|
|
|
|
12 MARTTAN BUGÜNE... ECEVİT HÜKÜMETİ, MEVCUT KRİZlN BİR İÇ SAVAŞ DOĞRULTUSUNDA DERİNLEŞMESİNE KARŞI OLİGARŞİNİN BİR "MÜDAHALESİ"DİR Ülkemizde son zamanlarda ortaya çıkan gelişmeIer gerçekten üzerinde dikkatle durulması gereken bir önem taşıyor. Siyasi gelişmelerin yönünün doğru olarak gözlenmesi ve siyasi görevlerimizin doğru olarak tespit edilmesi gerekiyor. Bu ise mevcut siyasi gelişmelerin yakından ve derinliğine incelenmesini gerektirir. Bu önümüzdeki günlerde en önemli sorunumuz olacaktır. Bugünkü siyasi gelişmelerin doğru olarak kavranabilmesi için göz önünde bulundurulması gereken temel olgu ülkemizin emperyalizm tarafından |
![]() |
|
sömürülen ekonomik, askeri, siyasi bakımlardan bağımlı
ve onun gizli işgali altında bulunan yenisömürge bir üIke olmasıdır. Bu
durum ülkemizi sürekli ekonomik krizlerle, siyasi istikrarsızlıklarla
karşı karşıya bırakan; sürekli olarak köklü sorunlar doğuran bir temel
yaratmaktadır. Ülkemizde kapitalizm özellikle 3. bunalım dönemi içindeki
(bu dönemin özelliklerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan) gelişmeler
sonucu oldukça gelişmiştir. Buna karşılık ükemiz ekonomisi bağımsız bir
kapitalist yapıya sahip değildir. Temelini esas olarak emperyalizmin bir
uzantısı durumundaki "montaj sanayii" oluşturmaktadır. Hammadde (yarı
mamul madde olarak) ve makina teçhizat ve teknoloji bakımlarından dışardan
sürekli olarak beslenmek zorundadır, ki bu beslenmenin sağlanması tüm iç
finansman kaynaklarını emdiği gibi buna ek olarak sürekli bir dış
borçlanmayı gerektirmektedir. Bunun yanında feodalizm de tam olarak
tasfiye edilebilmiş değildir. Ulusal sorun çözümlenmemiştir. Bütün bunlar
ülkemizde burjuva demokratik devrimin tamamlanmamış olmasını
getirmektedir.
Böylesi bir yapı, ülkedeki egemen sınıfların, giderek güçlenen ve belirleyici bir konuma yükselen işbirlikçi yerli-tekelci burjuvazi, toprak ağaları ve tefeci tüccarların en irilerinden oluşan bir ittifak (oligarşi) şeklinde ortaya çıkmasını getirmektedir. Oligarşi kendi içinde çelişkili bir nitelik taşır. Kapitalizmin dışa bağımlı da olsa gösterdiği gelişme feodalizmin geriletilmesini gerektirmektedir. Kaynaklar ağırlıkla var olan sanayiinin ihtiyaçlarına akıtılmak zorundadır, vb. Özetle kapitalizmin gelişmesi bir yandan eski gerici ittifakın parçalanmasını, öte yandan egemenliklerini sürdürebilmek için yine onların "birleştirilmeleri" zorunluğunu doğurmaktadır. Oligarşi içi çatışmalar bir yandan ülkede siyasal istikrarsızları doğururken, yine oligarşinin egemenliğinin zayıf bir temel üzerinde yükselmesi ülkedeki siyasal yapıyı ve gelişmeleri belirleyici bir şekilde etkilemekte, tayin etmektedir... Bir ülkedeki ekonomik ve toplumsal yapının özellikleri o ülkenin siyasal yapılanışını ve siyasal gelişmeleri büyük ölçüde etkiler. Eğer egemen sınıfların durumu geniş halk yığınlarına ekonomik tavizler tanımaya olanak verecek kadar "sağlam" ve "güçlü" ise, burjuvazi mümkün olduğu kadar tavizci bir yönetim sürdürmeyi; egemenliğini tavizci ve "demokratik" yönetim metodlarına dayanarak sürdürmeyi tercih eder. Tersine, eğer burjuvazi (egemen sınıflar) zayıf ve güçsüzse geniş halk yığınlarına ciddi tavizler verecek durumda değillerse egemenliklerini faşist yönetim metodlarına dayanarak sürdürmeyi tercih edecekler, demokrasiyi "lüks" olarak görerek faşizme yöneleceklerdir. Ülkemizde de, zayıf ve cılız olması, oligarşinin, faşist baskı ve terör yöntemlerine dayanarak, bu şekilde yığınların baskı altında tutulması ve sindirilmesi politikalarına dayanarak egemenliğini sürdürmeye çalışmasına yol açmaktadır. Bu durum aynı zamanda tekelci buıjuvazinin bütünü açısından gerekli kitle desteğinin oluşturulması ile devlet aygıtının tümünün ve bütün toplumun faşistleştirilmesi talebini de beraberinde getirmektedir. İşte karşılaştığımız tüm temel siyasal gelişmeler, ancak ülkemizin özgül yapısının ortaya çıkardığı bu özelliklerle ilişkileri çerçevesi içerisinde doğru olarak kavranabilir. 12 MART VE SONRASI 12 Mart öncesindeki ekonomik koşullar aşağı yukarı bugünkü gibiydi. Ekonominin yapısal özelliklerinden kaynaklanan sorunlar birikmiş, olağanüstü önlemler alınmasını gerektiriyordu. Emperyalist mihraklar bugünküne benzer önlemleri dayatmıştı; (IMFnin emirleri yönünde) yüksek oranlı bir devalüasyon gerçekleştirildi. İç talebi ve ithalatı daraltıcı tedbirler gündeme getiriliyordu. Gündeme getirilen tedbirler geniş halk yığınlarının yaşam koşullarında dayanılmaz sıkıntıları ve yoklukları getirecekti. Oysa Devrimci Mücadele giderek artan bir hızla halk kitleleri içinde genişliyordu. Daha 1970 yılı yazında Türkiye, DEV-GENÇin önderlik ettiği geniş işçi ve köylü hareketlerini yaşamıştı. Dayanılmaz şekilde ağırlaşan yaşam koşulları ile birlikte Devrimci Mücadelenin hızla büyüyüp, yaygınlaşarak düzenin temellerini sarsacağı ortada idi. Ordu içinde küçük burjuva radikalizmi, sol görüşle iç içe bir şekilde örgütleniyordu. Pre-kapitalist unsurların aleyhine uygulamaların gündeme getirilmesi sonucu ortaya çıkan DP hareketi ve diğer nedenlerle yıpranan Demirel hükümetinin, oligarşinin egemenliğini sürdüremeyeceği ortadaydı. Bugünkü gibi bir reformist alternatifi geçerli kılan nedenler de olmaymca, emperyalizm 12 Mart uygulamasını gündeme getirdi. Kontr-Gerilla uzmanlarının önderliğinde bütün devrimci unsurlara karşı savaş ilan edildi. İşkencelerin cinayet ve katliamların devletin resmi politikası olarak sürdüğü bu dönemde kukla iktidar arkasında devleti esas olarak yöneten güç ABD emperyalizminin (CIAnın) ağırlıkla ordu içinde örgütlediği Kontr-Gerilla örgütü olmuştur demek doğru olur. Bu açık faşist diktatörlük döneminde "iç düşmanlara" karşı ilan edilen bu açık savaş döneminde halk yığınlarına önderlik edebilecek olan Devrimci güçler ezilirken halk yığınları korkunç bir pahalılığın altında tam anlamıyla soyuldu. Bu ağır talan ve katliamların sessiz seyircileri haline gelen sendika ve sözde reformist parti resmen kapatılmadı. 12 Mart dönemi sonrasında bir çok değişikliklere ve arada kısa bir CHP koalisyonunun kurulmuş olmasına rağmen özünde fazla bir şey değişmemiştir. 12 Martın sıkıyönetim terörünün yerine bu dönemde sivil faşist terörün yaygınlaştırılıp yoğunlaşması, bu kez ülkeyi gene -fakat bu kez sivil- bir iç savaş görüntüsüne sürüklemiştir. Özünde fark yoktur diyoruz, çünkü sivil faşist terorün yoğunlaşmasını sağlayan Ülkü Ocaklan ve MHP, sıkıyönetim döneminde yönetimi elinde tutan resmi faşist örgütün (şimdi bilinen adıyla Kontr-Gerillanın) sivil-legal örgütlenmesi, yan kuruluşu gibidir. Bütün MC hükümetleri döneminde resmi gizli güçler tarafından Ülkü Ocakları örgütlendirilmiş, Aliağa, Seydişehir, İs-Demir, Tariş gibi büyük devlet işletmeleri ve eğitim kurumları, özellikle sivil savunma uzmanlarının destekleriyle (ki bilhassa Seydişehir ve A1iağada çok açık görülür) bunlara işgal ettirilmiştir. (Bir örnek ODTÜdür. Önce I.Alyanak istifa ettirilmiş, yerine faşist Hasan Tan rektör olarak tayin edilmiş, o, "işçi" adı altında işgalci kuvvet olarak yüzlerce faşisti ODTÜye doldurmuştur. Faşist işgal hareketinin başarısızlığa uğratılmasından sonra ise ODTÜden atılan işçilerin topluca TAR-İŞte işe almmaya çalışıldığı gazetelerde yazıldı. Faşistler adeta askeri birlikler gibi hareket ettirilip eğitiliyorlar. Hasan Tan da şimdi, bir kısım 12 Mart işkencecisi gibi yurt dışına kaçmıştır). MC hükümetleri dönemince faşist terör, bir hükümet politikası olarak sürdürülmüş, faşist terör demagoji ile beslenerek yığınlar içinde faşizmin ideolojik yayılması, kitle temeli güçlendirilmeye çalışılmıştır. Faşizmin terör politikaları karşısında soldaki bir çok revizyonist grup oyuna gelmeme gibi gerekçelerle faşizme karşı çıkmama, aynı şekilde karşılık vermeme şeklinde faşizme teslimiyeti savunmuşlardır. Faşistlerle devletin güvenlik kuvvetlerini karşı karşıya bırakmayı savunmuşlar, TSİP, TİP, TKP ve Halkın Sesi gibi hainler faşist saldırılar karşısındaki halkın kendisini savunmasına bile karşı çıkacak ve halkın meşru savunma hakkına sahip çıkan Devrimcileri ihbar etmeye vardıracak kadar alçalmışlardır. Faşizmin saldırıları geniş halk yığınları içinde güçlü bir can güvenliği talebinin, faşizme karşı savunma eğiliminin doğmasına neden olmuştur. Geniş emekçi halk yığınlarının ve devrimcilerin her türlü teslimiyet önermesini reddederek faşizme karşı aktif bir direnmeyi yaratmaları faşizmin oyunlarının bozulmasına, faşist terör ve demagojilerin bir ölçüde de olsa etkisizleşmesine yol açmıştır. Faşist güçlerle halk güçleri arasındaki mücadelenin bir iç savaş doğrultusunda derinleşmesi bir yandan da egemen sınıflar içinde bu gelişmeler karşısındaki huzursuzluklara da yol açmıştır. Bu durumun oligarşi içinde, (geniş halk yığınlarının can güvenliği özlemlerine sahip çıkan) CHP iktidarına olan eğilimlerde belirli bir rol oynadığı söylenebilir. 1973 yılındaki seçimlerden sonra oligarşinin sorunlarına bir çözüm bulunamadı. Oligarşinin yapısal olan sorunları daha da derinleşmişti. Birbiri ardı sıra devalüasyonlar yapılmaya başlandı. Bunların adına "para ayarlanması" denilerek kitlelerin tepkisi önlenmeye çalışıldı. Ancak, bu ekonomik gelişmeler hayatı alabildiğine pahalılandırdıkça, bu tür kelime oyunlarının da oligarşi için çözüm yolu olmadığı ortaya çıktı. 1971 sonrasında "sanayi" daha büyük bir hızla büyüdü. "Sanayinin" büyümesine paralel olarak da tekelci burjuvazinin hammadde, yan-mamul madde, makina-teçhizat ve teknoloji için döviz ihtiyacı, yatırımların finansmanı için kredi ihtiyacı, fabrikaların işleyebilmesı için enerji ihtiyacı arttı. 1974 yılında ortaya çıkan Kıbrıs müdahalesi bu duruma bir tüy dikti. Daha önce yerli tekelci burjuvaziye aktarılan fonların önemli bir kısmı savaş harcamalarına ve silahlanmaya ayrıldı. Kıbrıs bunalımı nedeniyle etkilenen ABD-Türkiye ilişkileri silah ambargosunu doğurdu ve döviz rezervlerinin önemli bir bölümü (yerli tekelci buıjuvazinin ithalat ihtiyaçları yerine) askeri harcamalara aynldı. Savaş durumu nedeniyle ticari ilişkiler de önemli ölçüde aksadı. Yerli tekelci burjuvazi, bu sorunlarına bir çözüm bulmaya çabaladıysa da, başarılı olamadı. 1974 yılı yaz aylarmdan beri devam eden ekonomik sorunlar 1977 yılının ortalarında bir erken seçimi zorunlu kıldı. Gelinen yer yine 12 Mart öncesi koşulların üç aşağı beş yukarı aynıydı. "Döviz dar boğazı" gene gündemdeydi. IMF gene yüksek oranlı bir devalüasyonu, ücretlerin ve maaşların sabit tutulmasını, taban fıyatlarının düşük tutulmasını, iç talebin kısıtlanmasını "öneriyor"(!)du. Bunlardan bir kısmı (özellikle kur ayarlamaları şeklinde kısmi devalüasyonlar) uygulandı. Taban fiyatları düşük tutuldu. Ve işte bu koşullarda II. MC düşürüldü. Demirel (bu kez şapkasını unutmadan!) gene gitti. Ecevitin bazı Erimvari demeçlerini gördükçe "tarihin tekerrürden ibaret olduğuna" inanası geliyor insanın. ECEVİT HÜKÜMETİ, SORUNLARI, VE KONTR-GERİLLA TARTIŞMALARI Ecevit hükümetinin güven oylaması-yapılacağı gün tekelci burjuvaıinin önde gelen sözcülerinden Abdi İpekçi şöyle yazıyordu: "Türkiye, bir iç savaş niteliği almaya başlayan şiddet eylemleri, tükenen dövizleri, işlemeyen fabrikaları ve dayanılmaz bir hal alan pahalılığı ile tam bir kaosa gidiyordu. Kendi içindeki kabusu çözemeyen hükümet bu sorunların üstesinden gelmek şöyle dursun İstanbula bir Vali, Kahireye bir büyükelçi, TRTye bir genel müdür atayabilmekten bile acizdi. Ekonomi 70 sente muhtaç duruma düşmüşken, eldeki tütün ve buğday stoklarını satma becerisi gösterilemiyor ve ürünler depolarda, toprağın altında çürütülüyordu. Baskısı gittikçe yoğunlaşan ekonomik ve politik sorunlar, hiçbir karara bağlanmadan durmadan erteleniyor, ertelendikçe güçleşiyordu. Ve hemen hemen her gün devletin içerde ve dışarda saygınlığına yeni yeni darbeler indiren olaylarla karşılaşılıyordu. Kamu görevlilerinde moral, halkta umut kalmamıştı. İşler patlama noktasma hızla yaklaşıyor ve herkes ne zaman, nereden nasıl geleceğini bilmediği bu patlamayı kaygıyla bekliyordu(..) Türkiyenin 1977 sonunda içine sürüklendiği ortam ve koşullar her zaman, her ülkede olmaz. Ama olduğu zaman sonucu ya askeri bir darbedir ya da kanlı bir isyan... Oysa içerde ve dışarda bir çoklarının bekledikleri bu olasılıklar şimdi kendiliğinden önlenmiştir." Ecevit hükümeti krizin bir savaş doğrultusunda
derinleşmesine karşı oligarşinin bir "müdahalesi" olarak
değerlendirilebilir. Öcelikle CHP iktidarının karşı karşıya bulunduğu sorunları köklü bir şekilde çözerek iktidarını uzunca bir dönem için sağlamlaştırabileceği ve bu suretle nispeten istikrarlı bir döneme geçileceği düşünülmemelidir. Herşeyden önce ülkemizin (egemen sınıflar açısından) reformist görünümlü bir yönetimin kalıcı olarak sürdürülmesine uygun bir yapıya sahip olmadığına dikkat edilmelidir. Reformist bir görüntünün korunabilmesi için gerekli olan "tavizci" bir politikanın yürütülebilmesi bugünkü düzen çerçevesi içinde olanaksızdır. Ecevitin bugünkü düzeni değiştirmeye ise (bunu yapıp yapamayacağı bir yana) kendisinin niyeti yoktur. Bu nedenle oligarşi Ecevit hükümetlerini uzun dönemli kalıcı bir tercih olarak gündeme getirmiş değildir. Ecevit hükümetlerinin ülkemizdeki bugünkü yapısı ve özellikleri çerçevesinde ancak geçici bir çözüm olarak gündeme getirildiği, oligarşinin buna karşılık daima bir faşist iktidar alternatifini elinde tutacağı gözden uzak tutulmamalıdır! Bu alternatifin canlı tutulacağı koşulların da ortadan kalkması beklenmemelidir. Faşist terör ve demagoji ve bu yolla faşizmin kitle temelinin güçlendirilmesi sürecektir. Devlet aygıtındaki faşist örgütler ortadan kaldırılamayacaktır, vb. vb... Ecevit yüz yüze kaldığı sorunlar karşısında ne şekilde hareket edecektir? Ecevit hükümeti bugün oligarşinin yüz yüze olduğu sorunları çözmeye yönelmiştir. Kıbrıs sorunu, ekonomik sorunlar ve şimdi birden bire alevlendirilen Kontr-Gerilla tartışmaları ile iç içe geçen "asayiş" sorunu. Ecevit işe Kıbrıs sorunundan başlamıştır. Güvenoyu almadan bile, bu konuda çarpıcı girişimlere yönelmiştir. Zira Kıbrıs sorununun diğer (ekonomik) sorunlann kilit noktası olduğunu görmektedir. Ekonomik alanda Ecevitin IMFnin "önerilerine" hemen ve aynen uyması beklenemez. Zira bu Ecevit hükümetinin yüzündeki tüm reformist maskenin hemen düşmesinden başka bir sonuç veremez. Ecevitin bir gazeteci ile yaptığı mülakatta bu konudaki bir soruya karşılık "IMF önerilerinin ancak gelişkin kapitalist ülkeler ya da faşist ülkeler için geçerli olabileceğini" söyleyerek "karşı öneriler sunabileceklerini, orta yolun bulunabileceğini sandığını" söylüyordu. Memur maaşlarının ve işçi ücretlerinin sabit tutulması, taban fiyatlarının düşük tutulması gibi taleplere Ecevitin aynen uyması beklenmemelidir. İşçi ve memurların gelirlerinin kısmen artırılmasına yönelik uygulamaları gündeme getirmesi, yüksek oranlı devalüasyona en azından uzunca bir süre başvurmaması muhtemel görülmelidir. Bunun yanında benimsenen MC bütçesinde ithalatın kısıtlanması yolu tutulmuştur. Kamu yatırımlarının tekelci burjuvazinin ve IMFnin istekleri yolunda "alt yapı" tesislerine yöneltilmesi ve diğer yatırımların kısıtlanması yolunun tutulması da muhtemeldir. Kısaca, Ecevit hükümetinin IMFnin taleplerine kısmen uymak şeklinde bir politika izlemesi beklenebilir. Ecevit döviz konusundaki dış tıkanıklıkların Kıbrıs sorununda düğümlendiği noktasından hareketle bu sorunun çözümü doğrultusunda atacağı adımlarla döviz sorununun çözümü için yeni yollar açabileceğini hesaplamaktadır. Ayrıca bu şekilde ABD askeri ambargosunu da kaldırarak içerdeki askeri masrafların kısılmasını da sağlayabilecektir. Kıbrıs sorununun özellikle ABD emperyalizmi için bu denli önem taşıması nereden ileri gelmektedir? ABD emperyalizmi son yıllarda kurtuluş savaşları karşısındaki yenilgileri ile dünya çapında gerilemektedir. Vietnam yenilgisinden sonra şimdi Ortadoğu-Türkiye-Yunanistan çemberindeki varlığı da ciddi sarsıntılar geçiriyor. Buralardaki yerini pekiştirmek için büyük çabalar sarfetmektedir. Kıbrıs sorunu ise Türkiye ile Yunanistan arasındaki açılan çatlak nedeniyle ABD açısından önemli bir sorun yaratmaktadır. Bu sorun yüzünden iki ülkeden birinin ABD nüfuzundan koparak "Sovyet blokuna" yönelebilmesi tehlikesini doğurmaktadır. ABD için Kıbrıs sorununun, ABDnin bölgedeki hakimiyetini koruyacak şekilde çözümü bu nedenle hayati bir önem taşımaktadır. Zaten "Halkın Sesi" de bu durumu tespit ettiği için Türkiyede Kıbrıs sorununun bu şekilde çözümü için en uygun hükümet modelleri arayıp durmuştur. (Ve herhalde artık Ecevit hükümetiyle bu sorunun ABD hakimiyetini garantileyecek şekilde çözümleneceğine güveniyor olmalıdır ki artık legal partiyi de kurduklarını ilan etmişlerdir). Ecevit hükümeti, bugünIerde artan komando saldırılarıyla birlikte bir Kontr-Gerilla tartışmalarıyla da yüz yüze gelmiştir. Bu tartışmaları özellikle bu gibi gizli çevrelerle ilişkisi üzerine fazlaca "spekülasyon"(!) yapılan Hürriyet gazetesinin günlerce "manşette" yayınlaması ilginç bir noktadır. Bu suretle yapılmak istenenin Eceviti şimdi tam bir ordusuz kumandan durumunda iken MİTi, Kontr-Gerillayı, vb. aklamaya zorlamak olduğu söylenebilir. Ancak Ünsal ve Gençin açıklamaları çok önemli gerçekleri su yüzüne çıkaracak niteliktedir. Burada en önemli nokta ise, bu, devletin içindeki gizli faşist örgütlerin, Ülkü Ocakları ve MHP gibi faşist sivil örgütlerle olan ilişkilerinin açığa çıkarılmasıdır. Bütün bu faşist örgütler temizlenmeden ülkemizde asayişten, can güvenliğinden söz edilemeyeceği ortadadır. Ecevit hükümeti bunlara karşı mücadele etmediği sürece sadece barış vaadlerinin sahteliğini kanıtlamakla kalmaz, kendi geleceğini de belirler. Oligarşi bu kez de onu halka ve devrimcilere karşı kullandıktan sonra bu güçler tarafından oluşturulan faşist alternatifle yer değiştirmek üzere alaşağı etmekten geri kalmayacaktır. Geçen sayımızda da değindiğimiz gibi kendisi gerçek bir iktidar olmak istiyorsa ve sahte değil emekçi halk için, gerçekten değerli bir barıştan yana ise tüm bu faşist güçlere karşı gerçek bir savaş vermek zorundadır. Biz böyle bir savaşta faşist güçlere karşı bütün gücümüzle sonuna kadar savaşırız. Ve bu hükümetin faşist güçlere karşı olan bütün mücadelesini destekleriz. Ve Ecevit hükümetini bu doğrultuda mücadele etmeye çağırırız. Ne var ki, bugün CHP hükümeti ve Ecevit "sağdan da soldan da gelse bütün terörist eylemlere karşıyız" gibi gerçekleri bulandıran ifadeler kullanmakta, diğer yandan faşistlerle uzlaşmacı ve tavizci bir politika izlemeye hazırlanmaktadır. Halkın değil oligarşinin sorunlarını çözmeye çalışmaktadır. Biz Ecevit hükümetinin faşistlerle uzlaşan halkın aleyhine olan, oligarşi adına halkın ezilmesine ve sömürülmesine yönelik olan tüm eylemlerine karşı çıkacağız. Ve buna karşı halkımızın Devrimci Muhalefetini yürütüp örgütlemeye çalışacağız. Halkımızın devrimci taleplerinin gerçekleştirilmesinin tek yolunun devrim olduğunu haykıracağız. |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org