Burjuva Liberalleri ve İç Savaş (2)

DY, Sayı:24, 30 Kasım 1978

EVET; mevcut düzenin ekonomik, sosyal, siyasal alanlardaki hastalıklarından, bozukluklarından kaynaklanan buhran giderek derinleştikçe ve bunun bir sonucu olarak çeşitli alanlardaki çatişmalar toplumumuzun geniş kesimlerini kaplayacak şekilde yaygınlaşıp genişledikçe, egemen güçler iktidarlarının sürmesi için çeşitti tedbirler almaya çatışıyorlar. Bu doğrultuda bir yandan geniş emekçi halk yığınları üzerindeki baskı ve sindirme politikalarını yoğunlaştırırlarken, diğer yandan da emekçi halk yığınları içindeki direnme eğilimlerini bastırmaya

  çalışıyorlar. Özellikle sol içindeki uzantılarının da yardımı ve aracılığıyla emekçi halk yığınları içinde sahte barış hayalleri ve, liberalleşme umutları yaymaya çalışıyorlar. Tekelci burjuvazinin terörist yıldırma politikaları karşısındaki direnme eğilimlerini köreltmeye, toplumumuzun en geniş kesimleri içinde oluşmakta olan devrimci dinamikleri bastırmaya uğraşıyorlar.

Şimdilerde, soldaki oportünizmin bütün örgütlenmeleri, "terörizme ve anarşiye karşı mücadele" avazeleriyle oligarşinin bu gereksinimini yerine getirme görevini üstlenmiş gibidir. Çatışma ve çalkantıların köklü nedenlerini kavrayamayan burjuva liberallerine has "istikrar" özlemlerinin, sol hareket içindeki TİP, TKP, TİKP ve benzerlerinin oluşturduğu çok sesli bir koronun ağzından da yankılandığı görülüyor: "Hükümetimiz mevcut ekonomik ve siyasal sorunları çözmeli, iç savaş ve anarşi mutlaka önlenmeli, asayiş sağlanmalıdır." Bu suretle, burjuvazi, sol hareket içinde eşsiz bir "asayiş masası" oluşturmuş gibidir.

Bu koronun en ilginç siması ülkemizde "PDA"cılar diye bilinen "TİKP" ve "Aydınlık"çı revizyonistlerdir. Onlar TKP ve TİP gibilerinden bu konuda hiçbir temel farklılık göstermeyen siyasal oportünizmlerini, teorik olarak gerekçelendirmeye de çalışmaktadırlar.

AYDINLIK REVİZYONİSTLERİNİN ASAYİŞ PROGRAMI

ANTİ-revizyonistlik konusunda şarlatanlığ hiçbir zaman elinden bırakmayan PDA’cı revizyonistler, ülkemizdeki siyasi gelişmeler ve iç savaş sorunu konusunda TKP ve TİP’lilerden temelde hiçbir farkı olmayan gerici bir siyasi tavır içerisindedirler. Onlar da, tıpkı diğerleri gibi "Bu hükümetin anarşi ve kargaşalığı önlemesi gerektiğini, devrimcilerin de buna yardımcı olması gerektiğini" ileri sürmektedirler. Doğu Perinçek çeşitli yazılarında, "Ülkemizdeki çatışmaların durdurulması gerektiğini, ülkenin bir iç savaşa gittiğini; bu iç savaşın önlenmesi gerektiğini, faşistlerle çatışmalara girerek buna engel olanların (!) sahte solcular olduğu"nu ileri sürmektedir.

Perinçek, Aydınlık Gazetesindeki "İç Savaş" başlıklı yazısında(*) bu konu ile ilgili görüşlerini açıklamaya çalışıyor ve ülkemizdeki gelişen olaylar konusunda şöyle yazıyordu:

"Türkiye’nin bir ‘iç savaşa’ gittiğini söyleyenler son günlerde artmaya başladı. Bu yılın başından beri siyaset meydanında can verenlerin sayısı 700’ü bulmuştur. Demek ki, ayda yüze yakın insan siyasi cinayetlerin kurbanı olmaktadır. Bu da küçük çapta bir savaşın varlığını gösteriyor. Üstelik aynı saflarda birleşmesi gereken halkın, faşistler ve sahte solcular tarafından kamplara bölünmesi ve birbirine kışkırtılması olayı da yeni boyutlara ulaşmaktadır. (...) Daha da tehlikelisi, bu bölünmeler Doğu bölgesinde milliyet ve mezhep ayrılıjı üzerine oturtulmaktadır. Birçok şehirde iktidar mahalle mahalle şu veya bu renkten alikıran başkesenlerin eline geçmektedir."

Bütür bu gelişmelerin, ülkemizdeki sınıf mücadelesinin keskinleşmesinden ileri gelmediğini, ezenlerle ezilenler arasındaki bir mücadele olmadığını ileri süren D. Perinçek, iki  süper devlet tarafından başlatılan bu gerici iç savaşın öntenmesi için çalışılrrıası gerektiğini söylemektedir.

Revizyonist yazar, kendi gerici fikirlerini kanıtlayabilmek için ülkemizde gelişen mücadelelerin içeriğini ve iç savaş konusundaki Marksist görüşleri çarpıtıp bulanıklaştırmaya çalışmaktadır. Her iç savaşın devrimci bir iç savaş olmadığını ileri sürerek, ülkemizdeki mücadelelerin sınıflar mücadelesinin keskinleşmesinin sonucu olarak ortaya çıkan, ezenlerle ezilenler arasındaki bir mücadele olmadığını; sadece "dış güçlerin kışkırtması" sonucu meydana geldiğini ileri sürmektedir.

Böyle bir bakış açısının, işçi sınıfının devrimci dünya görüşüne ait olamayacağı ortada olan bir şeydir. Bütün bu çatışmaların sınıf mücadelesinin keskinleşmesinin bir sonucu olarak ortaya çıktığını reddetmek ve bunun da temelinde ülkemizdeki emperyalizme kökten bağımlı sömürü ve soygun düzeninin yattığını kabul etmemek katıksız bir burjuva yutturmacasından başka bir şey değildir.

D. Perinçek ise, tıpkı burjuva siyasetçileri gibi "anarşi" diye ifade ettiği olayların kökünde iki süper devletin hegemonya mücadelesinin yattığını ileri sürmektedir. "Kontr-Gerillacıların bir kısmı ‘sahte solcu’ ve ‘maceracı’ kılığına girmekte, bir kısmı da ‘ütkücü’ kılığına girerek birbirlerinl vurmakta ve 45 milyonluk Türk milletini bölmeye çalışmaktadırlar. Türkiye, bu şekilde dış güçlerin kışkırttığı blr gerici iç savaşa gitmektedir!" Bu, burjuva uşaklarının kendi gerici çizgilerini yutturmak için uydurduğu aptalca masala inanmak mümkün müdür? Okullardan fabrikalara, büyük şehirlerin kenar bölgelerinden en ücra köylere kadar topfumumuzun bütün kesimlerini saran, gerici faşist güçlerle devrimci halk güçleri arasındaki bu derece yaygın mücadeleler ülkemizdeki sınıflar mücadelesinden bağımsız olarak sadece bir takım gizli ajanların düzenlediği bir oyun olarak gösterilebilir mi? PDA’cı yazar TİP’in kırk yıllık "provokasyon teorisini" iki süper devlet safsatalarıyla süsleyerek yeniden yutturmaya çalışıyor.

Faşist güçlerin emekçi halklarımıza yönelik saldırılarının ve gizli-açık saldırı örgütlerinin arkasında ABD emperyalizminin yer aldığı tartışmasız ortada olan bir şeydir. Emperyalizme bağımlı bir yeni sömürge olan Türkiye gibi bir ülkede faşist hareketin, başka türlü olması zaten beklenemez. Emperyalizme bütünüyle bağımlı bir nitelik taşıyan mevcut düzen, ekonomik - sosyal - siyasal alanlarda devamlı olarak zincirleme sorunlar üreten bir nitelik taşımaktadır. İçerde, tekelci burjuvazinin egemenliği, emperyalizme bağımlılığından dolayı zayıf temeller üzerine kuruludur. Geniş emekçi yığınlar, sürekli olarak ağır bir sömürüye uğramaktadır. Bu yüzden, kendi içinde de çıkar çatışmaları içindeki iç ve dış egemen güçler koalisyonundan oluşan oligarşi, hakimiyetini sürdürebilmek için, devlet hünyesinde oluşturulmuş resmi faşist güçler ve onların desteğiyle örgütlenmiş sivil faşist saldırı örgütleri aracılığıyla yürütülen, geniş emekçi halk yığınları üzerindeki sürekli bir baskı ve yıldırma politikasına ihtiyaç duymaktadır. İşte, ülkemizde faşizmin kaynağı budur. Bu anlamda 12 Mart döneminin resmi devlet terörü ile, 12 Mart sonrasında daha bir ön plana çıkan sivil faşist terör arasında fark yoktur. Ve işte, ülkemizde meydana gelen olaylar, emperyalizmin ve yerli tekelci burjuvazinin emekçi halk yığınları üzerindeki egemenliklerini sürdürmek amacıyla, özellikle halkın ileri kesimlerine yönelik olarak örgütlediği faşist saldırılarla; halkın buna karşı örgütlü veya örgütsüz topluca veya tek tek çeşitli biçimler altındaki direnişlerinden oluşmaktadır. Bir başka ifadeyle, ülkemizde bugün yaşadığımız gerçek, faşist güçlerin bütün bir emekçi halkı sindirmek ve tümüyle hakimiyeti altında tutmak için yürüttüğü savaş ve buna karşı halkın devrimci güçlerinin direnişinden başka bir şey değildir. Bütün bunların, ezenlerle ezilenler arasındaki bir mücadele olmadığına, sınıf mücadelesinin keskinleşmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmadığına ve "dış güçler"in düzenlediği bir "oyun" olduğuna, (bu eski burjuva masalarına!) inanacak mıyız?

Revizyonist yazar, "aynı safta birleşmesi gereken halkın bölünmesi ve bu bölünmelerin yer yer mezhep ve milliyet ayrılığı üzerine oturması"na işaret ederek, bugünkü mücadelenin ve
"anarşi"nin ezenlerle ezilenler arasındaki bir mücadele olmadığını kanıtlamaya çalışmaktadır.

Bir iç savaş söz konusu olduğunda, halkın bölünmesinden şikayet etmek tamamen saçma bir şeydir. Mücadelenin sınıfsal yönünün ağır bastığı bir aşamada (ki doğrudan bir emperyalist müdahaleye karşı ulusal bir savaş sözkonusu olmadıkça mücadelenin sınıfsal yönünün ağır bastığı devrimci iç savaş aşamasında bulunuluyor demektir.)(*) mücadele, kaçınılmaz olarak, ulusun iki kesimi arasındaki bir mücadele olarak ortaya çıkacaktır. Bunun ise, ülkedeki bütün ezilenlerin (halkın) bir tarafta toplanacağı, diğer tarafta da sömürücülerin toplanacağı bir saflaşma şeklinde ortaya çıkacağı ortada olan bir şeydir. Her zaman egemen sınıflar ideolojik olarak kendi saflarına çektikleri, kontrolleri altında tuttukları ve örgütledikleri halkın bir kesimini diğer kesimine karşı savaştırırlar. Bu her iç savaşın, kaçınılmaz bir gerçeğidir. Zenginlerin kendilerinden oluşan bir ordu ile ona karşı (45 milyonluk!) halkın teşkil edeceği bir ordu arasında yürütülecek bir devrimci iç savaş düşünmek, sınıflar mücadelesi konusunda Marksist teoriye yabancılığın bir ifadesi değilse, devrimci teorinin bilinçli bir çarpıtması sözkonusudur. (Ki, PDA’nın kaşarlanmış revizyonist yazarları için doğrusunun bu ikincisi olduğuna şüphe yoktur.)

Bugün ülkemizdeki mücadelenin böyle bir saflaşma üzerine kurulu olmadığı ortada olan bîr şeydir. Bunu, mücadele ve çatışmaların özünün ezenlerle ezilenler arasındaki bir mücadele temeli üzerinde yükseldiği gerçeğini örtbas etmek için kullanmaya kalkmak, sahtekarlıktan başka bir şey değildir. Faşistler bugün, özellikle lumpen proletarya denen ayak takımı üzerinde etkili olablimekle birlikte toplumun gerici ideolojinin etkisi altındaki kesimleri üzerinde de belirli bir etkinliğe sahiptirler. Bugün için emekçi kesimler arasında sınırlı kalan etkilerinin, mücadele şiddetlendikçe ve düzenin her yönüyle uğramakta olduğu çöküntüler derinleştikçe, şu veya bu nedenle devrirnci saflara çekilemeyen halk kesimlerinin sarsıntıya uğramış unsurlarının, faşist hareketin etkisi altına girmesiyle daha da genişlemesi olanaksız değildir. Bu gibi durumlarda, "ezenlerle ezilenler arasındaki bir mücadele değil" diye, kendilerine iç savaşı önleme görevi verenler için, en iyisini, "burjuvaziye sığınmalarını meşrulaştırmak isteyen alçaklar" diyerek, (Doğu Perinçek gibileri için söylenebileceklerin en iyisini) Lenin söylemektedir:

"Bugün ancak iflah olmaz bir budala, Rusya’da meydana gelmekte olan (ve dünyanın başka yerlerinde başlıyor ve olgunlaşıyor olan) şeyin proletaryanın burjuvaziye karşı verdiği bir iç savaş olduğunu anlamakta yanılgıya düşebilirdi. İleri sınıfın (işçi sınıfının) bir kısmının gerici güçlerin safında kalmadığı bir sınıf mücadelesi hiçbir zaman olmamıştır ve olması da mümkün değildir. Bu durum iç savaş için de geçerlidir. Geri işçilerin bir kısmı -uzun ya da kısa dönemli olarak- burjuvaziye yardım etmek zorunda bırakılmışlardır. Fakat bunu, ancak kendilerinin burjuvaziye sığınmalarını meşrulaştırmak isteyen alçaklar (mazeret olarak) kullanabilirler."(**)

iflah olmaz bir burjuva uşağı olan PDA yazarı, iç savaşı önleme görevini benimsemesinin bir başka mazereti olarak saflaşmaların yer yer milliyet ve mezhep ayrılıkları üzerine oturmasını da göstermeye çalışmaktadır. Gerçekte, burjuvazi ve faşist güçler, emekçi halk yığınlarının bilinçlerini karartmak ve halkın belli bir kesimini arkalarına alabilmek için sahte ve ikincil çelişmeler etrafındaki saflaşmaları körüklemekten geri durmamaktadırlar. Onlar, toplumun sürüklendiği çalkantı ve buhranın bir sonucu olarak sınıflar mücadelesi temelindeki ayrışma ve saflaşmaları çarpıtmaya ve bunun yerine sahte ve ikincil çelişmeleri ön plana çıkarmaya çalışmaktadırlar. Gerici faşist güçler, bunun için toplumumuzda temel çelişmeye bağımlı olarak var olan ikincil derecedeki çelişmelerden ve bunların yer yer ekonomik ve sosyal plandaki krizin derinleşmesinin bir sonucu olarak açığa çıkmasından ve toplumun bütünüyle duyarlı bir hale dönüşmesinden yararlanmaya çalışmakta ve bu doğrultuda bir çok tertip ve şaşırtmaya başvurmaktadırlar. Faşist güçlerin ve burjuvazinin, yer yer oportünistlerin bu konudaki hatalı tavırlarından da yararlanarak, bu konudaki amaçlarına bazı yerlerde ulaşabilmeleri, elbetteki bugün Türkiye’de süregiden mücadelenin sınıfsal özünün örtbas edilmesi için kullanılamaz. Sadece devrimcilerin, faşist güçlerin bu konudaki halkı şaşırtma tertip ve oyunlarına karşı (bugüne kadar olduğu gibi) kararlı ve bilinçli bir mücadele yürütmeleri gerektiğini ortaya koyar, o kadar.

"İç savaş dendiği zaman, daha çok bir ülkenin ezilen sınıflarıyla ezen sınıflar arasındaki savaş anlaşılır. Türkiye’nin bugünkü gidişatı, acaba bazı düşüncesizlerin sandığı gibi böyle bir iç savaş mıdır?"

diyen revizyonist Aydınlık yazarı, bu soruya olumlu cevap verilemeyeceğini, çünkü böyle bir iç savaşın halk hareketinin yükselmesinin sonucu olarak ortaya çıkması gerekirken, bugün halk hareketinin bir durgunluk içinde olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre, devrimci bir iç savaşın olması için, gelişmelerin,

"Grevler, yürüyüşler, protesto gösterileri, siyasi grevler, toprak mücadeleleri derken, emekçilerin zindanlara doldurulması, jandarmanın halka ateş açması ve sonuç olarak, çivi çiviyi söker kuralının gündeme gelmesi ve kitlelerin gerici şiddeti altetmek için devrimci şiddete başvurması"

şeklindeki bir rotaya uygun olarak cereyan etmesi gerekmektedir! Türkiye’deki gelişmelerin tarih kitaplarından öğrendiği bu senaryoya uygun olarak cereyan etmediğini ileri sürerek bu nedenle bu olayları durdurarak "asayiş ve istikrarı" sağlama konusunda burjuvaziyle omuz omuza "sahte solcu"lara karşı savaş açmak gerektiği sonucuna varmaktadır.

Bugün "halk hareketiniri 1970 yıllarına göre bir durgunluk içinde olduğunıı" ileri sürerek burjuvazinin asayiş programının gönüllü uşaklığına yazılan bu revizyonistlerin, 1970’lerde de, "esas mücadeleyi yürütenlerin işçi ve emekçi sınıflar değil de asker-sivil aydın zümre olduğu"nu vaaz etmekle meşgul olduğu hatırlanacak olursa, sahtekarlıktarı kendiliğinden ortaya çıkar.

Aslında bugün halk hareketlerinin 1970’lere göre daha gerilerde olduğu, hiçbir şekilde ciddiye alınabilir bir iddia sayılamaz. Halkın mücadelelere katılımı 1970’lere oranla kıyaslanamayacak ölçüde genişlemiş ve yükselmiştir. İkincisi, protesto hareketlerinin ve gösterilerin, grevlerin eskisi kadar bile olmadığını ileri sürmek (gerçeğe aykırı olduğunu bir tarafa bırakalım) tamamen anlamsız bir şeydir. Mücadelenin bugünkü geldiği noktada 1970’lerdeki örneğin taban fiyatlar, vb. için yürütülen köylü yürüyüşleri çoktan aşılmıştır. Sınıf mücadelesinin kendisi, bu gibi barışçıl kitle gösterilerini gündeminin birinci meselesi olmaktan çoktan çıkarmıştır. Bugün örneğin burjuvazinin faşist örgütleri aracılığıyla yürüttüğü saldırılara karşı devrimci bir direniş hareketi içinde yer almak işçilere ve köylülere sınıf mücadelesinin programlayıp sunduğu en önde gelen bir sınıfsal görev haline gelmiştir.

Öte yandan, mücadelelerin önce, PDA yazarının sıraladığı gibi bir senaryoya uygun olarak seyretmemiş olması, ülkenin her yanını saran çatışmalara karşı çıkmak ve iç savaşı durdurarak asayişi sağlama görevine talip olmak için, tutarlı bir mazeret sayılamaz. Böyle bir gelişme, değil bizimki gibi uzun bir halk savaşı sürecinden geçmek zorunda olan ülkeler, Rus devrimi için bile geçerli değildir. Rus devrimi için Lenin şöyle yazıyordu:

"Başkaldırmanın bütün ülkeyi kucaklayan uzun bir iç savaş yani halkın iki kesimi arasındaki silahlı bir mücadele şeklinde daha yüksek ve daha karmaşık bir biçim kesinlikle doğal ve kaçınılmazdır. Böylesine bir iç savaş, oldukça uzun aralıklarla çok az sayıda büyük çarpışmalar ve bu aralıklar sırasında çok sayıda küçük çatışmalar dizisinden başka bir şey olarak anlaşılamaz."(*)

Kaldı ki, ülkemizdeki iç savaşın Rus devriminden çok daha karmaşık ve çok daha farklı bir rota izleyeceği tartışmasız ortadadır.

Aslında Aydınlık’ın revizyonist yazarlarının bütün bunları bilmediği de düşünülemez. Ne var ki onlar, gündemlerine aldıkları, "burjuvazinin asayişini sağlama" görevini mazur gösterme uğruna her türlü hokkabazlığı yapmaktan geri durmamaktadırlar. Onlar liberallerle, TİP’li, TKP"li revizyonistlerle omuz omuza, "sahte solcular"a ve "bireysel terörcüler"e karşı; "sınıf mücadelesinin şiddetli biçimlerini ortadan kaldırarak" burjuvazinin huzur ve asayişini sağlamak uğrundaki, aşağılık savaşlarını herşeye rağmen ve sadakatle yürütmeye devam edecek; ve bu sayede burjuvazinin koltuğu altında huzur içinde yaşayabileceklerdir.

"Güç bir okuldur iç savaş okulu; müfredat programının içinde zorunlu olarak karşı-devrimin zaferleri, azgın gericilerin hiçbir kayıt tanımayan küstahlığı, eski hükümetin isyancılara karşı vahşi misillemeleri, vs. de yer alır. Fakat milletlerin bu çok acılı okula girmiş olmalarından yakınanlar, ancak iflah olmaz kakavanlarla içi geçmiş mumyalardır. Çünkü ezilen sınıflara iç savaşı nasıl sürdüreceklerini, devrimi nasıl zafere götüreceklerini öğreten bir okuldur bu..." (Lenin, DUKH, sh. 33)
 

DÜZENİN EKONOMİK SORUNLARI NASIL ÇÖZÜLÜR?

PDA’cı hainler gerçi bu iç savaşı önlemek için sınıf mücadelesini yükseltmek gerektiğini de savunur görünerek ihanetlerinin üstünü örtmeye de çalışmaktadırlar; ama, gerçekte, sadece siyasi istikrarı sağlama talebiyle yetinmemekte; aynı zamanda kuşkusuz siyasi istikrarsızlıkların temelini oluşturan ekonomik sorunların çözülmesi için burjuvaziye destek olmayı da önermektedirler. Onlar gerçekte sınıf mücadelesinin şiddetli biçimlerinin önlenmesi anlamına gelen "iç savaşı önleme" taleplerine uygun olarak; aynı zamanda ekonomik istikrarın sağlanması, Türkiye ekonomisinin sorunlarının çözülerek buhranın önlenmesi taleplerini de kendi programlarına koymaktan çekinmiyorlar.

PDA’cı burjuva uşakları, tıpkı TİP’li, TKP’li hainler gibi Türkiye ekonomisinin içine girdiği sorunların Ecevit hükümetince çözülmesi ve buhranın derinleşmesinin önlenmesi talebinde bulunuyorlar. Onlara göre bunu istemek mevcut sömürü düzeninin sorunlarının çözülmesini ve istikrara kavuşmasını talep etmek değil de "emperyalizmin sömürüsüne karşı çıkarak milli ekonominin güçlenmesini ve emperyalizmin buhranının derinleşmesini talep etmek" demektir(!)

Onlar; bu tarz bir suçlama karşısısıda kendileıini şöyle savunuyorlardı:

"Bir de kalkıp proleter devrimcilerin (yani PDA’cıların) buhrana karşı ve istikrardan yana oldukları iftirasını atıyorlar. Emperyalizmin buhranı nereden çıkıyor? Sermaye fazlasından değil mi?... İşte ezilen ülkelerin milli ekonomilerini güçlendirmeleri, bu sermaye ihracına, eşit olmayan değişime ve emperyalist yayılmaya karşı mücadeledir (...)

Ezilen bir ülkede emperyalist sömürüye karşı çıkmanın bir adı da o ülkenin milli ekonomisinin güçlenmesini desteklemektir. Milli ekonominin güçlenmesini desteklemek V. Koç’ların işçi sınıfını daha fazla sömürmesini desteklemek anlamına gelmez..." (Halkın Sesi, sayı 143)

Tam bir revizyonist-ekonomist mantıkla Türkiye’deki milli krizin önlenmesi gerici talebini mazur göstermeye çalışırken, kelime oyununa, demagojiye sığınılmaktadır. Tartışılması gereken konu Türkiye’deki milli krizin ve onun bir parçasını ve temelini oluşturan ekonomik krizin derinleşmesi sorunudur. D. Perinçek ise biz buhrana karşı değiliz, savunduğumuz görüşler emperyalizmin buhranını derinleştirir, o da emperyalizmin en zayıf halkasında devrime yol açar diyerek konuyu değiştirmeye çalışarak, yarı sömürge ülkelerde ekonominin sorunlarının çözülmesini ve ekonominin güçlendirilmesini talep etmek suretiyle, bu ülkelerde milli krizin derinleşmesine karşı çıktığını örtbas etmeye çalışmaktadır. Emperyalizmin buhranının derinleştirilmesi adına söylenenler ise, bütünüyle revizyonist-ekonomist görüşlerdir:

Ezilen ülkelerin ekonomisi güçlenecek. Sermaye birikimleri artacak. Emperyalistler de sermaye ihraç edemeyecekler ve de emperyalizmin buhranı derinleşecek. O halde ne yapmalı? Hep beraber İran’ı, Şili’yi, Mısır’ı, Türkiye’yi kalkındıralım! Bunun "diğer adı" ezilen bir ülkede emperyalist sömürüye (revizyonistçe) karşı çıkmaktır!

Hatırlanacaktır ki, bu eski bir masaldır! SBKP revizyonistleri nicedir bu "kapitalist olmayan yol" masalını anlatır dururlar. "Anti-revizyonizm" şampiyonluğunu elinden bırakmayan PDA’cı baylarımız ise, bu aynı revizyonist teoriyi bu kez "üç dünya teorisi"nin bir icabı olarak piyasaya sürmekte hiçbir sakınca görmemektedirler.

Bir yarı sömürge ülkenin desteklenmesi, sosyalist ülkelerin dış politikası açısından bile ancak koşutlu olarak kabul edilebilecek bir şeydir. Hatırlanacağı üzere Üçüncü Enternasyonal, sömürge ülkelerdeki emperyalizme karşı gelişmekte olan milli hareketlerin desteklenebilmesini, o milli-demokratik hareketlerin gerçekten devrimci olması koşuluna bağlamıştır. (DUKH, sh. 358) Oysa, üç dünya teorisi uyarınca, bütün üçüncü dünya ülkelerinin desteklenmesi görevi, hem de o ülkelerde devrimi gerçekleştirmekte görevli olan devrimcilerin temel görevlerinin arasına sokulmaya çalışılmaktadır.

Bizim gibi emperyalizme bağımlı ülkelerde, emperyalist sömürüye karşı çıkmanın asıl anlamı o ülkeleri gerçek bağımsızlıklarına kavuşturmak için savaşmaktır. Bunun için de her şeyden önce emperyalizmin işbirlikçilerinin iktidarına son vermek için mücadele etmek gerekir. Bu mücadele ise, kaçınılmaz olarak içerdeki egemen sınıflar iktidarına karşı bir iç savaş sürecinden geçer. Ve gene kaçınılmaz olarak böyle bir iç savaş ülkedeki milli krizin, yani ekonomik-sosyal ve siyasal alanlardaki krizin derinleşmesine paralel olarak yükselip derinleşebilir. Buhrana karşı olup olmama konusunda tartışma konusu olan şey emperyalizmin buhranı sorunu değil, emperyalizmin hegemonyası altındaki ülkenin (devrimci iç savaşın kaçınılmaz olarak üzerinde yükseleceği) milli krizidir. Ve TİKP revizyonistlerinin sözüm ona "emperyalist sömürûye karşı çıkmanın bir başka adı" diye veya "emperyalizmin buhranını derinleştirme" amacıyla(!), emperyalizme bağımlı ülke devrimcilerinin temel görevi haline sokmaya çalıştıkları şey de, işte bu milli krizin derinleşmesinin önlenmesi; onun bir parçası olan siyasi istikrarsızlığın ve "anarşi"nin (ve de iç savaşın) önlenmesine paralel olarak, milli ekonominin güçlendirilmesi ve bu doğrultudaki sorunların çözülmesi için mücadele edilmesidir. Bunun, bir yarı sömürge ülkedeki işçi sınıfının devrim yapma görevinin ertelenmesi talebinden başka bir anlama gelmediği, tartışma götürmez şekilde ortadadır.

Onların bu konudaki gerici sosyal şoven fikirlerini Stalin’e maletmeye çalıştıkları da bilinmektedir.

Geçen yıl H. Birliği ve H. Kurtuluşu ile H. Sesi arasında bu konu ile ilgili bir tartışma sürdürülmüş, H. Birliği ve H. Kurtuluşu’nun, H. Sesi’nin ülkedeki buhrana karşı çıkarak istikrarı savunduğu şeklinde özetlenebilecek suçlamaları karşısında H. Sesi; Stalin ile, Buharin arasındaki "devrimin emperyalizmin en zayıf halkasında gerçekleşeceği" tezi üzerine olan bir tartışmayı gündeme getirmiştir. Bu konu üzerinde de burada kısaca duralım.

Bu tartışmada Stalin, Buharin’in "devrimin emperyalizmin en zayıf halkasında gerçekleşeceği" tezini, "devrimin en zayıf iktisat sisteminde gerçekleşeceği" biçiminde kavramasının yanlışlığına işaret etmekte; (daha önce Lenin’in Buharin’in tezlerine karşı ileri sürdüğü görüşlere paralel olarak) "emperyalizmin en zayıf halkası" ifadesi ile "en zayıf iktisat sistemi" ifadesi arasına bir eşit işareti konulamayacağını belirtmekteydi. Bu suretle devrimin en zayıf milli iktisat sisteminde gerçekleşeceği şeklindeki görüşün yanlışlığını ileri sürmekteydi. Bu tartışmadaki Stalin’in görüşlerini kendi oportünist tezlerini doğrulamak için kullanmaya kalkan D. Perinçek, bunun için basit laf oyunlarına baş vurmaktadır. Stalin’in "devrimin en zayıf iktisat sisteminde gerçekleşeceği şeklindeki Buharin’in tezinin yanlışlığı" görüşünden hareketle; neredeyse, "devrimin en güçlü iktisat sisteminde gerçekleşeceği" şeklindeki bir saçmalığı Stalin’e maletmeye kalkışmaktadır.

Evet, Stalin’in ortaya koyduğu gibi "devrimin emperyalizmin en zayıf halkasında gerçekleşeceği" tezi ile "devrimin en zayıf milli iktisat sisteminde gerçekleşeceği" tezi arasına eşit işareti konamaz. Bu doğru olsaydı, devrim örneğin Rusya’da gerçekleşemezdi; en geri bir Afrika ülkesinde gerçekleşirdi. Ama buradan kalkarak "devrimin en zayıf milli iktisat sisteminde gerçekleşeceği tezinin doğru olmadığı" ifadesi ile, "devrimin en güçlü milli iktisat sis eminde gerçekleşeceği, bu nedenle milli ekonomilerin güçlendirilmesi gerektiği" tezleri arasına eşit işareti çekmenin hokkabazlıktan başka birşey olmayacağı ortadadır. Eğer bu doğru olsaydı Vietnamlı veya Angolalı devrimcilerin ülkelerinin milli ekonomilerini Rus ekonomisi kadar güçlendirmeye çalışacaklarına (!), devrim yapmakla çok yanlış bir şey yapmış oldukları sonucuna varmak gerekirdi(!!).

Aslında devrimin nerede gecçekleşeceği, veya emperyalizmin en zayıf halkasının neresi olacağı tartışması ayrı bir şeydir ve bu tartışmadan, "milli ekonomilerin güçlendirilmesi" tezi ile ilgili bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Emperyalizmin en zayıf halkasının nerede oluşacağı sorunu, ülkelerin ekonomik gelişkinliklerinden daha başka sorunlara bağlıdır.

Bugünkü söz konusu tartışma ise daha farklı bir sorun üzerinedir. Bizim gibi bir ülkedeki ekonominin önündeki sorunları çözme talebi, bir başka ifadeyle mevcut düzenin ekonomik sorunlarını çözerek krizin giderilmesi talebi proletarya tarafından ileri sürülebilir mi, sürülemez mi? Sorun budur. "Ben komprador ekonomisini değil milli ekonomiyi güçlendirmeye çalışıyorum" demesine rağmen, bu konuda PDA oportünitlerinin savundukları şey buna olumlu cevap vermekten başka bir şey değildir.

Bu konuda, H. Sesi’nin 119. sayısında "MC Türkiye Ekonomisini Nereye Getirdi?" başlıklı bir yazıda Türkiye ekonomisinin çözülmesi gereken sorunlarına değinilmiştir.

Yazıda, MC’nin uyguladığı iktisadi politikaların, Türkiye ekonomisini, büyük bir döviz sorunu ile karşı karşıya bıraktığı; bu yüzden, dış kredi musluklarının açtırılması talebinin hakim sınıf kesimlerinin en büyûk talebi haline geldiği anlatıldıktan sonra şöyle yazılıyordu:

"Dış kredi musluklarının açtırılması ise, bugün büyük ölçüde Kıbrıs sorununun çözülmesine bağlıdır. MC hükümeti bu sorunu sürüncemede bırakırken, kapıları ardına kadar Rusya’ya açmıştır. Amerika ve Avrupa ülkelerinin son zamanlarda yoğunlaştırdıkları ekonomik ambargo bu siyasete duydukları tepkinin ifadesidir. Bugün dışa bağımlı olan Türkiye ekanomisinde görülen buhranın en temel sebebi, batılı ülkelerin uyguladığı işte bu ambargodur.
(...)
Kıbrıs meselesinin çıkmazdan kurtarılması; bol miktarda uzun vadeli, düşük faizli kredi sağlanması; Türkiye’nin DÇM’lere duyduğu ihtiyacın azaltılması; dolayısıyla imalat ve fiyat artışlarının hafifletilmesi; piyasanın istikrara kavuşturulması; bu sayede büyük çaplı devalüasyonlardan kaçınılması; işte hakim sınıfların istedikleri bunlardır. Bu talebler hakim sınıfların en geniş kesimlerini, Kıbrıs’ta taviz verebilecek bir CHP - AP koalisyonu, bu olmadığı taktirde Ecevit başkanlığındaki bir CHP hükümeti fikrinde birleştirmektedir. Hakim sınıflar içinde bu eğilimi ilk ifade edenler, Vehbi Koç ve Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği (TUSİAD) çevresinde birleşmiş olan büyük sermayedarlardı." (Halkın Sesi, sayı 119)

Belirtilen sorunların çözümünün talep edildiği ve bu doğrultuda mücadele edileceği fikri bu yazıda açık açık yer almamaktadır. Ancak H. Sesi bütün o dönem boyunca bu tespitler ışığında, bir AP - CHP koalisyonu talebini sürekli olarak gündeme getirmiştir.

Sürekli olarak, "batı ile ilişkileri düzeltecek" siyasal çözümler talep etmiş, bir AP - CHP koalisyonunun Kıbrıs meselesini çözebilecek yegane çözüm olması fikrinden hareketle, AP - CHP koalisyonunun en geçerli siyasal çözüm olduğunu ileri sürmüştür. (Tabii "uygun" gerekçe de her zaman var: Kıbrıs’ta barışa karşı mısınız? Yoksa Rusya’ya teslim olmamızı mı istiyorsunuz?!) Daha sonra da bir CHP hükümeti bu nedenle desteklenmiş ve CHP’den bu doğrultuda (batı ile ilişkileri düzeltecek!) uygulamalar talep edilmiştir. "Aydınlık"ın bütün temel siyaseti de bu tespitler doğrultusunda olmuştur. Bu doğruftuda 7 Ekim tarihli Aydınlık’ta gene D. Perinçek şöyle yazmıştı:

"Ecevit, geçen baharda ne zaman dış meseleyi çözmek için bir adım atsalar, anarşinin tırmandırıldığına dikkat çekmişti.
(....)
"Kıbrıs meselesini çözemeyen bir hükümet anarşi meselesini de çözemez.
(.... )
"Eccvit, batı i!e ilişkileri düzelttikçe ve Kıbrıs meselesinin çözümü için olumlu adımlar attıkça Türkeş’in ayağının altındaki toprak kaymaktadır."

"Kıbrıs meselesinin çözümü" ve "batı ile ilişkilerin düzeltilmesi"; bunların ne anlama geldiği yukarda H. Sesi’nin 119. sayısından yaptığımız alıntıda yeterince açıklanmaktadır. Tekelci burjuvazinin TÜSİAD’ın, V. Koç’un ve Sabancı’nın bunları niçin talep ettiği de açıklıkla anlatılmıştı. Bu noktadan sonra, herhalde, "ben komprador ekonomisini değil, milli ekonomiyi güçlendirmeyi savunuyorum" gibi iddialar laf olsun diye söylenmiş şeyler olmaktan öteye gidemez.

"Milli ekonomiyi güçlendirme ve mevcut ekonomik sistemin açmazlarının giderilmesi" talebi, kuşkusuz "iç savaşı önleme" talebiyle "uyumlu" ve "tutarlı" taleplerdir. Çünkü, gerçekten "anarşi" başka türlü önlenemez. Siyasi istikrar, ekonomik istikrar olmaksızın gerçekleşemez. Perinçek’in ifadeleri ile söylersek, Kıbrıs meselesini çözüp, batı ile ilişkileri düzeltip, kredi musluklarını açtıramayan bir iktidar "anarşi" meselesini de çözemez. Bu yüzden, ekonomik krizin giderilmesi için mücadele talebi, asayiş programının zorunlu bir parçası sayılmalıdır.

Şimdi, bu konuda, bizim açımızdan, anlaşılmayan bir nokta kalmıştır; TİKP revizyonistleri, bu asayiş programının içinde "sahte soleular"dan başka bir de "revizyonistler"e karşı da savaşmak gerektiğinden bahsediyorlar. Revizyonistler derken TKP ve TİP’i kastettiklerine göre, iç savaşı önlemek ve asayişi sağlamak için niçin onlara karşı da savaşmayı önerdiklerini anlamak mümkün değildir. Zira, TİP’li ve TKP’li revizyonistler de bu "asayiş programı"nı savunma konusunda hiç de kendilerinden aşağı kalmamaktadırlar. TİP’in eski-yeni tüm teorisyenleri, Yürüyüş’te hükümetimizin ekonomik sorunları ve asayiş meselesini mutlaka çözmesi gerektiği üzerine dehşetli tahliller döktürmektedirler. "Bireysel terörizme" karşı savaş konusunda ise PDA’cı baylarımızı bile geride bırakacak kadar azimle mücadele ettikleri inkar edilemez. "TKP"liler ise, "hükümetimizin kardeş kavgasını önlemesini" istemekte ve "iç savaş tehlikesini önlemede oldukça kararsız davranmış" olmasından şikayetçi olmakta (Ürün, s.51), "bireysel terörizme’" karşı da Ecevit’in yönettiği koroya güçleri yettiğince katılmaktadırlar.

Hal böyleyken, TİKP’ci bayların, anarşiyi önleyerek mevcut düzenin asayiş ve huzurunu sağlamak için, "sahte sotculara ve anarşistlere karşı" TKP’li ve TİP’li burjuva uşaklarıyla kolkola savaşacaklarına, "iç savaşı önlemek için sahte TKP’li revizyonistlere karşı mûcadele etmek gerektiği"den sözedip durmalarını anlamak mümkün değildir!

Bu "asayiş programı"nın kendilerini burjuvazinin uşaklığına adayanlarca savunulmasına bir diyeceğimiz yoktur. Yeter ki bu, "mevcut düzenin sorunlarını çözme" görevi, bu düzeni yıkmakla görevli proletaryaya onun devrimci dünya görüşü olan Marksizm - Leninizme maletmeye kalkışılmasın!

Türkiye ekonomisinin sorunları, aslında, sol içindeki burjuva uşaklarının yardımlarına rağmen (!) kolay kolay çözülemeyecek kadar karmaşıklaşmıştır. Emperyalizme bütün temel unsurlarıyla bağımlı bir düzen yıllardır çözümsüz sorunları üreterek bugünkü keşmekeşi ortaya çıkarmıştır.

İkincisi, sorun sadece ekonomik düzeydeki tıkanıklıklar da değildir. Mevcut düzenin ürettiği sorunlar çoktan siyasal ve sosyal alanlardaki "kargaşa"ya sıçramıştır. Burjuva partileri kendi aralarında ve kendi içlerinde sayısız kliklere bölünmüşlerdir ve bu nedenle 1970’lerden bu yana istikrarlı hükümetler oluşamamaktadır. Sorun sosyal alandaki betirtileriyle de incelendiğinde gene aynı şekildedir. Geniş emekçi halk yığınları acımasız bir açlık ve yoksulluk altına itilmişlerdir. İşsizlik en üst boyutlara ulaşmaktadır. Köylerden şehirlere büyük göçler, şehirlerin kenarlarında üstelik sınırsız bir zenginlik ve ihtişamın yanı başında, her türlü sosyal olanaktan yoksun dev köyler yaratmaktadır. Toplumun eski - durağan yapısı her yönüyle sarsıntılara uğramaktadır.

Ülkeyi bir baştan bir başa saran çatışmalar (ve hatta faşizmin toplumun belirli kesimlerinde - orta sınıfların çöküntüye uğramakta olan kesimleri arasında- belli bir taban bulabilmesi bile) bu sorunlardan ve tarihi gelişmelerden bağımsız olarak düşünülemez. Bu koşullar altında, ülkedeki sosyal - siyasal çalkantılardan yakınmak, burjuvaziden istikrar talep etmek, sahte barış ve liberalleşme vaatleri yaymak bizim görevimiz değildir. Ülkenin bugünkü koşullarında sınıf mücadelesinin keskinleşmesi ve bunun bir ürünü olarak faşist karşı devrim güçleriyle halkın devrimci kesimleri arasındaki çatışmaların yaygınlaşması kaçınılmaz bir şeydir. Marksistter ise "kendini sınıf mücadelesine dayandırır, toplumsal barışa değil." (Lenin)

Bu çalkantıların ve mücadelenin nereye kadar gideceği, burjuvazinin geçici ve nispi bir istikrar sağlamayı başarıp başaramayacağı ve olayların hangi yönde gelişme göstereceği ayrı bir sorundur. Ama bütün ihtimaller altında, mevcut düzene ait bütün bu çalkantıları ve çatışmaları, acımasız bir sefalet ve zulüm altında inletilen emekçi halklarımızın kurtuluşuna giden devrimci bir yola, emekçi halklarımızın kendi iktidar yoluna kanalize etmek için mücadele edeceğimiz ve işçi sınıfının tutumunun bundan başka bir sey olamayacağı kesindir.
 

EK: MARKSiZM VE İÇ SAVAŞ
(Lenin, " Gerilla Savaşı" Makalesinden)
"Bu mücadelenin doğmasına yol açan tarihsel koşulların neler olduğunu anlayamayışımız yüzünden, onun zararlı yanlarını gidermede yeteneksiz kalıyoruz. Oysa mücadele sürüyor. Güçlü iktisadi ve siyasal nedenler yüzünden bu mücadeleyi önlemek, biziım gücümüz içerisinde değildir.
Böyle bir itiraz, katıksız bir burjuva-liberal itirazdır, marksist bir itiraz değildir; çûnkû bir marksist, iç savaşa ya da onun biçimlerinden biri olan gerilla savsşına genel olarak anormal ve moral bozucu olarak bakamaz. Bir marksist, kendini sınıf mücadelesine dayandırır, toplumsal barışa değil. Belirli keskin siyasal ve iktisadi bunalrm dönemlerinde, sınıf mücadelesi doğrudan bir iç savaş, yani toplumun her iki kesiti arasındaki silahlı mücadeleye doğru gelişme gösterir. Böyle dönemde marksistler, iç savaştan yana yerlerini almak zorundadırlar. İç savaşın herhangi bir moral suçlaması, marksist açıdan kesinkes benimsenemez.

Bir iç savaş döneminde, proletaryanın ideal partisi savaşan partidir. Bu kesinlikle itiraz götürmez. İç savaş açısından herhangi bir özel andaki iç savaşın özel bir biçiminin elverişsizliğini savunma ve tanıtlamanın olanağını kabul etmeye tamamen hazırız. Askeri elverişsizlik açısından farklı iç savaş biçimlerinin eleştirisini tümüyle kabul ediyoruz ve bu sorunda son sözü söylemesi gerekenin, her özel yöredeki sosyal-demokrasinin pratik işçilerinin olduğunu kesin olarak benimsiyoruz. Ama biz, marksizmin ilkeleri adına, iç savaşın koşullarının bir tahlilinden, anarşizm, blankicilik ve terörizm konusundaki harcıalem ve klişeleşmiş sözler yüzünden kaçınılmamasını istiyoruz, ve Sosyal-Demokrat Partinin, genel olarak gerilla savaşına katılması gibi sorunların tartışılması sırasında, Polonya Sosyalist Partisinin şu ya da bu örgütünün, şu ya da bu anda benimsendiği anlamsız gerilla eylemleri yöntemlerinin bir öcü olarak kullanılmamasını istiyoruz.
(... )

Sosyal-Demokratların gururlu ve, böbürlenerek, biz anarşist, hırsız, soyguncu değiliz, ‘biz bunların çok üstündeyiz, gerilla savaşını kabul etmiyoruz’ dediklerini görünce kendime soruyorum: Bu adamlar ne söylediklerinin farkındalar mı? Ülkenin her yerinde kara yüzler hükümeti ile halk arasında silahlı çatışmalar ve çarpışmalar oluyor. Devrimin gelişmesinin bugünkü aşamasında, bu kesinlikle kaçınılmaz bir olgudur. Halkta kendiliğinden ve örgütsüz bir biçimde -ve işte tam da bu nedenden ötürü, çoğunca talihsiz ve istenilmeyen biçimlerde- bu olguya silahlı çatışma ve saldırı yoluyla tepki gösteriyor. Ben, örgütümüzün zayıflığı ve hazırlıksız oluşu yüzünden, belli bir yerde ya da belli bir zamanda, bu kendiliğinden mücadelede parti önderliğinden kaçınmamızı anlayabilirim. Ben, bu sorunun yerel eylem işçileri tarafından saptanması gerektiğini, ve zayıf ve hazırlıksız örgütlerin yeniden biçimlendirilmesinin kolay birşey olmadığını kavrıyorum. Ama, bu bir sosyal-demokrat teorisyen ya da yayımcının bu hazırlığını kınamadan çok, gururlu bir böbürlenme ve kendini beğenmiş bir edayla anarşizm, blankicilik ve terörizm konusunda gençliğinde papağan gibi öğrendiği tümceleri yinelediğini gördükçe, dünyanın en devrimci öğretisinin bu aşağılanması, bana dokunuyor.
(...)

Sınıf mücadelesinin iç savaş noktasına kavuştuğu bir dönemde, sosyal-demokratlar, yalnızca bu iç savaşa katılmayı değil, aynı zamanda da önderlik rolünü oynamayı da görev edinmelidirler. Sosyal-demokratlar, örgütlerini, düşman güçlerine zarar verecek bir tek fırsatı bile kaçırmayan, bir savaşçı parti olarak gerçekten hareket edebilecek biçimde eğitmek ve hazırlamak zorundadırlar.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org