Yeniden Yapılanma Sürecinde Türkiye

Türkiyenin ekonomik, politik ve kültürel tüm düzeylerde ciddi bir dönüşüm yaşadığı, yeniden bir yapılanmanın eşiğinde olduğu açıkça görülüyor. Diğer bir ifadeyle, toplumun bir "geçiş" halinde olduğu da söylenebilir. Ekonomik alanın yanısıra siyasal ve kültürel alanlardaki değişim süreci karmaşık ve çelişkili bir rotada ve kaygan bir zeminde gerçekleşiyor.

Türkiyenin yetmiş yıldır yaşadığı tedrici gelişmeyle ulaştığı iç dinamik ve dünyasal gelişmelerin dayattğı yeni (ekonomik ve siyasal) işbölümü karşılıklı olarak Türkiye'yi yeniden yapılanma sürecine sokmuş durumda. Varolan hukuk sistemi ve resmi ideoloji artık

   

toplumu kucaklayamıyor, birarada tutamıyor. Sosyal ve ekonomik gelişmelere ayak uyduraınayan eski yapının "yenilenmesi" neredeyse kaçınılmazdır. Yeniden yapılanma ve değişim süreci, sancılı ve çelişkili bir tarzda ilerliyor.Nası1 sonuçlanacağını sahneye çıkabilen toplumsal aktörlerin mücadelesi belirleyecek.

Yeniden yapılanmanın içsel (Türkiye'nin iç evriminden gelen) ve dışsal (dünyasal gelişmelerden gelen) zorlukların-sancılarının üstüne bir de (yapısal sorunlardan kaynaklanan) konjonktürel bir ekonomik kriz binince zemin daha da kayganlaşmış oldu. Fakat, yaklaşık 15 yıldır izlenen gelişme stratejisinin yolaçmış olduğu ekonomik krizin yeniden yapılanma sürecini hızlandıracağını, ivmelendireceğini söylemek olasıdır.

1992 yılında PKK tarafından tek yanlı olarak ilan edilen ateşkes kürt sorununda barışçıl çözüm beklentisini doruğa çıkarmış ve yumuşama sürecine girilmişti. Bilinirki bu dönem aynı zamanda MHP nin adından bile sözedilmediği bir dönemdir. Ateşkesin yanıtsız kalması ve bozulmasının ardından "askeri çözümden başka çözüm yolunu tartışmak bile istemeyen" bir atmosfer egemen oldu. Bu atmosfere paralel olarak MHP yükselişe geçti. Hava (yinede) her an değişebilir ve yeni mecralara akabilir. ‘Reformcu' hava tekrar baskın hale gelebilir.

Kültürel olarak rantiyeci, talancı, bireyci olan, Amerikan kültürünün çarpık bir versiyonunu uygulayan, modern iletişim araçlarmı tüm dünyayla birlikte kullanan, telefonla borsa oyunu oynayan bir toplumun içinde, sosyalist alternatifin olmadığı koşullarda islamcı ideoloji kök salabiliyor. Bu tablo içinde gelişen dinci kültür hem sindirilmemiş ve çarpıtılmış bir amerikancı kültüre isyan olarak genişliyor, hem o kültürü kendine çekiyor hem de kendisi o kültüre benzemeye başlıyor. Kültürel yozlaşmanın içinde kaybolmuş birey kendini ancak uhrevi bir arınma yoluyla insanlaştırabiliyor.

Uğur Muıncunun öldürülmesinin ardından laik cephe şahlanıyor ve toplumsal duyarlık önplana çıkıyor, yüzbinler sokaklara taşıyor. Özal'ın cenazesi ise havayı (neredeyse) tersine çeviriyor. Sivas olayları da iki karşıt cephenin temellerinin atıldığı bir dönüm noktası oldu. 27 mart 1994 yerel seçimleri RP nin başarısıyla sonuçlandı ve islamcı yükseliş gözler önüne serilmiş oldu. Bu durumun yarattığı sınırlı politizasyonun ne kadar sürebileceği ve ne yöne evrileceğini kestirmek biraz güçtür (ve esas olarak devrimcilerin sürece müdahale edip edemeyeceklerine göre belirlenecektir).

Döviz rezervlerinin yüksek bir düzeyde olduğu, "çağ atlıyoruz"masalının yaygın kabul görmeye başladığı bir dönemde, döviz piyasasından ateşlenen ekonomik bir kriz patlak veriyor.12 Eylül den bu yana (kemeri sürekli sıkıldığı halde) derin ekonomik kriz lafını duymayan toplum, çok kısa bir sürede krize ve krizin sonuçlarına alışabiliyor.

II.Cumhuriyetçiler, Yeni Demokrasi Hareketi gibi yeniden yapılanma sürecinde sürükleyici olmak isteyen siyasi akımlar kah gündemi belirliyor, kah geri plana düşebiliyor.

Globalleşme, evrensel demokrasi v.b söylemlerle Türk milliyetçliği arka plana geçerken, bir süre sonra Orta Asya vizyonu İlhan Selçuk'a kadar uzanabiliyor. Medya aracılığıyla MHP'yi sevimlileştirme kampanyası yürütülüyor. Kah bir demokratikleşme rüzgarı esiyor, kah demokratikleşme Türkiye' yi böler havası egemen oluyor. Kitleler 5 Nisan Kararları gibi ekonomik kıyıma karşı neredeyse sessiz kalabiliyor ama ‘adi olaylar' kapsamına girecek nedenlerle karakolları, kaymakamlıkları işgal edebiliyorlar. (Küçük illerdeki olaylar bir yana İstanbul Kadıköy'de otosunu yanlış park eden bir genci trafik polisinin öldürmesi binlerce kişiyi ayağa kaldırabiliyor).

Bir yandan borsasıyla, cep telefonuyla, modern bankalarıyla, otomobilleriyle, dayanıklı tüketim malı ihracatıyla, yurtdışına yaptığı (sınırlı) sermaye ihracıyla, iletişim olanaklarıyla modern ve gelişmiş bir kapitalist ekonomi görüntüsü veren ve diğer yanıyla uluslararası bir değerlendirme kuruluşunun verdiği kırık bir not ile ekonomisi allak bullak olan, üretim hedefmi terkeden, kentlerinde evsiz-işsiz ve kimsesizlerin sayısının çığ gibi büyüdüğü, hastahane kapılarında parasız insanların öldüğü, içinde pis bir savaşı barındıran bir Türkiye.

İşte bu Türkiye ile ilgili

1) Yeniden yapılanma sürecinde ve eşiğinde olduğunu

2) Bunun yapısal kökenli konjonktürel bir ekonomik krizle örtüştüğünü

3) Siyasi üst yapının bu haliyle görevini yerine getiremediğini ve çatırdadığını (bu nedenle yeniden yapılanmak zorunda olduğunu) söyleyebiliyoruz.

Egemen sınıf ittifakı oligarşik yapısını korumakla beraber, egemen sınıf blokunun unsurlanrının değiştiğini, bazı unsurların daha da öne çıktığını görüyoruz.
Küçük burjuvalar ülkesi vasfını kaybetmeyen Türkiye, tarımsal atılım yapamadığı için, kırsal alanda ortaya çıkan işgücü fazlasınm yarattığı göç ve büyük kentlerde yığılma, kamu çalışanlannın yoksullaşma ve proleterleşme sürecine girmesi gibi sosyal smıfsal birçok değişimide yaşamakta.

Bütün bunlar Türkiye’nin bir geçiş halinde olduğunu gösteriyor ve ekonomik/kültürel/politik kayganlığm, değişkenliğin ve çelişkili yapılann temel gerekçesini açıklıyor. Yaşanılan değişimin temel belirleyenlerini anlamak için biraz daha derinleşmek gerekiyor.

l. Ekonomik Yapı Köklü Bir Değişim Yaşadı/Yaşıyor

Üretim Yapısında Değişim

Cumhuriyet ilan edildidi zaman Türkiye ekonomisi adeta talan edilmiş bir ekonomiydi. Tütün, kuru meyve ve pamuk ihraç edip her tür sanayi ürününü ithal eden ekonomide sınai üretimin yapılması biryana, zenaatçılık bile büyük bir yara almıştı. Ecnebi sermayedarların tasfıyesinin ardından tüccar ve tefeci sermayesinden başka sermaye türü ayakta kalamamıştı.

1929 dünya bunalımının yarattığı konjonktürde (ve hatta zorlamasıyla) Türkiye ekonomisi kendi içine kapanmak zorunda kaldı ve tarım fıyatlarının aşırı düşmesi ile beraber sınai üretim zorunluluğuyla karşı karşıya kaldı. Yabancı sermayenin teşvik edilmesi, yerli sermayenin desteklenmesi gibi yollar sonuçsuz kalınca doğrudan devlet eliyle sınai üretim süreci başlamış oldu. Devlet hem olmayan bir sermaye sınıfının görevlerini yerine getirecek hemde böyle bir sınıfın palazlanmasına olanak sağlayacaktı. Üretime temel tüketim maddelerinden başlanarak bir tür ithal ikameci sanayileşme dönemine girildi.

1947-53 yılları dünya konjonktürünün değişimi ve Türkiye ekonomisinin iç evrim yoluyla ilkel dönemini geride bırakmasını verdiği itilimle, çok partili sistemde dünya ekonomisine eklemlenme ve devletçiliğe son vererek iktidarı tam anlamıyla burjuvaziye teslim etme denemelerinin yapıldığı bir süreç oldu. Çok kısa bir sürede görüldü ki ne üretim düzeyi dünya ekonomisine entegre olacak ve devletin ekonomik işlevini gereksiz kılacak düzeyde, ne de sanayi burjuvazisi yeterince gelişmiş durumdaydı. Devlet eliyle ve bu sefer planlı olarak, özel  sektörüde işin içine katarak yeni bir sanayileşme hamlesine girildi. 1960-75 arası dönem merkezi bir planın yönlendirmesiyle büyük bir sanayi hamlesinin yapıldığı bir dönem oldu. Sadece devlet eliyle sanayileşme değil özel sektörde asıl atılımını bu dönemde gerçekleştirdi. 1988 yılında yapılan bir araştırma büyük özel firmaların %44'ünün 1960-75 yılları arasında kurulduğunu gösteriyor. Aynı araştırmada büyük firmalann %70'inin 1950-75 yılları arasında kurulduğu da belirtiliyor.

Bu dönemde sanayinin niteliği ‘montaj sanayi' vasfını aşamadı. Devlet eliyle, patent yoluyla, acentelik veya ortaklıklar biçiminde kurulan üretim yerleri hem teknolojik olarak tam bağımlıydı hemde ürünü oluşturan parçaların çok büyük bir bölümü ithal ediliyor, Türkiye de bunun montajı yapıhyordu. Devlet işletmeleri zamanla özel sektörün de gelişmesini gözününe alarak, ara üretim malı sektörlerinde uzmanlaşmaya başladı.Özel sanayiye girdi temin edilmesi ve işgücü maliyetinin düşürülmesi için ucuz tüketim malları üretilmesi zaten başından itibaren kamu işletmelerinin temel güdüsü olmuştu.

1970 li yılların sonundaki krizin ardından 1980 dönemeci üretimde yeni yatırımların durduğu, ama 1960-75 yılları arasında yaratılan fazla kapasitenin kullanıldığı, üretim artışının kapasite kullanım oranının arttırılarak sağlandığı bir dönem oldu. Ree1 ücretlerdeki muazzam gerilemeyle beraber rahat bir dönem yaşandı. Sanayi işletmeleri bu dönemde kendilerini rehabilite ettiler, iyileştirıne yatırımları yaptılar ve dış pazara yönelik düzeltmelere girdiler.

1990lara gelindiğinde demir-çelik, petro-kimya, tekstil, dayanıklı tüketim maddeleri (başta beyaz eşya) ve kısmen otomotiv alanında, dünya işbölümündeki yeni yönelişe uygun olarak uzmanlaşan Türkiye sanayi, başta bu sektörlerde olmak üzere ‘montaj' vasfını aşmaya başladı.

Tarım kesiminin GSMH içindeki payı 1960-61 yılında %36.5 iken,1975-76 da %27'e ve 1989 da ise % 15'e gerilemiş durumdaydı.

Sanayi ve hizmet sektörünün göreli payının artmasına Tarımda yaşanan sınaileşme neden olmadı elbette. Çünkü Türkiye tarımsal devrimini bu dönemde de yapamadı.(Toplam değerin % 15 ini üreten tarım, nüfusun %47’sini ve istihdamın %53.7 sini barındırıyor). Tarımdaki soruna rağmen Türkiye ekonomisi bu dönem içinde ağırlıklı olarak hizmet ve sanayi sektörüne dayanan bir ekonomi haline gelmiş bulunuyor.

Nüfus Yapısında Değişim

Nüfus yapısı bakımından da yaşanan dönüşüm önemlidir. Büyük birçoğunluğu kırda yaşayan köylü toplumundan, % 66 sı belediye sınırları içinde yaşayan yarı kentli bir topluma evrilindi. Fakat bu gelişmenin dünyadaki kırsal nüfusun gösterdiği daralmaya nazaran pek de çarpıcı olmadığı belirtilmelidir.

1980 sürecinden sonra kente göç (tarımın yediği darbeye ve yaratılan kentsel rantlara paralel olarak) hızlandı ve metropol kentler devleşti. Yine aynı süreçte kente göç edenlerin kırla bağlantıları zayıfladı ama kent varoşlarında köylerini yeniden üretmek zorunda kaldılar.

Yaratılan kentsel rantlardan dolayı bir önceki dönem kente gelenler, yani devrimcilerin tanıdığı gecekondu bölgeleri ( 1 Mayıs v.b) evrim geçirdi, sınıf atladı ama bunun yerine yeni gelenler yeni gecekondu alanları oluşturdular.

Geçirdiği bütün evrime rağmen ve kentlileşmeye rağmen, Türkiye nüfusü küçük burjuva ağırlığını korudu. Şimdi nüfus sayım yapısına bir gözatalım.
Toplam nüfus 55.7 milyon ( 1992, DISK-AR). 17 milyon çocuk, 1.5 milyon emekli, I .6 milyon özürlü, 4 milyon öğrenci ve (0.7 milyon diğer ) olmak üzere 24.8 milyon çalışamaz kategorisine giriyor.

1 milyonu mevsimlik işçi olmak üzere toplam 7 milyon ücretli. (Yaklaşık 2.5 milyonu hizmet emekçisi, 2 milyon kişi küçük üretim sektöründe çalışıyor - 10 kişiden daha az işçi çalıştıran işletmelerde, geri kalanı büyük sanayide çalışıyor) .

2 milyona yakın resmi işsiz.

9.5 milyon ev kadını (resmi veriler ev kadınlarını çalışamaz kategorisine sokuyor. Herhalde devrimciler ev kadınlarını en az şeriatçılar kadar olmak üzere farklı değerlendirmek zorundadır.)

11.2 milyon kişi (kırda ve kentte) kendi işinde veya aile işÎetmesinde çalışıyor, yani küçük üretici.

700 bin kişi işveren konumunda yani ücretli emek sömürüsünde bulunuyor.

500 bin kişinin tek geçim kaynağı rant: Faiz, kira v.b gelirler dışında başka geliri olmayan bir kesim.

30.9 milyon luk çalışabilir nüfusun % 40'ı (ev kadınlarını da katarsak) işsiz durumda. % 36 sı küçük üretici, % 20 ücretli ve % 3.8 sermaye sınıfı (işveren+rantiye). Bu rakamlar kabaca Türkiyenin sanayileşme ve kentlileşme açısından mesafe kaydettiğini ama uzun bir dönem olarak bakıldığında bu gelişmenin ağır ve çarpık ilerlediğini söyleyebiliriz. İstihdamın ve nufüsün kırsal bölgelerde kalan bölümü hala azımsanmayacak bir oranda. Ayrıca kentlere yığırılar halinde göçeden nüfus ise ciddi birkültürel-ekonomik bunalımla karşılaşmaktadır (ne kentli ne köylü).

1980 Dönemeci

1980 yılındaki darbe hem krize bir çözüm üretmeye yönelikti hemde içsel ve dışsal gelişmelerin dayattığı dönüşümü başlatmak zorunda kaldı. 1950 li yıllarda denenen ve başarısızlıkla sonuçlanan, dışa açılma -devletçiliğe son verme- iktidarı burjuvaziye dolayımsız verme hamlesi bu sefer yeniden ve başarı şansı daha yüksek olmak kaydıyla denenecekti. Son onbeş yıl bir yanıyla emekçilere saldırı ve diğer yanıyla Türkiye kapitalizminin gerek iç evrimi gerekse dünya işbölümü nedeniyle yaşamak zorunda olduğu yeniden yapılanmanın adımları ve sancılarıyla geçti. Kökleşmiş bir devlet geleneği, ufuksuz bir egemen sınıf yapısı ve köhnemiş bir ideoloji böylesi bir yapılanmanın önündeki ciddi direniş noktalarını oluşturdu.

Dış Dünya'ya Açılma Süreci

1980 dönemecinin temel şiarı "dışa açılarak büyüme" stratejisiydi. Gerçektende izleyen 15 yıl içinde adım adım bu strateji yürütüldü. İthalat serbestleştirildi ve ithalatın içeriği de değişti. Sanayileşme stratejisine bağlı olarak önceki dönemde "yatırım malları" ana kalemi oluştururken, yeni dönemde tüketim malları hızlı bir yükselişe girdi. Değişik sektörlerdeki koruma duvarları kademe kademe aşağıya çekildi, en başta lüks tüketim maddeleri iç pazara doluştu. Türkiye de herşey bulunuyor tezi ve tüketim araçları bakımından Almanya ile Türkiye yi eşitlemiş olmak Türkiye kapitalizminin en büyük gururlarından biri oldu.

İhracat ise topyekün bir seferberliğe dönüştü. Döviz kurları iharacatı tahrik edecek tarzda serbestleştirildi, Türk lirasının değeri düşürüldü ve üretilen herşey yok pahasına da olsa ihraç edilmeye başlandı. Temel amaç ödemeler dengesini düzeltmek olduğundan hayali ihracat gibi ‘kara parayı aklayarak ülke içine çekme' operasyonları açık bir şekilde yürütüldü. Dış ticaret büyük şirketlere devredildi, dış ticaret devleri oluşturuldu ve ihracat sektörleri ve dış ticaret sermayesi palazlandırıldı.

Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesiyle beraber Türkiye ekonomisi dünya ekonomisine açılmış oldu. Osmanlının son döneminde ve Cumhuriyetin başlangıcında ihracatın GSMH içindeki payı % 11-13 civarındayken, ithalat ise %23 dolayındaydı. GSMH nin %30'u dış ticaret konusu olmaktaydı. Cumhuriyet döneminde bir daha bu düzeye ulaşılamadı. Türkiye ekonomisi kendi içine kapanmıştı. 1978-80 yılları arasında ihracatın oranı %4.2 ve ithalatın oranı % 10.1 oldu. İşte 1980 dönemecinden sonra yeniden Türkiye ekonomisi dış dünyaya entegre olmuş oldu. İhracatın GSMH oranı % 16 lara ithalatın ise %23 lere vurdu.

Türkiye tarihindeki en yüksek dışa açılma sürecini yaşamış oldu. Ne varki 1990 dan itibaren TL dolar karşısında göreli olarak değerlendi, faiz kur makası açıldı. Bunun sonucunda ihracat hamlesi geriledi, ama bunun yerine kısa vadeli sermaye hareketleri ön plana geçti.

Mali Sektörün Gelişimi ve Finansal Dönüşüm

Sadece para politikalarının önem kazanmasıyla değil Menkul kıymetler borsasının oluşturulması ve modern bir bankacılık sisteminin yaratılması yüksek faiz politikası ve devletin iç boçlarına ihtiyacının artmasıyla beraber adeta on yılda Türkiyede finansal bir dönüşüm yaşandı. Gelişkin bir mali sermaye oluştu ve büyük bir yükselişe girdi. Ekonominin nabzı üretimden finans sistemine kaydı.

Öncelikle yüksek faiz politikası bankacılık sisteminin de karlarını arttırarak (sanayicinin aleyhine de olsa) ilk adımın öncüsü oldu. Daha sonra devreye sokulan tüketici kredileri hem kredi sisteminin önünü açtı hemde pazar sorununda manivela olarak kullanıldı.

Menkul kıymetler borsasının yüksek karlar sağlattırarak gelişmesinin ardından hisse senedi, tahvil ve bono yoluyla küçük tasarufçulara açılma süreci hızlandı. Böylelikle hem küçük tasarruflar büyük sermayenin çekim alanına giriyordu hemde sistemin ideolojik olarak güçlenmesine yolaçıyordu.

Devletin özellikle 1987 sonrası altyapı yatırımlarını (enerji ve haberleşme) hızlandırmak için girdiği iç borçlanına süreci, mali piyasanın gelişmesine önayak oldu. Gerçi bu yolla devlet mali piyasanın çok büyük bir bölümünü ele geçirmiş oldu ama kapitalistler üretim yapmak yerine devlete yüksek faizle borç vermeyi tercih etmeye başladılar.

Yurtdışı sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesinin ardından hızlanan dış borçlanma parasal kaynakları ve finans sistemini daha da genişletti.
Belediyeler bile yurt dışı borsalara açıldılar ve borçlandılar. Bu yolla adeta iç ve dış finans sistemi içiçe girmiş oldu. Finansal bağımlılık üst düzeye yükseldi.

Yabancı Sermayenin Artan İlgisi

Dışa açılma süreci ve mali devrimin ardında sermaye hareketlerinde hızlanma ve yabancı sermaye girişinde de artış gözlendi. 1954-79 yılları arasında yabancı sermaye yatırım izni 228 milyon dolar, gerçekleşen 97 milyon ve giriş 122 milyon dolar olurken, 1980-90 arasında yabancı sermaye izıni 23 milyar dolar ve gerçekleşen 2.7 milyar dolar oldu.

Yabancı ortaklı firmaların yabancı sermaye oranı da bu dönem içinde önemli bir yükseliş içinde oldu.

Borçlanarak Büyüme

Üretken yatırımları neredeyse durduran ekonomi (hem devlet hemde özel sermaye durdurmuştu) büyümesini iç ve dış sermaye hareketlerine dayanarak yapmaya başladı.

Altyapı yatırımlarını yapabilmek ve bazı popülist politikaları hayata geçirebilmek ve hatta sermayenin belli kesimlerini kayırabilmek için devlet sürekli borçlandı.

Heryıl GSMH nin % 12.2 oranında iç borçlanma ihtiyacı doğarken, toplam iç borç miktarı bazı yıllarda GSMH nin %30 una dayandı. Dış borç miktarı ise önce 50 milyar doları aştı daha sonra 70 milyara dayanarak rekor üstüne rekor kırdı. Dış borç miktarının GSMH oranı ise %50 leri çoktan aşmış bulunuyor.

Üretken yatırımları durduran ve uzun yıllar kapasite kullanımı- arttırımı ile idare eden ekonomi büyümesini ancak borçlanarak sürdürebiliyordu. Borçlanarak büyüme stratejisi uluslarüstü finans çevreleri riskli buluncaya kadar devam edecekti.

Rantiye Ekonomisi

1980 dönemeci ile yaşanan dönüşüm yeni bir egemen sınıfı ve sektörü yarattı. Ekonominin en hızlı büyüyen ve palazlanan bölümleri spekülatif alanlar ve rantiye smıfı oldu. Rantiye en saf tanımıyla faiz, kira v.b yollarla gelir elde eden sınıf anlamına geliyor, yani sermaye sınıfının para yığıcıları. 1985 sayımına göre saf rantiyeler 500 bin civarındaydı, yani nerdeyse işveren sınıfı kadar. l990 larda bu sayının hayli arttığını söylemek olası.

Sanayicilerin ve tüccarların önemli bir kesimi de rant alanlarına yöneldi ve gelirlerinin önemli bir bölümünü bu şekilde elde etmeye başladılar. Son yapılan 900 büyük firma araştırmasına göre özel büyük firmalar gelirlerinin %40' ını spekülatif alandan sağlıyorlar.

Rantiye sınıfını doğuran alanların başında bankacılık, borsa ve yüksek faiz üçgeni geliyor. ikinci alan ise kentlere yığılma sonucu büyük kentlerde oluşan kentsel rantlardır.

Kentsel rantların önemi öyle bir artmıştırki, bir işletme 20 yıl önce kurduğu fabrikasının üzerinde kurulduğu arsanın yarı değerinde bile olmadığını öğrendiğinde elbette sektörünü değiştiriyor. Sadece sanayi işletmeleri değil, bankalar bile dolaylı olarak arsa spekülasyonu yoluyla karlarını arttırıyorlar.
Yerel yönetimler ise kentsel rantların yeniden bölüşüldüğü merkezlere dönüştüler. İstanbul gibi büyük kentlerde ve sahil şeridinde, kentsel rantlann bölüşülmesi kentin ve doğanın yağmalanmasına dönüştü.

Bir yazarın deyimiyle Türkiye adeta "dev bir borsa"ya dönüştürüldü.

Kayıt Dışı Ekonomi ve Kontrol Dışı Fonlar

Spekülatif alanların öne çıkmasının yanısıra aynı zamanda kayıt dışı ekonomik faaliyetler de göreli olarak artış gösterdi. Sendikasız, sigortasız emekçi çalıştırarak hem emekçiyi daha şiddetli sömürmek hem yasal ayakbağlarından kurtulmak hemde vergi vermemek moda oldu.

Bu modaya devlet de farklı bir biçimde olsa katıldı ve gelirlerinin çok önemli bir bölümünü ‘fon' kesintileri adı altında topladı ve bu fonların harcanmasını denetim dışına çıkardı. Buradaki temel amaç sermayenin doğrudan ihtiyaçlarını giderebilmek için hızlı hareket edebilmek gerekirse yasaları ihlal etmek (Çünkü özel sermayenin ihtiyaçlarının varolan hukuk sistemiyle karşılanamayacağını, varolan hukuk sistemini yenilemenin ise kolay olınadığını biliyordu, geriye tek yol kalıyordu, siyasi otoritesine sığınarak varolan hukuku ihlal etmek) ve varolan hukuk ile sermayenin yeni ihtiyaçları arasındaki çelişkiyi böylece çözmekti (ertelemek).

1990 yılında 12 büyük fonun, konsolide bütçe gelirlerinin %35 ‘ine ve tüm fonların %60'una ve milli gelirin %11'ine ulaşmış bulunuyordu.

Sözkonusu fonlar birçok kez tekelleşmeyi hızlandıracak yönde ve hatta kapitalistler arasında ayrım yapılarak, bazıları kayırılarak da kullanıldı. Bu durum dönemin simgesi Özal ve prenslerine özel bir siyasi güç kazandırıyordu.

Tekelleşme ve Mali Sermayenin Yükselişi (Banka-Sanayi Sermayesinin Kaynaşması)

Bugünün tekelleri ilk birikim ve atılımlarını II.paylaşım savaşı esnasında doğan karaborsa ve rant ortamında ve ardındaki süreçte yapmışlardı. Tekeller ikinci büyük sıçramalarını 1980 sonrası süreçte gerçekleştirdiler.l980 dönemeci tekelleşmeyi bir kaç açıdan hızlandırmıştı.

Dışa açılma stratejisi tekelleşmeyi hızlandırdı çünkü dış pazarda rekabet edebilmek sıradan    firmaların işi değildi. Üstelik en büyük tekellerin bile dünya pazarında cüce kaldığı düşünülürse tekelleşme ihtiyacı bir kez daha ortaya çıkar. Devlet dış ticareti büyük dış ticaret kuruluşlarına vererek bu durumu pekiştirmiş oldu.
İzlenen mali politikalar sonucu mali sermaye büyük bir atılım sağladı. Mali sermaye 1980 dönemecinden rantiyelerle birlikte en çok karlı çıkan ve atılım yapan egemen kesim haline geldi.

Sanayi sermayesi ise bu durum karşısında banka sermayesi ile bütünleşme sürecini hızlandırdı ve dış ticarete yöneldi. Sanayi sermayesinin bankacılığa, ihracata ve dış ticarete yönelebilenleri yükseldi, bunları yapamayıp geleneksel üretici olmakla yetinenler gerilediler. Böylece sanayi sermayesinin değişime ayak uyduranları mali sektörde atılım yaptı ve mali sermaye biçimine büründü.

Bu durum ise tekelleşmeyi ve bütünleşmeyi alabildiğince hızlandırdı. 1989 yılına gelindiğinde ilk 100 firmanın 33 tanesi sadece 3 holdinge ait durumdaydı (Koç,Sabancı ve İş Bankası). Bu üç holdingin sahip olduğu firmalar(aynı yıl) ilk 100 firmanın toplam hasılatını %40 iyi gerçekleştirdiler.

Tarım'a indirilen Darbe

Türkiye tarımı hala büyük oranda küçük üreticiliğe dayanmaktadır. Bir yanda kredi sistemi ve tefecilikle sömürülen küçük üreticiler diğer yanda dolaşım esnasında/piyasa ilişkileriyle bir kez daha sömürülüyorlar. (tarımsal ürünlerin piyasa fıyatlarıyla üreticinin eline geçen fıyat arasındaki makas giderek açılıyor)

Kırda toprak parçalanması nerdeyse alt sınırına vurduğu halde 70 yıldır tarımda sınaileşme süreci yaşanamamış ve Türkiye büyük tarım potansiyelini (tarım devrimini yapamadığı için) sanayileşmesi için bir manivela olarak kullanamamıştır. Türkiye kapitalizmi tarımda reform yaparak orta vadede manivela olarak kullanrrıa yerine mali ve ticari sermaye yoluyla küçük üreticileri günübirlik sömürme yolunu seçmiştir.

Buda yetmemiş (atılım yapmak bir yana) 1977 den başlayarak 1980 sonrasında tarıma büyük bir darbe indirilmiştir. 1977-86 yılları arasında iç ticaret hadlerinde tarım aleyhine oluşan gerileme(%43) 1929 dünya tarım bunalımı nedeniyle oluşan gerilemeden bile büyüktür. Özellikle hayvancılık neredeyse yokolma tehlikesiyle karşı karşıya geldi.

Tarımda sanayileşme sağlanamamış; fakat kar hırsı modern(!) tekniklerin kar artırıcı olanlarını fütursuzca kullanmıştır. Sebze ve meyve yetiştiriciliğinde hormon kullanımı doruğa çıkmış, domates gibi kokmayan domatesler, çilek tadında olmayan kocaman kırmızı çilekler tezgahları doldurmuştur. Bu da bize serbest piyasanın bir hediyesi olsa gerek.

Sermaye İhracı ve Emperyal Vizyon

1974 de Libya serüveniyle başlayan yurtdışı müteahhitlik hizmetleri giderek islam ülkelerine yayıldı. Yurt dışı ihale bedelleri 1983 yılında 14 milyar dolar ile doruğunu bulduktan sonra giderek azalmaya başladı. Fakat bu arada hem yurt dışında deneyimli hemde dev projelere imza atabilen inşaat şirketleri oluştu. Daha sonra yeniden hızlanan ihale bedelleri 1990 yılında 19 milyara ulaştı. Fakat bu faaliyetten ülkeye giren döviz miktarı en yüksek 1987 de 630 milyon dolar ile oldu.

Son dönemdeki atılımda Orta Asya ve Sovyet Cumhuriyetlerinin payı büyüktür. Bu bölgeden beklenen ekonomik başarılar elde edilemediyse bile Türkiye burjuvazisine ve liberal aydınlarına ‘emperyal vizyon' un tadına baktırılmış oldu. Orta Asya dolayımıyla yaratılan emperyal vizyon aynı zamanda demokrat(! )ların MHP ile barıştığı kesişme noktası oldu. İlhan Selçuk gibi aydınların bile gerisinde duramadığı bu akım bir süre sonra gücünü kaybetti.

Belki de bu erken görülen bir rüyaydı ama tümüyle de mesnetsiz değildi. Yurt dışı müteahhitlik hizmetlerinin yanısıra Türkiye burjııvazisi bazı üçüncü dünya ülkelerine sınırlı da olsa sermaye ihraç etmeye, şirket kurmaya şirket satın almaya v.b çoktan başlamıştı.

Özellikle döviz rezervlerinin yeterli olduğu dönemlerde başta orta Asya ülkelerine olmak üzere Doğu Avrupaya bile kredi açabilen Türkiye (bu krediler sınırlı düzeyde bile olsa), bazı aydınlarına ‘büyük Türkiye', ‘gelişmiş ülke kulübüne katılmaya hazır ülke' yanılsamasını yaşatmıştı.

Devletin Küçültülmesi ve Özelleştirme Hikayesi

Ulusal devletin işlevinin değiştiğini ve ekonomik üretici olarak işlevinin giderek zayıfladığını biliyoruz. Türkiyenin içi evrimi itibariyle de sermaye devleti kendine (kaynakları kullanmada) rakip olarak görüyor.Hem rakibini geriletmek hemde devletin elindeki verimli işletmeleri ele geçirmek istiyor. Sosyal hizmet alanı olarak belirlennıiş ve devletin vergi karşılığı hizmet götürdüğü alanları pazar haline getirip pazar sorununu çözmek gibi çok farklı hedefleri var. Aynca sermayenin bugün için devlet işletmelerinin sosyal payandalığına ihtiyacı olmadığını ve bu maliyete katlanmak istemediğini görüyoruz.

Devletin bu anlamda yeniden yapılandırılması, KİT lerin satılması veya kapatılması, eğitim-sağlık gibi alanların özel sermayeye açılması, teşvik edilmesi anlamında bir kampanya yürütülmektedir. Bu kampanyanın KİT lerin tasfiyesi anlamında önemli bir mesafe katettiğini söylemek güç ama eğitim ve sağlık gibi sektörlerde sermaye şimdiden ağırlığını koymuş durumdadır.

Devleti yeniden yapılandırma sürecinin hedeflerinden biri devleti küçültmekti. Ama bu hedefe de ulaşılamadı. Evet devlet yatırımlan kesti, sosyal harcamalarını kıstı ama özellikle askeri harcamaları arttı, alt yapı harcamalan yaptı ve büyük fonlarla sermaye guruplarını destekledi. Devlet küçülmek bir yana kredi piyasasının çok büyük bir bölümünü kendisi ele geçirdi.

İşçi Sınıfına ve Emekçilere Saldırı

1980 dönemeci işçi smıfına ve tüm emekçilere saldırıyla başlamıştı. Bu saldırı hem krizi atlatmanın temel noktası olarak görülüyor hemde dışa açılma sürecinin önemli bir parçası olan yabancı sermayeyi Türkiyeye çekmek için zorunlu görülüyordu. Türkiyeyi ucuz işgücü cennetine dönüştürmek hülyası bir kaç yıl içinde gerçeğe dönüştü.

Önce sendikal düzene saldırıldı, sınıfın örgütlü gücü büyük oranda kırıldı. Benzer bir şekilde taban fiyatları yoluyla kırsal emekçilere de saldırıldı.

Bunlarla da yetinilmedi ve vergi yükünün büyük bir bölümü emekçilere yüklendi. Emekçiler gelir vergisinin büyük bir kısmını ödedikleri gibi K.D.V gibi dolaylı vergi ve fonlarla bu yük katmerleştirildi. 1989 yılında milli gelirden %15 pay alan ücretliler gelir vergisinin %55 ini ödüyorlardı. Katma değer vergisinide üretici firmaların değil tüketicilerin ödediğini düşünürsek vergi yükü ortaya çıkmış olur.

Bu arada büyük sermaye ise sürekli vergiden muaf tutuluyor, kurumlar vergisi sürekli muafiyetlere bağlanıyordu. Büyük sermaye işçi sınıfından sonra vergi konusunda gözünü kent ve kır küçük üreticisine dikti. Sürekli onlardan daha fazla vergi almanın girişimlerinde bulundu durdu.

Genel bir yoksullaşma yaşayan ve örgütlülükleri dağılan emekçiler özellikle kamu sektöründeki işçilerin öncülüğünde 1989 yılında eğilimi bir ölçüde tersine çevirdiler. Fakat dünyadaki gelişmelerin bindirmesiyle bu dalga zayıfladı ve şu an bile işçi sınıfının mücadelesi işyeri düzeyinde sınırlı olarak yaşanıyor ve örgütsel-mücadele birliği yaşama henüz geçmiş değil.

II.Ezilen Sınıf Yapısı

Toplum çarpık biçimde olsa da giderek kentlileşirken, modern bir işçi sınıfı toplumun en örgütlü güçlerinden biri olmuş durumdadır. Fakat sendikal ve sosyalist yapıların yaşadığı sarsıntı bu durumu zayıflatmaktadır.Ama emekçilerin çok önemli bir bölümü kırsal alanda küçük üretici olarak varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Diğer yandan işsizlerin, yarı zamanlı(düzensiz) çalışan emekçilerin, kent yoksullarının sayısı da hızla büyümektedir.

1980'li yıllar aynı zamanda kamu emekçilerinin kitlesel biçimde hızla yoksullaştığı bir nevi proleterleştiği bir dönem oldu. Kamu emekçilerinin büyük bir bölümü ve eğitim emekçileri, sağlık emekçileri gibi emek güçlerinin değeri görece yüksek olan kesimler, hızla yaşam biçimi olarak işçi sınıfına ve kent yoksullarına yaklaştılar.
Geçmiş dönemden mücadele geleneği olan eğitim emekçilerinin başını çektiği kamu emekçileri hareketi, hızla devletle özdeşleşmiş olan ideolojik kabuğunu kırdı (eğitim emekçileri bu süreci 70'li yıllarda yaşamaya başlamıştı) ve işçi sınıfı içindeki yerini almaya başladı. Mevsimlik işçilerin dışındaki sürekli işe sahip olan 6 milyon ücretlinin %38'i toplum hizmetleri kesiminde (devlet, beldiye v.b) çalışıyor durumdadır. Bu ise kamu emekçilerinin işçi sınıfının örgütlü gücüne katacağı çok şeyin olduğunu açıkça gösteriyor.

Kentsel yapılardaki, nüfus yapısındaki ve üretimde yaşanan değişim, ekonominin nabzının finans sektörüne ve spekülatif alanlara kayması, tarımın yediği darbe, kente düzensiz göçün hızlanması, işsizliğin (teknolojik gelişmelerin hızlanmasıyla da) büyük boyutlara ulaşması örgütlü ve ücretli işçi sınıfı dışındaki (proleter veya değil) unsurların önemini biraz daha artırdı.

6 milyon ücretlinin yanında 1 milyon geçici işçi, 2 milyon işsiz ve 9.5 milyon (ağırlıkla kentli) ev kadınını saydığımızda bu kategoriye giren 15 milyon civarında örgütlenmemiş, toplu olarak davranına alışkanlığı olmayan bir topluluk ortaya çıkıyor.

En geniş anlamıyla kent yoksulları denilen kesimin ise, iş sahibi işçilerden çok daha ağır koşullarda yaşadığı ve isyan eğiliminin yüksekliği biliniyor.
‘Devrimci bir seçeneğin olmadığı koşullarda bu kesimler hızla faşizan ve gerici eğilimlerin kitle tabanı olmaya doğru çekiliyor ve isyanlarını çok farklı tarzda sergileyebiliyorlar (kafirlere, kürtlere, sapıklara ve bazan haksızlık yapan resmi görevlilere karşı).

Resmi istatistiklerin ve emek piyasasının bile kaale almadığı ev kadınlarını ise sadece islamcı güçler ciddiye alıyor ve toplum sathında kökleşmek için bir zemin olarak kullanılıyor ( bu arada politik yaşama bulaşan kadınların-bu yolla da olsa kısmi bir toplumsallaşına yaşadığını kabul etmek gerekiyor).

III.Egemen Sınıf Yapısı

Türkiyede egemen sınıf ittifakı önemli evrimler geçirerek oligarşik yapısını koruyor. Türkiye egemenleri hala burjuvazinin farklı kesimlerinin oluşturduğu bir avuç zümreden oluşuyor.

Mali sermaye son dönemde önemli bir atak yaptıktan sonra egemen ittifak içindeki yerini sağlamlaştırdı ve sanayi sermayesinin en irileri ile kaynaşarak ön plana geçti.
Sanayi sermayesinin en irileride tersi bir süreç yaşadı. İhracat sektörlerine el atamayan, dış ticaret şirketlerini oluşturamayan ve kendi bankasmı kuramayan, veya kaynaşamayan sanayi devleri geriledi ve gücünü yitirdi.

Ticaret sermayesi de bu dönemde önemli bir atılım sağladı egemen blok içindeki yerini sağlamlaştırdı. Özellikle dış ticaret sermayesi ve ithalat kanallı tüketim mağaza zincirleri, yurt dışı otomotiv acentelikleri büyük serrmaye birikimleri oluşturdular.

Spekülatif ve yüksek faiz ortamında beslenip palazlanan rantiye sınıfı ise egemen sınıf ittifakının yeni bir üyesi sayılabilir. Aslında son 15 yılda en büyük atılımı yapan sınıf bu sınıftır. Yanında ücretli emekçi çalıştıran büyüklü küçüklü tüm seımayedarların (işveren) toplamı 700 bin iken, sırf rantla geçinen rantiyelerin sayısı 1985 yılında 500 bindir. Bugün ise bu sayının daha da artmış olacağını kestirmek gerekiyor.

Toprak ağalığı ve prekapitalist tefeci bezirganlıktan artık toplumsal yaşamda etkili maddi bir güç olarak sözetmek anlamsızdır. Elbette kırda hala tefecilik önemli bir kurumdur ama bu kurum tüccar ve mali sermayenin modern yöntemlerini ve kanallarını kullanmaktadır. Şu anda Türkiye ekonomisinin dizginleri 30 kadar holdingin, dev kuruluşun, mali, sanayi ve ticaret kuruluşunun denetimindedir. Bu farklı sermaye türlerinin içiçe geçmiş olduğunu sık sık nitelik değiştirdiğini belirtmek gerekiyor.
Egemen sınıf bloku içinde öne fırlamış olan tekelci mali semıaye uluslarüstü sermaye ile uzlaşmak gerektiğinin bilincinde olan, dünya ekonomisiyle ancak bu yolla entegre olabileceğini bilen ve ekonominin, devletin yeniden yapılanması ihtiyacını en fazla hisseden kesimidir de aynı zamanda.

IV. Siyasi Yapı Çatlıyor

Türkiyenin yaşamış olduğu 70 yıllık sosyal, kültürel ve ekonomik değişim olduğu gibi devlet ve siyaset hayatına yansımamıştır. Altyapıda yaşanan değişim adeta üstyapıyı zorlamakta ve siyasi yapıyı çatlatmaktadır. Bu olguyu görüp siyasi değişime öncülük etmek isteyenler ile buna direnenler arasında kıyasıya bir mücadele yaşanmaktadır. Orta ve uzun vadede siyasi yapının iç evrim ve dışsal etkenlere uyum sağlayacağını söylemek olanaklı ama kısa vadede mücadelenin nasıl sonuçlanacağını tam olarak kestirmek olanaklı değil. Egemenlerin değişimci olanları ile gelenekseli savunanları arasındaki kavganın yanısıra kürt hareketi ve islamcı hareket de sürece kendi damgasını vurmak istemektedir. Emekçi hareketi ve sol hareketler ise toplumsal bir aktör olarak sahneye çıkmayı başaramazlarsa umduklannı değil bulduklarını yiyeceklerdir.

Kürt Sorunu ve Etnik Mozaik

Uzun bir dönemdir uygulanan asimilasyon ve etnik mozayiği tek bir bütünlüğe dönüştürme çabaları Kürt halkının direnişi nedeniyle iflas etmiş durumdadır. Türkiye Cumhuriyeti tarihi oldukça ilginç bir milliyetçilik yorumuyla (hangi kökenden gelirse gelsin herkes Türk tür. Türklük ortak kültürün adıdır) hem asimilasyon politikasını yürütmüş hemde etnik mozaiği bir arada tutmak istemiştir.

Anadolu gerçekten de tam anlamıyla bir halklar mozaiğidir. Böyle bir coğrafyada kafatascı, aşırı ırkçı asimilasyon politikaları ancak büyük kitlesel boğazlaşmalara yolaçardı. Burada gelişen Türk milliyetçiliği adeta bu durumu gözönüne alan bir milliyetçilik olmuştur.

Bu haliyle bile azımsanmayacak kitlesel boğazlaşmalara yolaçmış olan milliyetçilik artık halklar mozaiyiğini birarada tutamıyor. Asimilasyon politikaları iflas etmiştir. Dünyadaki gelişmelerden ve milliyetçilik dalgasından da beslenerek başta Kürt Halkı olmak üzere tüm halklar kendi kültürlerini ve tarihlerini geri istemeye başlamışlardır.

Burada egemenlerin önünde fazla seçenek yoktur. Ya bütün sorunları özgürlük temelinde çözme arayışlarının önünü (gönülsüz de olsa) açacaklar yada eski politikaları askeri çözüm inadıyla sürdürecekler ve Anadolu'yu halkların kitlesel boğazlaşmalarının kucağına atacaklar.

Irkçılık Türkiye de bu nedenle tehlikelidir. Asimilasyon politikalarının tutmadığı, bütün halkların kendi kültürlerine ve kaderlerine sahip çıkmaya başladığı koşullarda çoğunluk ulus ırkçılığı tehlikelidir ve aslında bölücüdür. Asimilasyon politikalarının devamı Anadoluyu parça parça olma tehlikesiyle karşı karşıya getirir.

Böylesi bir ortamda ise özgürlük birleştiricidir. Çünkü özgürlük halkların birbirini boğazlamadan, kaynaşarak (asla birbirlerinin kültürünü yoketmeden) birarada yaşayabilecekleri (en azından artık bu aşamadan sonra) tek yoldur.

Bu iki yoldan hangisinden gidileceğini kestirmek belki olanaklı değil, çünkü emperyalizm, Türkiye egemenleri, kitlesel şövenizm, Türk ve Kürt Halklarının tavrı v.b birçok etken  belirleyici olmaktadır: Ama sosyalistler ve devrimciler eğer böylesi bir noktadan (özgürlük veya boğazlaşma) halkların gündemine girebilirlerse sorunun olumlu yönde evrilmesinde devrimci bir etken haline gelebilirler.

İslam ve Şeriat (Bir Büyük Bölen)

Bugün ülkemizde devrimci bir bölen yoktur, ama maalesef gerici bir bölen çoktan ortaya çıkmıştır.

İslamcı hareket önce devletin yapıştırıcı ideolojilerinden ikincisini (laiklik) önce dumura uğratmış, kendi fiili varlığını herkese kabul ettirmiş ve ardından saldırı aşamasına geçerek, ezilenlerin azımsanmayacak bir bölümünü de arkasına alarak toplumda iki farklı cephe yaratmıştır. Birinci cephenin temeli Sivas Olaylan yürüyüşünde kurulmuşken, ikinci cephe kendisini bir ölçüde Özal Cenazesinde bir ölçüde Bosna için yapılan korsan mitinglerde göstermiştir.

Seçimlerde bile bütün siyasi partiler nerdeyse RP ve diğerleri diye bölümlenmiştir.

İslami hareket Refah partisini aşan ve gerektiğinde (eğer yıpranırsa) alternatiflerini yaratabilecek birdüzeye ulaşmıştır. Bir yanda düzene muhalif (yer yer gerici faşizan, yer yer sol lafızlı isyankar-ki bu eğilim bile faşizan nitelikler taşıyor-) diğer yanda düzenle içiçe geçmiş bir nitelik taşıyor.

Bir yanda binlerce kişiyi Bosna hersek için sokağa çıkarıp, sonra hedefini islam devletine yöneltebiliyor, diğer yandan Bosna Hersek için topladığı paralan ‘repo' yaparken banka krizinde batırabiliyor. Bir yandan yozlaşa yozlaşa gelişen kapitalizme bir tepki olarak gelişirken, diğer yandan bu tepkiyi egemen sisteme eklemleyebildiği için de büyüyor.

Karşımızda duran bu hareket bu nedenle çelişkili ve karmaşık bir yapıya sahiptir. Nereye doğru evileceğini, ve hangi yönünün öne çıkacağını daha çok kendi dışındaki unsurlar belirleyecektir.

Asıl olarak beslendiği yer Türkiyenin yaşadığı çarpık dönüşüm sürecinin yaratmış olduğu ideolojik, kültürel boşluktur. Vahşi Amerikan medya kültürünün heryere egemen olması ile bu kültüre isyan biçiminde ortaya çıkan dinci kültür yanyana ve birbirini etkileyerek ama mücadele içinde varolabilmektedir. Benzer bir şekilde siyasi ekonomik kriz, devrimci seçeneklerin yokluğunda ‘adil düzen' i bir seçenek haline getirebilmektedir. Ekonomik yapıyı talan, rüşvet, spekülatif alanlar v.b özellikleriyle tam bir rantiye ekonomisine dönüşmesinin yolaçtığı tepkiler de bu akımı güçlendirınektedir.

İslamcı hareketlerin bölgesel düzeydeki gelişimine de dikkati çekmek gerekir. Bu gelişmenin büyük oranda dünya çapında yaşanan yeniden yapılanmanın ve ortaya çıkan ideolojik boşluğun çatlaklarını kullandığı söylenebilir. Fakat, bu giderek bir dalga haline gelmekte ve tüm islam ülkelerini şu veya bu şekilde etkilemektedir. Salman Rüştü, Bangladeş’teki Nesrin, ve Türkiye de ki Aziz Nesin (ve Sivas Olayı) olayları arasmdaki benzerlikler dikkât çekicidir. İslamcı güçler, ulaştıkları düzeye güvenerek, her tür eleştiriyi ‘inançlara saygısızlık' olarak niteleyip tam bir terör estirmektedirler.

Kentlileşmenin Bazı Siyasi Sonuçları

Önceki dönemde kırsal alanda sağ ideolojilerin, modern kentsel alanlarda sol ideolojilerin (kent orta sınıfında ve işçi sınıfının bir bölümünde sosyal demokrasi, kent yoksullarında ve işçi sınıfının bir bölümünde devrimciler- sosyalizm v.b) ağırlığı vardı.

Bu eğilimi tersine çeviren ilk hareket ANAP oldu ve sosyal demokrasinin kentlerdeki üstünlüğüne son verdi. Bugün ise DYP bile kentlileşmeye başlamış durumda. Refah partisi bile kentli yüzünü öne çıkaran bir partisidir. Bu gelişmeye neden olan şey elbette kentlileşmenin kendisi ve biçimidir.

Kent yoksullarının yeni yönelimi ağırlıkla dinci faşizan eğilimleredir. Sol ve devrimci bir seçeneğin olmayışı bu konuda belirleyici olmuştur.Sosyalist hareketlerin ‘dogmatik', ‘indirgemeci' bir sınıf tahliliyle(körlüğüyle) bu kesimi küçümsemesinin ve gözardı etmesinin de payı büyüktür. Oysaki gerek ekonomik nedenlerle gerekse Kürt sorunundan doğru yaşanan ‘iç göç', kent yoksulları kitlesinin mütemadiyen artmasına neden olmaktadır.

Kemalizm ve Kemalizmden Kopuşma Süreci

Kemalizm, Türkiye de varolan yapıyı eleştiren tüm alternatif  hareketlerin hesaplaştığı bir ideoloji haline gelmiştir (klasik sağ ideolojiler ise zaten kemalizm yerine ‘Atatürkçülük' ü benimsemişlerdi). Kürt hareketinin ve islami hareketin kemalizimle olan ınücadelesi açıkça izleniyor.

Sosyalistler ise uzun bir zamandan beri Kemalizmle hesaplaşmaya çalışıyorlar. Birbirlerini (revizyonist, reformist v.b yakıştırmaları uygun görmedikleri zamanlarda) Kemalizmi aşamamış olmakla suçlayıp dururlar.Diğer yanda kemalizm ise nerdeyse bütün alanlardaki savaşımını kaybetmek üzere olan bir ideolojidir. Laiklik alanındaki savaşı fiilen kaybetmiştir, özelleştirme dolayısıyla devletçilik anlayışı da terkedilmiştir, milliyetçilik  anlayışı ise şimdilik en sağlam kalmış yönü olsada oda büyük yaralar almıştır. Önceki dönemlerde ‘demokrat' kategorisine giren Kemalist aydınlar, özellikle Kürt sorunundan doğru hızla gericileşmektedirler.

Kemalizmi, burjuvazisi gelişmiş olmayan bir doğu toplumunu ‘yukardan aşağıya' batılılaştırırıa ve sanayileştirıne, çok uluslu bir toplumu tek bir kimlik altında uluslaştırma hareketinin ideolojisi olarak görürsek, bugunkü durumu ise içsel ve dışsal gelişmelerin bu "yukarıdan aşağıya"lığı sona erdirmesi, toplumsal aktörlerin (burjuvazi, işçi sınıfı, Kürt Halkı, islamcılar vb.) sahneye çıkmış olması olarak da adlandırabiliriz.

Sosyalistlerin ve devrimcilerin düşünsel enerjilerini giderek zayıllamakta olan ve ömrünü tamamlayan bir ‘Kemalizm' le kopuşmanın yanısıra ve asıl olarak "yeniden biçimlenmekte olan Türkiye" nin eleştirisiyle, kendi projelerini geliştirmeye ayırmaları gerekmektedir.

Burjuvazi ve Devlet

Egemen sınıfların devletle ilişkisi kendi yeni güç düzeyleri oranında yeniden oluşmaktadır. Bujruvalar artık devletin desteğinde gelişen sermayedarlar olmaktan çıkıp, devletin kendi devletleri (sermayenin devleti) olduğunun bilincine varan hakiki burjuvalar haline gelmektedir.

T.B.M.M de burjuvazinin doğrudan temsilcilerinin sayısı hızla artmaktadır. Hatta bazı işadamları politik hareketlerin öncüsü bile olabilmektedirler. Kısacası burjuvazi devlet, burjuvazi siyaset ilişkisi yeniden tanımlanmayı gerektiren biçimler almaktadır.

II.Cumhuriyetçiler: Yeniden Yapılanmanın Aktör Adayları

Türkiyenin ve devletin yeniden yapılanması sürecinde önderlik yapmak isteyen ideolojilerden biride II.Cumhuriyet ideolojisi olarak adlandırabilir.

Burjuvazinin bir bölümünün desteğinde liberal aydmların ve hatta bazı işadamlarının oluşturduğu bu hareket devletin bir revizyondan geçirilnesini talep etmektedir.

Bu hareket demokrasi talep ettiği oranda reformcu bir harekettir. Burjuvazinin çıkarlarına sıkı sıkıya sarıldığı oranda ise emekçilerin karşısındadır. Sermayenin egemenliğinin ve burjuva demokrasisinin kurulmasını isteyen bu çizgiyi, (MGK nın, Kontrgerillanın kaldırılması, işkenceye son verilmesi kısaca devletin demokratikleştirilmesini talep ederken) gerek eski devlet ideolojisinin köklü olması, gerekse Türkiye kapitalizminin ezeli sorunları' nedeniyle zorlu bir süreç beklemektedir. Sömürüye karşı çıkmadığı gibi, sömürüyü katmerleştirecek bir program önerdiği için belli siyasal konulardaki reformcu söylemine rağmen kendi gerçek çizgisine süreç içinde kavuşacaktır.

Elbette bu hareket yeni Türkiye nin kuruluşunda etkili olacak, belirleyici olacağı noktalar olabilecektir. Ama egemenlerin yeni ittifakı, demokrasi ve özgürlük kavramlarının içeriğini, kendi egemenliklerine ve tarihsel koşullarına göre yeniden oluşturacaktır.

Bu hareketin Kürt sorunu konusundaki yaklaşımı da reformcudur. Bu durum sermayenin savaşın ekonomik yükünü paylaşmaktan rahatsız olmasından ve bir bölümünün değişimin zorunlu olduğunu farketmesinden kaynaklanmaktadır. Eski TÜSİYAD başkanı ve Yeni Demokrasi Hareketi nin öncüsü Cem Boyner'in "dünyada hangi devlet 10 yıldır kendi topraklarını bombalamaktadır?" biçimindeki eleştirisi dikkat çekicidir.

Bu hareketin bayrak edindiği kavramlardan biri olan ‘özgürlük' ise asıl olarak sermayenin özgürlüğünü kastetmektedir. Devletin küçültülmesi şiarı ise devletin baskıcı karakterinin küçültülmesini değil ekonomik faaliyetinin küçültülmesini anlatıyor. Cem Boyner bunu şöyle anlatıyor."Devlet küçülsün yok olsun demiyoruz ama, büyümesi gereken yerde büyümeli, küçülmesi gereken yerde küçülmeli.."

Kısacası bu hareket, Türkiye'nin yeniden yapılanma eşiğinde olduğunu gören, bunu (uluslarüstü sermaye ile içiçe yaşamak zorunda olduğunu bilen) modern sermayenin bakış açısıyla biçimlemeye çalışan siyasi bir akım olmaya yüz tutmuştur.

Ezilenlerin-Emekçilerin Cephesi

Yeni bir ülke projesi olan tüm toplumsal aktörler kendi cephesini yaratmaya çalışmaktadır. Farklı düzeylerden oluşan farklı cepheler yer yer birbirini kesmektedir. Kürt sorununda ki cephe özgürlük yanlıları ile baskı yanlıları arasındadır. Başka bir cephe laiklik ve modernleşme yanlılarıyla, islamcı ve modernleşmeyi islama uydurmaya çalışanlar arasındadır. Özelleştirrme ve devlet konusunda ise sermaye yanlıları ile ezilenler ayn saflarda bulunmaktadır.

Toplumda ortaya çıkan hatların hiçbiri henüz çok net değildir ve kalın çizgiler çizememiştir. Bu hatlardan en belirgini olan islamcıların çizmiş olduğu hattır. Sosyalistler ise henüz bir hat bile oluşturabilmiş değildir. Yer yer işçi sınıfı dolayısıyla çizilen hat ise ekonomik-demokratik muhtevayı aşarak · siyasallaşamıyor henüz.

Sosyalistler bütün kültürel, sosya sorunlarda emekçilerden yana tutarlı ve "özgürlükçü" çözümler üreterek, burjuvazinin ve uluslarüstü sermayenin Türkiyesine karşı emekçilerin özgür Türkiye'sini çıkarmalıdırlar. Emekçilerin- ezilenlerin cephesini yeniden ve kolay yıkılmayacak bir şekilde inşa etmek için, ateşli bir mücadelenin yanısıra böyle bir bayraın dalgalanmasına olan ihtiyaç büyüktür.

V. Özal, Kriz ve Yeniden Yapılanma

Yeniden yapılanma sürecinin ideolojik ve belli bir süre fıili önderi Turgut Özal olmuştur. Uluslarüstü sermayenin ve buna yakınlık duyan tekelci sermayenin çıkarlan doğrultusunda bir yapılanma sürecini o başlatmıştır.

Bugün ise yeniden yapılanmanın kendi olağan sancılarının ve sürecinin üstüne birde konjonktürel ekonomik kriz bindirmiştir. Elbette bu ekonomik krizin mimarı da Özal dır. Bugünkü krizi oluşturan etmenler onun döneminde olgunlaşmıştır.

Bugünkü konjonktürel ekonomik kriz ile yeniden yapılanma süreci elbette birbirinden ayrı değildir. Aynı sürecin iki farklı yönüdür. Ama tahlil ederken ikisini ayrı ayrı ele almak gerekir. Çünkü biri geçici olanı diğeri uzun vadeli olanı temsil ediyor. Ama geçici olan (kriz) uzun vadeli olanın (yeniden yapılanmanın) seyrini ve sonucunu değiştirebilecek bir potansiyel gösteriyor.

24 ocak 1980 tarihinde alınan kararlar Türkiye de yeni bir tarihin başlangıcı olmuştu. Ardından gelen 12 eylül faşizmi ile beraber emekçilerin mücadele ile elde ettikleri tüm kazanımlar bir bir geri alındı ve sermaye düzenlerinin en acımasızı en karanlığı yürürlüğe konuldu. Emekçilerin kemeri sıkılabildiği yere kadar sıkıldı, çalışma yasaları işverenlerin istediği gibi düzenlendi, tüm muhalafet odakları susturuldu, sol düşünceyi iyice etkisizleştirmek için dinsel akımlar dolaylı olarak desteklendi, hayali ihracat yapıldı, emekçilerin ürettiği mallar yok pahasına ihraç edildi, kentler yağmalandı, sermaye büyüdükçe büyüdü, Tekellerin hem sayısı hemde hacmi arttı. Dayanışma, eşitlik kardeşlik ve özgürlük ideallerinin yerine bireycilik, bencillik ve imaj geçirildi. Emekçiler için cehenneme çevrilen Türkiye adeta bir sermaye cennetine dönüştürüldü. Döviz bolluğuna, dış kredi güvenilirliğine ulaşıldı. Turgut Özal' ın kişiliğinde bir çağ atlıyoruz masalı yaygınlaştı. Bunca olanaklara rağmen ne oldu da bugünlere gelindi. Ekonomistlerin deyimiyle Türkiye (nasıl olduda) siyasetiyle, kültürüyle ve en son olarak ekonomisiyle duvara tosladı?

Üretim Gözden Düştü, Taşıma Suyla Değirmen Bu Kadar Döndü

Üretim yapmak neredeyse enayilikle eş tutulur hale geldi. Önce devlet yatırımları durduruldu ardından özel sektör de yatırımlarını yavaşlattı. Uzun yıllar planlı dönemde yaratılan üretim kapasitesi arttırılarak idare edildi. Yüksek faiz politikası yeni rantiye sınıflar yarattı. Kredi sistemi üretimi değil tüketimi teşvik eden bir yapıya büründü. Üretici sektörler geri plana düşerken rantiye sektörleri ve mali sistem ön plana geçti.

Yatınm yapmak yerine hisse senedi alıp, borsa oyunlarına girmek teşvik edildi.Bankacılık sektörü gelişti ve ekonomiye hakim olmaya başladı. Egemen sınıflar içinde mali sermaye önplana geçti ve sanayi sermayesi ancak banka seımayesiyle birleşebildiği oranda gelişti.

Devlet büyük sermayenin doğrudan bir talan aracına dönüştü. Bazan büyük sermayedarlar içinde bazı özel sermayedarlara kaynak yaratmak için kullanıldı. Bir yanda sosyal harcamaları kısarken diğer yanda sermayeye hizmet etmek için elinden geleni yaptı. Bu yüzden devlet küçülmedi tam tersine büyüdü. Harcamaları  azalmadı sadece yön değiştirdi. Bu yüzden iç borçlanmaya gitti, tasarrufların çoğunu kendisi kullandı, giderek borçlandı.

Üretip kaynak yaratamayan ekonomi sürekli dış borçlanmaya giderek ayakta durmaya çalıştı.Gününü kurtardı. Dış borç kaynakları kesilene kadar bu durum devam etti.

Sağlıklı bir üretim genişlemesi yaratamayan ekonomi, anarşik bir talan düzeninin büyük finansman ihtiyaçlarını yoğun bir iç ve dış borçlanma ile giderdi. Böyle yaparak sadece üretimi arttırmamakla kalmadı aynı zamanda geleceğini de tüketti. Nihayet iç borç faizleri katlanarak büyüdü, iç borç kaynaklarını kuruttu. Aynı şekilde hızla büyüyen dış borç kaynaklarını büyüttü.

Taşıma suyla değirmen bir süre döndü ama taşınacak su kalmadı. Ekonomik krizin Türkiyenin dış borç güvenilirliğinin düşmesi ile ayyuka çıkması dikkat çekicidir. İşte bu noktada, geleceğin kesesinden yiyen ekonomi hızla giden bir araba gibi duvara tosladı.

Kürt Sorununda Kör İnat: Askeri Çözüm!

Kürt sorununu barışçıl yöntemlerle ve özgürlük temelinde çözmek yerine kirli bir savaşla sona erdirme politikası Türkiye'ye ve özellikle emekçi halklara çok pahalıya mal oldu. Bugünkü enflasyonda ve ekonomik krizde savaşa yönelik harcamaların payı oldukça yüksektir. Bütün bunlara rağmen devlet ve egemen sınıflar, ideolojik önyargılarından sıyrılamamakta ve körü körüne askeri çözüm politikasını sürdürmektedir. Önce askeri çözüm, sonra bazı  göstermelik reformlar formülü ile hareket eden yönetenler, bu tutumun krizi daha da derinleştireceğini ve bizzat bu politikaların iki halkı birbirinden uzaklaştırdığını ve gerçek anlamda "bölücü" olduğunu unutmaktadırlar. Elbette bazı sermaye çevreleri bu durumun farkına varmaktadırlar.

Bireycilik ideolojisi ve Toplumsal Çürüme;

15 yıldır pervasızca egemen kılınan bireyci ideoloji ve sağlıksız kentleşme ciddi bir toplumsal çürümeye yol açtı. Bu durum sadece emekçilerin dayanışma ve örgütlü ınücadele yeteneğini kırmakla kalmadı, egemenlerin kendi egemenlikleriııi kunnaktakullandıkları kültürel kiınlikleri de parçaladı. Toplumu bir arada tutan öğeler zayıfladı. İşte bu çürümenin karşısında özgürlükçü bir sesin yokluğunda, faşizan eğilimler boyvermeye ve dinci-ırkçı hareketler yükselmeye başladı (elbette dünyada olup bitenlerle bağlantılı olarak).

Sol ve özgürlükçü düşünce akımları bütün araçları kullanarak yoketmeye çalışan egemenler, bunun yanında dinci akımları dolaylı olarak desteklediler. Bir yanda halkın inançlarına ve yaşam tarzlarına yukardan bakan, diğer yandan halkın inaçlarını sömürü düzenini devam ettirmek için kullanan resmi ideoloji yanlış bir laiklik anlayışıyla iki farklı Türkiye yaratılmasına neden oldu. Bir yandan diyanet işlerine birçok bakanlıktan daha fazla bütçe ayırdı, din dersini zorunlu kıldı, imam hatip liselerini yaygınlaştırdı, diğer yandan saçma bir "başörtüsü" yasağıyla islamcı radikalizme yapay muhalefet kanalları açtı. Diğer yandan kürt sorununun banşçıl çözümü için ortaya çıkan sesleri şiddetle bastırırken, son seçimlerde kürt halkının yoğıın yaşadı,ğı illerde Refah partisini destekledi.

Böylece ekonomik, kültürel ve politik düzeyde, yaşanan krizi öylesine derinleştirdi ki dinci faşizan eğilimlerin önüiıü açtı. Düzenin çatlakları arasında bu eğilimler boyvermeye başladı.

VI. Başka Türlü Bir Türkiye ve Devrimciler

Kesin olan birşey varsa artık Türkiye’nin eski Türkiye olamayacağı, başka bir Türkiye’nin ortaya çıkacağıdır (zaten çıkmaktadır). Şu anda sahnede olan toplumsal aktörlerin herbirinin kendine göre istediği bir Türkiye var. Hepsinin elinde pusula var. Gidilecek rota bu mücadelenin seyri içinde ortaya çıkacak. Mesela Devrimcilerin ve emekçilerin ise toplumsal sahneye çıkabilmek, toplumsal bir aktör olabilmek için kendileri için BAŞKA TÜRLÜ BİR TÜRKİYE resmi yapmaları zorunluluk haline gelmiş ve bunun olanakları da artmıştır. Üstelik varolan yapıyı yeniden yapılandırma arayışlarının karşısında, varolan yapıyı parçalama ve yeniden inşa etme projesini geçirmek gerekir. Şu anda varolan cepheleşme (Türk-Kürt, laik-müslüman) devrimci eğilimleri taşıyan bir cepheleşme değildir. Emekçilerin kurdukları barikatlar ise bir bir yıkılmaya mahkum ve bir cepheye dönüşebilecek içeriğe sahip değildir henüz. Devrimciler, Başka türlü bir Türkiye tasarımından yola çıkarak ve her türlü aracı kullanarak, bu cepheleşmeyi yeniden örgütlemek, yeniden tanımlamak, yani kendi cephelerini açmak zorundadırlar. Emekçilerin kurduğu barikatların Başka Türlü Türkiye resminin ışığında yeniden kurulmasına, yeni bir eephenin oluşmasına izin verecek ve kolayca yıkılmayacak tarzda örgütlenmesine öncülük etmek zorundadırlar. Emekçileri sağlıklı bir tarzda politik mücadele alanına doğru seferber etmek zorundadırlar.

Yeni ve devrimci bir Türkiye tasarımının temel şiarı özgürlük, eşitlik ve kardeşlik olmalıdır. Elbette her sınıf özgürlük kavramını kendi perspektifinden doldurur. Mesela burjuvazininin bir bölümü ve II.Cumhuriyetçiler özgürlük denince, sermayenin özgürlüğünü, önündeki engellerin kaldırılmasını (devletin bazı işlevleri de dahil) anlıyorlar, sömürme özgürlüğünü anlıyorlar. Biz ise özgürlüğü halkların, kültürlerin ve fikirlerin özgürlüğü olarak anlıyoruz. Devletin baskı aygıtlarının lağvedilmesini istiyoruz. Fikirlerin değil, fikirlere karşı zor kullanmanın suç olduğu, sömürmenin değil sömürüye karşı çıkmanın meşru-yasal olduğu, devletin dini alandan tümüyle çekilmiş olduğu, hiçbir dinin mezhebin desteklenmediği, ekonomik yardımların yapılmadığı bir özgürlük tanımı...

Etnik bir mozaik olan ve mozaiğin her bir parçasının kendi kültürüne sahip çıkmaya başladığı Anadolu'da "kardeşlik" kavramıda başka türlü bir Türkiye'nin anahtar bir kavramıdır. Bütün halkların ve kültürlerin gönüllü bir tarzda birlikte ve kaynaşarak yaşayabileceği, onyıllardır bastınlan kültür ve halkların desteklenerek, özgür gelişiminin yollarının açılacağı bir kardeşlik tanımı...

Böyle bir Türkiye resminin en önemli bileşenlerinden biride almaşık bir ekonomik ve sosyal programın oluşturulmasıdır, eşitlik talebidir. Elbette bu program Türkiye somutunda (ve sosyalizm deneyimlerinin ışığında, dünyasal yapılar gözetilerek) ortaya çıkmalıdır.

Dev tekellerin ve köhnemiş devlet mülkiyetinin egemen olduğu ekonominin yerine ‘halkın kollektif-demokratik denetimi'nin egemen olduğu bir ekonomik yapı önermeliyiz. Merkezi ve temel gereksinimlerin giderilmesi, doğanın korunması, toplum sağlığının korunması açısından, merkezi demokratik bir planın yanısıra, halkın kollektif-demokratik denetimi altındaki bir üretim biçimi...

Dünya sermayesine koşulsuz olarak teslim olan bir ekonomi yerine halkın çıkarlarını koruyacak bir tarzda uluslararası dayanışmayı geliştiren ve uluslarüstü sermayeye karşı uygun korunma yöntemleri geliştiren, emperyalizmin yeni sömürü biçimlerine teslim olmayan bir ekonomi.

Bir türlü yapılmamış olan Tarım devrimini gerçekleştiren ve sağlıksız iç göç olayını durdurma, kırları sağlıklı bir biçimde kentleştirme programı.

Yeşil alanları, ormanları, kıyıları, boğazları hızlı bir biçimde korumaya alan toplumun ortak malı haline getiren, buraları işgal etmiş olanlardan zararları tazmin eden bir program.

Sadece tekelci üretimi değil, spekülatif alanları ortadan kaldıran, üretim alanını dev bir borsanın oyuncağı olmaktan kurtarıp, toplumun ve bireylerin ihtiyaçlarına göre yeniden şekilleyen bir program. Ücretli emek sömürüsünü ortadan kaldıran bunun yerine herkesin emeğinin karşılığını alabileceği bir üretim sisteminin temellerini atan bir program.

Kısacası emperyalizmin yeni sömürü biçimlerini ve dünya sistemini, sosyalizm deneyimlerinin ortaya serdiği tarihsel dersleri dikkate alan,Türkiye'nin temel sorunlarına çözümler üreten bir yaklaşım, kendi cephemizi açmak, üçüncü bir yol bulmak, başka türlü bir Türkiye tasarımı yapmak ve bunu her tür siyasal-demokratik aracı kullanarak emekçilerin bayrağı haline getirmek, bugün devrimci bir hareketi yaratmanın temel koşulu haline gelmiştir.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org