Sosyalizm Tartışması için Notlar
(Üçüncü Enternasyonal Programı Çerçevesinde)

Giriş:

3. Enternasyonal programı 20.yüzyıldaki hemen bütün sosyalizm deneylerine damgasını vurmuştur. 3.Enternasyonal tarafından yapılan gruplandırmalarda ülkeler gelişmiş, orta düzeyde gelişmiş, sömürge/yarı sömürge ve geri kalmış ülkeler olarak 4 bölüme aynlmıştır. Her bir ülke grubunun sosyalizme geçiş programının ayrıntılı olarak tanımlandığı enternasyonal programı, Komünist Partiler ve gruplar için bağlayıcı

   bir kaynak olmuştur. Bu nedenle yeni bir sosyalizm anlayışının ortaya konuluşu aynı zamanda enternasyonal programının köklü bir eleştirisi ile birlikte yapılmalıdır. Elbette eleştiriler enternasyonal programının övgüsü ya da yergisi olmayacaktır. 3.Enternasyonal programı 1920` lerde sosyalizmin tek ülkede yaşam mücadelesi verdiği koşullarda yazılmıştır. Programın pek çok maddesi o dönemin kapitalizm koşullarına bağlı olarak tasarlanmıştır. Ancak hem programdaki sunuluşu itibarı ile hem de daha sonraki devrimlerin geçiş programlarının özü değerlendirildiğinde bazı program maddelerine evrensel, bütün ülkelerde ve koşullarda geçerli olma özelliği yüklenmiştir. İşte öncelikle sosyalizmin evrensel değerleri olarak kabul edilen ve şimdiye kadar da fazla sorgulanmayan bu hususları yeniden ele almalıyız.

Program tartışmalarına başlamadan önce şunu söylemeliyiz. Bütün ülkelere yönelik genel bir sosyalizm programı oluşturmak ve bunu uygulatmaya çalışmak yöntem olarak yanlıştır. Sosyalizme geçiş koşulları ülkenin içinde bulunduğu iktisadi, siyasi, kültürel, dini, coğrafı v.b. pek çok etkene bağlıdır: Geçiş programı bütün bu somut koşullara göre hazırlanmalıdır. Dışsal programatik dayatmalar geçmişte pek çok ülkenin kendi iç dinamiklerine zarar vermiştir. Bizim sosyalizm anlayışımızla ilgili yaklaşımlarımız bu nedenle Türkiye`ye özgü olacaktır.

Sosyalizm tartışmaları gerçekçi ve somut olmalıdır. Bugünün analizi, geçmişin değerlendirilmesi, geleceğe yönelik hedeflerin, projelerin belirlenmesi bir bütünlük taşımalıdır. Donmuş bir sosyalizm tartışması yarar sağlamaz.

Tartışma Başlıkları:
Sosyalizm programımızın bu metne dahil olan tartışma konuları şu başlıklar altında toplanabilir.

Siyasal sorunlar:
* Proletarya Diktatörlüğü uygulamalannda (bir geçiş süreci açısından) özgürlükler konusu (bireysel, toplumsal, grupsal vd.) nasıl ele alınmalıdır?
* Sosyalist demokrasi anlayışımız nedir, sosyalizme geçiş sürecinde doğrudan demokrasi uygulaması nasıl ele alınmalıdır?
* Üretim sürecinin çalışanlar tarafından yönetilmesi nasıl sağlanacaktır, özyönetimin uygulanması mümkün olabilecek midir?
* Ekonomideki merkezi planlama, siyasetin de tekelleşmesine yol açan bir faktör müdür, bu olasılık nasıl önlenir?
* Sosyalizmin kuruluşunda ve gelişmesinde gönüllülüğün rolü nedir, gönüllülük nasıl sağlanır?
Yeni kültür, kültür devrimi:
* Yeni bir toplumsal kültür mücadelesi Devrim sonrasına ertelenebilir mi?
* Yeni bir toplumsal kültürü yukarıdan aşağıya, eğilim yoluyla ortaya çıkaımak olarıaklı mı?
* Bütün sanat, kültür ve iletişim araçlannın tek elde toplanması, yepyeni bir kültürün oluşturulmasını olanaklar mı yoksa kültürel gelişimi, yaratıcılığı öldürür mü?
* Yeni topluınsal üretim ilişkileri ile yeni kültürün gelişmesi arasında nasıl bir bağ vardır. İradi olarak neler yapılabilir? Yeni bir kültür, eskisinden tümüyle arınarak oluşabilir mi?
İktisadi sorunlar:
* Devrimden hemen sonra ekonominin kendini yeniden üretmesi nasıl sağlanacak? Özel sermayenin büyük oranda devletleştirilmesi sonucu kapitalist yeniden üretim mekanizmaları ortadan kaldırıldığına göre sosyalist yeniden üretim mekanizmalarının kurulmuş olması gerekir. Bu mekanizmanın ipuçları nelerdir?
* Bu geçiş döneminde değer yasası nasıl işleyecek ürünlerin değeri nasıl tespit edilecektir?
* Üretimin toplumun ihtiyaçlarına göre yapılması, lüks üretimin yapılmaması nasıl sağlanacak, hangi üründen ne kadar üretileceğine kim karar verecek?
* Ürünlerin tüketici memnuniyetini karşılaması, kaliteli olması nasıl sağlanacak?
* Toplumun çeşitli kaynaklarının sektörel ve bölgesel dağıtımı nasıl sağlanacak?
* Teknolojik gelişme için gerekli yatırımların ne kadar olacağı ve hangi doğrultuda bir teknolojik gelişme sağlanacağı nasıl kararlaştırılacak?
* Sosyalizme geçiş sürecinde köylü ekonomisi nasıl ele alınmalı, toprakların kamulaştırılması doğru mu?
* Küçük üreticiler ve esnaf sosyalist üretim ilişkilerinin hangi aşamasına kadar varlıklarını devam ettirebilirler?
* Planlamanın temel sosyalist yöntem olduğu düşünülürse, nasıl bir planlama sorusu çok önemli olmaktadır. İşgücü, kaynak dağıtım planları nasıl yapılmalıdır?
* Planın bütün toplum tarafından benimsenmesi ve uygulanması nasıl sağlanacak?
* Ekonomik faaliyet, devletin dışında ayrı bir kamusal/toplumsal alanda yürütülebilir mi, bu kamusal alan nasıl tanımlanabilir?
* Herkesin ihtiyacını karşılayacağı öngörülen komünizm dönemi ancak bir bolluk ortamında mı mümkündür, böyle bir bolluk olanaklı mıdır?
* Geçiş dönemi boyunca farklı mülkiyet ve üretim biçimlerinin bir arada olması, özellikle pazarın varlığı sosyalist kuruluş için ne anlama gelir? Pazarın varlığı devrevi krizlere yol açar mı?
Bütün bu ve benzeri soruların cevapları, şimdiye kadar iki farklı anlayışla ele alınmıştır.
Birincisi merkezi planlamadan, tek parti egemenliğinden yana geleneksel sosyalizm anlayışı, diğeri ise kapitalizmin liberal yorumundan etkilenmiş piyasa sosyalizm anlayışı.
Bu iki anlayıştan birincisi yetmiş yıllık sürecin sonunda başarısız olmuştur.İkincisi ise belli farklılıklarla İskandinav ülkelerinde uygulanmış, kapitalizmin dışında yeni bir sistem oluşturamamıştır.
Bizler her iki anlayıştan kalın çizgilerle ayrılan yeni bir sosyalizm anlayışını ortaya koymak zorundayız.Ancak kendi anlayışımızı tartışmadan önce, 3. Enternasyonel programının sosyalizm konusundaki bakış açısını özetleyelim.
3. Enternasyonal' in Yaklaşımı:
Yukarda belirtilen tartışma başlıkları ile ilgili enternasyonal programının yaklaşımı şu şekilde özetlenebilir:
Yüzyılın başlarında 3.Enternasyonal tarafından yapılan değerlendirmelerde, kapitalist toplum kar amacı güdülerek yapılan meta üretimi, üretim sürecinin plansızlığı ve anarşisi ile karakterize edilmiştir. Kar peşinde koşarak üretici güçleri geliştiren, kapitalist ilişkileri genişleten burjuvazi, üretimin sınırsız gelişimi ile proleter yığınların kısıtlı tüketimi arasındaki karşıtlığın da artmasına neden olmuş, bu da ekonomik bunalımlara ve işsizliğe yol açmıştır. Artan makina kullanımı ve tekniğin ilerlemesi işbölümünü, emeğin üretkenliğini ve yoğunluğıınu arttırmıştır. Kadın ve çocuk emeği pazara çekilmiş, işsizlik artmış, toplum sermayedarlar ve proleterler olarak iki kampa bölünmüştür.
Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi tekelleri doğurmuş, sanayi sermayesinin banka sermayesi ile kaynaşması ise fınans kapital dönemini başlatmıştır. Tekelci sermaye, hareket ettirici güdü olarak düşünülen rekabeti dışta bırakarak yüksek kartel fiyatları politikası izlemiş ve pazarlar üzerinde sınırsız hakimiyete sahip olmuş, bn durum ise üretici güçlerin gelişimine engel olmuştur.
Tüm bu kapitalist gelişmelere karşı komünizmin nihai hedefı komünist dünya sistemidir. Komünist düzen toplumun sınıflara bölünmesine son verir. Yani üretim anarşisine son vererek, insanın insan tarafından ezildiği ve sömürüldüğü bütün biçimleri ortadan kaldırır.
Komünist dünya sistemi üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırıp bunları kamu mülkiyetine dönüştürdüğünde, dünya pazarının tekelci güçlerinin; rekabetin plansız egemenliğinin ve toplumsal üretimin körükörüne gelişmesinin yerine, toplumun bütününün hızla büyüyen ihtiyaçlarına uygun olarak üretimin toplumsal ve planlı biçimde düzenlenmesi geçer. Üretici güçlerin muazzam israfı ve toplumun sancılı gelişmesi, yerini bütün maddi zenginliklerin düzenli kullanımına ve üretici güçlerin sınırsız uyumlu ve hızlı bir biçimde ilerlemesi sonucu ekonominin rahatça gelişmesine bırakır.Çalışma salt bir yaşam aracı iken hayatın en başta gelen ihtiyacı durumuna gelir
Komünist toplum üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ve yalnızca kendine yarar sağlamak için kar etme çabasını onaylamaz. Ayrıca kapitalist toplumdaki teknik gelişimi engelleyen cehaleti, kitlelerin yoksulluğunu ve dev ölçülerdeki üretken olmayan harcamaları da onaylamaz.
Komünist toplumda kent-kır karşıtlığının ortadan kalkması, bilimsel ve teknik araştırmanın en üst düzeyde birleştirilmesi, bilimsel çalışmanın planlı yapılması, istatistiksel kayıtlarla izlenen ekonominin planlı biçimde düzenlenmesi, emeğin üretkenliğinin yükselmesi sayesinde hızla büyüyen toplumsal ihtiyaçların karşılanması güvence altına alınır. Sanatın ve bilimin gelişmesi için büyük bir insan enerjisi serbest kalır. Komünist dünya toplumunda üretici güçlerin gelişmesi, üretime ayrılan zamanın büyük ölçüde kısalmasını sağlar.
Proletarya Diktatörlüğünün Görevleri (3.Enternasyonal): Devrimle iktidara gelen proletarya kendi egemenliğini kurar, proleter devrimi burjuvazinin mülkiyet ilişkilerine zorla el atar, sömürücü sınıfları mülksüzleştirir,iktidarı eline geçirir. Temel görevleri;
Sanayi :
*Büyük sanayinin zoralımı, ulaşım araçlarının devletleştirilmesi, belediyelerin şuralara devri.
* Haberleşme hizmetlerinin zoralımı.
* Sanayinin işçilerce yönetilmesi, işyeri meclislerinin oluşturulması.
* Sanayinin geniş emekçi yığınlann ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi, eski egemen sınıfların ihtiyaçlarını karşılıyan sanayi dallarının (lüks eşya vb )yeniden ele alınması.
* Sanayinin tarımdaki gelişimini teşvik etmek.
Tarım : .
* Büyük toprakların zoralımı ve diğer toprakların zamanla ulusallaştırılması.
* Bütün tarımsal üretim aygıtlarının zoralımı (değirmen, mandıra, makina vb ).
* Büyük çiftliklerin proleterya diktatörlüğüne devri.
* Bir kısım toprağın köylülere devri.
* Toprak alım satımının yasaklanması.
* Tefeciliğin yasaklanması.
* Tarımda modernizasyonun sağlanması.
* Tarım kooperatiflerinin teşvik edilmesi.
Ticaret :
* Bankaların devletleştirilmesi.
* Banka sisteminin merkezileştirilmesi.
* Toptan ve büyük perakende ticaretin devletleştirilmesi.
 * Dağıtım için tüketim kooperatiflerinin teşvik edilınesi.
* Dış ticaretin tekelleştirilmesi.
* Yabancı ve iç borçların iptali.
Proletarya diktatörlüğünde göz önüne alınması gereken hususlar şunlardır.
1- Toprakların ulusallaşması bir kerede olmaz. Bu konu yavaş yavaş gerçekleştirilmelidir.
2- Üretimin ulusallaştırılması, kuraI olarak küçük ve orta işletmelere kadar uzanmaz. Çünkü proletarya sosyalist inşanın içine yavaş yavaş çekilebilecek olan basit meta üreticileri ile kapitalist sömürücü mülkiyet arasında kesin bir ayrım gözetir. İktidardaki proletarya, orta ve küçük ölçekli tek tek üretim birimlerini yeni bir sosyalizm temeli içerisinde derhal örgütleme açısından yeterli güce sahip değildir. Bu küçük tekil özellikle köylü ekonomileri sosyalist inşa sürecine yavaş yavaş çekilir. Zor kullanılması olumsuz sonuçlar doğurur
3- Sadece yarı sömürge, sömürge ve bağımlı ülkelerde değil, ileri kapitalist ülkelerde de önemli ölçüde küçük üretici bulunduğundan, başlangıçta ekonominin pazar ilişkileri, para sistemi vb şu yada bu ölçüde ayakta tutulmak zorundadır.
Sosyalizm, büyük sanayi ile basit meta üretimi arasında doğru bir ilişki kurmalıdır. Her iki üretim faaliyetinin ihtiyaçları farklıdır. Her iki faaliyet farklı sınıfların idaresindedir. Bu süreçte hem sosyalist sanayinin önder rolünün, hem de köylü ekonomilerinin büyük çoğunluğunun hızlı ilerlemesinin aynı anda güvence altına alınınası gerekir. Demek ki köylü ekonomisi bir ülkede ne kadar büyükse pazar ilişkileri de o kadar geniş kapsamlı olacak ya da tersine köylü ekonomisi ne kadar küçük ise planlı ekonomi o kadar büyük ve geniş olacaktır.
Sosyalleştirilmiş büyük sanayinin teknik ve ekonomik üstünlüğü, bütün tayin edici ekonomik "üst komuta kademelerinin" proleter devlet elinde toplanması, planlı ekonomi, devlet aygıtının gücü ( vergi toplama, bütçe, yasa çıkarabilme durııınu) kentte ve kırda ortaya çıkan yeni kapitalist filizlerin ve özel sermayenin kalıntılarının sürekli, sistemli biçimde bastırılmasını sağlar. Aynı zamanda köylülüğün kollektifleşerek birleşmesi ve kollektif ekonomi biçimlerinin büyümesi ile, köylü ekonomilerinin büyük bölümü sosyalist sistem içine çekilir.
Bütün bunlar için proletarya diktatörlüğünün doğru sınıf politikası izlemesi gerekir.
Ekonomik faaliyetin pazar ilişkileri ile bağlantılı kapitalist görünüşlü biçimleri ve yöntemleri, ekonominin sosyalist bölümünün hizmetinde çalıştıkları sürece, sosyalist devrimin kaldıraçları rolünü oynarlar. Bu biçimi ile proleterya diktatörlüğü altındaki pazar ilişkileri, süreç içinde kendilerini ortadan kaldıracak ögeler taşırlar.
3. Enternasyonal'de Demokrasi, Sınıf Mücadelesi, İdeolojik Mücadele, Kültür Devrimi Anlayışı;
a) Demokrasi;
Program proleter devlet zorunun amaçlara en uygun düşen biçiminin şuralar devleti olduğunu belirlemektedir. Bu devletin de demokrasinin en yüksek biçimi olduğunu belirtir. şuralar devleti sınıfsal niteliğini açıkça belirttiği ve toplumun büyük bölümünün çıkarına uygun olarak sömürücü sınıflara baskı uyguladığı için, bu anlamda demokratik bir biçimdir. Programda şuralar iktidarı altında, bir yandan da "belirli tarihi koşullarda" proleteryaya diğer emekçi kesimler karşısında (özellikle köylülük) geçici ayrıcalıkların tanınabileceği söylenmektedir. Proleterya diktatörlüğü altında sömürücü sınıflar bastırılırken "geçici olarak" siyasal haklar ve özgürlükler belirli oranlarda kısıtlanabilir. Ancak yukarıda belirtildiği gibi bunlar geçici önlemler olarak algılanmaktadır. Proleterya bu hakkı toplumun büyük kesiminin çıkarlarına uygun olarak hareket etmesinden ve bu durumu ebedi kılmayacağından almaktadır: Bu durum sınıf ayrımlarının aşılmasına kadar sürebilecektir.Proleter sınıf içinde ise en geniş demokrasi uygulanacaktır.
Programın demokrasi anlayışının en önemli ögelerinden (ya da en problemli) biri "toplumsal komuta konumlarına" işçi sınıfının en ileri unsurlarının getirilmesi anlayışıdır. Bu ise "en ileri unsurlar" partinin kadroları olduğuna göre, bütün toplumsal komuta konumlarının parti tarafından elde tutulması gerektiği ile eş anlamlıdır. Bu durum işçi sınıfı dışındaki emekçi kesimlerin veya köylülüğün örgütlenmelerinin yönetim mekanizmalarının başına da parti kadrolarmın (ya da proleteryanın) geçmesi gibi bir sonucu doğurur. Böylesi bir durum temsilcilerin seçilmesi ve seçilmiş temsilcilerin her an görevden alınabilmeleri ilkesiyle çelişkili bir durum yaratacaktır. Ayrıca zaten programda (tartışılması gereken bir nokta olarak) işçi sınıfının köylülükle olan ilişkilerinde ittifak öngörülürken bu ittifakın hiç bir zaman iktidarın paylaşılması fıkrine kadar vardırılmaması ifade edilmektedir. Bir yandan her türden kesimin şuraları aracılığıyla bir iktidar-ya da demokrasi- anlayışı savunulurken öte yandan köylülükle olan ilişkilerde bir anlamda köylülüğün şuralarını iktidar mekanizmalarından dışlama ve toplumsal komuta konumlarını -parti kadrolarını- en ileri unsurlara bırakarak proleteryanın iktidar araçlarını da partiye devretme gibi bir anlayış ortaya çıkmaktadır. Böylesi bir durumun en önemli sonucu bürokratik yozlaşmayı engelleyecek ve sosyalizmin inşaasında yol katedebilecek sanılan bir formülün bizzatihi tam aksine sonuçlar doğurabilecek olmasıdır.
Yine programa göre proleterya diktatörlüğünde sadece sanayi işçileri bütün emekçi kesimlerine önderlik edebilir. Bugün gelinen noktada işçi sınıfının kapsamındaki değişimler düşünülürse oldukça problemli bir tanımla karşılaşmış oluruz.
Programın demokrasi ve özgürlük anlayışı ile ilgili aşağıdaki kısa notlar, eleştirilmesi veya tartışılması gereken noktalar olarak görülmektedir.
* Yürütme ve yasa yapmanın hemen devrim ertesinde birleştirilmesi,
* İletişim alanının devletleştirilmesi,
* Basımevlerinin tamamen devletleştirilmesi,
* Gazete ve yayınevleri sisteminin devletleştirilmesi,
* Büyük sinema girişimlerinin ve tiyatroların vb. devletleştirilmesi, Bu türden maddeler, daha evvel belirtilen çeşitli noktalarla birleştirildiğinde bir yandan sömürücü sınıfların siyasal haklarını ve özgürlüklerini ellerinden alırken, öte yandan da parti dışındaki (ileri unsurlar tanımlamasının dışındaki) emekçi kesimlere ya da muhalif görüşteki kimselere de söz hakkı tanımamayı getirebilmektedir.
3. Enternasyonal programında tüm bu görüşler, özellikle henüz smıf mücadelesi sürmekte olduğundan ve proleterya diktatörlüğünün oturmasına kadar "tedbiri elden bırakmamak" gerektiğinden hareketle ve proleteryamn (ya da partinin) "doğru bir sınıf politikası" uygulayacağına olan güvenle söylenebilmektedir. Oysa pratikte olanlar tam da bunun tersinin gündeme geldiğini göstermiştir.
b) Sınıf Mücadelesi;
Program sınıf nücadelesinin proleterya diktatörlüğü altında da sürmekte olduğundan bahseder. Kapitalizmden çıkıldığı haliyle sistemde yer alan küçük üretim birimlerinin varlığına göre sınıf mücadelesinin şiddeti, hızı vs. değişebilecektir. Program proleterya diktatörlüğünün çeşitli sınıflarla nasıl bir ilişki kuracağını belirlemiştir.
* Büyük burjuvazi tamamen tasfiye edilmeye çalışılacaktır.
* Büyük burjuvaziye hizmet eder durumdaki "teknik aydınlar" tarafsızlaştırılmalı ve proleterya diktatörlüğünün oturmasından sonra işçi sınıfının yararına olarak kullanılmalıdır.
* Köylülük bellirli kesimlere bölünmektedir. Tarım proleteryası ve yoksul yarı proleterler işçi sınıfının doğal müttefikleridir. Bu kesimlere toprak reformu ile kır burjuvazisinden elde edilen topraklar dağıtılmalıdır. Köylülüğün orta tabakaları ise tarafsızlaştırılmalı ve toprak ağalarına, kır burjuvazisine karşı desteklenmelidir. Ancak iktidarı paylaşmak konusu gündeme gelmemelidir.
* Kent küçük burjuvazisi, lümpen proleterya da tarafsızlaştırılmalı ve mümkünse proleterya diktatörlüğünün yanına çekihnelidir.
c) İdeolojik Mücadele;
3.Enternasyonal programı, "devrimci komünizmin" proleterya diktatörlüğünü kurma mücadelesi esnasında mücadele ettiği düşman ideolojileri belirlemiştir. Bu farkli ideolojileri sisteme muhalefet etseler bile, belli kılıflar altında burjuva ideolojisinin aslında taşıyıcılığını yapan ideolojiler olarak görmüştür. Kendi dönemi çerçevesinde yaptığı tasniflemede;
1-Mezhepçi ve reformist akımlar (özellikle dinci sendikalar, gençlik örgütlenmeleri vs)
2-Modern "sosyalist" reformizm (Amerikan Emek Federasyonu tipindeki sendikal örgütlenmeler, İngiliz İşçi Partisi gibi partiler, Uluslararası sosyaldemokrasi, Amsterdam Enternasyonali, Alman ve Avusturya Sosyal-demokrasisi, Fabian Derneği-yapıcı sosyalizm-, Kooperatif sosyalizm, Lonca sosyalizmi;
3-Anarşizm
4-Sendikalizm
5-Sömürge ülkelerdeki özgün akımlar
Programa göre bunlar az ya da çok burjuvazinin ideolojik boyunduruğu altındadır, ve bulundukları duruma göre bu akımlarla şiddetle mücadele edilmelidir. Bu akımlardan mezhepçi akımları en gerici kollar olarak tanımlamakla birlikte, özellikle sosyalizmin belirli sağ veya sol versiyonlarını içeren ve modern "sosyalist" reformizm olarak nitelediği akımları işçi sınıfının baş düşmanı olarak ilan etmiştir. Özellikle o dönemde bu akımların l.Dünya Savaşı karşısında anavatan savunusu altmda toplanmaları bunda en büyük rolü oynar. Bu akımlar iç politikada da kapitalizmin rasyonelleştirilmesi ve istikrara kavuşması yönündeki talepleri nedeniyle sınıf çelişkilerinin üzerini örtmeye çalışırlar denilmektedir. Marx'ın kapitalizmin çelişkilerine ilişkin öğretisinin yerine, kapitalizmin uyumlu gelişmesine ilişkin burjuva öğretiyi getirınekle suçlanmaktadırlar. "Bunalımlara ve proleteryanın yoksullaşmasına ilişkin öğretiyi rafa kaldırmış; sınıf mücadelesinin savaşçı, alev alev yanan teorisini o mantıksız sınıf barışı vaazına çevirmiş; sınıf karşıtlıklarının keskinleşmesine ilişkin öğretiyi gözden çıkararak yerine kapitalizmin "demokratikleştirilmesi"ne ilişkin ahmakça masalları geçirmiş,...barışçıl yoldan sosyalizm, ...devrim yerine evrim...'
Yine bu akımlar içerisinde saydığı Avusturya marksizmi 3.Enternasyonal programına göre "işlevsel rolü, komünizme yaklaşmakta olan işçileri kandırmaktır" denilerek proleteryanın özellikle tehlikeli ve soyguncu sosyal emperyalizmin açık yandaşlarından daha tehlikeli bir düşmanı olarak görülmüştür. Tüm bu akımlar burjuvazinin proleterya içerisindeki ajanları olarak nitelendirilmişlerdir.
Bunlardan başka küçük- burjuva akımlar olarak nitelediği -çözülmekte olan kent küçük burjuvazisi, lumpen proleterya, sınıfsızlaşmış aydınlar ve bohemler, yoksullaşmış zanaatçılar, köylülüğün belirli tabakaları vs.- gibi kesimlerin eylemliliklerini de özellikle siyasal durumun aniden değiştiği, yani geçici geri çekilmelerin olduğu dönemlerde başı bozukluk çıkaranlar olarak görmektedir. Keza Anarşizmi ve "Devrimci sendikalizm"i de proleterya diktatörlüğüne karşı olmaları nedeni ile devrim aleyhtarı cephenin bir parçası olarak görmektedir. Sömürge ülkelerdeki özgün akımları da -Sun Yat Senizm, Gandhicilik vs.- belli bir gelişme aşamasına kadar olumlu bulmakla birlikte sınıf mücadelesindeki ayrışmalarla birlikte devrimci gelişimi engeller nitelikte bulmaktadır.
Sonuç olarak tüm bu eğilimleri -özellikle sosyal demokrasiyi- işçihareketinin en büyük düşmanı olarak nitelemekte ve bu akımlarla ideolojik olarak çatışmak gerektiğini vaaz etmektedir.
Bu akımların bir yanıyla çeşitli toplumsal sınıf ve tabakaların temsilcileri oldukları göz önüne alınırsa sonuçta proleterya diktatörlüğünde hepsi "sosyalizmin" önünü tıkayan düşmanlar olarak görülmekte ve ideolojik, siyasi ve askeri boyutta mücadele edilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bu durum bir açıdan da çeşitli kesimlerin demokratik haklarının yokedilmesi gibi bir zemini ortaya çıkarabilecektir.
4.Kültür;
İşçi sınıfının geçmiş üretim tarzlarındaki durumlardan farklı olarak kapitalizm altında özellikle ekonomik, siyasal ve kültürel bakımdan geri tutulduğu tezi üzerine bir kurgu yapılmaktadır. Bu anlamda işçi sınıfı ancak iktidarı ele geçirdikten sonra gelişme yoluna girebilecektir. Kitlelerde komünizm bilinci ancak bu andan sonra gelişecektir. Bu durumda kültürel bir değişimin oluşturulabilmesi için öncelikle "ileri unsurların" yani bir anlamda parti kadrolarının toplumsal komuta konumlarını elde etmeleri ve daha fazla sayıda proleteryanın (kadrolarda var olduğu düşünülen) kültürel dönüşümünün sağlanarak sosyalizmin inşaasında yol alınabileceği öngörülmektedir. Tüm bunların sonucu olarak bütün eğitim sisteminin devletleştirilmesi, daha evvel belirtildiği gibi iletişim ve kültürel alandaki kurum ve mekanizmaların devletleştirilmesi ve ileri unsurların eline teslim edilmesi gerekir. Buradan yayılacak bir kültürel dönüşümün yanlızca işçi sınıfını değil, onun yönlendiriciliği altında ilerleyen diğer emekçi kesimleri de (ekonomik dönüşümle birlikte) dönüştüreceğini düşünmektedir. Bu anlamda merkezileşmiş bir kültürel yayılmanın sağlanması ve kentlerden kırlara doğru gelişmesi öngörülmektedir. Bu minvalde din karşısında da son derece katı bir tutum alınmaktadır. İnanç özgürlüğü serbest olacaktır denilmekle birlikte eldeki tüm araçlarla din aleyhtarı bir propagandayı temel almaktadır. Üstü kapalı bir biçimde dini örgütlenmelerin mutlaka karşı-devrimci çabalar içinde olduklarına dair bir düşünce ifade edilmektedir.
Bazı Tartışma Noktaları
Geçiş dönemi:
Kapitalizmden komünizme, sınıfsız topluma geçiş bir tarihsel dönemi kapsar. Bu döneme genel olarak sosyalizm denir. Marx, bu dönemi komünizmin ilk aşaması olarak adlandırmıştır. Engels bu dönemin toplumların tarihi açısından kısa süreceğini,bazı sıkıntıların olabileceğini, özgürlüklerin bir miktar kısıtlanacağını, ancak kısa sürdüğü için katlanmak gerektiğini söylemiştir. Ancak 70 yıllık sosyalizm deneyimi bu geçiş döneminin kuşaklar boyunca devam ettiğini, o nedenle başlıbaşına ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Öncelikle sosyalizm, kapitalizmden şu temel ilke ile ayrılır. Kapitalizm, insanlığın ilerlemesinde kar hırsının, kazanma tutkusunun ve bireyciliğin belirleyici olduğunu söyler. Buna karşılık sosyalizmde ise toplumsal dayanışma, planlama ve işbirliği esastır. Dolayısıyla sosyalizmde bireylerin gönüllülüğünün ve katılımcılığının sağlanması gerekir:Bu süreçte geriye dönüşü engelleme, sosyalizme gidişi sağlama adına uygulanan siyasi zor sonuçta bizzat geriye dönüşün nesnel koşulları haline gelebilmektedir. Gönüllülüğü ve katılımı sağlamayan her türlü tedbir, politika sonuçta başka problemlerin kaynağı haline gelmektedir.
Geçiş dönemimin önemli sorunlarından biri, toplumun çoğunluğunu oluşturmayan proleteryanın, kendi diktatörlüğünü yürütüş biçimidir. Bugün artık şu görülmüştür ki, proletarya veya onun siyasi temsilcisi olan parti, bir toplumu tek başına yönetemez. Sosyalist geçiş dönemindeki proletarya diktatörlüğü halk sınıfları için demokrasiyi oluşturmak zorundadır. Bu da en başta yönetimin halk sınıfları ve onun temsilcileri tarafından paylaşılmasını gerektirir. Proleter devlet sömürücü sistemin yeniden kurulmasını engelleyecek tedbirleri almak koşuluyla emekçi sınıf ve tabakalarına gerçek bir demokrasi sağlamak zorundadır.
Sosyalist Ekonomi:
Devrimden sonra gerçekleştirilmesi öngörülen büyük sanayinin, toprağın ve bankalarm devletleştirilmesi uygulaması, bütün sosyalizm programlarında ortak olarak savunulmaktadır. Bu uygulama özellikle kapitalizmin sömürü mekanizmalarına büyük bir darbe vurmakta, kapitalist büyük sermayenin etkinliğini ortadan kaldırmaktadır. Artı değer sömürüsünü büyük ölçüde ortadan kaldırması açısından da bu uygulamanın bireysel ve toplumsal özgürleşme doğrultusunda çok önemli bir adım olduğu açıktır. Ancak bu noktada karşımıza önemli bir durum çıkmaktadır. Ortadan kaldırılan özel sermayenin, özelleşmiş üretimin yerine nasıl bir mekanizma kurulmalıdır?
Enternasyonal programında, üretimin işçiler tarafından yönetilmesi gerektiği, üretilecek malların işçilerin ihtiyaçları göz önüne alınarak tespit edileceği belirtilmiştir. Bütün bu faaliyet merkezi bir planlama örgütünün idaresi altında yapılacaktır. Sanayide ve ticarette devlet bütün komuta kademelerine egemen olacak, bu sayede ortaya çıkan her türlü kapitalist filizlenme bastırılacaktır. 70 yıllık sosyalizm sürecinde üretimin işçiler tarafından yönetilmesi sağlanamamıştır. Başlangıçta işçi, teknik eleman, partili üçlüleri tarafından yönetilen işletmelerde bu yöntem başarısız olmuş ve yönetimler teknik elemanların sonımluluğuna devredilmiştir. Malların işçilerin ihtiyaçIarına göre üretilmesi hususu da sürekli değişen ve çeşitlenen ihtiyaçların mevcut planlama sistemi ile tespit edilememesinden dolayı gerçekleşememiştir. Üretilen ürünlere biryandan alıcı bulunamazken, tesadüfı olarak tüketicinin beğenisini kazanan yada az üretilen temel ihtiyaç maddelerinde kuyruklar meydana gelmiştir.
Lüks üretimin yapılmaması yada en aza indirgenmesi gerektiği şeklindeki enternasyonal karar pek çok üründe geliştirme yapmak imkanını kısıtlamıştır. Lüks olarak görülebilen kişisel bilgisayar sistemlerinde, otomotivde, tekstil ürünlerinde, gıda sektöründe ve pek çok dalda tüketici ihtiyaçları karşılanamamıştır.
Piyasanın sosyalizm sürecinde var olmasını, ekonominin kendi iç dengelerinin sağlanmasında mutlaka piyasa mekanizmalarından yararlanmak gerektiğini söyleyen piyasa sosyalizmi savunucuları, bütün bu problemlerin kaynağında piyasanın planlama ile birlikte kullanılmamasının yattığını söylemektedirler. Bu görüşe göre; başlangıçtan itibaren ekonomide farklı mülkiyet biçimleri birlikte varolmalıdır. Devlet (ulusal ve yerel), kooperatif ve özel mülkiyet biçimlerinin birarada varolduduğu bu sistemde merkezi planlama ve karar alma mekanizmalarının yerine işletme ölçeğinde planlama ve karar alma mekanizmaları kurulmalıdır. Kaınu işletmelerinde işçiler de yönetime katılmalı (ama teknik elemanların belirleyiciliği altında) mal değişimi işletmeler arası görüşmelerle saptanmalıdır.Burada seçim yapmanın ön koşulu olan rekabetin gerekli olduğu açıktır.
İşletmelerin üretim ve yönetim metotlarında bugünkü kapitalizm koşullarına göre temelden bir değişiklik öngörmeyen piyasacı sosyalizm anlayışının kapitalizmden en önemli farkı, büyük sanayide kamu mülkiyeti öngörmesidir. Piyasacı sosyalizm anlayışına göre özel mülkiyetle yanyana olan bu kamu mülkiyeti, toplumsal eşitsizliklerin giderilmesinde denge rolü oynayacaktır. Ekonominin dengesinin sağlanması ve verimlilik artışında ise kamu mülkiyeti ile rekabet eden ve temelde kar için çalışan kooperatif ve özel işletmeler motor gücü oluşturacaktır.
İskandinav ülkelerinde bazı önermelerinin uygulandığı söylenebilecek olan piyasacı sosyalizmin, esasen kar hırsının tamamen ortadan kalkması ve herkesin ihtiyacı kadar tüketmesi esasına dayalı komünizm hedefı ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Piyasa sosyalizmi savunucuları komünizmi bir hayal olarak görmekte, gerçekleştirilebilecek, uygulanabilecek sosyalizm modelinin olumsuz yönleri törpülenen, toplumsal ihtiyaçları gözeten bir kapitalizm-sosyalizm karması olduğunu savunmaktadırlar. Elbette bu sosyalizm anlayışının Marx `ta öngörülen ve komünizme bir geçiş olarak öngörülen sosyalizmle bir ilgisi yoktur. Piyasa sosyalizmi savunucularının en dikkate değer yönleri bürokratik sosyalizm deneylerinde üretim ve yeniden üretim süreci ile ilgili pek çok açık noktaya isabetli eleştiriler yöneltmiş olmalarıdır.
Bizim sosyalizm anlayışımız piyasacı sosyalizm anlayışından temel farklılıklar taşımak durumunda. Prensip olarak planlamayı, ancak toplumsal bir planlamayı savunmaktayız. Devrim sonrası geniş çapta bir kamu mülkiyeti kaçınılmazdır. Bu işletmelerin demokratik bir biçimde oluşturacakları toplumun diğer kesimlerinin de katkıda bulunabileceği bir 'plana’ kesinlikle ihtiyaç vardır. İşçilerin üretim süreci üzerinde kesin söz ve karar sahibi oldukları özyönetimler uygulanmalı, özyönetim kurullarında diğer emekçi ve tüketici temsilcilerinin de yer alması sağlanmalıdır. Ürünlerin dağıtımının da planlama ilkeleri çerçevesinde yapılacağı bu sistemde, başlangıçta varolması kaçınılmaz olan piyasa ilişkileri, tüketici ihtiyaçlarının çeşitlenmesini de ortaya çıkarabilecektir. Bu piyasa ilişkileri evrimci bir gelişme içerisinde ortadan kalkmalı, tüketici ihtiyaçları kendi doğrudan kurulları ile (piyasa dolayımı ile değil) ortaya konmalı ve üretilmelidir. Üretim yerlerinde neyin ne kadar üretileceğinin kararlaştrılması ile, bunların ülke çapında birleştirilmesinden oluşacak olan plan, ürünlerin değerlerini ve değişimin koşullarını belirlemelidir. Sürekli yenilenecek ve düzenlenecek dinamik bir planlama ile toplumsal işbirliği temelinde gelişen, ihtiyaçlari karşılanan sosyalist bir toplum yaratılacaktır.
Dünya ekonomisinin bugün ulaştığı noktada artık Sovyetler`deki planlama modeli ile bir sosyalizm modeli kurmanın olanağı kalmamıştır. Üretim tüketim dengesinin sağlanamadığı planlama hatalarının korkunç kayıplara neden olduğu bu sistem, tüketici taleplerine de cevap veremez hale gelmiş ve yıkılmıştır.
Öte yandan piyasa ilişkilerini ve kar etme hırsını bir tüketim çılgınlığına dönüştüren kapitalizm de insanlığın önüne mutlu bir gelecek sunamamaktadır. Doğal çevreyi ve insani duyguları yok eden mantığı ile kapitalizmin sonu modern bir barbarlığa doğru gitmektedir. Bu kısır döngüden çıkabilmemiz için gönüllülük temelinde bir araya gelen üretici ve tüketici topluluklarının (fabrika konseyleri, mahalle komiteleri vb.) üretim ve tüketim sürecini demokratik bir biçimde düzenlemeleri gerekir. Elbette elimizde sihirli değnek yok. Ekonomik faaliyetin ve ürünlerin ulaştığı karmaşık düzey, pek çok problemi de beraberinde getirmiştir. Bu problemler sosyalistlere, kendi programlarını sunmak ve uygulamak yönünde daha fazla çaba ve heyecan vermelidir. Ayrıca artık sorunları basitçe çözümlemenin mümkün olmadığını, sorunların çözümünde pek çok farklı yol ve yöntemin olabileceğini bilmeliyiz.
Teknoloji Üretimi:
Teknolojinin üretim süreci, sosyalizm deneylerinin kapitalist üretim ilişkilerine öğrettiği önemli bir metottur. Burjuvazi planlama yapmayı ve teknolojiyi merkezi, rekabetten uzak birbiçimde geliştirme mantığmı uygulayarak önemli başarılar kazanmıştır. Bugün dünyadaki az sayıda araştırma şirketi teknoloji üretimini gerçekleştirmekte ve satmaktadır. Bizim sosyalizm anlayışımızda da teknoloji üretimi merkezi toplumsal bir faaliyet olarak yürütülmesi gereken bir çalışmadır. Bu faaliyetin durağan ve verimsiz bir hale gelmemesi için sosyalist toplumdaki üretim birimlerinin, teknoloji üretim birimleri ile sıkı işbirliğinin sağlanması gerekir. Üretim birimlerinin ihtiyacı olan teknolojik ürürılerin üretilmesi, toplumsal gelişme ile teknolojik gelişme arasındaki bağlantıyı sağlayacaktır.
Sovyet toplumunun özellikle son dönemlerinde görülen teknolojik durgunluk, yeniliklerin olmayışının nedeni v.b olgular teknolojinin merkezi birimlerde geliştirilmesi değil, toplumun bütününde ve üretimde ortaya çıkan, yaratıcılığı, gelişmeyi ve farklı birimler arasındaki ilişkiyi engelleyen faktörlerdir. Aynca, merkezi teknolojik geliştirme faaliyetlerinin yanısıra yerel gelişmelerin olmayışı veya olanların genelleşemeyişi de önemli bir sorundur. .
Ürünlerin Değeri, Kullanım Değeri:
Sosyalist üretim ilişkilerinde üretilen malların ortalama bir değere sahip ohnası, bunun da tüketiciler tarafından kabul edilmesi gerekir. Bu değer üretim, dağıtım ve tüketim sürecinde oluşur. Sürecin herhangi bir yerindeki aksama mutlaka sosyalist ekonomide gözönüne alınmalı, örneğin tüketilmeyen bir malın değer kazanmayacağı, dolayısıyla onu üretenlere toplumsal bir karşılık verilmeyeceği belirlenmelidir. Üretim tüketim dengelerinin aylık, yıllık periotlarla izlenmesi sağlanmalı, planlama üniteleri çok esnek ve dinamik bir yaklaşım sergileyebilmelidir.
· Yaşanan sosyalizm deneylerinin başarısızlığının en önemli nedenlerinden biri, ürünlerin kullanım değerini ortaya çıkaracak bir mekanizma oluşturamamış olınalarıdır. Bu sistemlerde üreticilerin ürettiği ürünlere, tüketici tarafından beğenilmese ve kullanılmasa bile toplumsal karşılığı verilmektedir. Yani onu üreten, dağıtan işletmeler maaşlarını almaya devam etmektedir. Halbuki gerçekte üretilen fakat kullanılmayan bir ürünün değeri yoktur. Bunu üretenlere herhangi bir karşılık ödenmemelidir. Böylece kaynak savurganlığı da önlenmiş olur. İşletmeler ürettikleri ürünle daha fazla ilgilenir, kalite ve verimde yükselme sağlanır.
Bu sistemin kurulması için,işletmeler ve toplumsal birimler arasında sıkı bir diyalog olması gerekir. Bu iş birliği aynı zamanda toplumsal bir planlamanın da başlangıç adımıdır.
Özyönetim:
Üretim sürecinde çalışanların söz ve karar sahibi olabilmesi açısından yüzyılın başında varolan pek çok dezavantaj ortadan kalkmıştır. Sanayinin yönetimi yüzyılın başında örneğin sovyetlerde oldukça geri düzeydeki işçi sınıfına bırakılamamıştı. Bugün teknik elemanların işçileşmesi (sayılarının artması, kitlesel çalışma ortamları), işçilerin de teknik düzeylerinin yükselmesi ile artık bu sorunun aşıldığı söylenebilir. İletişim teknolojisindeki gelişmeler, işletmelerde bilgisayar kullanımının yaygınlaşması pek çok konuda çalışanların tartışmasını ve sağlıklı kararlar almasını sağlayabilecektir. Böylece başlangıçta önemli stratejik kararlarda, giderek tüm yönetim kararlarında çalışanların ortak iradesinin oluşması sağlanabilir. Özyönetim artık maddi temeli olan biruygulama haline gelmiştir:
Özyönetim ilkesi, sadece işletmelerde, üretim yerlerinde çalışanları kapsamamalıdır. Herhangi bir üretim biriminin yönetiminde kendi çalışanlarının yanı sıra tüketicilerin, dağıtımcıların, teknik elemanların da temsilcileri de yeralmalıdır. Bu özyönetim birimleri üretim yeri, konutları, alış veriş yeri vs. ile bir kompleks oluşturmalıdır. Sosyalist kültür ancak böyle karmaşık bir faaliyet sonucu ortaya çıkabilir.
Gönüllülük:
Sosyalizm tartışmalarının en önemli başlıklarından birisi gönüllülüğün nasıl sağlanacağı üzerinedir. Özellikle toprakların zorla kamulaştırılması ve köylülerin devlet işletmelerinde çalıştırılması sosyalist ülkelerde tarımsal üretimin oldukça geri kalmasına neden olmuştur. Benzer bir zorla çalıştırılma örneği küçük üreticiler için vardır. Enternasyonal programında her iki konuda da, köylü ekonomisi ile küçük üretimin tasfıyesinde zor kullanılmayacağı, gönüllülüğün esas olduğu belirtilirken, uygulama tam tersi olmuştur. Ekonomideki bu zor uygulamaları, siyaseti de etkilemiş, siyasetin tekelleşmesine zemin hazırlamış, baskıcı yönetimler oluşmuştur. Teorik olarak sosyalizmin doğasına uygun olan çoğulculuk pratikte reddedilmiştir. Çoğulculuğun reddine kadar giden bu mantığa göre, parti toplumun çoğunluğunu oluşturan proletaryanın, emekçilerin partisidir. O halde partinin görüşü toplumun çoğunluğunun görüşüdür. Giderek parti merkezinin, hatta parti liderinin görüşü toplumun çoğunluğunun görüşü olarak kabul edilmiş ve uygulanmıştır. Emekçi kitlelerin kendi temsilcileri (parti) hakkındaki görüşlerinin alınacağı tüm mekanizmalar (temsilci seçimi, genel oy vb.) burjuva uygulamalar olarak reddedilmiştir. Sonuç 70 yıllık uygulamanın burjuva demokrasisinden de geri bir konuma düşmesidir.
Piyasacı sosyalizm anlayışı,karma mülkiyeti savunduğu için zaten köylülüğün özel veya kooperatif mülkiyetine karşı değildir. Devletin planlama metotlarının bir dengeleme olarak düşünülmesini, esas olarak üretim sürecine müdahaleci olmamak gerektiğini söyler. Burada gönüllülük ilkesinin piyasa dolayımı ile gerçekleştirilmesi söz konusudur. Ayrıca yine bu görüşe göre moral özendiriciler gönüllülüğü teşvik edecektir. Katılımı en üst düzeye çıkarmak ve bağlılık duygusunu arttırmak için küçük ölçekli işletmeler tercih edilmeli, yönetimin çalışanlara karşı sorumlu olması sağlanmalıdır.
70 yıllık sosyalizm uygulamasmın baskıcı bir tarzda olduğu göz önüne alınırsa, sosyalizmde gönüllülüğün kendiliğinden sağlanabileceğine dair bir garanti yoktur. Öncelikle gönüllülüğün piyasa dolayımı ile sağlanması,sosyalizm anlayışımıza aykırıdır. Bizim anlayışımıza göre, tüm insanların toplumsal olarak belirlenmiş asgari tüketim düzeylerinin güvence altına alınması sağlanmalıdır. Böylece emek gücünün zorla satılması engellenir, çalışma gönüllü olur.
İsrail Kibbutz’ları gibi bazı tekil örneklerde yaşanan gönüllü ortak çalışmanın sosyalist toplumlardaki kamu işletmelerinde de olması olanaklıdır. Ancak sosyalist işletmelerde gönüllülüğün sağlanması bazı koşullarla mümkündür. Bu koşullardan birisi, işletme içinde demokratik, katılımcı bir yönetimin oluşturulmasıdır. Başka bir koşul, üretim sürecindeki her türlü başarı ve başarısızlığın sorumluluğunu çalışanlara vermektir. Yetki ve sorumluluk gönüllük için önemli bir adımdır. Bu alışkanlık uzun dönemde yerleşecektir.
Toplumsal Ekonomi:

Özerk ve demokratik işletmecilik anlayışı sosyalizmde ekonominin devletin dışında örgütlenmesini gerektirmektedir. Devlet müdaleciliği altında işletmelerin özerk ve demokratik olması sağlayamamaktadır. Bu durum sadece bürokratik yönetimlerin yol açtığı bir sorun değildir. Ekonominin karmaşık yapısından dolayı proleter devletin yüzlerce işletmeyi tek elden yönetmeye çalışması, sosyalizmde bürokrasinin maddi temelini oluşturmuştur. Yaşanan sosyalizm pratiklerinde, komünizme doğru ilerledikce küçülmesi ve sönümlenmesi gereken devlet, aksine büyüyüp gelişmiştir. Yani sosyalist ekonomi devletçi bir anlayışla değil, devletin dışında toplumun kendi taban örgütlenmeleri ile katılacağı, demokratik biçimde merkezileşen bir alan olarak örgütlendirilmelidir. Böyle bir toplumsal ekonominin devrimin hemen ertesinde oluşturulması elbette mümkün değildir. Devrim sonrası kamulaştırılan büyük sanayinin bir süre devlet kontrolünde olması gerekecektir. Ancak proleter devletin ekonomiye müdahalesi hızla azaltılmalı, ekonominin kontrolü yerel, taban insiyatiflerine terk edilmelidir. Bu geçişin sağlanması için yeter koşullar, taban insiyatiflerinin oluşturulması ve işletmelerarası sağlıklı iletişimin kurulmasıdır. Böylece sosyalizmden komünizme geçiş sürecinde, devletin giderek sönümlenmesi ilkesi de ekonomik faaliyet alanında gerçekleştirilmiş olacaktır.
Şimdiye kadar iktidara gelen sosyalist yönetimlerin en önemli mazereti başlangıçta emekçilerin sanayiyi yönetecek idari ve teknik beceriden yoksun olmalarıydı (Rusya`da Lenin`le İşçi Muhalefeti`nin tartışması). Bugün 90`lar Türkiye`sinde emekçiler artık çalıştıkları işletmeleri çok özel teknisyenlere ihtiyaç duymadan, teknik ve idari olarak yönetebilecek durumdalar. Bu gelişme, emekçi sınıfların iktidarı aldığı zaman hızla emekçi demokrasisini (ekonomide, siyasette ve diğer alanlarda) kurabilme potansiyeline kavuştuğu anlamına gelmektedir. Böylece sosyalizm gönüllü, özgür, birleşmiş üreticilerin toplumu olacaktır.
Gönüllülük ilkesi sadece devrime olan bağlılık sonucu oluşan bir bağlanma olarak düşünülmemelidir. Bu tür psikolojik bağlılıklar devrimden sonraki birkaç kuşaktan sonra ortadan kalkmaktadır. Gönülülüğün sürekliliği ve kalıcılığı ekonomik olarak sosyalizmin topluma ve bireye bir önceki kapitalist ekonomiden daha ileri olanaklar sunmasına bağlıdır. Bu olanaklardan kasıt yalnızca maddi anlamda bir zenginlik değildir. Esas olan üretimin birleşmiş, özgür üreticiler tarafından yürütülmesinin sağlanmasıdır. Bu durum zaten toplumun maddi zenginliklerinin de artışını sağlayacaktır.
Özgürlük ve Demokrasi:
En önemli konulardan biri geçiş süreci boyunca sosyalist demokrasi ve yönetim biçimi sorunu üzerindedir.
Tanım gereği geçiş süreci henüz yöneten-yönetilen ayrımının ortadan kalkmadığı koşullara tekabül eder. Proleterya diktatörlüğü kuramı, proleteryanın öncü kesiminin politik örgütü olan partiyi ve kitlesel sovyet örgütlülüklerini temel alır. Sorun, başlangıçta sınıfın genel kültür ve eğitim düzeyi, bilinci, yeterli boş zaman sorunu vb. nedenleriyle kitlesel-sovyetik örgütlenmeler vasıtasıyla yönetim üzerinde etkin bir rol oynayamaması, sendikaların işçi sınıfını eğitmek (ve partiye kazandırmak) işleviyle sınırlanması ve sonuçta sistemin partinin tekbaşına bir yönetim tekeline dönüşmesiyle ortaya çıkmaktadır. Böylece, bütün gücünü tarihte ilk kez ezilen çoğunluğun ezenler üzerindeki bir egemenlik sistemi olmasından alan proleterya kavramının altı boşalmakta, kitlelerin yönetimin belirlenmesinde hiçbir role sahip olmadığı bir durumda, burjuva demokrasilerinden de geride kalmaktadır.
Bunun, emekçi kitlelerin kendi seçtikleri memurları (yöneticileri) istedikleri zaman değiştirebilmelerini komünün en büyük üstünlüğü olarak gören Marks "ın kavrama verdiği anlamdan bir uzaklaşma olduğu açıktır.
Yaşanan tüm olumsuz deneylerden sonra, özellikle proleterya diktatörlüğü kavramını pratikte komünist parti tekeli olarak gören yerleşik geleneksel sosyalizm anlayışlarına karşı, bir geçiş süreci boyunca başlangıçtan itibaren emekçi kitlelerin yönetimi belirleme, değiştirme haklarının teminat altına alınınası zorunludur. Bu, sosyalist bir demokrasi anlayışının en geniş, fikir eleştiri ve örgütlenme özgürlüklerinin üzerinde kurulabileceği anlamına gelir.
Toplumsal Planlama:
Sosyalizm programlarındaki en önemli ortak noktalardan birisi de planın gerekli olduğudur. Ancak planın nasıl yapılacağı, bürokratik veya toplumsal bir planın nasıl ortaya çıkacağı önemli bir tartışma konusudur. Burada öncelikle şu söylenebilir. Ekonominin örgütlenme biçimi, işletmeler arası ilişkilerin biçimi planlamayı da belirleyecektir. Devlet kontrolündeki işletmelerin merkezi bir planla yönetilmesi ilkesinin, ekonominin giderek büyüyen karmaşık yapısı nedeniyle bürokratik-merkeziyetçi bir sonuca yol açması olağandır. Bizler bugün ürün ve hizmetlerin çeşitliliğini de göz önüne alarak işletmeler arası gönüllü katılımı sağlayan devletten bağımsız bir planlama önermeliyiz. Bu planlama ancak gönüllü, özgür bireylerin sorumluluğundaki işletmelerin katılımı ile toplumsal bir içerik kazanır. Yani planlama toplumsal da olabilir, bürokratik de. Bu sonuca yol açan ekonominin örgütlenme biçimidir. Bütün işletmelerin devlete bağlı olduğu ve bütün üretimin tekelden planlandığı bir ekonominin bürokrasi içinde boğulması kaçınılmazdır. Toplumun katılabilmesi için işletmelere insiyatif ve iktisadi etkinlik olanağı tanınmalı, işletmeler arası işbirliğini özendirici tedbirler alınmalıdır.
İşletmelerin kendi aralarında gönüllü olarak oluşturacakları üretici birlikleri, tüketicilerin ihtiyaçlarını karşılamak için yine tüketici ihtiyaçlarını gözeterek oluşturulan plan doğrultusunda faaliyette bulunacaklardır. Böylece üretici, tüketici ilişkisi gönüllü bir planlama ile sağlanmış olacaktır. Elbette bu planın, birliklere katılmak istemeyen üretici ve tüketiciler de toplumsal yaşamda özgürce yeralabileceklerdir. Ancak kendi üretim ve tüketim faaliyetlerini toplumun desteğinden (kredi, kaynak vb.) yoksun olarak yapacaklarından avantajlı bir durumda olamayacaklardır. Eğer plana dahil üreticiler, tüketici ihtiyacını karşılayamazlarsa yada yeni ürünler geliştiremezlerse elbette planlama dışı üretim yerlerinin etkinliği artacak, bu da sosyalist ekonomi için alarm işareti olacaktır. Yani planlama dışı ekonomi, zaman zaman sosyalist ekonomide oto kontrolü sağlayan bir unsur olabilecektir.
Bağımsız Üreticiler ve Pazar:
Sosyalizmde toplumsal ekonomik faaliyetin yanı sıra bağımsız küçük üreticilerin ve köylülerin faaliyeti de devam edebilmelidir. Sosyalizmin temel ilkesinden, sömürmenin yasak olmasından vazgeçmemek koşulu ile her türlü özel ve  kooperatif girişimi serbestçe yapılabilmelidir. Böylece başlangıçta hem toplumsal işletmelerin verimsizliği engellenmiş (aksi halde özel sermayeye karşı başarısız olurlar, ürünleri değer kazanmaz), hem de kişisel isteklerin gerçekleşmesi için olanak sağlanmış olacaktır. Yani toplumun çoğunluğu A gazetesini beğenir ve okurken, marjinal bir grubun ya da şahsın B yayınını çıkarmasının hiç bir engeli olmamalıdır. Bunu salt sosyalist planlamaya aykırı olduğu için engellemek sonuçta zor ve baskıyı egemen kılar, sosyalizmi ve komünizmi kurmayı imkansız hale getirir. Kapitalizme geriye dönüşü engellemeye yönelik her türlü zor uygulaması süreç içinde bizzat geriye dönüşün nedeni olmaktadır.
Elbette iddiamız, beklentimiz toplumun kişilerin bütün istek ve ihtiyaçlarını kendi olanakları ile planlı ve işbirliği içinde üretmesidir. Ama bu noktaya varıncaya kadar (ki onlarca yıl süreceği bilinmektedir) bireylerin başkalarını sömürmeden kendi projelerini gerçekleştirme özgürlükleri olmalıdır. Sosyalizm, burjuva demokrasilerinden daha geniş olanaklar, özgürlükler, tatmin duyguları yaşatabildiği zaman gerçekleşmiş olacaktır.
Özgürlük, Yeni Kültür ve Yaratıcılık
İşçi sınıfının geçmiş üretim tarzlarındaki durumlardan farklı olarak kapitalizm altında özellikle ekonomik, siyasal ve kültürel bakımdan geri tutulduğu tezi üzerine bir kurgu yapılmaktadır. Bu anlamda işçi sınıfı ancak iktidarı ele geçirdikten sonra gelişme yoluna girebilecektir. Kitlelerde komünizm bilinci ancak bu andan sonra gelişecektir. Bu durumda kültürel bir değişimin oluşturulabilmesi için öncelikle "ileri unsurların" yani bir anlamda parti kadrolarının toplumsal komuta konumlarını elde etmeleri ve daha fazla sayıda proleterin (kadrolarda var olduğu düşünülen) kültürel dönüşümü sağlanarak sosyalizmin inşaasında yol alınabileceği öngörülmektedir. Tüm bunlann sonucu olarak bütün eğitim sisteminin devletleştirilmesi, daha evvel belirtildiği gibi iletişim ve kültürel alandaki kurum ve mekanizmaların devletleştirilmesi ve ileri unsurların eline teslim edilmesi gerekir. Buradan yayılacak bi rkültürel dönüşümün yanlızca işçi sınıfını degil, onun yönlendiriciliği altmda ilerleyen diğer emekçi kesimleri de (ekonomik dönüşümle birlikte) dönüştüreceğini düşünmektedir. Bu anlamda merkezileşmiş bir kültürel yayılmanın sağlanması ve kentlerden kırlara doğru gelişmesi öngörülmektedir.
Bu minvalde din karşısında da son derece katı bir tutum alınmaktadır. İnanç özgürlüğü serbest olacaktır denilmekle birlikte eldeki tüm araçlarla din aleyhtarı bir propadandayı temel almaktadır. Üstü kapalı bir biçimde dini örgütlenmelerin mutlaka karşı-devrimci çabalar içinde olduklarına dair bir düşünce sözkonusudur.
Kapitalizmden komünizme geçiş toplumu olan sosyalizmde özgürlük, kültür, yaratıcılık ve ekonomik gelişme birbiriyle giderek sıkı sıkıya bağlanan düzeylerdir. Açıkça görülecektir ki, özgürlük ile üretkenlik ve kültürel yaratıcılık birbirini doğrudan etkilemektedir. Sosyalizmin bir bütün olarak "özgürleşme süreci" olarak tanımlanabileceği açık olduğuna göre (politik-kültürel) özgürlük sorununun anahtar bir öneme sahip olduğu görünecektir.
Bütün iletişim araçlarını, bütün sanat alanlarını, bütün ideoloji yayma mekanizmalarını tek elde toplayarak yeni bir kültürü yukardan aşağıya, propaganda ve eğitim yoluyla "üretebileceğini" tasarlayan geleneksel sosyalizm bize bu yolun yanlışlığını da bizzat kanıtlamıştır. Böyle bir toplum üretkenliğini ve yaratcılığını hem ekonomik alanda hem de kültürel-sanatsal alanda yitirmektedir.Üstelik ideolojik ve smıfsal mücadeleyi bir takım yasaklara bağladığı için, kendisini sürekli yenileyen bir önderlik ve mücadele hattını göze almadığı için "düşman" gördüğü ideolojiler ve kültürler tarafından giderek zayıf düşürülmekte adeta ele geçirilmektedir.
Sosyalizm sürecinin en temel motifi olan "sömürüyü (haksızlıkların en sistemlisi olan ekonomik sömürüyü) ortadan kaldırma" ilkesine bugün bin kat daha sarılmalıyız. "Geriye doğru gitmeyi engelleme", "düşman ideolojileri yasaklama", "kültür ve sanatı tek elde toplama", "yeni toplumsal kültürü eğitim yoluyla üretme" yerine ise "kendini sürekli yenileyen gönüllü devrimci öncülük", "özgürlük", "yaratıcılık içinde gelişme" "eski ideoloji ve kültürle uzun bir tarihsel dövüşü göze alarak, yeni toplumsal ilişkiler bütünlüğü içinde yenikültür mücadelesi" gibi kurucu öğeleri kullanmalıyız.
Kapitalizmi gerçek anlamda safdışı bırakacak, tarihsel olarak yokedecek olan üretkenlik atılımını, üretici güçlerdeki sıçramayı, geri döndürülemez bir kültürün egemenliğini ancak böylesi zorlu ve uzun yoldan gerçekleştirebileceğimiz ortaya çıkmış durumdadır.
Sonuç :
Bütün bu tartışmalar bize gelecek yeni toplumu bugünden kurgulamamızı sağlamaktadır. Bu tartışmaların anlamsız olduğu, her toplumun kendi pratiklerinin sonunda bir sosyalizmi kuracağı söylenebilir. Ancak teorik faaliyetin yol göstericiliğinin önemi ortadadır. Ayrıca hedefini belirlemeyen, nasıl bir sosyalizm kurmak istediğini topluma anlatamayan bir sosyalist hareketin artık başarılı olması mümkün değildir.
Özellikle bugün sosyalistler iktidarı nasıl alacaklarını değil, nasıl bir iktidar kuracaklarını anlatmak zorundadır. Sol "nasıl bir iktidar, toplum, yönetim" tartışmasında şu anda çoğunlukla devre dışıdır. Bizler tüm gündelik kitlesel mücadelelerimizi bir devrimci programla bütünleştirmek ve bu program çerçevesinde kendimizi ifade etmek zorundayız. Şunu da unutmamak gerekir ki, geçmiş sosyalizm deneyimlerinin gerçek eleştirisi toplumsal mücadelelerin ve yeni devrim dalgasının fiili eleştirisi ile mümkün olacaktır.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org