Plan Piyasa Tartışmaları Üzerine Notlar

Günümüzde sosyalizme ilişkin önemli tartışma noktalarından birisi de sosyalizmde planlama - piyasa tartışmalarıdır. 1917 Sovyet Devrimi ile birlikte gündeme girmiş olan bu tartışma o dönemde, sosyalizmde hesap için öngörülen temelin nasıl olacağına ilişkin teknik bir tartışma halindeydi. Oysa günümüzde tartışmanın geldiği boyut "uygulanabilir veya yaşayabilir" bir sosyalizmin nasıl olacağına ilişkin ınodel önerileridir. Plan ve piyasa gibi iki karşıt sistemin tartışması yapıldığı halde modellerde işleyiş bakımından bir çok önemli ortak yanların sözkonusu olması tartışmanın en ilginç noktalarındandır. Kapitalizm

  sonrası varolacak toplumsal yapı açısından bir çok benzer anlayış vardır. Bu anlamda bu tartışmaları anlamanın en geçerli yolu, farklı sistemleri savunan anlayışların ortaya koydukları modelleri ele alıp karşılaştırmak ve buralardan hareketle tartışmak olacaktır.

Plan-piyasa tartışmalarını (benzer görüşleri savunan yazarlarda bile belirli farklılıklar olmasına rağmen), genel olarak üç model etrafında toparlamak müınkündür. Bu modeller;

1) Piyasa sosyalizmi ve yol gösterici planlama.

2) Sosyalist demokratik planlama ve eklemlenmiş özyönetim,

3) Sosyalistleştirilmiş piyasa ve yol gösterici; demokratik planlama

(Bu üç modelde de planın veya piyasanın işleyiş biçimleri ister istemez siyasi hayatın işleyişi ile son derece ilintili bir hal almaktadır).

1) Piyasa sosyalizmi;

Genel olarak piyasa sosyalizmi modeli üç ana ayağa oturmaktadır.
* Periyodik çok partili seçimlerin yapıldığı çok partili bir demokrasi.
* Ekonomide mülkiyet biçimlerinin çeşitliliği, üretim araçları üzerinde devlet (ulusal ve yerel), kooperatif ve özel mülkiyet biçimlerinin bir arada varolabilmesi.
* Hakim kaynak dağıtımı mekanizması olarak merkezi karar alma yerine ademi merkeziyetçi karar alma yöntemlerinin kullanılması (bu anlamda bir piyasanın varlığı).

Özellikle Alec Nove'un model özetini alırsak modelin tüm aynntıları belirlenecektir.;

a) Devletin üstünlüğü, toplumsal mülkiyet ve kooperatif mülkiyeti, üretim araçlarında büyük çaplı özel mülkiyetin bulunmayışı,

b) Seçilmiş bir meclise karşı sorumlu bir otoritenin yapısal önemdeki belli başlı yatırımları bilinçli olarak planlaması,

c) Bilgisel, teknolojik ve örgütsel ölçek ekonomilerinin (ve belli başlı dışsallıkların varlığının) vazgeçilmez kıldığı sektörlerle -ve karar türleriyle sınırlı, güncel mikro ekonomik işlerin merkezi biçimde yönetilmesi,

d) Katılımı en üst düzeye çıkarmanın aracı olarak ve "ait olma" duygusunu vermesi için küçük ölçeğin tercih edilmesi. Merkezileşmiş ya da tekelleşmiş sektörler -ve özel sektörün belirli bir alanı- dışında, yönetimin işçilere karşı sorumlu olması,

e) Mal ve hizmetlerin cari çıktısının ve bunun dağılımının her olanaklı zamanda ilgili taraflar arasındaki görüşmelerle saptanması. Burada seçim yapmanın önkoşulu olan rekabetin içerili ve gerekli olduğu açık biçimde tanımlanmaktadır.

f) İşçiler işlerinin niteliğini seçmekte özgür olmalı, uzmanlık alanlarını değiştirmek isterlerse her türlü fırsattan yararlanmalıdırlar. Tercih ederlerse kooperatiflerde veya kendi hesaplarına  (sözgelimi bir aile çiftliği, atelye ya da hizmet kuruluşunda) çalışmayı kararlaştırabilirler.

g) Sınırsız bir piyasa ekonomisi, bir süre sonra kendi kendine zarar verdiği ve hoşgörülmez toplumsal eşitsizlikler yarattığı için; devlet gelir politikalarını saptamada, vergi (ve farklı rantlar) toplamada, tekelin gücünü sınırlamak üzere müdahale etmede ve genel olarak rekabetçi bir piyasanın temel kural ve sınırlarını belirlemede yaşamsal işlevler görecektir. Kimi sektörler (eğitim, sağlık vs.) doğallıkla piyasa ölçütlerinin dışında tutulacaktır,

h) Bir ölçüde maddi eşitsizlik kalmasının, emeğin idari temelde yönetiminden kaçınmanın bir önkoşulu olduğu kabul edilebilir. ama moral özendiriciler cesaretlendirilip eşitsizlikler bilinçli bir biçimde sınırlanacaktır. Eşitliği sağlama görevi, mikro karlılık etkenlerini geri plana atacaktır,

y) Gerek yönetsel gerekse de işletme düzeyinde yöneticiler ile yönetilenler arasındaki ayrım gerçekçi - bir temelde kaldırılamazsa da, gücün kötüye kullanılmasına engeller koymak ve olanaklı en geniş deınokratik danışmanın sağlanmasını tasarlamak için büyük özen gösterilmelidir.

2) Sosyalist demokratik planlama;

Bu modelde de piyasa sosyalizmine benzer duıumlar söz konusudur. Bu modelin ana dayanakları;

* Bilinçli (doğrudan) kaynak dağılımı,

* Demokratik olarak merkezileştirilmiş planlama,

* Eklemlenmiş özyönetimdir.

Bu modele göre:

a) Geniş çapta devlet mülkiyeti,

b) Demokratik bir biçimde merkezileşen planlama,

c) Bu plana bağlı olarak halkın egemenliğini -sosyalist demokrasiyi kurumsallaştıracak eklemlenmiş özyönetim, özyönetim kurulları, işçi ve halk konseyleri, tüketici kurullarının bulunması,

d) Sınırlı bir biçimde de olsa para ve piyasaların varlığı. Bu bağlamda özel ve kooperatif girişimlerin küçük çaplı (tarım, zanaatlar, hizmetler vb.) üretimde varlıklarını sürdürmeleri,

e} Temel ihtiyaçlar piyasada parayla dağıtma gibi bir yöntemle değil, planlanarak doğrudan dağıtılmalı, buna karşılık para ve piyasa ilşkileri tüketici özgürlüğünü artırmayı sağlayan bir araç olarak hakkettiği yeri almalı,

g) Tüm yurttaşların toplumsal olarak belirlenmiş, asgari tüketim düzeylerinin güvence altına alınması, böylece emek gücünün satılması için "iktisadi zorlamanın" ortadan kaldırılması, emek gücünü satmanın gönüllü hale getirilmesi gerekir.

3)  Sosyalistleştirilmiş piyasa ve toplumsallaştırılmış planlama;

Bu model genel olarak plan-piyasa tartışmasında ara bir form olarak yer almaktadır. Modele göre;

a) Hakim kaynak dağıtım biçimi toplurnsallaştırılmış piyasa aracılığıyla olmalıdır.

b) Fiyat mekanizmasının varlığı ekonominin koordinasyonun sağlanmasında  vazgeçilmez bir biçimdir.

c) Piyasanın toplumsallaşması için iki ana koşul vardır. Birincisi herkesi emeğini satma zorunluluğundan kurtaracak asgari bir geçim düzeyinin sağlanması, ikincisi de herkese açık, bir bilgi ekonomisinin oluşturulmasıdır. Toplumsallaşmış piyasa kamu organlarından oluşacaktır. Bunun öğeleri ücret, fiyat komisyonları, tüketici komisyonları vs. gibi kurumlardır.

d) Bu modelde planlama; desantralize bir toplumsal planlama olarak var olacaktır. Merkezi planlama ise yolgösterici ve destekleyici anlamda varolacaktır.

e) Bu modelde de mülkiyet biçimleri çeşitliliği sözkonusudur. Bireysel mülkiyet, kooperatif mülkiyet ve kamu-devlet mülkiyeti bir arada varolabilecektir.

Modellerdeki Ortak Noktalar:

Modeller teorik hareket noktaları ve nihai amaçları bir yana bırakıldığında bir çok noktada işleyiş anlamında kesişmektedirler. Bunlar;

1) Tüm modeller farklı mülkiyet biçimlerinin bir arada varolacağını kabul etmektedirler. Hepsinde devlet mülkiyeti, toplumsallaştırılmış (özel) mülkiyet, kooperatif mülkiyet, küçük çaplı özel mülkiyet ve bireysel mülkiyet biçimleri sözkonusudur.

2) Farklı biçimlerde de olsa halk denetimi veya işçi denetiminden bahsedilebilmektedir.

3) Farklı mülkiyet biçimlerinin varlığı, doğal olarak plan ve piyasanın birarada varolacağını kabul etmelerini getirmektedir. Elbette plan ve piyasa arasındaki ilişkiler ve işleyiş biçimleri çok önemli farklılıklar taşımaktadır.

4) Üretim araçları üzerinde büyük çaplı özel mülkiyetin olamayacağı, belli başlı yatırımlann devlet tarafından yapılacağı ve bu konuların merkezi bir biçimde planlanacağı (farklı planlama yöntemleri önerilmekle birlikte) kabul edilmektedir.

Modeller arasındaki tartışma;

Ağırlıkla Mandel'in temsil ettiği sosyalist demokratik planlama modeli görüşü; modeli bir geçiş hali olarak görmektedir. Bu görüşe göre önerilen sistem henüz saf bir sosyalizm hali değildir. Para ve piyasanın hükmettiği bir kesim hala sözkonusudur. Bu sistemde elbette gelişme planlamanın para ve piyasayı ortadan kaldıracağı bir zamana doğru olacaktır. Sistemin temel amacı meta mübadelesini, yabancılaşmayı, iş bölümünü ve devleti, kısaca bugüne kadar anlaşıldığı haliyle "komünizmi" kurmayı sağlamaktır. Bu ortadan kalkış elbette iktisadi zor ile meydana gelecektir. Bu anlamda sistem nihai bir amaç değil, saf sosyalizme doğru geçişin modelidir.
Oysa özellikle Nove'nin temsil ettiği piyasa sosyalizminde önerilen model nihai bir sondur. "Uygulanabilir" veya "yaşayabilir" bir sosyalizm, ancak ve ancak plan ve piyasanın bir arada yer aldığı ücretlerin ve fiyatların piyasa dolayımıyla belirlendiği, hakim kaynak dağıtımının ademi merkeziyetçi bir şekilde yapıldığı bir model şeklinde olabilir. Gerçek bir özel girişim ekonomisi aslında bu sistemden bir takım avantajlara sahip olabilir. Ancak piyasanın doğasında bulunan nedenlerle, sadece piyasanın hakim olduğu, rekabetin doğal bir biçimde işleyeceği bir sistem mümkün değildir. Bu nedenle karma bir ekonomi, varolan kapitalizmin kötülüklerini aşabilecektir.

Keza planlama ve piyasa arasında ara bir form olarak önerilen "sosyalistleştirilmiş piyasa" modelinin savunucuları için de durum benzeri bir nitelik içermektedir. Planlamanın ağırlığını fazla tutmaları ve piyasanın biçimini Nove'nin öngördüğünden farklı tanımlamalarına rağmen önerdikleri sistem geçici bir hal tarzı değildir. Sosyalizm ancak toplumsallaşmış da olsa bir piyasa dolayımıyla işleyecek ve bu şekilde varolabilecektir.

Bu durum tartışmanın genel perspektifidir. Kısaca tartışmada ana iki nokta sosyalizmin nasıl olacağına ilişkin iki farklı duruş noktasıdır. Planlama savunucularına göre kapitalizmden sonraki toplumsal yapı bir geçiş toplumudur. Ancak bu geçiş belirsiz bir yere değil sosyalizme doğru bir geçiştir. Bu geçiş aşamasında elbette geçmiş toplumun üretim tarzının kalıntıları bulunacaktır. Bu kalıtımlar kapitalizme verilen ödünlerdir. Oysa piyasa savunucularına göre (farklı piyasa modellerini önerenler dahil) bu durum nihai bir modeldir. Sosyalizm ancak ve ancak bu şekilde yaşayabilecektir.

Önerilen farklı modellerin bu genel tavır alışı, aslında bir dizi tartışmanın doğurduğu bir durumdur.

1) Kıtlık-bolluk tartışması;

Modellerin oturduğu en önemli zeminlerden birisi bu tartışmadır; Piyasa sosyalizminin savunucularına göre, iş bölümünün aşılması, devletin körelmesi, yabancılaşmanın tamamen giderilmesi dünyada bir bolluk döneminin hasıl olmasıyla mümkün hale gelebilecek ütopik bir düşüncedir. Nove' a göre "bolluğu şöyle tanımlayabiliriz; gereksinmeleri, aklı başında hiç kimseyi doyumsuz ya da herhangi bir şeyin (veya yeniden üretilebilir herhangi bir şeyin) daha fazlasını arar durumda bırakmamacasına sıfır fiyat üzerinden gidermeye yeterlilik. Oysa asıl olan dünyada böylesi bir bolluğun değil herzaman geçerli olacak bir kıtlığın varolduğudur. Kıtlığın varlığı, bencil edinmeciliğin sona erişini kafamızda canlandırmamızı bile olanaksız hale getirmektedir. Sosyalizm yaşayabilecekse bunu kıtlık koşullannda ( yani birbirine rakip amaçlar arasında kaynak dağıtımı konusunda uzlaşmazlık çıkması ve bundan ötürü bireyler, gruplar ve toplumun çıkarlarının çatışması durumunda) kanıtlamak durumundadır. Sosyalizm toplumun ekonomik problemini ortadan kaldırmaz ve asla kaldırmayacaktır. Sosyalizmin sunduğu, o problemle farklı bir tarzda uğraşmaktır. Bu anlamda, bugüne kadar formüle edildiği haliyle, sosyalizmin yaşaması mümkün değildir. Kıtlık tespitinin sonucu; ancak plan ve piyasanın bir arada yer alacağı piyasa sosyalizmi modelidir. "

Sosyalist planlama savunucularına göre ise bolluk olanaklı bir durumdur. Mandel'e göre bolluk kaynak dağılımının üzerinde çatışmanın bulunmayışı halidir. Bu durumu Nove'nin yerel tüketici ihtiyaçlarına indirgediği görüşündedir. Çünkü varolan tüketici alışkanlıkları olmuş bitmiş ve sürekli sayılamaz. Toplumsal servetin artışı, üretici güçlerin gelişmesi ve kapitalizm sonrası kurumların ortaya çıkışıyla birlikte, talebin elastiki olmayışı ile nitelenen (Örneğin İskoçya'da su bedava olarak dağıtılmaktadır. Bunun sebebi su talebinin marjinal elastikiyetinin ortalama tüketici için sıfır, hatta eksi hale gelmiş olmasıdır), bedava dağıtılabilecek olan mal ve hizmetlerin sayısının hızla artmasını getirecektir. Böylesi bir durum kaynak dağılımının üzerindeki anarşiyi ortadan kaldırır. Bu artış % 60- 75'lere vardığında genel "insanlık durumunu" dramatik bir biçimde değişime uğratacaktır. Marx'çı sosyalizm anlayışı böylesi bir bolluk tanımının üzerine oturur. Aynca yine Mandel'e göre "Nove mülkiyet haklarını kıtlığın kaçınılmaz sonucu olarak görmektedir". Oysa bu durum tarihsel açıdan da hiç de böyle olmamıştır. Kıtlıktan cinsil (generic) bir insan edinmeciliği türetilemez. Genel edinmecilik diye bir şey yoktur. Edinmecilik yönelimleri daha çok özgüldür ve genel olarak mallardaki kıtlıktan, hatta tikel malların kıtlığından çok, özgül ihtiyaçların göreli yoğunluğuyla ilgili bir durumdur. Edinmecilik genel olarak kıtlığın ortadan kalkışından çok önce körelebilir. En yoğun duyulan ihtiyaçların doyurulması ya da bu alanlarda bir tüketim doyumunun oluşması yeterlidir. Marxcı sosyalizme bakışın üstünde yükseldiği varsayım budur. Bütünüyle gerçekçi ve akla uygun bir varsayımdır.

2)  Kaynak dağılım mekanizması, plan ve piyasa ilişkisi;

Önemli tartışma konularından birisi de kaynak dağılımı üzerinedir. Zaten plan ve piyasa ikilemi kaynak dağıtımının iki türüne işaret eder. Tüm görüşlerde plan ve piyasa birarada yer almasına rağmen, plan ve piyasa arasındaki ilişkilerin ne türden içerikler kazanacağı farklıdır.

Piyasa sosyalizminin savunucularına göre hakim kaynak dağıtımı mekanizması merkezi karar alma yerine ademi merkeziyetçi bir nitelik kazanmak durumundadır. Üretim -ya da dağıtım- birimleri birer firma gibi algılanmalıdır. Bu birimlerin bireysel karlılığı esas alınmalıdır. Ücretler, fiyatlar gerçek piyasa ilişkileri yoluyla belirlenecektir. Devlet belli başlı, büyük çaptaki yatırımları üstlenecek, üretim araçları üzerinde büyük çapta özel mülkiyet olmayacaktır. Toplumun genelini ilgilendiren konular merkezi olarak planlanacaktır. Ancak tüm bunlar bile genel bir küçük ölçeğe uygun şekilde örgütlenen piyasalar dolayımıyla ilişki kuracaklardır. Yani piyasa ilişkileri devletin veya toplumsallaşmış mülkiyetin de dahil olacağı her alanı kapsayacaktır. Nove'a göre doğrudan (ex ante) ve Piyasa (expost) dağılımının arasına  bir ayrım çizgisi hiç bir zaman çekilemez. Kapitalizmde bir tür ön planlama, yani ex ante ön tahmin zorunlu bir kuraldır. Ancak ex post olarak doğrulanması gerekir. Sosyalizmde de doğrudan bir planlama elbette olacak, fakat piyasa dolayımı ile doğruluğu sürekli sınanabilecektir.

Sosyalist planlamayı savunan kesimlere göre ise bilinçli bir kaynak dağılımı sözkonusudur. Kaynaklar demokratik olarak merkezileştirilmiş bir plan dahilinde dağıtılacaktır. Burada bürokratik bir yapılanma değil desantralize edilmiş, yaygınlaştırılmış bir ilişkiler ağı sözkonusudur. Ancak üretim birimleri ayrı birer firma uygulamasına tabi tutulmamalıdır. Piyasa ilişkileri - yani parayla yürütülen meta mübadelesi- bir yanda özel ve kooperatif kesimler, diğer yanda da bireysel tüketici ya da toplumsallaştırılmış kesimlerle sınırlı tutulacaktır. Çünkü geçiş toplumunun dinamiği meta üretiminin genişlemesi yönünde değil, körelmesi yönünde olacaktır. Emeğin değeri bir emek piyasası yoluyla değil işbirliği içerisinde dağıtılan emek ile belirlenecektir.

Sosyalistleştirilmiş piyasa modelinde de fiyat ekonominin koordinasyonu için vazgeçilmez bir öğedir. Bu görüşe göre desantralize bir toplumsal planlama süreci, genel bir merkezi strateji planlaması desteğinde yürüyecektir. Ücretler, fiyatlar v.s. toplumsallaşmış bir piyasa dolayımında, oluşturulan komisyonlar aracılığıyla belirlenecektir. Burada hakim olan görüş; planlama ve piyasa yöntemlerini birbirinden ayırmak ve piyasanın zamanla terkedileceğini söylemek yerine, her iki durumunda diyalektik bir süreçte yan yana yer alacağı şeklindedir. İşletmelerin malları için piyasalaşma ve genel/sektörel planlama beraberce varolmak zorundadır.

3) Teknolojik gelişme;

Çok fazla öne çıkmamakla birlikte diğer bir tartışma konusu teknolojinin gelişme şeklidir. Piyasa sosyalizmi savunucularına göre üretim verimliliği ve dolayısıyla teknoloji bir anlamda emeğin güdülenmesinin sonucudur. Bu durum ister istemez gelir farklılıklarını doğurur. Keza işletmeler veya bireyler arası bir rekabet gelişmenin dinamiğini yaratan en önemli faktördür. Teknolojinin gelişmesi ancak piyasa ilişkileri ve para ödülleri özendiricileri ile sağlanacaktır. Aksi görüşe göre ise; parasal olmayan ve piyasa dışı özendiriciler ve caydırıcılar kapitalizm altında bile mevcuttur. Ayrıca özyönetime dayalı bir sistem sadece ve sürekli üretimi artırmayı düşünmeyebilir. Boşzamanı artırıcı biçimlere yönelmesi çok daha mümkün bir durumdur.

4) Rekabet;

Nove'a göre rekabetin yani kullanıcı tercihinin yokluğu üretici gücün istismarına yol açabilecek bir durumdur. Bu nedenle bu sistemde rekabet faktörü ana itici güçlerden biridir. Herhangi bir sektörde varolan kurumların ürettikleri mal veya hizmetleri arzederken müşterilerini memnun etme çabası içine girmeleri ancak rekabet güdüsüyle olabilecek birşeydir. Böylesi bir çabanın parasal olmaması umulabilir. Ancak maddi özendiricilere veya maddi caydırıcılara ihtiyaç duyacağı kesindir. Bunun adı rekabettir. Mandel'e göre ise rekabet kapitalizimde (Nove'un da kabul ettiği gibi), yıkıcı ve yozlaştırıcı bir kurumdur. Piyasa kurallarının temelinde daha çok kar edebilme kaygısı yatar. Bu ise meta üretimi kavramının yeniden genişleyerek üretilmesini getirecektir. Oysa rekabetin iyicil bir yanını algılamak mümkündür. Bu rekabet parasal özendiricilerle sağlanmamalıdır. Kapitalist anlamda rekabet yığınsal işsizliğe, doğanın tahribine ve hatta milyonlarca ölüme mal olan savaşlara yol açar. Oysa sosyalist bir sistemde parasal özendiriciler olmadan farklı yöntemler bulunabilir. Ki böylesi bir şey kapitalizm altında da sürekli kanıtlanmaktadır. Ek bir serbest mal veya hizmet açık tartışma ve iletişim ile toplumun yıllık genel iktisadi preformansına bağlanabilir, ve bu durum herkese ek bir takım tüketim olanakları sağlayabilir. Böylesi bir durumun kendisi de gerçek bir özendiricidir.

Ayrıca Mandel'e göre kapitalizmde kar ve dolayısıyla rekabetin yol açtığı dev bir israf sözkonudur. Bu bile başlı başına parasal rekabetin olmaması gerektiğini kanıtlar.

5) Tüketici tercihleri sorunu;

Nove'un kıtlığın varlığı ve dolayısıyla bencil edinmeciliğin sona ereceğinin hayal bile edilemeyeceği üzerine düşüncelerini yukarıdaki bölümlerde söylemiştik. Mandel kıtlık tanımına ve edinmecilik olgusuna cevap verirken ihtiyaçların göreli yoğunluğu tanımını kullanır. Mandel'e göre insanlığın gelişmesinin her döneminde ihtiyaçların çeşitliliği istatistiksel olarak çıkarılabilecek ve benzeşen yönler gösteren ihtiyaçlardır. Bu anlamda ihtiyaçlar arasında genel, hiyerarşik bir sınıflama yapmak mümkündür. (Temel ihtiyaçlar, ikincil ihtiyaçlar ve lüks veya marjinal ihtiyaçlar gibi). Bu hiyerarşi tarihsel ve fizyolojik temellidir. Herhangi içerikteki bir rejimin, diktanın, piyasanın veya planın sonucu değildir. Burada önemli olan büyük çoğunluğun azınlık üzerindeki diktasıdır. Bu hiyerarşi insanlığın gelişmesi ile birlikte yukarı basamaklara doğru değişmektedir. Mandel'e göre buradan hareketle rasyonel tüketim kalıpları daha çok tüketme yolundaki içgüdüsel isteklerin yerini almaya yüz tutmaktadır. Bu rasyonel değişim, modelin bir sonucu değildir.

Esas tartışma bu temelden çıkmaktadır. Birincisi; Mandel bolluk tanımını bu görüşlerinin üzerine dayandırmaktadır. Temel ihtiyaçlar tamamen karşılandıkça ihtiyaçlann doyurulması üzerindeki anarşik tutum sıçramalı olarak kalkacaktır. İkincisi ise Nove ve diğer piyasa sosyalizmi savunucularının, planlama sisteminin kendisinin hangi ihtiyaçların temel, hangilerinin marjinal olacağını belirleyemeyeceği veya despotik birbiçimde tanımlayabileceği, buradan hareketle de marjinal ihtiyaçlann hiç bir zaman karşılanma olanağının olmayacağı iddiasıdır: Bu iddiaya Mandel'in yanıtı şöyledir; şu an için kaynakların kıtlığı nedeni ile bütün bireysel ihtiyaçlar karşılanamayacaktır. Toplumsal olarak tanınmış ihtiyaçlar nitelemesinin altında bu durum yatar. Bu nedenle her durumda toplumsal ihtiyaçlar üzerinde toplumun tiranlığı bulunacaktır. Bu durum piyasa ekonomisinde veya planlı ekonomide farklılık taşımaz. Mandel'e göre özgür tüketici seçişi ancak ikincil ve marjinal mallarla ilgilidir. Temel ihtiyaçlarda seçiş diye bir durum sözkonusu değildir. Bu nedenle temel ihtiyaçların karşılanabilmesi ilk etapta lüks mallara olan girdileri azaltacaktır. Karşılanmamış ihtiyaçlar tümüyle marjinal hale gelmeden de ihtiyaçlar üzerindeki diktatörlükten tam bir kaçış yoktur. Ancak toplumun tümü için temel ihtiyaçlar gittikçe karşılanır hale geldikçe bolluk durumu olanaklı hale gelecek ve her türden ihtiyaç karşılanabilecektir.

Bu tartışma özünde oldukça önemlidir. Nove'nin sorusu haklı olarak, özellikle varolan sosyalizm deneylerinden de hareketle çok canalıcı bir sorudur.
Toplumun temel ihtiyaçları tanımı bir bürokrasi tarafından tanımlandığı için, tüketici özgürlüğü ve aslında genel olarak özgürlük sorunu önem kazanmaktadır. Mandel'in buna yanıtı kapitalizmde insanlann bir kısmının lüks içinde yaşarken, bir kısmının da açlıktan ölmesi durumunun, bu sorudan daha önemli olduğudur. Ancak bu cevap oldukça yetersizdir. Aynca Mandel'e göre bu durumdan çıkış yolunun piyasa için tamamen imkansızken, gerçek bir sosyalizm için olanaklı olduğudur. Bu görüşte Mandel oldukça haklı durmaktadır. Mandel tüm bu savunularının yanına bir de üreticilerin özgürlüğü kavramını koymaktadır. Mandel kapitalizmde ve dolayısıyla piyasa sisteminde tüketici özgürlüğü ve bazı kesimlerin marjinal istekleri adına üreticilerin üzerinde bir despotizm uygulandığını öne sürer. Üreticiler özgürce ne üreteceklerine karar verebilselerdi belkide bunlan tercih etmeyebileceklerdi.

6) Özyönetim tartışması;

Nove'a göre birleşmiş üreticilerin kendi kendini yönetmesi sadece bir slogandır. Pratik bir durum değildir. Satınalma gücü insan güdülerinin en önemlilerinden biridir. Bu nedenle maddi özendiriciler her zaman çok önemli roller üstlenecektir. Bağlılık, sadakat, iyi iş yapmanın gururu, topluluğa hizmet duygusu gibi yüksek motivasyon biçimleri tercih edilir olmakla birlikte tek başlarına çok yetersizlerdir. Ayrıca birleşmiş üreticilerin yönetimi ülke veya dünya çapında binlerce girdinin söz konusu olması, uzmanlaşmanın gerekliliği vs. nedenlerle olanaklı bir durum değildir. Olsa olsa çok küçük birimlerde uygulanabilecek bir sistem olabilir. Toplumun ihtiyaçlarının ve bunların üretiminin karışık ve muazzam bir hal aldığı dünyamızda geçerliliği yoktur. Piyasanın sakıncaları olsa bile uyarlıklı bir iktisadi örgütleyici güç olarak piyasanın tek alternatif alabildiğine merkezileşmiş bir bürokrasi olacaktır. Mandel bu saptamaya öncelikle kapitalizm altında zaten varolan "gayrı resmi nesnel işbirliği'ni belirtmekle cevap verneye başlamaktadır. Mandel'e göre ampirik olarak gerek Batı'da gerekse de Doğu' da emeğin nesnel toplumsallaşması ile karar vermenin süregelen parçalanması arasındaki büyüyen çelişki piyasa aracılığıyla veya merkezi bürokratik planlamayla gittikçe daha az zaptedilebilmektedir. Bu hantal ve akıldışı sistemlerin ikisinin de çökmesini  önleyen, hergün milyonlarca gayri resmi nesnel işbirliği edimiyle fiilen bunların etrafında dolaşılıyor olmasıdır: iktisadi etmenlerin; piyasa sinyallerinin dışında tüketiciler geleneklerine günlük alışkanlıklarına vs. dayanarak tüketimde bulunurlar. Bu durum ancak gerçekten önemli kriz anlarında bozulur ve dalgalanma yaratabilir. Bu türden iktisadi ilişkiler ne gerçek bir piyasa ekonomisini ne de bürokratik merkeziyetçi planlamayı işin içine katar. Bunların temsil ettiği şey kendiliğinden işbirliğinin temel biçimleridir. Günümüzde kapitalist ve "sosyalist" ülkelerde işlerin çoğu böyle yürütülür; alışkanlığa, göreneğe, rutine, karşılıklı bilgi ve önceden görülebilir sonuçların doğurduğu doğal işbirliğine dayanarak. Bu durum elbette her sektör için geçerli olmayabilir. Gerçekten kimi merkezileştirme sorunlarının teknik niteliği bu durumu dışlayabilir. Ancak bu trend varolan iki seçenek arasında üçüncü bir alternatifin olduğunu yani; isteyerek ve özgürce yapılan işbirliğine dayalı, demokratik olarak merkezileştirilmiş- yani eklemlenmiş- özyönetimin mümkün olduğunu göstermektedir.

Nove bir noktada teknik kararları hiç bir meclisin demokratik olarak da olsa oylayarak karara bağlayamayacağını, bunun gerçekçi olmadığını öne sürmektedir. Mandel'e göre de özyönetimde hiç bir meclisin bu türden kararlar alması gerekmeyecektir. Bu kararları her üretim biriminin kendisi, üreticilerin kendisi merkezi planla bağlantısını kurarak alabilecektir. Karar alma süreçleri aşağıdan yukarıya doğru, yatay ve dikey özyönetim meclislerince alınacağı için merkezin tekel davranışı engelleneceği gibi, kararların fabrika düzeyinde kalması da engellenecektir. Nove bu duruma bu meclisler arası ilişkilerin sağlanabilmesinin büyük ölçekte (üretimin ulaştığı hız da düşünülürse) mümkün olamayacağını düşünerek itiraz etmektedir.

7) Nove ve Mandel arasında yada piyasa ve planlama görüşlerindeki en önemli ayırım noktalarından birisi de;

Nove'un planlamanın doğası gereği bürokratikleşeceği, her türlü demokratikleştirme çabasının sistemi düzeltmekten çok iş yükünü ağırlaştıracağı ve bu sistemin siyasi planda da merkezileşmeyi - ve bu anlamda totaliterleşmeyi- getireceği eleştirisidir. Mandel buna karşı kapitalizm altında da varolan komünal toplulukların varlığına işaret eder. (Kibbutz'lar, bazı sendikalar, kilise vs.) Aynca Mandel'e göre bütün büyük olarak görülen örgütler atomlardan oluşur. Toplumda var olan bütün kurumlar nesnel toplumsal işbirliğine dayanır. Bıı kurumların küçük birimlerinden başlayacak bir kendi kendini yönetme durumu yukarıya kadar uzanabilecektir. Elbette bu durum hem üretim süreci, hem de üst yapı kurumları için geçerli olabilecek bir durumdur. Nove'un Mandel'in bu cevabına itirazı, alınan demokratik kararların yerine getirilirken doğrulanabileceği bir mekanizmanın mevcut olmaması nedeni ile bu demokrasinin işlemeyecegi yönündedir.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org