Sosyalizm ve Örgütlenme Sorunları Üzerine Tartışma Notları

-I-

1-Tartışma süreci, SSCB ve Doğu Avrupa'da başlayan gelişmelerin ve dünya siyaset dengelerindeki çarpıcı değişimlerin yaşandığı bir dönemde gündeme gelmişti.

SSCB'nin çok önemli ekonomik ve siyasi sorunlarla karşı karşıya olduğunu ileri süren Gorbaçov'un başlattığı bir süreç Doğu Avrupa ile birlikte SSCB'de bir çözülme sürecini de başlatmıştı. Sonuçta SSCB dağılmış, Doğu

  Avrupa ülkelerindeki rejimler çökmüş, böylece dünyada 1917 devrimiyle başlayan bir dönem de, sosyalizmin gelişim tarihinin bir dönemi de filen sona ermişti.

Bu çarpıcı olayların bütün dünyadaki sosyalizm mücadelelerini derinden etkilemesi kaçınılmaz birşeydi. Nitekim Türkiye solu da kendi l2 Eylül yenilgisinin yarattığı sorunlarla birlikte bu çarpıcı gelişmelerin etkilerini de yaşamaya başladı. SSCB'yi öteden beri sosyalizmin anayurdu; sosyalizmin tek biçimi olarak gören kesimler bu gelişmelerle birlikte, sovyet sisteminin çökmesiyle birlikte, sosyalizmin de sona erdiğini, iflas ettiğini, Marksizmin de iflas ettiğini ileri sürdüler. Bu iflasta aynı zamanda Marksizmin de iflasını gördüler. ( Bunlar arasında bu tür gelişmeleri böyle değerlendirmeyen en son işte Gorbaçov ve sovyet yöneticilerinin ihanetlerine bağlayarak eski geleneksel sovyet sistemini katı bir şekilde savunmaya devam edenler de çıktı. ) '80 öncesinde SSCB'yi sosyal emperyalist olarak değerlendiren AEP ve ÇKP yanlısı guruplar ise " biz zaten sovyetlere emperyalist diyorduk, şimdi dediğimiz doğrulandı: işte kapitalizme geri döndüler..: ' türünden bir tavır benimsediler; (Arada D. Perinçek'in TKP liderleriyle yakınlaşma çabaları gibi yalpalamalar yaşamakla birlikte) eski çizgi ve düşünce yapılarını esas olarak sürdürmeye çalıştılar.

Bize göre ise; evet, sosyalizmin bir dönemi fiilen kapanmıştı. Şimdi, yeni bir döneme geçerken eski geleneksel sosyalizm anlayışlarının köklü ve devrimci bir eleştirisi gerekliydi.

Bu nedenle hem içerik olarak hem de biçimsel olarak farklı bir tavır aldık; sosyalizmin bir tarihsel döneminin fiilen sona erdiği ve insanlığın 2000,li yıllara yaklaştığı günümüzün koşulları açısından sosyalizmin sorunlarını yapabildiğimiz kadar hep birlikte tartışmaya çalıştık.

2- D. Yol dergilerinde yer alan kimi yazıların derlenmesinden oluşan D. Yol Yazıları isimli kitabın sunuş yazısında bu konuyla ilgili olarak şu değerlendirme yer almıştı:

" Bugün karşılaştığımız gerçekleşebilen sosyalizm deneylerinin ekonomik ve politik tıkanıklıklarına tekabül eden gelişmeler, dünya çapındaki, Sovyet blokundaki gelişmeler, dünya çapında 1917 devrimiyle birlikte başlayan tarihsel dönemin sonuyla birlikte kuşkusuz yeni bir tarihsel dönemin başlangıcını da vurgulamaktadır. Teorik faaliyet, bir devrimci hareketin ilerlemek için çözmek zorunda olduğu, tarihsel olarak çözmesi olanaklı olan sorunlari kapsamak zorundadır. Bugün sosyalizmin bir tarihsel döneminin bittiği yeni bir tarihsel dönemin başladığı bir tarihsel dönüm noktasında dünyanın herhangi bir ülkesinde sosyalist bir hareketin ilerleyebilmesi, dünya çapında yaşanmış sosyalizm uygulamalarının her bakımdan köklü ve devrimci bir eleştirisine bağlıdır. Bu yolla nasıl bir sosyalizm? Nasıl bir sosyalist demokrasi? Nasıl bir sosyalist ekonomi? vb. sorunlarının ve yanıtlarının yeniden üretilmesine bağlıdır. Dünyanın herhangi bir ülkesinde olduğu gibi Türkiye'de de devrimci hareketin şimdi yeniden emekçi kitleleri peşinden sürükleyerek ilerleyebilmesi kuşkusuz Türkiye devriminin güncel temel sorunlarının yanısıra bu sorunlar karşısında tutarlı çözüm ve görüşlerin ortaya konmasından geçecektir. "

Sosyalizmin tarihsel bir döneminin sona ermesinden sözederken kuşkusuz fıili bir durum söz konusu ediliyor. Ama bu ifade aynı zamanda geleceğe dönük bir tahlil ve beklentiyi de içeriyor. Sosyalizmin gelişmesi devam edecek ama, bundan sonra, bugüne kadarki geleneksel biçimlerinden önemli değişiklikler, farklı özelliklikler de gösterecektir. Geleneksel sosyalizm anlayışlarının eleştirisinin asıl anlamı da geleceğin (elbette teori-pratik diyalektiğinin olanakları oranında) oluşturulması noktasında olacaktır.

3-Geleneksel sosyalizm anlayışlarının devrimci bir eleştirisinin gerekliliğinden söz ederken önemli bir soruna işaret etmekte yarar var. Önce SSCB'de, sonra D. Avrupa ve sosyalist geçiş toplumlarmda planlı merkeziyetçi sosyalist ekonomi inşa süreçlerinin yaşandığı 20. yüzyılın ilk yarısı, aynı zamanda kapitalist dünyada da bir yandan sosyalizmin baskısıyla bir yandan da kendi üretim ilişkilerinin içsel dinamiklerinin de bir sonucu olarak müdahaleci, korumacı, devletçi eğilimlerin (kısaca keynesciliğin) ağır bastığı bir döneme tekabül ediyordu. İleri kapitalist ülkelerde büyük çaplı üretime dayanan bir sanayileşme modeliyle birlikte sosyal devlet, refah devleti anlayışları egemendi. Bizim gibi yarı bağımlı ülkelerde de kısmen devletçiliğe, müdahaleciliğe, korumacılığa dayalı (ithal ikameci olarak nitelendirilen) politikalar uzun bir dönem boyunca egemen ekonomi politikası olarak uygulanageldi. Özetle, bütün bu dönemde dünyada devletçilik, sosyal adaletçilik, korumacılık genel kabul gören,kapitalizmin de başvurduğu yöntemlerdi. Şimdi rüzgarın 20 yıldır tersine estiğini gözlüyoruz. 20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde kapitalist dünyada durum hızla değişti. Üretici güçlerin gelişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkan yeni üretim teknikleriyle birlikte globalleşme, küreselleşme, özelleştirme, liberalleşme, postmodernizm gibi kavramlar önplana çıktı. Sosyal devlet anlayışı hızla terkedilmeye başlandı. Devletçilik, merkeziyetçi korumacı sosyal devlet anlayışları prestijini yitirdi. Sağ-liberal bir rüzgar esiyor bütün dünyada. SSCB'nin çöküşü bunun üstüne geldiği için aslında kapitalist sistem yeni yönelimlerini kabul ettirebilmek için SSCB'nin çöküşünü ve o rejimlerin yüzyüze bulundukları sorunları bir koltuk değneği gibi kullanmaya çalıştı. Bu rüzgar Türkiye'de de etkili oldu. Her türlü burjuva siyasetçisi liberal-demokrat, sivil toplumcu kesildi. Bu akımın sol aydınlar üzerinde de çok önemli etkilerinin olduğu da bir gerçektir.

Solda da serbest piyasacı, özelleştirmeci, devletçilik aleyhtarı, neo-liberal diyebileceğimiz bir akımın cazip hale geldiği bir dönem yaşandı. Eski solculardan bu rüzgara kapılanlar çok oldu. Kimileri Cem Boyner'le, Menderes'le birlikte parti kurmaya gitti. Kimi Özal hayranı kesildi. Böylesi bir eğilimin ortaya çıkması aynı zamanda solda reaksiyoner, muhafazakar bir eğilim de ortaya çıkarııyor. Bunun ortaya çıkardığı sorun şu: Biz bir yandan geçmiş 70 yıllık sosyalizm deneylerinin ve tıkanma noktalarının köklü bir eleştirisinin gerekliliğinden söz ediyoruz. Bir yandan da böyle bir akım var. Bir tarafta liberalizm rüzgarı bir tarafta da geleneksel sosyalizm anlayışlarına dayalı bir muhafazakarlık. Burada adeta bir bıçak sırtı oluşuyor.

Aslında devrimcilik her zaman böyle ince bıçak sırtı gibi bir yoldan geçer. İki tür hatalı eğilime de düşme tehlikesi var. Ama bu, bizi, nasıl bir sosyalizm sorusunun yanıtını aramaktan, geçmiş sosyalizm uygulamalarının cesur, köklü devrimci bir eleştirisinden kesinlikle vazgeçirmemelidir. YapıIacak yanlışlardan korkmadan bu eleştiriden vazgeçilmemelidir.

Her zaman olduğu gibi iki uç, iki yanlış ortaya çıkıyor; bizi birinden birini tercihe zorluyor. Bu ikilem içerisinde kalırsak yapacağımız belli; liberalizme kapılmaktansa dinozor olmak daha iyidir denebilir. Bizim geleneksel sosyalizm dediğimiz anlayışların bile kapitalizme ve liberalizme karşı pek çok haklı ve olumlu yönler taşıdığı açık bir şeydir. Ama sadece kendi haklılıklarımıza sarılmak kolaycılığına sarılmadan, nasıl bir sosyalizm sorusunun yanıtını ararken bu bıçak sırtında korkusuzca yürümek, yaşanmış sosyalizm deneylerinin köklü devrimci bir eleştirisinden hiç vazgeçmemek, daha iyisini daha doğrusunu daha az yanlışını aramaktan hiç vazgeçmemek gerekir. Daha iyisini ararken bazı yanlışlar yapmamız mümkün. Sosyalizm konusunda düşüncelerimizi ileri sürerken kuşkusuz bazı yanlışlar yapabiliriz. Yaşanmış deneyler karşısında, bu iki kutup karşısında söylenenlerin yanlış olması önümüze çıkarılan bu iki ucun alternatifsizliği başka bir yolun olmadığı anlamına gelmez. Bizim söylediklerimiz olmazsa, bir başkası, daha doğru bir seçenek mutlaka bulunacaktır. Sosyalizmin geleceği bir bakıma bu "daha doğrusunu aramaktan" geçecektir. Bu arayış aslmda sosyalizmin inşa süreçleri içerisinde her zaman geçerli olacaktır.

4-Geleneksel sosyalizm anlayışları Marks ve Engels'in beklentilerinin tersine ekonomik ve sosyal bakımdan fazla gelişmemiş ülkelerde meydana gelen devrimlerin, daha çok öncelikle bu ülkelerde ekonomik kalkınma ve sanayileşmenin sağlanması ve (özellikle Rusya'da batıdaki devrim beklentilerinin boşa çıkmasının sonrasında) devrimin (sosyalizmin) tek ülkede yaşamasını sağlamayı hedefleyen bir süreçte biçimlenmiştir. Bir başka ifadeyle; başlıca görevi sanayileşme, kalkınma ve devrimin korunmasını hedefleyen uygulamaların belirleyici olduğu bir süreç başlangıçtaki sosyalizm tasarımlarından oldukça farklı ve kendine has bir sosyalizm anlayışı (veya modeli) ortaya çıkarmıştır. Hızlı bir sanayileşme ve cebri kollektifleştirme, bunun sonucu olarak ortaya çıkan bürokratik bir merkezi devlet planlamacılığı ve koyu bir devlet mülkiyeti düzeni... Tüm bunlara yol açan -bazen bunların bir sonucu olarak da görülen tek bir bürokratik Komünist Parti hakimiyetine dayanan bir yönetim ("demokrasi") anlayışı... Bu modelin en kaba hatlarıyla çizilebilecek özellikleridir. (*)

5-Bugün dünyada sosyalizm düşüncesinin karşı karşıya olduğıı teorik sorunlar ve tartışmalar daha çok bu modelin sorunları  çerçevesinde toplanmaktadır.Tartışmalar başlıca; plan-piyasa (veya piyasa sosyalizmi), sosyalist demokrasi, devlet-parti-toplum ilişkileri başlıkları etrafında kümeleniyor. Plan-piyasa tartışmaları, geleneksel sovyet modelinin çıkmaz noktaları ve tarihsel yanılsamaları konusunda ilgi çekici veriler taşıyor.

Piyasa sosyalizmi savunucularının eleştirileri asıl olarak sosyalizmi bürokratik, katı merkeziyetçi planlama ve devletçilikle özdeşleştiren sosyalizm anlayışlarının özellikle sovyet deneyinin açmazları ve sorunları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Ne sosyalizm böyle bir bürokratik planlamacılıkla, devletçilikle özdeşleştirilebilir ne de piyasa sosyalizmi önerileri sosyalist geçiş dönemi içinde karşılaşılacak sorunların çözümünü sağlayabilir. Sosyalist bir geçiş süreci içinde piyasa faktörleri, ekonomik olarak aşılmasına değin ne kadar kaçınılmazsa, kaynakların dağılımında bütün toplumun istem ve çıkarlarını gözetecek demokratik bir merkezi planlamanın gerekliliği de o kadar açık olmalı.

Demokratik bir planlamanın olanaksızlığına yönelik göıüşler abartmalara dayanıyor. Mandel'in haklı olarak belirttiği gibi demokratik bir planlama herkesin herşeye karar vermesi demek değildir. Sözkonusu olan herhalde, üreticilerin ve tüketicilerin sistemin temel dayanağı olması gereken örgütlülükleriyle kararların oluşturulmasında etkin olabilmeleridir. Başta işçiler olmak üzere bütün toplum kesimleri kendi hayatlarını özgürce belirleyebilmeli; kendileriyle ilgili kararları kendi örgütlülükleri çerçevesinde kendileri verebilmelidirler. Ki bu, aynı zamanda sosyalist bir demokrasinin temsililikten doğrudanlığa geçişinin de anahtarlarından biridir.

6-Sosyalist geçiş ekonomisinde bütün temel tercihlerin bütün toplumun isteklerini yansıtan bir demokratik planlama anlayışıyla belirlenmesi ve kaynakların dağılımının buna göre belirlenmesi sosyalist toplumları kapitalist toplumlardan ayırt eden temel özelliklerden bir tanesidir. Ama buradaki demokratik planlama kavramını anahtar kavram olarak görmek gerekir. Ülke çapındaki demokratik merkezi planlamanın da bütün ekonominin ayrıntılara varıncaya kadar planlanması olarak algılanmasının özellikle geçiş sürecinin ilk dönemlerinde büyük sorunlar yarattığı bunun doğru olmadığı görülmüştür. Ayrıntılı sorunların çözümü özgür üreticilerin ve onların birliklerinin demokratik tercihlerine bırakılmalıdır. Merkezi demokratik planlama sadece ülkenin ana tercihlerini belirlemeli, genel yönlendirici bir nitelik taşımalı bunun dışındaki iktisadi kararlar demokratik ve yerel inisiyatiflere üreticilerin ve tüketicilerin oluşturduklan özgür birliklerin inisiyatifine bırakılmalıdır. Yine demokratik bir planlama anlayışı üreticilerle birlikte tüketicilerin de tercihlerini dikkate alan bunları yansıtan bir özellik taşımalıdır. Toplumun çıkarı için doğru olanın ne olduğu merkezi bürokratik bir aygıt tarafından değil o toplumda yaşayan insanlar tarafından belirlenmeli. Ekonomik uygulamada izlenecek yol kitlelerin tercihleri doğrultusunda olmalıdır. Partinin yapabileceği önderlik doğruların geniş kitlelere anlatılması, kabul ettirilmesi için bir ideolojik mücadele ile, fikri mücadele ile sınırlı olmalıdır. Gerek sosyalist ilişkilerin geliştirilmesi gerek sosyalist üretim mülkiyet biçimlerinin geliştirilmesi (özellikle tarımda ve küçük mülkiyette) zorlamaya hiç bir şekilde dayalı olmamalı; ekonominin kendi gereklerine üretici güçlerin gelişmesine ve toplumun geniş kesimlerinin kitlelerin tercihlerine uyumlu olarak sürdürülmelidir. Bunun aksine davranışların kitlelerle öncü arasında, iktidar arasında büyük kopuşlar yaratarak ciddi sorunlar ortaya çıkardığı görüldü.

7- En önemli yanılsamalardan birinin bir kez iktidara gelindikten sonra sosyalizme geçişin hiç değilse bir kaç on yıl içinde tamamlanabilecek (ve tamamlanması gereken) düz ve basit bir süreç olarak algılanması olduğunu söylemek mümkün. (Troçki bazen "birkaç yıl"da diyor.) Bir ölçüde Marx ve Engels'in de (ama gelişmiş kapitalist ülkeleri kapsayan -en azından- bir "Avrupa Devrimi" çerçevesinde) paylaştıkları bu yanılsama üstelik ekonomik ve kültürel gerilik koşullarının egemen olduğu "Doğu"daki bir "zayıf halka"da gerçekleşince çok daha dramatik sonuçlar ortaya çıkaran bir volantarizmi gündeme getirmiştir. Bu yanılsamanın bir sonucu, sanayi, ticaret ve tarımın hızla ve tümüyle devletleştirilmesidir. Geniş işçi ve emekçi kitlelerin özgür örgütlenmeleriyle egemen olamadığı bir süreçte bunun sonucu kaçınılmaz olarak devlet mülkiyeti ve devlet planlamacılığına dayanan bir bürokratik devlet sosyalizminden başka bir şey olmuyor.

Aslında -elbette- Lenin'in büyük önem verdiği sovyet sistemi işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin doğrudan demokrasisini esas alan bir düşünceydi. Ama bu, toplumun ve işçi sınıfının o kültürel geri kalmışlık koşullarında başlangıçta olanaksız kalınca, ekonomik hayata tümüyle hakim olan dev bir devlet (parti) aygıtıyla ona yabancılaşmış bir toplum gerçeği ile yüzyüze kalındı. Bugün, bu şekilde yalnızca devlet ve partinin ("yukarıdan aşağı') insiyatifiyle, sosyalizme geçişin olanaksızlığı yaygın kabul gören bir düşüncedir.

Öte yandan, işçi sınıfının toplumun çoğunluğunu değil azınlığını oluşturduğu bir toplumda işçi sınıfının çıkarlarını ("düşüncesini") esas alan bir programın nasıl hayata geçirileceği sorunu da üzerinde durulan bir konudur. Sosyalist proleterya diktatörlüğü tezi "egemen sınıflara diktatörlük, halk sınıflarına demokrasi" ilkesine dayanır. Bu, başka unsurların yanısıra programın muhtevasıyla da sağlanması gereken halk sınıfları içinde bir mutabakat ve gönüllülük ister. Bunu dikkate almayan bir uygulama orta ve küçük çaplı, özel üretimin-mülkiyetin gönülsüz tasfyesine dönük bir sosyalist geçiş programı, halk içindeki çelişkilerin çözümünde zor unsuruna dayanmayı "zorunlu" hale getirdikçe sonuçta sosyalist demokrasiden başka bir anlam taşıyan bir "proleterya diktatörlüğüne" dönüşür. Sonuç gene bu şekilde sosyalizme geçişin olanaksızlığı noktasmdan başka birşey olmuyor.

8-Yaşanan bazı sosyalizm deneylerinde en önemli sorunlardan bir kısmını, sosyalist demokrasi, kitlelerin (başta proleterya kitlesinin) yönetim (karar alma) mekanizmalarına katılımı fikir-siyaset-sanat ve kültür alanlarında çoğulcu ve özgür bir eleştirel ortamın yaratılamayışı konuları etrafında toplanmaktadır. Bunda sosyalizmin ilk kez ekonomi ve demokrasi kültürü bakımından geri (ve despotik geleneklerle yüklü ) bir doğu toplumunda gerçekleşmesi, bu yüzden ister istemez içinde yeşerdiği ortama uygun bir gelişme göstermesi kadar, devrimin kazanımlarını (proletarya iktidarını) koruma kaygısının önde tutulduğu bir teorik kavramlaştırmaya ait yanılgıların da önemli bir rol oynadığı kesindir.
Komintern"in 28. programında basın-yayın, iletişim araçlarını, sinema- tiyatro vb. kültür kurumlarını tümüyle devletleştirilmesi öngörülmekte, savunulması yasak (yanlış) sosyalizm anlayışları (sendikalizm, reformizm vb.) burjuva düşünce ve ideolojiler sayılmakta, bu ve benzeri kapitalizme dönüş tehlikesini arttıracak her türlü burjuva düşüncesine karşı sert bir mücadele öngörülmekteydi. Uygulamada yanlış veya doğru farklı öneri ve düşünceye karşı devlet güç ve olanakları da kullanılarak yürütülen bu "ideolojik" mücadele anlayışı parti içinde ve toplumda çoğulcu özgür ve eleştirel bir ortamın gelişmesini önleyen bir faktör haline dönüşmüştür. (Burada yasaklanan, kovuşturulan, ezilen, düşüncelerin yanlışlığının, doğruluğunun tartışma dışı olması şarttır. Yeni "doğru" fikirlerin ortaya çıkmasının koşulu yanlış fikirlerin savunulabilmesine de bağlıdır. Her yanlış fikir biraz zorlanırsa sonuçta burjuva düşüncelere bağlanabilir. Bu yüzden hele bir geçiş sürecinin oldukça karmaşık sorunları açısından burjuva ve proleterce düşünceler arasında net ayrımlar yapmak özgürlükleri bu şekilde seçici tasniflere tabi tutmak kolay değildir.)

Başlangıçta özellikle Marks ve Engels'te proletarya diktatörlüğü altmda özgürlükler konusu fazla önemsenen bir sorun olarak görülmemiştir. Engels kimi yazılannda gerçek anlamda -tam- bir özgürlükten söz edilmesi için proletarya diktatörlüğü ve sınıfların, devletin ortadan kalkması gerektiğiııi, proletarya diktatörlüğünün bu koşulları hazırlamak için var olduğunu, bu kısa süre içinde de özgürlükler konusunu ele almanın fazla bir önemi olmadığını ifade ediyordu. Bütün bir tarihi gelişme bu yaklaşımdaki yanılsamaları yeterince açık bir şekilde ortaya koymuş sayılmalı.

Bugün hiç de sanıldığı gibi kısa bir süreci kapsamadığı ortaya çıkan geçiş proletarya diktatörlüğü-dönemleri açısından özgürlük sorunlarının sosyalızmin gelişmesinde geçiş sürecinin tamamlanmasındaki hayati bir önem taşıdığı daha açık bir şekilde görülebilmektedir.

9- Proleterya diktatörlüğü kavramı temelde proletaryanın kitlesel sovyetik örgütleri ile sosyalist iktidar ve devlet üzerindeki doğrudan egemenliği fıkrine dayanır. Pratikte ise bu kavram başlıca proletaryanın eğitim, kültür ve bilinç düzeyinin düşüklüğü sanayi proletaryasınm ülke nüfusunun öngörüldüğü gibi çoğunluğu değil azınlığını teşkil etmesi vb. nedenlerle proletarya partisinin vasıtalık ettiği bir muhteva kazanmıştır. Doğrudan demokrasiye geçişin devrimin -sosyalizmin- (yönetilen yöneten ayrımını ortadan kalkacağı) ileri aşamalarında söz konusu olabileceği kabul edilmiştir. Bu kabul aslında bir bakıma belirli bir temsiliyet ilkesinin geçerliliğinin kabulü anlamına da gelir. O halde geçiş süreci boyunca yönetim biçiminin oluşturulmasında bu konunun dikkate alınması iktidarın-yönetimin belirlenmesinde kitlelerin seçim hakkının yöneticileri değiştirme-seçme-geri alma hakkının teminat altına alınması hayati bir önem kazanır.

Kitlelerin iktidarı anlamlı bir şekilde belirleme ve denetleme hakkının sahibi olabilmesi ise ancak farkIı politikaların oluşturulup savunulmasına olanak tanıyan geniş bir fikir ve örgütlenme özgürlüğü ve çoğulculuk gerektirir. Burjuva demokrasilerinin biçimsel özgürlüklerinin utku ve sınırları ancak bu yolla aşılabilir.

Aksi takdirde devrimle iktidarı alan bir partinin ve (onun yönetici kadrolarının) devrimin geleceğinin bir teminatı olarak değişmez iktidarının sağlanmasına dönüşen bir proletarya diktatörlüğü kavramının, kitleleri bütün yönetim ve karar alma süreçlerinin dışına iten bir bürokratik diktatörlüğe, çöken "sosyalist" sistemlerde olduğu gibi proletaryayı temsil edip etmediğinin kriterleri tümüyle kaybohnuş sözde komüııist partilerin siyasi tekeline dayanan revizyonist diktatörlüğe dönüşmesi kaçınılmaz bir şeydir.

Sosyalist bir yönetim ve demokrasi anlayışının bu şekildeki bir seçimsiz (veya göstermelik seçimli) bir tek parti sistemi olamayacağı açık bir şekilde ortaya konmak zorundadır.

10- Bugüne kadar yaşanmış sosyalizme geçiş (inşa) süreçlerinin tarihsel gerçekleşme koşulları ve yanılgıları çerçevesindeki tartışmaların asıl anlamı kuşkusuz tarihin yargılanması, kimin haklı, kimin haksız olduğunun belirlenmesi açısından değil, bugünden geleceğin hazırlanması bakımından ne ifade ettiği noktasında toplanır. Bütün bu tartışmaların eleştirilerin bilgisinin ışığında sosyalizmin somut ve gerçekleşebilir bir program olarak yeniden üretilmesinin gereksiz (veya olanaksız) olduğunu, bunun kitlelerin devrimci pratiklerinin bir ürünü olarak ortaya çıkacağını söyleyenler vardır. Bu düşüncelerin yanlışlığını kanıtlamak için fazla bir tartışmaya gerek yoktur. Eğer teorinin işi yalnızca yaşananları açıklamak olsaydı (eğer felsefe ya da teori dünyayı değiştirme mücadelesinde yalnızca nötr kalacak olsaydı) Marks'ın I1. tezinin de hiç bir "ünü" ve anlamı olaınazdı. Geleceği yaratan kuşkusuz kitlelerin bilinçli eylemi olacaktır. Ama, bu bilinç simdi, öncekilerinin yanısıra, yaşanmış sosyalizm deneylerinin devrimci bir eleştirisinin de bilinci olmak zorundadır.

Bu doğruysa, şimdi bu bilincin sosyalizmin bir tarihsel dönemin sona erdiği bir durumda, bütün kitle mücadelelerinin üstünde devrimci bir siyasi program olarak "-bir bayrak gibi " yeniden dalgalandırılmasının gerekliliği de o kadar açık sayılmalıdır

-II-

11- Burada hemen ve kısaca örgütlenme sorunlarına geçilebilir.

Satır başları... metninde bu konuda şunlar söyleniyordu:

"Bir diğer başlık örgütlenme sorunlarıdır.

Bu konuda genel geçerli yaklaşımlar, kavramlar bellidir. Her siyasi hareketin gelişme sürecinin bütün aşamalarında gelişiminin nesnel durumuna ve gereklerine uygun bir örgütlülük içinde bulunacağı ne kadar açıksa, bu gerekliliğin sınırlarının öznel ve keyfi bir şekilde zorlanmasının yanlışlığı da o kadar açık olmalıdır. Bugün ortada duran teorik sorunlar kollektif bir tartışma süreci içinde hiç değilse bir ölçüde aşılmadan siyasal mücadele ve örgütlenıne alanında ciddi ilerlemeler katedilemeyeceğine göre, gizemli ve katı örgütsel kalıplar, davranışlar ve ilişkiler dayatmak bugün için gereksiz bir zorlama sayılmalıdır.

Örgütlenme sorunlarının tartışılmasında göz önünde tutulması gereken bir nokta, bugünkü toplumsal yaşam ve ilişkilerin, sorunların geçmiş dönemlere göre kazandığı olağanüstü karmaşıklıktır. Bu karmaşıklığı tek bir payda altında toplayarak basitleştirip birleştirebilmek bugün eskisinden çok daha zor bir iş haline gelmiştir.

Bu yüzden de geleneksel siyasi mücadele ve örgütlenme anlayışları katı kalıpsal yaklaşımlarıyla toplumsal muhalefet alanlarını kapsayıcı bir özellik kazanamamaktadır. Düzene karşı gelişen geniş toplumsal muhalefet potansiyellerini kucaklayıp birleştirebilmek için eskisinden daha grift mücadele ve örgütlenme anlayışlarının geliştirilmesi gerekiyor. Bu nedenle bütün örgütlenme sorun ve ilişkilerinin tek bir basitçe yanıtı aranmamalıdır.

Örgütlenmeye ilişkin bir tartışma konusu da yasal partiye ilişkindir. Yasal bir parti konusu diğer sol çevrelerin yanısıra DY çevrelerinde de uzunca bir süredir üzerinde durulan konulardan biridir. Diğer sol çevrelerin bu konudaki yaklaşımları (başlıca mücadele anlayışına dayalı yasal parti, solun birliğinin bir aracı olarak yasal parti, bir seçim partisi vd.) bilinmektedir. Bunlara son dönemlerde "DEP örneğindeki gibi bir yasal parti anlayışı" da eklenmektedir.

Başlıca mücadele alanı olarak parlamenter mücadele anlayışına dayanan yasal parti, solun (veya devrimci solun) birliğinin (ya da seçim platformundaki geçici birliğinin) aracı olarak yasal parti kavrayışlarının tutarsızlıkları üzerinde burada uzun boylu durmak gereksizdir. Çüııkü bu anlayışlar kadar, o tartışmaların yanlışlıkları ve doğrulukları da geride kalmıştır. Sosyalizm mücadelesinin bugünkü sorunları üzerine oturmayan bir yasal parti tartışması tümüyle anlamsızdır.

DY çevrelerinde yasal bir parti ya da devrimci bir kitle partisi konusunun kural olarak reddedilemeyeceği ve tek başına bir yasal parti vasıtasıyla bugünkü örgütsel ve siyasal sorunların çözüme ulaştırılamayacağı konusunda herhangi bir tereddüt bulunamaz.

Buna karşılık, dünya çapındaki gelişmelerin sosyalizmin kesin bir iflası olarak algılandığı ve siyasi mücadelenin tüm bu nedenlerle yeni bir düzeyde geliştiği bugünkü koşullarda sosyalist bir düien alternatifinin geniş emekçi kitlelere somut, gerçekleşebilir bir program olarak sunulmasının olanakları açısından yasal siyasi örgütlenme alanının değerlendirilmesi konusu (bu konuda tabanın yasal parti konusundaki geleneksel sağ eğilimlere karşı duyarlılığına da dikkati çeken, başlangıçta böyle bir alana yönelen çabaların hareketin gelişmesini bürokratik boğulma ve dağılmalara yol açması endişelerini ileri süren görüşler de dikkate alınarak) tartışılabilecek bir konu olarak görülmektedir."

Burada konunun değişik yönleriyle ilgili görüşler ileri sürülüyor. Buna karşılık en çok son paragrafta yer alan -Yasal Partiyle ilgili- konu üzerinde (bazen yalnızca spekülasyon veya dedikodu düzeyinde) konuşulduğu biliniyor. Bu yüzden konuya doğrudan buradan girmek belki daha yararlı olur.

12- Aslında bugünün Türkiyesinde, Emekçi halkın çıkarları, sorunları, geleceği açısından, bir devrimci siyaset anlayışı için yasal bir devrimci siyasi partinin gerekliliği hiç bir tartışma götürmeyecek kadar açık bir şey sayılmalıdır. Bugün Türkiye şimdi artık çıplak gözle görülebilecek kadar açık bir ideolojik ve siyasi deprem yaşıyor. Bir kısmı "..satırbaşları" belgesinde ifade edilmeye çalışılmış olan nedenlerle Türkiye oldukça derin bir krizle birlikte bir yeniden yapılanma süreci yaşıyor. Geleneksel burjuva siyaset çizgileri yavaş yavaş siliniyor. Burjuvazi Y.D.Hareketi gibi girişimlerle yeni siyasal çözüm yolları arayışında. İslamcı ve ırkçı partiler bunalımın kendilerine açtığı kanallardan yükselme olanağı bulabiliyor. Her kesim sahnede. Türkiye politika kaynıyor.
Herkes, ilkokul çocukları bile politika konuşuyor ve toplumun politik çehresi yeniden çiziliyor ve böyle bir ortamda devrimciler yok siyaset sahnesinde İşçiler, emekçiler, maaşlarına 229 bin lira zam yapılanlar, Madımak'ta yakılanlar, aydınlar, demokratlar yok. .

Bu ortamda, devrimcilerin doğrudan politika alanına girmeleri gereği sadece, halkevlerinde, sendikalarda, İHD'lerde değil, bugünün koşullarında hangi araçla olabiliyorsa onunla doğrudan politika alanına girmeleri; böyle bir araç vasıtasıyla (sosyalizm sovyetlerle özdeş gösterildiği için, sovyetlerin çöküşüyle sosyalizmin de iflas ettiği empoze edilmiş, bu yüzden sağa yönelen) kitlelere devrimci bir siyaset alternatifı sunmaları gereği, tartışma götürmeyecek kadar açık bir gerçek. '

Aslında bu gerçeği kabul etmeyen de pek yok. Hayatın içinde, toplumla yüzyüze olan herkes bunu görebiliyor.

Bu noktadan sonra tartışılan şeyler bu nesnel gerçekliğin dışındaki tümüyle devrimcilerin kendi -öznel- sorunlarına ilişkin şeyler: Böyle bir şeyi (bu halimizle!) başarabilir miyiz? Önce bizim örgütlenmemiz gerekmiyor mu? Görüşlerimiz çizgimiz ne olacak? Program nasıl olmalı? Vb.,vb.

Bütün bunlar kuşkusuz anlamlı sorular ama, bunlar, toplumun sınıf mücadelesinin nesnel gerçekliğine ait değil, devrimcilerin kendilerine ait öznel- sorunlardır. Elbette devrimciler, kendi öznel sorunlarını aşabildikleri oranda ve somut-nesnel koşulların gerektirdiği bir siyasi etkinliği gerçekleştirebildikleri oranda toplumların tarihinde anlamlı bir yer kazanabilirler.

13-En önemli sorun kuşkusuz program ve siyasi çizgi konusunda. Bu konuda bir hatalı düşünce, tartışma sürecinin vurguladığı ideolojik sorunlar tümüyle çözülmeden (görüşlerimiz-çizgimiz netleşmeden) politik bir girişime yönelinemeyeceği düşüncesidir. Bu düşünce, hatırlanacağı gibi, başlangıçta sürece karşı yönden böyle bir mantık yüklenerek, "ideolojik sorunlar çözülmeden bir şey yapılamaz deniyor" diyerek bir eleştiri olarak ortaya atılmış ve birinci kitaptaki kimi yazılarda tartışılınıştı. Örneğin "... İdeolojik Sorun ve Pratik-Politik Mücadele" başlıklı yazıda, bu konuyla ilgili şöyle yazıyordu:

"Bugün pratik faaliyet ekonomik-demokratik alan çerçevesi içinde kalan bir özellik gösteriyor. Aslında bütün sol açısından ... ciddi bir politik faaliyetten söz etmek olanaksız. Sol, politik mücadele alanında devre dışı bırakılmış durumda. Bu boşluğun doldurulması gereği ortada... Bu noktada tartışma sürecinin 'önce ideolojik sorunları belli bir ölçüde çözelim ancak ondan sonra politik ve örgütsel sorunlarımıza el atabiliriz' biçiminde bir anlayış öngörmediğini bir kez daha hatırlatmakta yarar görülebilir...

Bundan ötesi bizi bugün sol adına sürdürülen derme çatma, etkisiz, çoğunlukla yasak savma kabilinde öznesinin kendi varlığını sürdürmesinden başka bir anlamı ve amacı olmayan siyaset yapma biçimlerinin dışında tutabilecek ve bugün ülkede süregiden hepsi de çok önemli siyasal değişim ve gelişmeler karşısında anlamlı ve ciddi bir siyasi etkililiğe götürebilecek olan yol ve yöntemlerin bulunması ve üretilmesi sorunundan ibarettir." (T.S. Yazıları s.l sh38)

Bugün, bu noktada bunlara eklenecek fazla bir şey yoktur.

14- Birinci bölümde yer alan konularla ilgili net bir ortak sonuçtan çok bazı eğilimlerden söz edilebilir. Temel noktalar açısından netleşme gereği açık bir şey. Soyut bir sosyalizm tartışması çok fazla bir ilgi çekmiyor. Bir yasal parti tartışması daha fazla ilgi çekebiliyor. Ama bir yasal parti tartışmasını anlamlı kılabilecek şey de onun programında saklı olacak olan, Türkiye sorunları konusunda ifadesini bulabilecek olan geçmiş geleneksel sosyalizm anlayışlarının devrimci bir eleştirisinin bilgisine dayanan fikir, öneri ve görüşler olacaktır. Bugün bir siyasi partiyi gerekli kılan şey asıl böyle bir siyasi program ihtiyacıdır. Kuşkusuz her türlü devrimci faaliyet bir sendika, bir yerel yönetim çalışması vb. her türlü pratik faaliyet böyle bir siyasi program ve çizgi temeline ihtiyaç gösterir: Aksi halde hep eksikli bir şekilde yürütülebilir. Bugün olduğu gibi bir yerlere gelip dayanır, tıkanır. Bir siyasi program tartışması ise tek tek alanlara ilişkin sorunlar perspektifini aşan (bunların tek tek toplamlarından başka) ülkedeki bütün toplumsal sorunlara bütünsel bir bakış açısından yaklaşan bir mahiyet taşır. Çok farklı alanlardaki çalışmaları aynı siyasi bütünün parçaları haline getirebilecek olan şey (bu faaliyetleri yürüten insanların fiziki bağlantılarindan çok) bu fikri-siyasi bağdır.

15- Bugün devrimci bir siyasi program tartışması açısından günümüzdeki sosyalizm tartışmalarmın sonuçlanmasının beklenemeyeceği de açık olmalı. Çünkü bu tartışma önümüzdeki bütün bir tarihsel süreç boyunca devam edecek bir tartışmadır. Bizim tartışmalarımız geçmiş sosyalizm deneylerinin devrimci bir eleştirisinin ışığında bugünkü pratiğin sorunlarını çözmeye yönelik olmak zorunda. Bu yüzden sürecin hiç bir aşamasında herhangi bir pratik açısından teorinin genel olarak yetersizliğinden söz etmek anlamsızdır. Bu bir sendika kurınak için ne kadar doğruysa yerel seçiınlere katılmak veya siyasi bir parti faaliyeti için de o kadar doğrudur.

Bir siyasi parti açısından "farklı" olan şey onun mahiyeti gereği bugünkü düzenden farklı olarak Refah'tan, SHP'den, YDP'den vh. farklı olarak topluma ne önerdiğini doğrudan açıklama, bu şekilde kendini tanımlama zorunda olmasıdır.

Özetle, bugün dünyada-ve bizde- yaşanan sosyalizm tartışmalarının bilgisine sahip olarak, kuşkusuz bu tartışmalara dair devrimci bir tavır alışı da içerecek şekilde, (ülke sorunlarının, en temel konularında yoğunlaşacak) somut çözüm önerileri getiren bir programın üretilmesi mümkün ve gereklidir.

Böyle bir çaba ancak, eski geleneksel hürokratik-revizyonist sosyalizm anlayışlarından, ve onların zamanın liberal burjuva akımlarına kapılmış piyasacı "sosyalizm" akımları gibi bugünkü uzantılarından farklı; demokratik, özgürlükçü, her noktada taban inisiyatifini, yerel inisiyatifleri geliştirmeyi, emek sürecini ve bütün yönetim sistemini bu şekilde yeniden örgütlemeyi planlayan devrimci bir anlayışla başarılabilir. (**)

16- Peki, biz bu halimizle, örgütsüzlüğümüzle, dağınıklılığımızla bütün bunları nasıl yapacağız? Önce kendimizi örgütlememiz, devrim anlayışı, örgüt ve çalışma tarzı konularındaki görüşlerimizi -yeniden- netleştirmemiz, ondan sonra böyle kitlesel politik mücadeleleri geliştirmemiz daha doğru olmaz mı? Tümüyle öznel -subjektif- sorunlar çerçevesinde kalan bütün bu soruları somut-nesnel koşulları dikkate almadan doğru bir şekilde yanıtlamak göründüğü kadar kolay değildir.İlk bakışta kolayca söylenebileceklerin ötesinde tartışılacak çok şey vardır.

Genel olarak herhangi bir siyasi eylem programının başarısı için herşeyden önce mahiyetine uygun bir bilinç, kararlılık ve örgütlülüğe sahip bir öznenin gerekli olduğu tartışma götürmez. Ama özne'nin, her zaman kendi koşullarına uygun bir "gündem" bulamadığı; Devrimcilerin hemen her zaman kendi öznel sorunlarını tam çözemeden bir takım zonınluluklarla yüzyüze kaldıkları da bir başka gerçek. (Yakın geçmişte -70-80 dönemlerinde- yaşadıklarımızla birlikte, benzer bir durumda "mücadele bizi örgütleyecektir" diyen Lenin hatırlanabilir).

Bunun nedenini, bir ölçüde subjektif faktörün, bilincin, dolayısıyla iradi olanın her zaman objektif gerçekliği biraz geriden izlemesinde bulmak mümkün. İnsanlar, yaşanan somut gerçekliği kendi gözlerindeki geçmişte yaşanan bir görüntü perdesinin arkasından izliyor; güncel-objektif gelişme bizim epey sonradan farkına varabildiğimiz bir karmaşıklık ve hız içinde yaşanıyor; karşı hakim-taraf, daha çok belirleyici olabiliyor vb.... Sonuçta, gelişmelerin sonucu ortaya çıkan bir "gündem", taşıdığı aciliyet ve önem oranında (o zamana kadar belki biraz da kendi gözlerindeki görüntülere takılıp kalmış!) "özne'yi" gene zamansız yakalıyor. Bu durumda "özne" ya objektif gelişmelerin dayattığı gündemi bir yana bırakarak, kendi öznel koşullarına uygun (ufak ufak!) işlerle uğraşarak kendini hazırlamaya, sorunlarını çözmeye çalışacak; ya da yeterli hazırlığı olmasa da mücadeleye atılacak. Birinci durumda, eğer gündem tarihsel gelişim açısından ihmal edilebilir bir önemde ise fazla sorun yok denebilir. Ama gündem yakıcı bir özellik taşıyorsa özne tarihin dışma düşüyor demektir. Gerçek özne, "tarihin öznesi" olmaktan, kendisi için özne haline dönüşüyor demektir: (Türkiye'de bu şekilde "kendisi için özne" yada "kendisi için örgüt" haline gelmiş örgüt, parti ve grupların sayısı oldukça fazladır.)

O halde, konuya girerken aktarılan soruların doğru yanıtının biraz da, bugün devrimcilerin açık-geniş-kapsayıcı-kitlesel bir şekilde doğrudan politika alanında mücadeleye girmeleri gereğinin ne kadar doğru ve yakıcı bir öneme sahip olduğu (veya olmadığı) noktasında aranmalıdır.

Bugün Türkiye'de sanıldığından çok daha büyük bir sol potansiyel vardır. şimdi, adeta Tiirkiye'nin politik haritasının yeniden çizildiği bir dönemde, devrimcilerin militan bir mücadele ve örgütlenme anlayışıyla geniş devrimci demokratik potansiyeli devrimci-özgürlükçü bir politik program etrafında birleştirerek, yaşanan tarihin öznesi olmaları mümkündür. Ama bu, öncelikle Türkiye'nin devrimcilerinin geçmiş yaşamımızın, politik mücadelenin somut koşullar tarafından dayatılmış gereklerini yerine getirirken örgütlenme gereğinin bilinciyle birlikte, inanç, irade birliği ve kararlılık içinde hareket etmeleriyle mümkündür.

Bu, kuşkusuz devrimci bir hareketin (öz) örgütlenmesini, geniş kitlesel bir politik hareketin örgütlenmesinin karşısına koymayan, bunları çelişik değil, tersine birbirini tamamlayan ikili görevler bütünlüğü olarak kavrayan bir devrimci çalışma anlayışı demektir.

Öncünün örgütlenmesi, sınıf mücadelesinin -politik- önderlik görevlerinin yerine getirilmesinin örgütlendirilmesidir.

Bu yüzden öncülük kendini (tanrı vergisi!) "öncü" olarak kabül eden kişilerin kendilerini öncü-örgüt olarak sunmasıyla değil, mücadele içinde kazanılabilecek bir özelliktir. Devrimci Yol kendini işçi sınıfının öncüsü olarak gören onca yasal-yasadışı vb. örgütler karşısında, örgütü, öncülüğü, dinamik bir süreç olarak gördüğü için 1980 öncesinde "tarihin öznesi" olmaya yöneldi. Bu işlevini sürdüremediği oranda dağılması veya yeniden örgütlenip toparlanamaması, örgütsüzlüğü savunduğuna dair eleştirileri destekleyen bir husus olarak gösterilir. Politik mücadelenin gereklerini yerine getiremedikten sonra, kendini (bir yayın organı-merkez komitesi filan olan ! ) bir örgüt olarak sunmanın bir anlamı olmaması bir yana, bizzatihi bu "örgüt"lerin kendisinin mücadelenin gelişmesinin önündeki bir engel olarak ortaya çıktığı rahatça söylenebilir. Bugün yapılması gereken önce böyle bir yapılanma gerçekleştirmeye çalışmak değildir.

Bir kez daha söyleyelim: Bugün açık-geniş-kitlesel bir politik hareketin geliştirilmesi (ki bu, bugünkü koşullarda bir devrimci kitle partisi vasıtasıyla gerçekleştirilebilir) devrimci bir hareketin geliştirilmesi (öncünün örgütlenmesi) çelişik değil, biribirine bağlı süreçlerdir.

17-Satırbaşları belgesinde söylendiği gibi, "her siyasi hareketin, gelişme sürecinin bütün aşamalarında, gelişiminin nesnel durumuna ve gereklerine uygun bir örgütlülük içinde bulunması" gereği açıktır. Bu süreç en sağlıklı bir şekilde bugün hayatın (sınıf mücadelesinin) ortaya çıkardığı görevleri örgütleyerek ve örgütleyebildiği oranda gelişebilir. Yalnızca işçi sınıfı değil, başta tüm kamu emekçileri hareketi, kadın, çevre, gecekondu hareketleri vb. kapsayan bir örgütlenme düzlemi, devrimci hareketin bugün meşru bir örgütlenme düzlemi olarak gelişiyor. Bu düzlemin mutlaklaştırılarak kalıcı bir politika alternatifi olarak sunulmasının yanlışlığı ne kadar açıksa, bu meşru toplumsal mücadele alanlarından kopuk(ayakları havada) bir devrimciler örgütünün tasavvur edilemeyeceği de bir o kadar açıktır. İster yasal, ister yasa dışı, ister bir devrimciler örgütü, ister bir kitle partisi olsun, kendi varlığını toplumsal hayatın en küçük hücrelerine kadar yayılan bu mücadele alanlarındaki militanca varlığına dayandırmayan hiçbir hareketin ciddi bir başarı şansı olamaz; yasal partiyse (bizde bolca bulunan) tabela partilerine "devrimci örgüt" se (gene bizde bolca bulunan) kendisi için marjinal örgütlere dönüşmekten kurtulamaz.

Bu işin bir yanıdır.

Diğer yanı, bir başka mücadele düzlemi, doğrudan politik mücadele alanına ilişkindir. Bu, genel olarak siyasi iktidar mücadelesi alanıdır. Marksist bir politik mücadele kuramının burjuva parlamenter mücadele alanını reddetmediği, ama sistemin yalnızca bu yolla dönüştürülmesini(belli istisnalar dışında) öngörmediği -satırbaşları belgesinde de işaretlenmiş- bilinen hususlar.

Sorun, bunların ötesinde.....

Bugün Türkiye'de 50 yıldır seçimlere, politik partilere dayanan bir siyasi sistem hüküm sürüyor. Bu alanın başlangıçta sola kapalı tutulmaya çalışılması belli askeri dönemlerde kesintiye uğramasına rağmen giderek genişleyen ve ihmal edilemeyecek, dışında kalınması savunulamayacak bir özellik gösterdiği de ortada. Bunu zaten büyük ölçüde solun seçimler karşısındaki tutumlarında görmek olası.

Bunu kendimizden de biliyoruz. Bir seçim olduğunda, ya bağımsız adaylar göstermeye uğraşıyoruz. Ya ittifak edilebilecek seçime ortak girebilecek partiler arayabiliyonız. Hiçbirşey yapılmasa bile, seçim boyu ve seçim gecesi herkesle beraber seçim konuşmalarını, kampanyaları, sonuçları geç vakitlere kadar TV'lerin karşısına geçip izliyoruz. Bütün bunlar bu doğrudan politik mücadele alanının -bunu tümden reddeden bir siyasi iktidar mücadelesi içine girmedikçeTürkiye' nin bugünkü koşullarında ihmal edilemeyecek bir alan olduğu, herkesin kabul edebileceği bir husustur. Solun kitlelere kendini yeniden kabul ettirme mücadelesi vermek zorunda olduğu, gine geniş kabul gören bir gerçektir.

Bütün bunlara rağmen pek çok arkadaş, önce (D.Yol gibi) bir devrimci hareketin yaratılması, yada önce kendimizin örgütlenmesi, sonra bu politik alanda "gerekenlerin" yapılmasının doğru olup olmadığını tartışmaktadır.

Bunları tartışırken belki anlaşılması gereken bir şey, aslında bugün politik alanda gerekenleri yapmadan (D.Yol gibi) devrimci bir hareketin yaratılamayacağı gerçeğidir. Çünkü açık geniş-kitlesel bir politik mücadelenin gerekliliği, yukarda uzunca boylu anlatılmış nedenlerle yalnızca solun değil, geniş emekçi halk kitlelerinin de bir ihtiyacı olarak ortaya çıkmaktadır.

Devrimciler örgütü, alan örgütlenmeleri ve yasal parti kavramları (örgüt, yasal parti, yasallık-yasadışılık gibi anlamsız ikilemler içinde) karşı karşıya konmamalı. Devrimci bir hareket tüm bunların (hepsini kapsayan) bir bütünlük içinde gelişebilir. Bugün eski dar gurup yapılarının sınırlarının artık aşılması gereğini kavrayabilen, kapsayıcı ve esnek bir irade geliştirmeden bugün yaşanan tarihin öznesi olabilecek (Devrimci Yol gibi) bir hareketin geliştirilmesi de olanaksızdır.

(*`)Bu modelin çöküşten önce karşılaştıği sorunları Gorbaçov'un o dönemdeki kendi değerlendirmelerine dayanarak şu şekilde özetlemek mümkündür:
"1980'lerde SSCB'de ekonomik gelişme durmuştur. Yeni ileri teknolojiler ve bilimsel gelişme konusunda ileri kapitalist ülkelerin giderek daha çok gerisinde kalınmaktadır. Kaliteli ve etkin üretim yapılamamaktadır. Üretim adetlerini katı merkeziyetçi kurallar çerçevesinde belirlenmesi ve üretim maliyetlerinin dikkate alınmaması gibi nedenlerle tam bir israf ekonomisi, savurganlık hüküm sürmektedir. Üretim girdilerinde sermaye ve işgücü kullanımında sınırsız bir savurganlık egemen hale gelmektedir. Uygulanan maddi teşvikler toplum içerisinde eşitsiz, hakedilmemiş kazançlara, imtiyazlara yolaçmaktadır. Herkese eşit ücret zihniyetinin yaygınlaşması farazi tutumların, tembelliğin yaygınlaşmasını ve kaliteli işçiliğin ortadan kalkmasını beraberinde getirmektedir, işgücü verimsizleşmektedir. Ekonominin genel olarak mali kaynak ve döviz sorunları ağırlaşmaktadır. Temel ihtiyaçlar ve hizmetler toplumun temel ihtiyaçları yeterli bir şekilde karşılanamamaktadır. Bilimsel gelişme, fikri düşünce, fikir üretimi, düşünce hayatı kültür ve sanat alanında tam bir gerilik hüküm sürmektedir. Tam bir ideolojik ve moral çöküntü dayanışma duygusunun kaybolması, sorumsuzluğun, adam kayırmanın, rüşvetin çoğalması söz konusu olmaktadır."

Çöküşten önce SSCB yöneticilerinin karşı karşıya bulundukları durum konusunda bizzat kendilerinin tespit ettikleri durum özetle buydu.

Buradaki gerek merkezi planlama, eşit ücret konusu, verimsizlik, teknolojinin geliştirilememesi vb. bütün bu sorunların hepsi aslında sosyalist inşa süreçleri içerisindeki toplumlarda (SSCB başta olmak üzere) ta baştan itibaren çok yaygın bir şekilde karşı karşıya gelinmiş ve tartışma konusu olmuş sorunlardır.
Bugüne kadar yaşanmış 70 yıllık sosyalist inşa süreçlerinin hepsinde değişik biçimlerde de olsa benzer sorunlar yaşanmıştır. Daha çok ekonomik bakımdan geri ülkeler söz konusu olduğu için, öncelikle sanayileşmenin geliştirilmesi zorunlu görülüyordu. Gelişmiş bir ekonomiye dayanmayan sosyalizm kuşkusuz mümkün olamazdı. O zaman süratle sanayileşme ihtiyaçları bir merkezi plana dayalı olan, bütün kaynakların sanayileşmeye yöneltilmesine dayanan toplumun fedakarlığına (az tüketmesine, çok üretmesine) dayanan bir sistem uygulandı ve bütün bu uygulamayla beraber saydığımız sorunların pek çoğuyla ta baştan itibaren yüzyüze kalındı.
Sovyet devriminde Mart 1917'deki parti programı taslağında "tüm halkın üretim ve tüketim komünlerinde örgütlenmesi" hedeflenmişti; Ticaret olmayacaktı; Ürünler herkese devlet tarafından tarım ve sanayi ürüııleri dahil herkese devlet tarafından dağıtılacaktı. Sanayi ve tarımsal üretim ve dağıtım aynı şekilde merkezileştirilecekti; pazar ve para kaldırılacaktı; Herkese genel çalışma yükümlülüğü getirilecekti vb...

Bütün bunların olanaksızlığı kısa sürede görüldü ve vazgeçildi. NEP dönemindeki uygulamalar bir anlamda kapitalizmin uygulanmasına ticarete, özel mülkiyete, özel üretime ağırlıkla yer verilmesi anlamına geliyordu. 1926'daki parti kongresinde Buharin ve Stalin Troçki tarafından yapılan tarımdan sanayiye yoğun kaynak aktarımına dayanan bir hızlı sanayileşme politikası önerisine karşı çıkmışlardı. Buharin ve Stalin tarafından, bu, köylülüğün, tarımda özel üretimin zorla ortadan kaldırılması, yani askeri yöntemlerle ortadan kaldırılması köylünün askeri sömürüsü olarak görülmüş ve reddedilmişti. (Buharin'e göre sosyalist üretim idari ve askeri zor yoluyla yürütülemezdi. Ekonomik kategoriler ön planda olmalıydı.) Stalin daha sonra 27'lerde hızla sanayileşme gereğine vurgu yaparak bu düşüncelerini terketti. Troçki'nin başlangıçta reddetmiş olduğu önerilerine geri dönerek uygulamaya geçirdi. Bu köylülerle sosyalist iktidar ilişkilerinin belki de hiç düzelmemek üzere bozulmasının da başlangıcı oldu. Ve daha sonraki Sovyet sisteminin biçimlenişini de önemli bir şekilde etkileyen önemli bir faktör olarak görülen bir gelişme oldu.
Şimdilerde piyasa sosyalizmi diye ifade edilen görüşler aslında ilk kez 1930'Iarda O. Lange tarafından ortaya atılmıştı. O'na göre pekala merkezi planlama olmaksızın piyasa koşulları altında, pazar altında ticaret yoluyla küçük özel üretime dayalı olarak sosyalizmi inşa etmek mümkündü. Keza Otta Şik aynı doğrultuda ortaya çıkan rejimleri asıl sosyalizm tasarımlarından kopma olarak değerlendirdi. Yani merkezi, katı merkeziyetçi planlamaya dayalı bürokratik sosyalizm anlayışlarının eski sosyalizm tasarımlarından köklü bir şekilde kopma olarak değerlendirdi. Üretim araçlarının devlet mülkiyetinin, merkezi planlamanın ve komünist parti tekelinin emekçilerin çıkarına olup olmadığına bakmaksızın yalnız başına sosyalist ilkeler olarak kabul edilmesinin doğru olmadığını ileri sürdü.

1960'lar sonrasında bütün Doğu Avrupa'da Kruşçev'in sovyetlerde iktidara gelmesinden sonra reform başlığı adı altında toplanan uygulamalar gündeme geldi. Plan piyasa ilişkileri maddi özendiriciler, para ve pazar değer yasası tartışmaları tekrar söz konusu edildi. Maddi özendiricilere, karşılığı prim sistemine ağırlık verilmesi gibi kapitalist tekniklere başvurmanın zorunluluğunu kabul eden uygulamalar ortaya çıktı. Gorbaçov adeta bütün bu tartışma argümanlarını yeniden özetliyerek ve hepsini belli bir çerçeve içerisinde toplayarak piyasa-pazar ilişkilerini gerekliliklerine vurgu yaparak sovyet sisteminin dağılmasına da yolaçan süreci başlatmış oluyordu.

(**) Bu nokta, aynı zamanda bugün mevcut sol parti ve gruplarla ayrım çizgilerinin ortaya çıkacağı noktalarıdan biridir (YP, SYP, Ö.Dünyası gibi çevrelerde toplanan) bu gruplar sosyalizm deyince sovyet modelinden başka bir şey anlayamadıklarından, ona yönelik her eleştirel yaklaşıma karşı "sosyalizmi reddediyorlar" diye bağırmaya başlıyorlar, Bütün siyasi ömürlerini D.Yol'un, bitip tükenişini, örgütsüzlüğünü, liberalliğini, küçük-burjuvalığını vb. anlatmakla geçirdiler. H.Yalçın durup durup "hani n'oldu, kapitalizm mi haklıymış sosyalizm mi?" diye yazıp duruyor. Aslında maksat belki, böyle D.Yol'dan birşeyler yazdıkça biraz daha çok dergi satıp, üç beş kuruş fazla kazanmak oldukça bu "bitmeyen senfoni" gerçekten bitmez. Devrimci bir hareketin bu tür anlamsız polemiklerle değil, rejimle, Refah'la ve diğerleriyle uğraşarak ilerleyebileceği ortada.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org