|
|
|
|
Türkiye'de Çözülme Süreci ve Muhalefet Hareketi Türkiye her yanıyla bir kargaşa ve bunalım döneminden geçmektedir. Bu bunalımlı dönemde, sınıfsal, ulusal ve dinsel dinamiklerin oluşturduğu süreçler, Türkiye' yi Cumhuriyet tarihinde belki de ilk kez ciddi sayılabilecek bir çözülme noktasına yaklaştırmış bulunuyor. Sınıfsal, ulusal ve dinsel düzlemdeki gelişmeler ve ortaya çıkan yeni mevzilenmeler, cumhuriyetin çimentosu Kemalizm'in aşınması ve geçersizleşmesiyle birlikte çözülmenin ana dinamiklerini de ortaya çıkarmaktadır. Anadolu'da tek bir millet, tek bir dil, tek bir kültür ve |
![]() |
|
inanç sistemi yaratmak amacındaki Kemalist
anlayış, kesin bir şekilde iflas etmiştir. Anadolu'nun kendi doğasına
uygun çok renkliliği yine canlanma sürecindedir. Kemalizm'in inkâr ettiği
ulusal kimlikler, kültürel ve dinsel kimlikler, 70 yıllık bir inkâr ve
yoketme dönemini geride bırakarak ortaya çıkmaktadır. Bu anlamıyla, yok
sayılarak kesin şekilde tarihe gömülmek istenen kimliklerin yeniden bir
varoluşu anlamına gelmektedir.
Her çözülme süreci, yeniden biçimlenmenin ana dinamiklerini ortaya çıkartır. Bugün Türkiye'de geleneksel devlet ve toplum yapısı aynen korunarak Anadolu mozaiğinin inkârına dayanan resmi ideoloji ile devam etmenin artık mümkün olmadığı her geçen gün daha fazla kavranmaktadır. Türkiye açısından bir değişim ve dönüşüm zorunlu hale gelmektedir. Bu değişimin nasıl ve ne şekilde bir sonuç yaratacağı daha çok bu süreçte etkin bir rol oynamaya aday politik odakların tutumuna ve politik güç dengesinin oluşumuna bağlı görünmektedir. Özellikle gerici-islâmcı akımların ve faşist hareketin bugünkü iktidar odaklarının yanısıra sürece damgasını vurmak için yoğun bir çaba içinde oldukları görülmektedir. Sol kesim ise çözülme sürecinin ihtiyaçlarına uygun bir konumlanıştan hayli uzaktadır. Solun çözülmeye çözüm olabilecek bir gelecek perspektifıni oluşturması ve buna bağlı bir politik hat üzerinde eylem birliğini yoğunlaştırması hem zorunlu hem de kaçınılmazdır. Çözülme sürecinin politik aktörlerinden biri haline gelmesi için sol güçler daha fazla bir zaman kaybı lüksüne sahip bulunmuyor. Etnik ve kültürel kimlik taleplerine bağlı canlanma, yalnızca Anadolu'ya özgü bir durum da değildir. Eski sosyalizm topraklarında da benzer durumlar gözlenmektedir. Sosyalizm ve enternasyonalizm gibi şiarlar etrafında ırk, dil, din ve kültür farklılıklarını aşarak çok daha ileri yeni bir toplumsal kimlik oluşturma amacındaki sosyalizm deneylerinin iflasıyla birlikte, bu topraklarda fışkıran milliyetçi gelişmeler, alt kimlik ve kültürlerin direnme gücünü ortaya koyduğu gibi, bir üst kimlik olma savıyla başlatılan uygulamaların da bu direnmeyi bütünüyle ortadan kaldırma gücü ve özelliği taşımadığını göstermektedir. Sosyalizmde, alt kimliklerin kabul edilerek, bu alt kimliklerin aşınması anlamına gelecek bir üst kimlikte buluşma söz konusuydu. TCnin çimentosunu oluşturan Kemalizm ise tam aksine diğer bütün kimlikleri inkâr ederek tek bir ulusal kimlikte, Türk kimliğinde buluşmayı zorunlu koşmaktaydı. Burada alt kimliklerin gönüllü bir aşımı sözkonusu değildir. Daha çok zor kullanarak, kapsamlı yasaklarla, tek bir ulusal kimliğin dayatılması sözkonusudur. Yeni Arayışlar Böyle bir tartışmanın, Türk egemen güçleri arasında yapılıyor olması bile, "1. Cumhuriyet" olarak tanımlanan Kemalizm'in iflasının kesin sonucudur. "1. Cumhuriyet"in iflası, Türkiye'nin yeniden bir çözülmeye, kendi doğal mozaiğini yeniden gün ışığına çıkartmaya başlaması anlamına geliyor. Bu gelişme doğal olarak ülkeyi yeni bir çatışma sürecine sokuyor. Ortaya çıkan gelişmelerin çözümü, ülkede demokratik bir mozaiğin şekillenmesine ve demokratik bir ortak yaşam kültürünün oluşmasına yol açabileceği gibi; ülkeyi tehlikeli bir kapışma ve çatışma noktasına da sürükleyebilir. Türkiye topraklarında da birliğin tek bir ulusa dayandırılamayacağı, bunun Anadolu gerçekliği ile bağdaşmadığı, Anadolu'nun çok uluslu, çok dilli, çok kültürlü bir mozaik olduğu, böylesine çok renkli bir mozaiğin ancak bütün mozaiği kucaklayan bir üst kültür ve kimlikte yeni bir sentezle birleştirilebileceği açıktır. Anadolu mozaiğini Türk kimliği birleştiremez. Çünkü bu çözüm Türk kökenden gelmeyenleri dışlamaktadır. İslâm (ki bu sünni islâmdır) birleştirici olamaz. Çünkü bu çözüm, sünni islâmı bir inanç sistemi olarak benimsemeyen Türkiye nüfusunun önemlice bir bölümünü dışlamaktadır. Türk-islâm sentezi olarak öne sürülen çözümün birleştirici olamayacağı, bu çözümün bir tarafta etnik özelliğiyle Kürtleri, öte yanda inanç ve kültür farklılığı nedeniyle Alevileri dışladığı bilinmektedir. O halde bir etnik ve dinsel kimliğin egemenliğinde Anadolu mozaiğinin gönüllü birliğinin mümkün olamayacağı açıklık kazanmaktadır. Türk-islâm (sünni islâm) kimliğinde birlik ancak zorla sağlanabilir. Bugüne kadar yapılan ve yapılmakta olan da budur. Cumhuriyetin kurduğu 70 yıllık toplumsal yapı her yanından dağılıp dökülürken, Türkçülük ve sünni islâmcılığın bir kimlik ve çözüm olarak topluma dayatılması, ülkeyi çok tehlikeli bir etnik çatışmaya sürüklemektedir. Bu çatışmanın önlenebilmesi için, Anadolu mozaiğini oluşturan öğelerden herhangi birinin tek başına birleştiricilik gücünün bulunmadığı topluma çok iyi kavratılmak durumundadır. Bu birliğin, Türk-islâm gibi, bazı kesimleri dışlayıcı kimliklerde sağlanamayacağı, bunun ancak tüm Anadolu halklarını kucaklayan, özgürlükçü, eşitlikçi bir toplumsal ânlayış ile sağlanabileceği her geçen gün biraz daha açıklık kazanmaktadır. Ancak, Türk egemen güçleri, henüz bu gerçekliği benimseyip içine sindirmekten oldukça uzaktır. Onlar, baskı ve zor politikalarıyla sonuç almayı denemektedir. Oysa ki bugünün dünyasında bu geleneksel yöntemlerle sonuç almaları mümkün değildir. Bu nedenle Türkiye'de demokratik çözümlere geçerlilik kazandırmak isteyenlerin yapması gereken ilk işlerden biri, Anadolu halklarının özgürlüğü, eşitliği ve gönüllü birliğine dayanan bir politik çözüm için mücadele ederken, bu yönetime de kendi politikalarının sınırını göstermektir. Bugün yaşanan çatışmaların önüne, demokratik çözümlerle geçilemezse, bu çatışmaların daha da boyutlanarak derinleşmesinin de önüne geçilemez. Türk egemen güçlerinin inkârcı ve dışlayıcı çözümleriyle bu çatışmanın önüne geçilemez. Egemenlerin çözümü birleştirici değil, dışlayıcıdır, özgürleştirici değil, köleleştiricidir. Anadolu mozaiğinin eşitliğini, özgürlüğünü ve gönüllü birliğini ancak sosyalistler sağlayabilir. Bu teorik bir doğrudur. Bunun teorik olduğu kadar, pratik geçerliliği olan bir doğru haline gelmesi, Türkiyeli sosyalistlerin tutumuna bağlıdır. Türkiyeli sosyalistlerin bu tarihi misyonu yeterince değerlendiremedikleri, bir bölümünün belki böyle bir misyonun farkında bile olmadığı bir gerçektir. Marksistler' in, Kürt mücadelesini eleştirmesi, bu mücadelenin, halkların ve emekçilerin yararına sonuçlar doğurması bakımdan gereklidir. Ancak, bu eleştirinin değer kazanabilmesi için politik tavrın mutlaka netleşmesi gerekir. Devletin Kürtlere yönelik uygulamalarına karşı gündelik mücadelenin içinde yer almak, devlet tarafından kışkırtılan Türk şovenizmine karşı etkili bir ideolojik mücadele sürdürmek, ulusal boğazlaşmaya karşı, halkların, ulusların eşitliğini, özgürlüğünü ve kardeşliğini haykırmak,bunun içinde varolan bütün potansiyelleri ve olanakları harekete geçirmek gerekir. Eğer, bütün bunlar yapılmıyorsa, bu politik görevlerin yerine getirilmesi için çok fazla da bir çaba gösterilmiyorsa, bir anlamıyla devletin imha siyaseti karşısında sessiz ve tavırsız kalmıyorsa, Marksizm adına yapılan eleştirilerin hiçbir değeri kalmaz. Kürt sorununu, PKK sorunu ile özdeşleyerek ele almak ve bu noktadan hareketle tavır saptamak doğru bir yaklaşım değildir. Sorun PKK'nın yanında veya karşısında olmak değil, Kürtlerin kendi geleceğini belirleme mücadelesi karşısında tavır sorunudur. Eğer devrimciler, ulusal problemin çözümü konusunda kendi çözümlerini ortaya koymazlarsa, ya devletin çözümüne ya da PKK'nın çözümüne yedeklenmekten başka seçenek bulamazlar. Nitekim devrimci seçeneğin ortaya konulamaması nedeniyle devrimci hareket saflarında her iki eğilimin oluşmaya başladığını görmekteyiz. Türkiyenin yakın mücadele tarihi incelendiğinde, belirli dönemler ve bu dönemlere damgasını vuran politik eğilimler ve taleplerin ön plana çıktığı görülür. 60'lı yıllardan 70'li yılların ortalarına kadar anti-emperyalizmin, daha sonra, 70'li yılların son yarısında yoğun bir anti-faşist mücadelenin yaşandığı görülür. 80'li yılların ortalarından itibaren ise Kürt ulusal mücadelesi sivrilerek ön plana çıktı. Bu üç farklı döneme ilişkin Türkiyeli devrimcilerin tavırları incelendiğinde, ilk iki dönemde oldukça yoğunlaşan bir mücadele çabasının sergilendiği, büyük bir cesaret ve inançla ortaya atılmanın olduğu görülür. Son ve üçüncü dönemde ise, aynı kararlılığı, aynı çaba ve atılganlığı görmek mümkün değildir. Bu farklılığın nedenleri bugüne kadar 12 Eylül yenilgisi, sosyalist denen sistemin çözülmesi gibi faktörlerle açıklandı. Bunların olumsuz rolü elbetteki yadsınamaz. Ancak, bu dönemde ulusal sorunun sivrilerek ön plana çıkmasını ve de Türkiyeli devrimcilerin bu sorunun çözücü aktörleri olarak kendilerini çok fazla görevli saymamalarının bir rolünün bulunup bulunmadığı düşünülmelidir. Kısa erimli olarak, Türkiye'de demokratikleşme programını önüne koyan Türkiyeli Marksistler, çok iyi bilmektedir ki, bu programın hayatiyet kilidi Kürt sorunudur. Ve Türkiye'nin geleceği bir bakıma Kürt sorununa endekslenmiştir. Bu sorun demokratik süreçlerde çözümlenmeden, Türkiye'de demokratikleşme süreci ilerletilemez. Dolayısıyla, Kürt ulusal mücadelesi, Türkiye'nin demokratikleşmesi önünde bir engel değil, aksine bu sürece çok olumlu dinamikler kazandırmaktadır. Kürt sorunu, artık bir Ortadoğu sorunudur. Ortadoğu'da güç ve etkinlik kurmak isteyen herkes için Kürt varlığı artık bir realitedir. On yıl öncesinden farklı olarak, her parçada ve parçalar arasında Kürtlerin ulusal birlik problemi gündemdedir. Bu süreci etkilemek için çok çeşitli güçler devrededir. Ortadoğu devletlerinden emperyalist batıya kadar çok geniş güçlerin ilgi odağı durumundadır. Geçmişe oranla çok daha karmaşık boyutlar kazanan Kürt sorununun yeniden incelenmesi ve sağlam bir duruş noktasının sağlanması gerekmektedir. Geçmiş dönemin politik çözümlerinin bugünü açıklamada yeterli olamayacağı açıktır. Ancak, Kürt sorunu, yalnızca Kürt halkının yoğun
olarak yaşadığı topraklarla sınırlı bir sorun değildir. Yıllardan beri,
yaşanan göç nedeniyle, Türkiye'nin batısında, metropollerde küçümsenemez
bir Kürt yoğunluğu oluşmaktadır. Bu nedenle Kürt sorunu, aynı zamanda,
Türkiye'nin batısını da kapsayan kapsamlı bir sorun olarak ortaya
çıkmaktadır. Batıya göç ederek yerleşmiş bulunan Kürt yoğunluğu ile
Türklerin. bir arada nasıl yaşayacakları önemli bir sorundur. Milliyetçi
bir boğazlaşma tehlikesi esas olarak bu alanlarda mevcuttur. Türk
şovenizminin önüne bir barikatın örülememesi halinde, buralarda da kanlı
bir hesaplaşma gündeme gelebilir. Kürt kimlikli hareketlerin, Kürtlerin dışındaki kitlelere hitap etme şansı bulunmazken, Türk milliyetçilerinin de Kürtlere hitap etme ve onları etkileme şansı bulunmuyor. Bu nedenledir ki her iki tarafa seslenme bakımından en büyük şansa Türkiyeli devrimciler sahiptir. Milliyetçi, şoven tırmanışı durdurmak, etnik boğazlaşmayı önlemek, halkların özgürlüğü, eşitliği ve gönüllü birliğine dayanan bir ortak yaşam bilincini geliştirmek için Türkiyeli devrimciler en şanslı konumdadırlar. Bu konumlarını iyi bir şekilde değerlendirerek, Anadolu topraklarında etnik çatışmadan yana olmayan geniş yığınlarla yeniden bâğ kurma şansı bulunmaktadır. Bu kanaldan mücadeleyi geliştirerek toplumsal dengeleri etkilemek ve yeni bir politik saflaşma yaratmak mümkündür. Türkiye'de politik saflaşma, eskisine oranla farklı özellikler kazanmaktadır. Solun kendi söylemi kadar, kendi müttefikleriyle birlik politikası da önem kazanmaktadır. Bugün solun dezavantajları kadar avantajları da mevcuttur. Dolayısıyla, sosyalizmin teorik sorunlarında sağlam bir duruş noktası kadar, belki ondan daha fazla gündelik politikada ortaya çıkan avantajların yerli yerinde değerlendirilmesi bir gelişmenin yaratılabilmesi için gereklidir. Gündelik politikada etkin rol oynama iddiasını taşımadan başka alanlarda bir gelişmenin sağlanamayacağı açıktır. O halde, Türkiye'nin koşulları ve güçler mevzilenmesi, Türkiyeli devrimcilere büyük oynamayı, büyük güçlerle politik sahneye çıkmayı dayatmaktadır. Karşı devrim blokuna karşı bir emekçi blokunun hızla oluşturulması hayati önem kazanmaktadır. İşçisiyle, memuruyla, öğrencisiyle, dar gelirlisiyle düzenin ezdiği büyük bir emekçi potansiyeli bulunmaktadır. Bir gelecek umudunun, bir kazanma umudunun yaratılması halinde, bu potansiyel muhalefetin ayağa kalkması sanıldığı kadar zor olmayacaktır. Türkiye'de diğer bir muhalefet odağı başta Kürt muhalefeti olmak üzere, Kemalizm' in inkâr ettiği, yaşama ve gelişme şansı vermediği ulus ve farklı inanç gruplarıdır. Bunlardan Alevi toplumu, Kürt muhalefetinin yanı sıra önemle üzerinde durulması gereken bir tarihsel muhalefet geleneğini temsil etmektedir. Alevi Sorununa Yaklaşım Alevi toplumu kendi geleneksel kimliğine dönüş eğilimi içindedir. Bu dönüş eğilimi bir bakıma bu kesimde yaşanan kimlik bunalımına çözüm arayışını yansıtmaktadır. Bin yıldır, Anadolu'da yoksul köylü zemininde eşitlik, özgürlük ve paylaşımcılık idealleriyle bütün baskılara ve katliamlara rağmen kendini yaşatmasını beceren bu toplumsal gelenek, son otuz yıl içinde bu kesimin şehirlere yoğun göç etmesiyle birlikte kendi doğal zeminini kaybetti. Yoksul köylü zemininde kolayca yaşatabildiği kültürel değerlerini, inanca bağlı yaşam tarzını şehir ortamında yaşatamaz ve sürdüremez hale geldi. Şehirlere göç bir yandan bu toplumsal grubun giderek sınıfsal parçalanmasını gündeme getirirken, kültürel planda da kimlik bunalımının doğmasına neden oldu. Köy ortamında ortaklaşa üretilen ve tüketilen inanç ve kültürel değerler şehirlerin burjuva kültür ortamında aynı şekilde üretilip sürdürülemez oldu. Alevi toplumu şehir yaşamında geleneksel kültürünü nasıl sürdüreceğini tartışıp belirlemeye fırsat bulamadan, Türkiye'de yükselen sol dalganın içinde kendini buluverdi. Kaldı ki şehir yaşamı, bu toplumsal grubun homojen yapısını da parçaladı. Bu toplumsal grubun içinden giderek zenginleşen ve sermaye sınıfına katılabilen bir kesim de yavaş yavaş oluşmaya başladı. Şehirlerde yükselen bu kesim yavaş yavaş egemen sınıf politikalarına yedeklenirken, şehirlerin gecekondularında yoksulluk çizgisinde yaşamlarını sürdüren büyük bir kesimi ise, solun herhangi bir çabası olamadan, kendiliğinden solun talepleriyle bütünleşti ve sol hareketlerin doğal kitlesini oluşturdu. Şehirlere göç ile birlikte ortaya çıkan kimlik bunalımı, sosyalizmin bir kimlik olarak benimsenmesiyle bir bakıma ileriye büyük bir hamle yapılarak aşılmış oluyor. Alevilik, artık hem şehir yaşamında üretilmesi ve sürdürülmesi zor bir geleneksel kimlik ve hem de sosyalizm gibi ileri bir buluşmanın ifadesi olan bir kimliğin yanında gereksiz kalıyordu. Bu durum 70'li yıllarda alevi kökenden gelen ve devrimci mücadele içinde aktif rol oynayan gençliğin kimlik sorununun hem gizleyeni hem de onun daha ileri ve çağdaş bir çözümü oluyordu. Şehirlerde sola ve sosyalizme yönelişle başlayan geleneksel kimlikten kopuş süreci, kırsal kesimdeki geleneksel yapıları da etkilemiştir. 70'li yıllarda yaşanan toplumsal olaylarda, alevi toplumunun yaşadığı bu değişimin derin izlerini bulmak mümkündür. 12 Eylül faşist darbesinin solu ezmesi ve onu bir gelecek umudu olmaktan geçici de olsa çıkartması, akabinden, doğu blokunda eski sosyalizm topraklarında yaşanan çözülmelerin toplam sonuçlarından biri sosyalizmi kitlelerin gözünde bir umut olmaktan çıkarmak oldu. Sosyalizm, artık eskisi gibi, sola umut bağlayan kitlelerin gözünde bir gelecek, bir kazanma umudu değildi. Bu durumda, bunalım sosyalist kimliğin eski itibarını kaybetmesiyle birlikte daha şiddetli bir şekilde ortaya çıktı. Ve bunun doğal sonuçlarından biri, bu kesimden gelerek devrimci hareketlere katılanların tekrar kendi geleneksel kimliklerine geri dönmesidir. Bu süreç doğaldır. Alevi kitlesi belki 30 yıl önce, şehirlere göçle birlikte yapması gerekenleri şimdi yapmaya başlıyor. Bugün gözlenen bu eğilim, kendi geleneksel kimliğini şehir yaşamında nasıl üretip biçimlendireceği ve bunu nasıl geliştireceği yönündeki bir bakıma 30 yıl gecikmeli gündeme gelen bir arayış ve çabada somutlanmaktadır. Devrimciler, sosyalizmi yeniden kazanılacak bir gelecek umudu haline getirmedikleri sürece, geleneksel kimliğe dönüş eğilimine karşı tavır almalarının hiç geçerliliği olamaz. Kaldı ki, bin yıllık bir muhalefet geleneğinin kendi doğrultusunda, kendini yeniden yapılandırması ve yaşatması yolundaki çabalar, neden Türkiyeli sosyalistleri, devrimcileri rahatsız etsin ki? Türk egemen güçlerinin,12 Eylül darbesiyle birlikte, yürürlüğe koyduğu bir programla bu toplumsal geleneği ortadan kaldırmayı hedeflediği bilinmektedir. Bu programın sınıfsal dayanağı alevi zenginleridir. Bu kesimin oluşmasıyla birlikte, egemen güçler, alevi toplumunda bağ kurabilecekleri, çıkarlarını ortaklaştırabilecekleri bir toplumsal kesite ilk kez sahip olmaya başlıyorlar. 70' li yıllarda, şehir rantını bunlarla paylaşmak istemediler, faşist hareketi destekleyerek bunlan şehirden kovmaya çalıştılar. 12 Eylül sonrasında ise, solun doğal kitlesini oluşturan bu muhalefet eğilimini ortadan kaldırmak için çok yönlü tedbirler gündeme getirildi. Sola destek verenler solla birlikte ezilirken, öte yandan aleviliği islâm içi sayarak, süreç içinde bu kesimi sünnileştirmenin adımları gündeme getirildi. Alevi köylere camilerin yaptırılması, bu camilere gitmeyi içine sindirenlere büyük maddi imkânların sunulması, alevi çocuklarına yönelik olarak imam-hatip okullarının açılması, anayasada din derslerinin zorunlu hale getirilmesi, diyanetin aleviliği islâm içi sayan açıklamaları ve hemen arkasından gerçek islâm olarak sünniliği kendilerine dayatması, aleviliğin bir Türk kültürü olarak tanıtılmaya başlanması, Orta Asya Türk kültürünün bu damarda kendini günümüze kadar devam ettirdiği propagandasının yapılması, bütün bunlar devletin alevi toplumu üzerindeki uzun vadeli hesaplarını ortaya koymaktadır. Uzun vadeli hedef, bin yıldır baskı ve katliamlarla ortadan kaldırılamayan bu geleneği, süreç içinde çok yönlü tedbirlerle sünnileştirmek ve böylece tarihin her döneminde devlete muhalif olmuş bu geleneği ortadan kaldırmaktır. Yakın amaç ise, bu toplumsal grubu, solun ve Kürt hareketinin müttefiki olmaktan çıkarmaktır. Türk egemen güçleri bu dönüştürme programının gönüllü taraftarlarını dün alevi toplumu içinde bulamıyordu, ama bugün sınırlı da olsa bunları bulabiliyorlar. Ancak, alevi toplumunun büyük kesimleri için bunu söylemek doğru olmaz. Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekmektedir. Alevilerin kendi geleneksel kimliklerine dönüş eğilimine karşı çıkan kimi solcular, çoğunlukla, Türk kesiminin davranışlarına dikkat çekmektedir. Geleneksel kimliğe ilgi duyan herkes bu çerçeve içinde değerlendirilerek karşıya alınmaktadır. Bu son derece sığ ve yanlış bir değerlendirmedir. Alevi toplumunun, yukarıda açıklamasını yaptığımız kimlik bunalımı ve buna çözüm arayışları, aleviliğe yönelişin ana faktörleridir. Egemen güçler, bu yönelişi göstererek kendi çıkarlarına uygun bir çözüm önermektedir. Buna elbette karşı çıkmak gerekmektedir. Egemen güçlerin alevilere sunduğu inkârcı tuzağa karşı çıkarken, alevi toplumunun kendini ifade ediş çabalarının karşısına dikilmek son derece sakıncalı bir tavırdır. Devrimcilerin çoğu zaman bu hataya düştüklerine tanık olunmaktadır. Sosyalistlerin toplumsal ve siyasal ideallerinin bir çoğunun tarihsel köklerini alevi geleneğinde bulmak mümkündür. Bu böyle olsa bile, devrimcilik ve aleviliğin aynı şeyler olduğunu bilerek, bu toplumsal grubun kendini ifade etmesine, kendi tarihsel kimliği ve geleneği doğrultusunda kendini örgütlemesine, bu geleneğin tarihsel muhaliflik konumunun bugünün mücadelesi içinde kendini nasıl ve ne şekilde üretmesi gerektiğine yardımcı olmak gerekmektedir. Birleşik Radikal Muhalefet Hareketi Düzen içi kanallarda, özellikle SHP gibi düzen partilerinde ehlileştirilmek istenen Alevi muhalefeti de Sivas katliamıyla beraber yeni bir silkiniş ve arayış içindedir. Çorum, Maraş ve en son Sivas katliamlarıyla, devletin kendilerini korumaya niyeti olmadığına açıkça tanık olan Alevi toplumunun düzen partilerinden başlayan kopuş süreci, radikal bir muhalefet hareketi için uygun bir toplumsal zemin sunmaktadır. Emekçi halk muhalefetini, özellikle de işçi muhalefetini odağına alan, başta Kürt ulusal muhalefeti olmak üzere diğer muhalefet eğilimleriyle de düzen dışı radikal bir muhalefet hareketiyle, Türkiye'de ezilenler aleyhine bozulan güç dengesini değiştirmek mümkündür. Geçmiş döneme ait söylemler ve örgütsel araçlarla böyle bir gelişmenin yaratılamayacağı açıktır. Böyle bir gelişmenin yolunu açabilmek için, bugünü açıklamakta yetersiz kalan geçmiş döneme ait dogmalardan sıyrılmak ve solun harmanlanarak yeniden yapılanmasına yönelmek gerekmektedir. Solun kendi konumuna müdahale etmedikçe fazla bir gelişme yaratamayacağı yaşananlarla sabittir. Devrimci bir hareket yaratma süreci, râdikal bir muhalefet hareketini yaratma süreciyle çelişmez. Birincisini, ikincisini yaratma sürecinde ele almak ve yaratmak mümkündür. Başka bir deyişle, radikal bir muhalefet hareketi yaratma sürecinde devrimci bir hareket yaratılabilir. Bu iki farklı görev aynı süreç içinde ele alınabilir. Türkiye'de halk muhalefeti canlandırılmadan, ayağa kaldırılmadan radikal bir devrimci hareket yaratılamaz. Bu nedenle, bir devrimci hareket yaratmanın teorik-ideolojik sorunlarında bir duruş noktası sağlanmaya çalışılırken, radikal bir muhalefet hareketinin politik-pratik sorunlarının da gündeme alınıp tartışılması gerekmektedir. Radikal bir muhalefet hareketi, radikal bir muhalefet politikasını gerektirir. Radikal politika, çoğu kez yanlış algılandığı gibi, silahlı ve gizli örgütlenmeyle sınırlı bir olgu değildir. Geçmiş sol kültürümüz nedeniyle, radikallik daha çok eylem tarzında düşünülmektedir. Oysa ki, bundan daha önemlisi, politik duruş noktasıdır. Bu anlamda, radikallik, yalnızca yeraltıyla, yalnız eylem tarzıyla sınırlandırılacak bir olgu değildir. Yeraltında radikal eylem çizgisiyle sağ bir politika izlemek mümkün olduğu gibi, yerüstünde de radikal bir politik çizgiyi sürdürmek hem mümkün, hem de bugün için gereklidir. Radikalizmin hangi alanlarda ve nasıl biçimleneceği, daha çok ülkedeki verili koşulların belirleyeceği bir durumdur. Bugün, Türkiye'nin koşullarına baktığımız zaman, Türkiye'nin doğusundan batısına kadar bütünlüğünü kapsayacak şekilde benzer koşullarından söz etmek olası değildir. Mücadele koşulları bakımından Doğu yakası ile Batı yakası arasında ortak bir paralel çizmek oldukça zordur. Örnek olarak vermek gerekirse; Doğu yakasında gerilla mücadelesi büyük bir kitlenin temelini ortaya çıkarırken; Batı yakasında koşullar aksi yönde gelişmektedir. Devlet, Doğu yakasındaki silahlı hareketlerle on yıldır başa çıkamazken; Batı yakasında ortaya çıkan silahlı hareketleri kolaylıkla enterne edebilmektedir. Yine Doğu yakasında kural tanımaz bir kirli savaş sürerken; Batı yakasındaki silahlı mücadeleye de aynı kuralsızlık içinde yanıt verilmektedir. Bugünkü yönetim, evlerde, sokaklarda yargısız infaz yaparken,12 Eylül darbecilerinden çok daha pervasızdır. Ve bu pervasız saldırganlığın karşısında toplum ise, neredeyse duyarsız ve tepkisiz hale getirilmiştir. Buradan şu sonuç çıkmaktadır: Devletin, yeraltı örgütlenmelerine yönelik her türlü kural tanımaz terörcü eylemi, toplumdan (özellikle Batı yakasında); sessiz bir onay görmektedir. En azından, devlet, yeraltı örgütlenmelerine yönelik her türlü eylemini, toplum karşısında meşrulaştırıcı bir durum yaratabilmektedir. Böyle bir kitle psikolojisinin yaratılabilmiş olması, bugün için Batı yakasında yeraltı çalışmasını en büyük handikaplarından biri olmaktadır. Silahlı bir hareketin yaşayabilmesi için, diğer koşulların yanı sıra her şeyden önce uygun bir kitle temelinin ve kitle psikolojisinin olması gerekir. Bugün için böyle bir kitle temelinin yeterince olgun olmadığı; hatta hiç de elverişli bir konum sunmadığı görülmektedir. Daha da önemlisi, devrimci kadroların büyükçe bir bölümü açısından da bu saptama geçerlidir. Mücadele yöntemleri açısından bu nokta son derece önemlidir. Bu kitle psikolojisini hesaba katmayan politik hareketler, ağır bedeller ödeyebilmektedir. Türkiye'nin Batı yakasında, zemini oluşturulmadan yapılacak bir silahlı politik çıkış, bugünün koşullarında, devlet güçlerinin istediği zeminde kavgayı kabullenme anlamına gelir. Bu nedenle, devrimci bir hareket yaratmanın çıkış noktası, öncelikle radikal bir halk hareketinin adım adım geliştirilmesi ve örgütlendirilmesidir. Halk hareketinin oluşum sürecinde, .devrimci hareket yaratmanın sorunlarına, ancak politik-pratik mücadele içinde sağlıklı çözümler bulunabilir. Devlet güçlerinin istediği yer ve zaman değil; bir gelişme yaratmanın daha elverişli olduğu zeminlerde mücadeleyi yoğunlaştırmak gerekmektedir. Geniş kitlelerle yeniden diyaloğa girebilmek, kopan bağları yeniden kurabilmek açısından yasal zeminlerin sunduğu olanaklar sonuna kadar mutlaka değerlendirilmek durumundadır. Bu alan, devletin kendi terör politikasına meşruiyet sağlayamadığı bir alandır. Devlet bu alanda zorlanmaktadır; kendi terörüne, yasa tanımaz girişimlerine meşruiyeti sağlayamamaktadır. O halde, özellikle Türkiye'nin Batı yakasında ve yerüstünde birleşik radikal bir muhalefet hareketinin yaratılmasıyla devleti köşeye sıkıştırmak, onu açmaza almak hem mümkündür ve hem de gereklidir. Böylesi birleşik radikal bir muhalefet hareketinin kendi araçlarını yaratması da gerekmektedir. Bu araçların en önemlilerinden biri, birleşik muhalefet hareketinin politik sahada sözcüsü ve temsilcisi olabilecek bir yasal partidir. Geçmişin ürünü kompleksleri bir kenara atarak, bu sorunun ciddi şekilde tartışma gündemine alınması gerekmektedir. Yine birleşik muhalefet hareketinin gündelik mesajlarını geniş aydınlara ulaştırılmasını sağlamak için, güçlü ve etkili kitle iletişim araçlarına ihtiyaç bulunmaktadır. Sol grupların, sınırlı sayıda okuyucuya ulaştırabildiği yayınlarla, güçlü medya kanallarından akan burjuva propagandasını geriletmek mümkün değildir. Bugünün bölünmüş çabalarını daha etkili hale getirebilmek için, bu çabaların ortak siyasal projelerde birleştirilmesi ve yeniden tanımlanarak anlamlandırılması akla daha uygundur. Bütün bunları gerçekleştirebilmek için, kaybedilecek zaman yoktur; aksine, bütün bunlar için büyük bir zaman zaten kaybedilmiştir. Önümüzdeki üç-beş yıllık süre çok önemlidir. Tüm
toplumsal kurumlarıyla bir çözülme süreci yaşayan Türkiye'nin geleceği,
büyük ölçüde bu süreçte. yaşanacak gelişmeler tarafından belirlenecektir.
Bu nedenledir ki, tüm toplumsal süreçlerin; inançsal, etniksel, kültürel
tüm süreçlerin özgürleştirildiği, özgürleşmiş çeşitli toplumsal kümelerin
bir üst süreçte devrimci bir sentezde buluşmasının ifadesi olacak bir
gelecek perspektifiyle gecikmeden toplumun karşısına çıkmak artık bir
zorunluluktur. Birleşik bir muhalefet hareketi, toplumun her alanında düzene alternatif politikalarını üreterek kendini kurumlaştırmalı, ve politik düzlemde bu hareket kendini yasal bir partide ifade edebilmelidir. Yasal bir parti aracılığıyla her gün topluma seslenmek, ülkenin her bir parçasında örgütlenmek ve günlük mücadelenin içinde yer almak olanaklı hale gelecektir. Düzenin ezdiği geniş kesimlerle bağ kurmak, bu kesimleri giderek burjuva propagandasının etkisinden kurtararak devrimci düşüncelerin etkinliğini yaymak daha kolay olacaktır. Böylesi kapsamlı görevlere soyunmak ve etkili yöntemleri bularak devreye sokmak için koşullar elverişlidir. Elverişli olmayan geleneksel sol kültürümüzdür; geçmişin olumsuz deneyimleridir; yasal parti önerilerinin, düşüncesizce, geçmiş kimi yasal sol partilerle hemen özdeşleştirilmesidir. Ayrıca, bu yoldan düzen içi bir konuma çekilme tehlikesinin her zaman varolmasıdır. Bütün bunlara rağmen, bir yasal parti bugünün Türkiye'sinin ihtiyacıdır. Solun kitlelere uzanabileceği en elverişli bir kanaldır. Dağınık muhalefet eğilimlerinin örgütlenerek düzen güçlerinin karşısına dikileceği en elverişli bir barikattır. Türkiye'de yükselen islâmcı tehlikenin önüne geçmenin yolu buradan geçer. Ülkenin milliyetçi bir kapışmaya sürüklenmesinin önüne buradan geçilir. Bütün etnik ve dinsel grupların birbirinin varlığına saygı duyarak birlikte yaşama bilincinin geliştirilmesi buradan geçer. Kısacası, özgürleştirilmiş ve iç birliğini özgürlük çimentosu ile sağlamlaştırmış ve daha da gelişmiş ve büyümüş bir ülke; bir gelecek perspektifini toplum içinde ete kemiğe büründürmenin yolu buradan geçer. |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org