılmalarını anlıyorlar. Onlara göre bir eyleme çok sayıda kişi katılırsa kitle eylemi, az sayıda kişi katılırsa bireysel terörizm olur. Örneğin bir treni 3 kişi ile kaçırırsan bireysel terörizm ve maceracılık yapmış olursun. Aynı işi 100 kişi ile yaparsan da kitle eylemi yapmış olursun, herhalde? (Belki de bu denli "bütünlüklü" teoriler savundukları ileri sürülemez ama, mücadele biçimleri üzerine TSİP’lilerden farklı bir şekilde düşünmedikleri kesindir.)

Bir eylemi çok sayıdaki kişiler yapmış olsa bile, bu siyasal muhtevası itibariyle doğru bir eylem çizgisine ters düşen bir maceracılık sayılabilir. Buna karşılık az sayıda ve tek tek kişiler tarafından yapılsa, (bugünkü koşullar açısından) eğer halkın faşizme karşı direniş mücadelesinin bir parçası ise, bireysel terörcülük ve maceracılık olarak değerlendirilemez. Önemli olan eylemin siyasal içeriğidir. Hangi siyasetin bir parçası olarak gündeme geldiğidir. Bu anlamda, tabi olduğu siyasetin doğru olup olmadığıdır, eylemin yarattığı siyasal sonuçlarıdır, halkın direnme gücünü artırıp artırmadığıdır, vb., vb.

Bu noktada HK ve benzerlerinin, bir takım küçük gruplar tarafından yapılar bazı silahlı eylemlere ilişkin, koyu bir provokasyon mantığı üzerine kurulu olan yorumlarla, abartılı değerlerıdirmelerde bulunarak kendi sağ anlayışlarını meşrulaştırmaya çalıştıkları; hertürlü silahlı devrimci mücadele anlayışının (bireysel terörizmi lanetleme adına) reddini gündeme getirdikleri görülmektedir.
Bizim aceleci dediğimiz gruplardan birisi tarafından MHP İstanbul İI Başkanının öldürülmesi olayıyla ilgili olarak şöyle yazıyorlardı:

"Böyle bir 'eylem', tam da faşist cinayet mangalarının iyice köşeye sıkıştığı bir dönemde, egemen sınıfların imdadına yetişmiştir...
Son günlerde Kontr-Gerilla ve MİT gibi resmi cinayet mangalarının bütün katliam ve tertipleri bir bir ortaya çıkmış, işkenceci katiller ve onların elebaşları yakayı ele vermişlerdi. Gazeteler her gün yakalanan MHP’li faşist katillerin resimleriyle dolup taşıyordu...
Ve faşist mihraklar arasındaki tepişme ve çatışmalar giderek yoğunlaşmaktaydı. Böyle bir dönemde sivil ve resmi faşist klikler saldırı ve cinayetlerini unutturmak (...) sıkıştıkları köşeden kurtulmak, kısacası durumu kendi lehlerine çevirmek istiyorlardı." (HK, Sayı 130)

Özetle, tam faşistlerin hesabı görülmek üzereyken (bu hesabı kim görecekti, nasıl görecekti, ayrı bir sorundur. Eşelerseniz, altından HK yazarlarının reformizmini çıkarırsınız) evet, tam faşistlerin hesabı görülmek üzereyken maceracılar ortaya çıkıp onları kurtardı! Burada yürütülen mantığın tartışmasını bir yana bırakalım. Bu gibi bir yaklaşımla ulaşılan sonuç, daima "öncü savaşı sadece bir safsata ve işçi sınıfına yabancı bir şeydir" gibi ifadelerle devrimci bir mücadele anlayışına saldırılar ve küfürler olmaktadır.

"Kitlelerden koparak kendilerine öncü savaşçı diyen küçük burjuva aydınları umutsuzca maceracı eylemlere atılmakta ve onlar çoğu kere karşı devrimin basit birer aleti durumuna düşmektedirler." (HK, sayı 130)

Ve yine aynı konuda alışılmış tekerlemenin dolu olduğu bir başka yazıda şöyle deniyor:

"Ve işçi sınıfı ve halk kitlelerine dayanmayan, onları seferber etmeyen her eylem kaçınılmaz olarak hakim sınıfların provokasyon tuzaklarına yaramakta, devrime zarar vermektedir." (HK, Sayı 101 )

HK yazarları,12 Mart dönemi sonrasında, yoğun bir şekilde işlenilmiş olan provokasyon teorilerinin etkisi altında kalmışlar, daha önce savundukları "sol" görüşleri terkederek sağ- ekonomist bir çizgiyi benimsemişlerdir. Ve böyle bir kafa yapısıyla PDA’cıların koltuğunun altına girmişler, uzun süre H. Sesi’ne baka baka yazılar yazmışlardır. Şimdi H. Sesi kapandı, TİKP’cilerden ayrıldılar, ama gene aynı kafa yapısıyla yazılar yazmaya devam ediyorlar. Bu sağ çizginin etkisi altında, bugün faşizme karşı mücadele konusunda en geri bir mücadele hattını savunmakta, halkın direniş mücadelesi çerçevesi içindeki aktif eylemleri ve taktik plandaki saldırıları reddetme noktasından uzaklaşamamaktadırlar. Oysa, faşist terör ve yıldırma politikaları karşısında bölgesel veya ülke çapındaki etkin direniş eylemlerinin çeşitli biçimlerinin örgütlendirilmesi zorunludur. Devrimci halk güçlerinin savunma çizgisi taktik bir savunma çizgisi değil, stratejik bir savunma çizgisi olmak zorundadır; ve bu anlamda savunma çizgisine bağlı olan taktik saldırıları da içinde barındırması kaçınılmaz olan bir şeydir.

Böyle bir devrimci mücadele çizgisinin reddi için, bazı küçük gruplarca ortaya konulan silahlı eylemlerin zaman zaman neden olduğu olumsuz durumları öne sürmek saçma bir şeydir.

Bazı küçük grupların, ülke çapındaki merkezi ve doğru bir siyasete tabi olmayan, rasgele eylemler düzenledikleri doğrudur. Bunlar çoğu zaman devrimci mücadele açısından hiçbir yararı olmayan sonuçlar yaratırlar. Bazen olumlu bazen de olumsuz sonuçlar doğururlar. Bunlar bütünüyle olağandır.

"Silahlı mücadele anlayışının siyasal muhtevasını anlayamayan ve onun sadece biçimsel yanını görenlerin her eylem biçiminin içinde bulunulan koşullara bağımlı olarak farklı siyasi sonuçlar yaratabileceğini, önemli olanın eylemin (patlama, vs; gibi) biçimsel yanlarını değil, yaratacağı siyasi sonuçları olduğunu göremeyenlerin (...) kendilerini zaman zaman karşı devrim güçlerinin yanı başında bulmaları kaçınılmaz bir şeydir. " (DY, Sayı 8)

Gene sadece bu türden gruplarca yapılan eylemler değil devrimci hareketin örgütlenmesinin yetersizliği nedeniyle, birçok bölgede faşistlere karşı yürütülen mücadeleler, birçok yönden elverişsiz biçimlerde sürdürülmek durumunda kalmaktadır.
Devrimci eylemlerin, devrimci güçler lehine sonuçlar yaratabilmesi için, içinde bulunulan somut siyasal koşulların, devrimci güçlerin ve karşı devrimci güçlerin somut konumlarının, halk kitlelerinin psikolojik durumlarının hesap edilmesi gerektiğinin söylenilmesi anlaşılabilir birşeydir. Ama, bazı olumsuz durumları ve sonuçları şahit göstererek, doğru bir eylem çizgisinin, hem de burjuva liberallerine has suçlamalarla bütünüyle reddedilnıesi, tümüyle saçma bir şeydir.

Bakın Lenin, bu gibi bir tartışma içinde, soruna nasıl yaklaşıyor:

"Bu mücadelenin doğmasına yol açan tarihsel koşulların neler olduğunu anlayamayışımız yüzünden, onun zararlı yanlarını gidermede yeteneksiz kalıyoruz. Oysa mücadele sürüyor. Güçlü iktisadi ve siyasal nedenler yüzünden bu mücadeleyi önlemek, bizim gücümüz içerisinde değildir. (...)

Moral bozukluğu yaratan gerilla savaşı değildir, ama örgütlenmemiş, düzensiz, parti - dışı gerilla eylemleridir. Biz, gerilla eylemlerini suçlayarak, ona söverek bu en tartışma götürmez moral bozukluğundan birazcık olsun kendimizi kurtaramayız, çünkü suçlama ve sövme, derin iktisadi ve siyasal nedenlerden ötürü ortaya çıkmış bulunan bir olguyu, kesin olarak durdurmak gücünden yoksundur. (...)

Böyle bir itiraz katıksız burjuva liberal bir itirazdır, Markslst bir itiraz değildir; çünkü bir Marksist, iç savaşa ya da onun biçimlerinden biri olan gerilla savaşına genel olarak anormal ve moral bozucu olarak bakamaz. Bir Marksist, kendini sınıf mücadelesine dayandırır, toplumsal barışa değil. Belirli keskin siyasal ve iktisadi bunalım dönemlerinde, sınıf mücadelesi doğrudan bir iç savaş, yani toplumun iki kesiti arasındaki silahlı mücadeleye doğru gelişme gösterir. Böyle dönemde Marksistler, iç savaştan yana yerlerini almak zorundadırlar. İç savaşın herhangi bir moral suçlaması, Marksist açıdan kesinkes benimsenemez.

Bir iç savaş döneminde, proletaryanın ideal partisi savaşan partidir. Bu kesinlikle itiraz götürmez. İç savaş açısından herhangi bir özel andaki iç savaşın özel bir biçiminin elverişsizliğini savunma ve tanıtlamanın olanağını kabul etmeye tamamen hazırız. Askeri elverişsizlik açısından farklı iç savaş biçimlerinin eleştirisini tümüyle kabul ediyoruz ve bu sorunda son sözü söylemesi gerekenin, her özel yöredeki sosyal - demokrasinin pratik işçilerinin olduğunu kesin olarak benimsiyoruz. Ama biz, Marksizm ilkeleri adına, iç savaşın koşullarının bir tahlilinden, anarşizm, blankicilik ve terörizm konusundaki harcı alem ve klişeleşmiş sözler yüzünden kaçınılmamasını istiyoruz." (Lenin, Gerilla Savaşı)

HK, DHB gibilerinin EB, KSD gibilerine revizyonist-oportünist demekten çok hoşlandıkları görülüyor.

Ama faşizme karşı mücadele görevleri karşısında onların söylediklerini sadece sosyal emperyalizm-sosyal faşizm safsatalarıyla süsleyerek tekrar edip durduktan sonra onlara "revizyonist" gibi suçlamalar yöneltmek haksızlık değil midir?

HK’cılar, bir zamanlar "faşizmin tırmanışı" "revizyonist teorisini" savunuyorlardı. Daha sonra bu görüşlerinin hatalı olduğunu kabul ederek özeleştiri yapmışlardı. Faşizme karşı mücadele biçimleri açısından ise o zamanki savundukları görüşlerini aynen savunmaya devam etmişlerdir. Bize göre, HK dergisi idarecileri, tıpkı faşizmin tırmanışı teorisini redderken yaptıkları gibi; bir anket de faşizme karşı mücadele görevleri konusunda düzenleyerek, bu konudaki sağ-revizyonist görüşlerini düzeltmelidirler.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org