|
|
|
|
Teknolojik Değişim ve Tarihsel
Akış (*) Sunuş: Sürdürmekte olduğumuz tartışmalar, sosyalizmin bir döneminin kapanışı ve yeni manipülasyon araçlarıyla kapitalizmin egemenliğinin açık bir hale geldiği koşullarda gerçekleşiyor. Sosyalizmi yeniden insanlığın ortak kurtuluşunun temsilcisi haline getirmek için, dünyada yaşanan olumlu/olumsuz değişimi kavrayıp, kendimizi yenileyip, yeni bir dönemi başlatmak ve yeni bir devrimci sürece hazırlanmak için, yeni bir politika yapma tarzının nüvelerini oluşturmak için, bu süreci |
![]() |
|
'cesaret ve yetenek' gerektiren bir şans olarak görmek
gerekiyor. Kendini tekrarlayan ve içinde olduğumuz karamsar tabloya,
aydınlığını, yeni ve taze havasını taşımayan bir tarzın, dönüştürücü
olması, kitleleri `kendi özgürlüklerinin gerçek sahibi' yapma yolunda
seferber edebilmesi, kısaca 'DEVRİMCİ' olabilmesi imkânsız hale gelmiştir.
Bizler, dün, sözün-yetkinin ve iktidarın halkta ve kitlelerde olması gerektiğini söyleyerek, bugün 'ÜRETENLERİN AYNI ZAMANDA YÖNETEN' olması gerektiğini vurgulayarak, sosyalizm anlayışı bakımından bir kopuşu yakalamış durumdayız. Fakat, bu ideolojik tercih, bu tercihi gerçekleştirecek ciddi bir toplumsal projeden yoksundur. Ancak böylesi bir projeyi kuramsal ve pratik adımlarla oluşturabildiğimiz zaman, yukarıdaki sloganlarda cisimleştirdiğimiz tercihimiz, ayakları üzerinde duran bir alternatif haline gelecektir. Öte yandan, üretenlerin aynı zamanda yöneten olabilmeleri için, YÖNETMENİN BİLGİSİNE ve DENEYİMİNE sahip olmaları gerekir. Bu devrimci siyasal çalışmanın iki önemli boyutuna işaret eder ki aynı zamanda sosyalizmin. yeni dönemine damgasını basacak olan temel etkenler bunlardır. Bir yandan sosyalizmin 70 yıllık pratiğini ve başarısızlıklarını kucaklayan-eleştiren ve bugünkü koşullarda sosyalizmi gerçekleşebilir bir proje olarak tasarlayan kuramsal çalışmalar ve bunların ideolojik alana tercümesi, diğer yandan ise sosyalizm tarzımızın, günlük yaşamımızdan, kişisel ilişkilerimize, sendika çalışmasından mahalle örgütlenmelerine kadar bütün hayatımıza yayıldığı 'mücadele' dönemine başlamak. Ve bütün bu yaptıklarımızı kitlelerle doğrudan alanlarda paylaşmak ve böylece çoğaltmak. Burjuva toplumunda, bilgi ve bilinç ancak 'tekel'leştikleri oranda işlevlerini gerçekleştiren iktidar dayanaklarından biridir. Yani, burjuva toplumunda bir bilgi 'eğer sadece sizde varsa ve bu bilgiye sahip olmayan başkaları olduğu sürece' işlevini yerine getirir ve aile/okul/devlet/parti vb. bütün kurumlarda iktidar olanaklarından birini sunar. SOSYALİZM'de ise bilgi, ancak 'tekel' özelliği ortadan kalktıkça, ve paylaşıldıkça çoğalan ve gücünü arttıran, işlevini yerine getiren bir özellik kazanır. Sosyalist bir toplumda, bir bilgi 'eğer sadece sizde varsa, o sosyalist amaçlara hizmet etmez. Ancak, siz onu kitlelerle paylaşabildiğiniz oranda amacına ulaşır. Bu aynı zamanda sizin ve kitlelerin gücünü birleştiren güçlü bir katalizör işlevini yüklenir. 'ÜRETEN BİZİZ YÖNETEN DE BİZ OLACAĞIZ, şiarını edinenlerin, şu şu konular sosyalizme gönül vermiş kitlelerin kafasını bulandırır, tartışma sürecinde pek yeralmasın, daha basit ve kitlelerin de algılayabileceği konuları (bu durumda diğer ve önemli konu/soruları biz kendimiz tartışıp karara bağlayacağız demektir) tartışalım demesi sözettiğimiz şiarın etkisini ortadan kaldırır. Bu, bir yanıyla 'kitleleri güdülecek' yaratıklar olarak gören anlayıştan tam kopuşulamadığını gösterir. Diğer yandan kitlelerin bile gerisinde kalan bir, anlayışı gösterir. Çünkü, sanıldığının aksine bugün, kitleler, dünyada yaşanan değişimi hissediyorlar, gerek sosyalizmin başarısızlığını, gerekse de kapitalizmin elde ettiği konjonktürel üstünlüğü fark ediyorlar. Asıl kafaları karıştıran yaşadığımız gerçekliğin karmaşıklığıdır. Aslında, bu karmaşıklığı yalınlaştırmak için, kafa bulanıklığını gidermek için, gizil olarak kafalarda asılı duran soruları açığa çıkarıp, yürekli yanıtlar vermek, tartışma konusu yapmak gerekir. Üzücü olan, devrimciliğin ve sosyalistliğin bir gereği olarak, canlı hayatın bize sorabileceği soruları önceden fark edebilip, yanıtlamış olmamız gerekirken, artık canlı hayatın ve kitlelerin sormaya başladığı sorulardan bile 'devekuşu' misali kaçma, es geçme, yanından sıyırma 'kolaycılığının' bu kadar yaygın olmasıdır. Bu çalışma, söz ettiğimiz kaygıları ve titizliği
esas alarak başlanmış bir çalışmanın ilk ürünüdür. Çalışmanın temel
sorunu, üzerinde durduğu konunun (kapitalizmin kendini yeniden üretme
mekanizmalarında yaşanan değişim ve bunun ezilenlerin mücadelesine
yansıması) sorularını açık ve yalın bir hale getirebilmekte karşılaşılan
sıkıntılardır. En karmaşık sorunları bile yalınlaştırmanın yolu, sanıldığı
gibi teori'den uzaklaşmak değil, teori'ye hakim olmaktır. Giriş: İçinde yaşadığımız dönem, toplumsal/kültürel ve iktisadi bütün alanlarda derin bir karmaşanın yaşandığı, toz duman içinde geçen geçici bir dönemdir. Bütün bu karmaşıklığın içinde acele ve kestirimci sonuçlara varıp, dünyayı hemen tahlil etmek oldukça zor görünüyorsa da bazı noktalar açığa çıkmış bulunuyor. Birincisi, sosyalizm uzun bir tarihsel evresini ciddi bir yenilgiyle kapatmıştır. Bu yenilgi sadece yıkılan ve niteliği belli olan 'sosyalizm tarzları' nın yenilgisi değil, dünyanın bütün sosyalistlerinin, hatta dünya işçi sınıfının ve hatta insanlığın kardeşlik-eşitlik ve özgürlük ideallerinin bir yenilgisidir. İkincisi, kapitalist ideoloji ve onun bütün türevleri geçici de olsa ciddi bir hegemonya kurmuş durumdadır. Bu hegemonyanın bir dayanağı hızlı bir teknolojik gelişme yoluyla sağlanan tüketim ideolojisidir. Dünyayı kendi dar çıkarları açısından değerlendirme, bencillik, bireycilik ile desteklenen bu ideoloji MEDYA'nın gücü ile birlikte toplumsal eylemlilikleri safdışı etme yolunda ciddi başarılar kazanabilmektedir. İkinci dayanak ise, sosyalizmin yenilgisiyle beraber dünya işbölümünün tamamen kapitalist merkezler tarafından belirlenmeye başlaması ve bunun bir sonucu olarak siyasal dünya düzeninin de BM şemsiyesi altında yeniden şekillenmesidir. Bütün bunlar, kapitalizmin yaşadığı bunalımları, yolaçtığı kültürel, iktisadi ve doğasal tahribatı ilk anda farkedilemeyen gerçeklikler haline getirmiş ve karamsar bir tablo yaratmıştır. Dikkatli bakanlar için bu karanlık tablonun içindeki aydınlığı farketmek zor olmasa gerek. Fakat içinde yaşadığımız tarihsel dönemi temel dinamikleriyle anlamak, kalıcı olanlarla geçici olanları birbirinden ayırmak ve yeniden üretilecek veya yeni ortaya çıkacak kavramlarla yaşanan değişimi bütün boyutlarıyla kavrayacak, (kavramakla kalmayıp) kardeşlik-eşitlik ve özgürlük yolunda yürüyenleri aydınlatacak kuramsal-ideolojik ve kültürel bir çıkış zorunlu olmuştur. Marksistlerin son yarım yüzyıldır yakıcı olarak hissettikleri kuramsal açılım gereksinimi bugün 'anahtar' bir mesele halini almıştır. Bu çerçevede, kapitalist hegemonyanın temel dayanaklarından biri olan teknolojik gelişmeleri ve gerek üretim sürecinde, gerekse de ideolojik-kültürel alanlarda yarattığı sonuçları anlamak için bir araştırmaya başlamış bulunuyoruz. Yaşanan değişimi kavrayabilirsek, kapitalizmin yeniden şiddetli (kitlesel) bir eleştirisine girişebilir ve kendi projemizi gerçekleştirmek için (bu projenin içinde boyvereceği) eski toplumun, bu yeni projeyi olanaklayan dinamiklerini tespit edebiliriz. Diğer yandan kapitalizmin girdiği bir çok bunalımdan nasıl kurtulabildiği sorusu marksizmi ciddi bir biçimde ilgilendirmektedir. Kapitalizmin üretici güçleri şaşırtıcı bir hızda geliştirmesi de marksistler bakımından açıklanması gereken bir durumdur. Çünkü, Marksistlerin önemli bir bölümü, "emperyalizm aşamasında kapitalist ilişkilerin gericileştiği ve üretici kuvvetleri artık geliştiremeyeceği" tezini ciddiye alıyordu. Bu, Marx' ın ortaya koyduğu tarih okumasına da uygundu. O halde 'insanların -maddi hayatlarını yürütmek için- kendi aralarında kurdukları ilişkilerin bir süreç sonunda üretici kuvvetler ile çatışacağı ve devrimci bir durum yaratacağı' tezi yanlışlanmış mıdır, yoksa kapitalizm henüz bu noktaya (üretici kuvvetlerle üretim ilişkileri çelişkisinin dayanılmaz hale geldiği noktaya) gelmemiş midir? Veya yaşadığı bütün bunalımları aşma yeteneğinin asıl kaynağı bir başka krizde, ezilenlerin krizinde midir? (Kapitalizmin yaşadığı bunalımlara ve devrimci durumlara karşı ezilenlerin kendi tarihlerini yapma, eylemlilikleriyle özlemlerini çakıştırma yolunda yaşadıkları, sosyalizm denemelerinde yaşadıkları kriz midir kapitalizmi başarılı kılan?) Bu sorular da araştırmanın ilerleyeceği diğer bir yönü göstermektedir. Serbest piyasa ideolojisi tüm türevleriyle beraber egemenliğini pekiştirirken, piyasa 'tekeller arası piyasa'ya, rekabet de 'tekeller arası rekabet' e dönüşmektedir. Bu şekilde metaların dolaşım alanı daralırken, joint-venture yoluyla girişilen tekeller arası işbirliği giderek yaygınlaşmaktadır. Araştırma süreci, üretim ve ürün bilgisini üretim süreci köklü bir değişim geçirmekte, diğer yandan (üretim) robot'un giderek yaygınlaşması insansız fabrikaları gündeme getirmekte ve üretim sürecinde yaratmaya aday olduğu keskin değişimin yanısıra geleceğe yönelik ciddi kuramsal tartışmalar başlatmaktadır. Mikro elektronik ilerleyişin bir sonucu olarak bütün toplumsal alanlara sızmış olan bilgisayar kullanımı bir yanda tehlikeli bir manipülasyon aracı olarak MEDYA'yı, yaratırken, yönetim sürecinde de farklı eğilimler yaratmaktadır. Bütün bu gelişmeleri ideolojik görüntülerinden arındırıp kavramak ve özgür bir toplum projesi ile ilişkilendirmek için bu konuya eğiliyoruz. Geldiğimiz noktada ise öncelikle kapitalist toplumlarda üretici kuvvetlerin (üstelik) şaşırtıcı bir gelişme gösterdiğini, merkezi planlamaya dayalı toplumların ise bu bakımdan giderek gerilediğini açık bir şekilde gördük. Bu gelişme karşısında tarihsel gidişin yönü ve kapitalizmin durumu bakımından birbirinden farklı tezler kendini göstermeye başladı. Bu tezlerden ilki, çıplak gözle bile görülebilen olguları görmezlikten gelen ve kapitalist toplumların yaşadığı bilimsel/teknik gelişmelerin 'sözde' olduğunu ileri süren tezdir. Bu, Marx'ın ve Lenin'in kuramlarına ait olduklarını sandıkları 'dogma'ları gerçekliği gözardı ederek kolayca savunma girişimidir. İkinci ve en yaygın tez ise, kapitalizmin karşılaştığı bunalımlar karşısında karşı çözümler üreterek yaşamayı öğrendiği ve değişerek de olsa kapitalizmin bundan sonra insanlığın 'Kader'i olduğunu kabul eder. Bu teze en yakın sayılabilecek ve eski sosyalist(!) cenahtan kaynaklanan üçüncü tez ise, kapitalizmin değişme yeteneği sayesinde bunalımları atlattığı ve sosyalizmin iyi yönlerini de alarak iki toplumun sentezi şeklinde ilerlediği tezidir. Bu tezin bazı versiyonları, kapitalizmin bu evrimiyle, sosyalizmin kendiliğinden gerçekleşmekte olduğunu, çok yönlü işçilerin sahneye çıktığını, emek sermaye çelişkisi yerine insanlığın ortak çıkarlarının gündeme geldiğini ve sömürünün ortadan kalkmakta olduğunu iddia etmektedir. Tezlerin bir dördüncüsü de sosyalist kalmayı sürdüren çevrelerde yaygın olan bir eğilimi göstermektedir. Buna göre Marx'ın üretici güçler yaklaşımı yanlış anlaşılmıştır ve üretim ilişkilerinin üretici güçlerin düzeyine tekabül ettiği (denk düştüğü) tam olarak doğru değildir. Üretici güçlerin gelişimi ve gelişim yönü, üretim ilişkileri tarafından etkilenmekte, denetlenmekte ve hatta yönlendirilmektedir. Teknoloji nötr bir olgu değildir ve egemen ilişkilere göre şekillenmiştir. Bu durumda yeni tekniklerin emekçiyi çok yönlü kıldığı ve vasıflılaştırdığı düşüncesi doğru değildir. Teknolojik gelişmeler kapitalist dürtülerin yönlendirmesiyle emekçileri giderek vasıfsızlaştırmaktadır: Kapitalist teknolojinin yarattığı tahribatlar büyüktür ve insanlık kapitalizm altında giderek kendini yabancılaştırmaktadır; kapitalizmin üretici güçleri geliştirerek sosyalizmin temelini hazırladığı şüphelidir. Egemen olan kapitalist ilişkilerin insanlığın kaderi
olmadığını ve esas olarak insana yabancı ilişkiler olduğunu düşünüyoruz.
Bu yöndeki tezlerin gerçekliği egemen sınıfın penceresinden yansıttığı
açıktır. Fakat, sosyalist cenahtan çıkan tezlerin de tarihsel akışı
ürküntüyle karşılamaktan gerçekliği tam kavrayamadığını, süreci
açıklayamadığını ve hatta yer yer marksizme aykırı tahliller yaptığını
görüyoruz. Karşı tarafın kurduğu ideolojik hegemonya ve buna duyulan tepki
nedeniyle gelişmelerin yönü doğru tespit edilemiyor ve bazen üretici
güçlerin kapitalist bir mantıkla doğayı ve insanı tahrip edecek şekilde
gelişmesine karşı çıkarken, üretici güçlerin gelişmesinin de karşısında
bir konumda kalındığını görüyoruz. İlginç bir yenilgi psikozuyla,
kapitalizmin geliştikçe kendi karşıtını da olanaklaması olgusu
yadsınabilmektedir. Hiç de öyle amaçlanmadığı halde, sınıf mücadelesini
geride bırakan bir felsefi sonuçla karşılaşıldığının farkına bile
varılmıyor. Çünkü, eğer, üretici güçlerin gelişmesi giderek sosyalizmi
olanaksız hale getiriyorsa, sosyalistler sadece iradeleriyle mi sosyalizmi
gerçekleştirecekler? Tarihsel akışın ve teknolojik değişimin güncel ve
konjonktürel gidişi içinde tarihsel olarak (kapitalistlerin bilinci
dışında) yarattığı SOSYALİZM olanağı görülmelidir. Elbette bu olanak,
ancak bir devrimle gerçekliğe dönüştürülebilir. Ancak bu şekilde sınıf
mücadelesine vurgu yapılmış olur ve tarihsel akışın devrimci potansiyeli
ortaya çıkarılıp karşı ideolojik saldırıya geçilebilir. Ama her şeyden
önce tarihsel akışın yönünü ve teknolojik değişimin boyutuyla beraber
tarihsel içeriğini kavramamız gerekir. Bugün ise tersi bir eğilim yaygınlaşmaktadır.
Teknolojiyi egemen sınıfın basit bir aracı olarak görüp, teknolojinin
üretici güçler ile bağlantısı, tarihsel yönü (tek egemenlerin bilinci ve
niyetlerinin ötesinde) gözardı edimekte ve 'teknolojik bakış' ın yerine bu
sefer de 'anti-teknolojik' bakış açısı geçirilmektedir. Bu konuda ciddi
bir kavram kargaşası olduğu açıkdır. Bizde, çalışmanın başından itibaren
bu sorunla karşılaştık, kavramsal çerçeve üzerinde aynca durmaya karar
verdik. Kavramsal Çerçeve Üzerine: Sınıf Mücadelesi, Maddi Hayat Ve Bileşenleri: Aslında marksizmin en çok yanlış anlaşılabilen konularından birinin üzerinde duruyoruz. Sınıf mücadelesi, maddi hayat, üretim ilişkileri, üretici güçler ve bunların karşılıklı etkileşimleri. Tarihin ana motoru sınıf mücadeleleridir (ekonomik-siyasi). Tarihi yapan sınıflardır, kitlelerdir ve ancak bu dolayımla 'somut' insandır. Tarihi yapan sınıflardır ama bunu kendilerinden önceki toplumun bıraktığı koşullarda (koşulların sınırlaması altında) yaparlar. Dünyaya gelen insanların hazır buldukları bu koşulların bir kısmı (sosyal-kültürel ve kurumsal) üstyapıya ait koşullardır. Diğerleri ise maddi hayat ve bunun üretiliş tarzının ana unsurunu oluşturduğu altyapıya aittir. Konumuz itibariyle burada maddi hayat üzerinde duracağız. Maddi hayatın iki unsurunu üretici kuvvetler ve üretim ilişkileri oluşturur. Konumuz bakımından bütün sorun bu iki farklı düzeyin karşılıklı ilişkisini anlamak sorunu olarak belirir. Belirli bir toplumu anlamak için marksizmin esas aldığı şey üretim ilişkileridir. Fakat, maddi hayatın üretimi için kurulan bu ilişkiler, üretici kuvvetlerin düzeyine uygun olmalıdır. Diğer bir deyişle, üretici kuvvetlerin önünü tıkayan, ona uygun olmayan ilişkiler uzun ömürlü olamaz ve şu veya bu şekilde değişmek zorunda kalır. Biraz daha genişleterek söylemek gerekirse, üretici kuvvetlerin verili gelişme düzeyinde kurulan üretim ilişkisi, kurulabilecek tek ilişki değildir. Yani aynı düzeyde birden çok üretim ilişkisi olanaklıdır. Fakat, bütün bu olası ilişkilerin tümü de üretici kuvvetlerin düzeyine uygun olmak veya bu yönde eklemlenmiş olmak zorundadır. Burada belirleyici olan elbette üretim ilişkileridir (yani toplumsal ilişkileri belirleyen). Üretici kuvvetler ise üretim ilişkileri ve diğer toplumsal ilişkiler açısından 'maddi bir sınırlama' dır. Toplumsal üretimde kullanılan üretim araçları bu dolayımla, ait oldukları toplumla ilgili (tıpkı fosil ve kemikler gibi) zengin bilgiler verirler. Yine bu dolayımla 'yel değirmeni bize feodal lordun toplumunu, buharlı değirmen ise kapitalist'in toplumunu' verir. Sınıf mücadelesi ise gücünü maddi hayatın bu iki yönü arasındaki gerilimden ve çelişkiden alır. Ve bu çelişkiyi şu veya bu yönde dönüştürür. İnsanların, kitlelerin ve sınıfların özlemleri/ hayalleri yani ÜTOPYA'ları, ancak maddi bir temelin üzerinde olası hale gelir. Yine bu ütopya ancak, sınıf mücadelesinin praksis`i (eylem-evrim-devrim) içinde gerçekleşir. Sınıf mücadelesi ve devrim, işte 'olası' olan ile 'gerçeklik' olan arasındaki çelişkiyi çözen etkendir. Leonardo de Vinci'nin uçma ve uçak hayali, gerçekleşebilmek için belirli tarihsel koşulları beklemiştir. Burada belirleyici olan 'hayal gücü' mü yoksa 'maddi temel' mi sorusuna da bu çerçevede yanıt vermek gerekir. Bugün üretimin sıradan bir aracı olan makine, bütün
Ortaçağ boyunca Avrupa'nın bir çok yerinde ortaya çıkmıştı. Ama makine
kendi işlevini ancak kapitalist üretim ilişkileri geliştikten sonra elde
etmiştir. Kapitalist üretim ise ancak makinenin kullanımıyla beraber,
ayakları üzerinde durmayı becermiştir. Burada birinci düzeyde, 'hayat' ın
belirleyiciliğinden ama maddi temelin sınırlayıcılığından; ikinci düzeyde
ise üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinden ve üretici kuvvetlerin
sınırlayıcılığından sözetmiş oluyoruz.(aynı zamanda karşılıklı ilişkiden)
Kavramsal Çerçeve: Teknoloji kavramı ideoloji yüklü bir kavramdır. 'İyi' teknoloji, 'kötü', 'yararlı', 'taraflı', 'tarafsız', 'sosyalizmi olanaklayan' veya 'olanaklamayan' teknolojiler. Bütün bu betimlemeler aynı kavram üzerine bindirildiğinde, kavram açıklayıcı gücünü yitirmektedir. Günlük kullanımda ve tüketim ideolojisinde, çalışma sürecinde emekçinin karşısında beliren teknolojinin egemen üretim ilişkilerine göre şekillenmiş olduğu açıktır. Fakat, tek tek insanların bilinçlerinin dışında, sınıfların güncel çıkarlarının dışında tarihsel akışın dinamiklerini tespit ederken 'tarihsel teknoloji'den mi söz edeceğiz? Sosyalizm olanağını veya olanaksızlığını ararken 'hangi' teknolojiye bakacağız. Egemen ilişkilerin birebir veya dolayımlı yansımalarını teknolojinin neresinde arayacağız? Çevre dostu teknoloji ile çevre düşmanı teknoloji ayrımı nereden gelir? Bütün bunlar, araştırma sürecinin başından itibaren karşımıza çıktı ve teknolojiyi bir bütün olarak ele alamayacağımızı düşünmemize neden oldu. Kuşkusuz üretici kuvvetler (güçler) kavramı bu açıdan sorunu kısmi olarak çözebilirdi. Fakat, bu kavramı araştırma ve tahlil sürecinin sonucunda yeniden üretmeyi hedeflediğimizden muhtemelen yine bu kavrama varacak geçici kavramları kullanıp, teknolojiyi farklı düzeylerde ele almayı düşünüyoruz. Kuşkusuz bu sürecin sonunda, bütün düzeyleri bir bütün olarak yeniden üretmek gerektiğinin farkındayız. Bu amaçla teknolojiyi ele alırken kullanacağımız, teknoloji eleştirisinde veya tarihsel dinamikleri ararken beş farklı düzeyi tespit ettik. 1) Teknolojinin somut ürünleri ve bunların tüketimi (teknolojinin tüketimi). Kapitalist teknoloji kendisini topluma esas olarak tüketim alanında sürekli yeni ürünler sunarak gösterir. Yarattığı tüketim ideolojisiyle birlikte sınıf mücadelesine etkide bulunur. (burjuvazinin ideolojik hegemonyasının önemli bir aracıdır.) 2) Teknolojinin doğa üzerinde yarattığı olumlu/olumsuz etkiler. Kapitalist teknoloji doğayı amansız bir şekilde tahrip edebilmektedir. Tahribatın artık hayati bir düzeye gelmesinden sonra ortaya çıkan çevre duyarlılığını bile yeşil dostu slogan ve pazarlama yöntemleriyle daha fazla artıdeğer için kullanmayı başarmıştır. Dünya için ciddi bir tehlike oluşturan 'ozon tabakasının delinmesi'ne yol açan gazların kullanımı için bile (lütfederek) yıllar sonrası için kademeli azaltma yoluna gitmektedirler 3) Teknolojinin emek sürecini (çalışma süreci) örgütleyiş biçimi, yani emek sürecinin öznel etkeni (emekçi) ile üretim araçları arasındaki ilişki ve bunun biçimi. Kapitalist teknoloji, tıpkı toplumsal işbölümünde olduğu gibi, emek süreci boyunca, emekçiyi üretimin genelinden koparan ve çalışma sırasında onu bir robot gibi algılayan tarzda gelişir. En gelişmiş ürünlerin üretildiği bir elektronik ürünler fabrikasında bile sol eliyle ilgili parçayı tutup, sağ eliyle çalışma aletini, sol ayağıyla ana mekanizmayı denetleyen bir emekçinin boşta kalan sağ bacağının (verimli!) kullanılması için endüstri mühendisleri kafa patlatmaktadır. Böylece emekçiler, üretim araçlarıyla ilişkilerinde, üretimin genelinde ve dolayısıyla toplumsal yaşamda etkisiz bir konumda bulunmakta ve şiddetli bir yabancılaşma yaşamaktadır. 4) Teknolojinin üretilme süreci (günümüzde ARGE süreci). Makinenin ortaya çıkışı, fabrika sisteminin ayakları üzerinde durması ve kapitalizmin gerçek kimliğine kavuşmasından itibaren, daha önce zenaatçıların (usta) tekelinde olan üretim bilgisinin yazılı hale geldiğini ve alınıp satıldığını(patent-lisans) görmekteyiz. Aynı süreçte teknik gelişmeler ise, 'mucit' yeteneklerin çoğu rastlantısal buluşlar olmaktan çıkmaya başlamış ve üretim yerindeki araştırmalara ve mühendislerin bilinçli faaliyetine dönüşmeye başlamıştır. Çağımızın kapitalizmi ise süreci mantıki sonuçlarına vardırmış, teknoloji üretimini doğrudan bir sanayi sektörü haline getirip, merkezileştirmiştir. Aynı şekilde üretim bilgisi ve teknoloji sadece meta olmakla kalmamış, kapitalist meta haline getirmiştir. 5) Teknolojinin önemli bir boyutu da tarihsel olan
yanıdır. Teknolojinin bütün somut ürünleri ve emeği örgütleyiş tarzlarının
yanısıra, belirli bir tarih kesitinde, insanlığın teknik birikimini temsil
eden, bütün gelişmelerin temelini oluşturan, teknolojinin bütün somut
biçimlerinin soyutlaması olan bu yanına biz, tarihsel teknik temel
diyoruz. Sorunu üretim tarzları bakımından ve 'tarih nereye gidiyor',
'sosyalizm olanaklı mı?' gibi sorulara yanıt ararken üzerinde duracağımız
en önemli yön budur. Bütün (tarihsel) üretim tarzları belirli bir teknik
temel üzerinde yükselmişler, üretim ilişkileri dahil bütün toplumsal
ilişkiler hem teknik temel sayesinde olanaklı olmuş, hem de bu temeli alıp
dönüştürmüşlerdir. Kapitalist ilişkiler bir yandan bilimsel ve teknolojik
gelişmeleri egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda denetlemeye çalışırken,
diğer yandan kendi karşıtını yaratacak olanakları barındıran tarihsel
gelişmeleri fark edemez, engelleyemez. İşte sosyalizmin teknik temelini,
sosyalizmi olanaklayan ama sosyalizmin kendi ayakları üzerinde durabilmek
için mutlaka dönüştürmek zorunda olduğu teknik temeli burada aramak
gerekir. Teknolojinin diğer bütün düzeyleri farklı derecelerde de olsa
kapitalist sınıfın çıkarları doğrultusunda şekillenmiştir ve kollektif bir
toplum çabası tarafından 'eleştirisiz' devralınamaz. ' Değişim: Teknolojik atılımları da içeren, bir bütün olarak
kapitalist dünyada yaşanan 'değişimi' sergileyebilmek için, değişimin
somut ve öze ilişkin olanlarını üç başlık altında sunabiliriz. Teknik
alanda yaşanan değişim, dünya işbölümünde ve sermaye hareketlerinde (ve
kapitalist ilişkilerde) yaşanan değişim ve bütün bunlarla koşut ilerleyen
ideolojik-kültürel alanda yaşanan değişim. Burada esas konumuz teknolojik
gelişmeler olmakla birlikte diğer gelişmelere de (sorunu ortaya koyuşumuz
bakımından) gözatmak gerekir. Çünkü teknolojik gelişmeleri, dünya
işbölümünde ve sermayenin hareket yasalarındaki (varsa) değişimi ele
almadan bağımsız olarak ineclemek olanaksızdır. Gelişmeleri inccleyip
nitelik (öze ilişkinlik) belirlemesi yaparken yukarıdaki 5 maddelik ele
alışı gözettik.(Hemen belirtmek gerekir ki bu yazıda yazılanlar araştırma
sürecinin şu ana kadar ortaya çıkardığı sorular veya bazı tespitlerdir,
geliştirilmemiştir, geçicidir.) Teknolojik Değişim: Yaşanan değişim sadece birçok kuramsal tartışmaya
yol açmakla kalmadı, sendikal alandan politik alana kadar birçok alanda
yeni oluşumlara ve yeni saflaşmalara yol açtı. Sosyalizm bakımından, bu
gelişmeler kapitalizmin ebedi başarısı olarak görülüp, DEVRİM ve sınıf
mücadelesi perspektifıni kaybedenlerin sayısı artarken, bu değişimi
kavramadan eskiyi tekrar etme eğilimi de devam ediyor. Bu yüzden, devrim
ve sınıf mücadelesi perspektifini kaybetmeden, değişimi kavramak ve yeni
yöntemler/araçlar keşfetmenin olanaklı olduğunu düşünüyoruz. Mikroelektronik Dönüşüm : Bu alandaki ilk sıçrama yarı iletkenlerin `bilgiyi
saklama` özelliklerinin keşfıdir. Bilginin çok basit bir biçimde de olsa
(0 : 1) daha sonra işlenmeye uygun bir tarzda saklanabilmesi, teknik
anlamda 'epistemolojik' bir kopuş olarak adlandırılabilir. Bilginin
işlenmesi ve belirli mantıksal sonuçlara ve bunun sonucunda farklı
eylemlere girişilmesi olgusu ise ikinci önemli kopuştur. Cansızlar
dünyasının bu ilk 'bilgi saklama', 'bilgi işleyip sonuçlara varma' ve
`buna uygun eylemlere girişme' deneyimi donanım ve yazılım ayrımını
gündeme getirmiştir. Yaşanan devrimsel dönüşüm sonuçlarını hemen bütün
alanlarda (üretim süreci, dolaşım süreci, iletişim, emek süreci, bilginin
örgütlenmesi, bilginin üretilmesi v.s) göstermeye başlamıştır. Üretim Süreci ve Emek Süreci: Mikroelektronik alanında ortaya çıkan hızlı sıçrama kendini birkaç alanda göstermektedir. Birinci alan, emek süreci alanıdır ve 'devrim' denebilecek gelişmelere gebedir· NC(Nümerik kontrollü) tezgahlar ile birlikte emek sürecine giren robotlar, makineden niteliksel bir kopuşu ifade etmektedir (en az alet ile makine arasındaki kopuş kadar). Henüz bir eğilim şeklinde bile olsa bütün üretim sürecini ve toplumsal yaşamı sarsma eğilimi taşımaktadır. Çünkü aletten farklı olarak makine, emek sahibinin üretimdeki mutlak hakimiyetini sona erdirip, emekçiyi yardımcı konuma indirirken, robot ise makineden farklı olarak, bizzat emekçiyi ikame etmeye başlamıştır. Sosyalistlerin çoğu belki de bu nedenle robottan pek hoşlanmazken haklı değildirler. Çünkü robot, kollektif bir toplumun yaratıcı ve boş zamanları bol olan, bıktırıcı emek süreçlerinden kurtulmuş dinamik emekçilerinin oluşmasında teknik kahraman olarak yerini alabilir. Kapitalizm ise, robotu grev/direniş yapmayan bir köle olarak görmekte, robotu 1) daha fazla artı-değer üretmek için, 2) işçi sınıfının ekonomik-demokratik baskısından kurtulmak için geliştirmektedir. Fakat, kapitalistler, robot teknolojisinin kapitalist ilişkileri tehdit eden potansiyelini sosyalistlerden daha iyi görmekte ve robot teknolojisini beklenenden daha ağır geliştirmektedirler. Sendikalar ve sosyalistler robot teknolojisine karşı çıkmak yerine, çalışma saatlerinin kısaltılması ve üretim sürecinde işçi sınıfının söz sahibi olması yönünde mücadele vermelidir. Bu alandaki değişimin anlaşılmasında bir yanda
insansız fabrikalar eğiliminin diğer yanda esnek üretim sistemlerinin
işlevi büyüktür. Bir eğilim halinde bile olsa her ikisi de üretim sürecine
somut olarak girmeye başlamıştır. Bu iki konu daha derinlemesine
araştırılmalıdır. Dolaşım Alanı, Medya (İletişim) ve Yönetim: Teknolojik ilerleyişin sonuçları tüketim alanında ve hizmet sektöründe çok daha belirgin durumdadır. Sermayenin akış hızındaki artış bir yanda, yeni tüketim alışkanlıkları geliştirerek, tüketimi (ve hizmeti) sürekli çeşitlendirerek bir yandan pazar sorununa çözüm ararken, diğer yanda toplumsal muhalefetleri etkisiz kılacak, ideolojik bir zemin yaratma şansı doğmaktadır. Sıçramanın kendisini gösterdiği diğer bir alan ise
iletişim alanıdır. 1) Çok yönlü kitle iletişim olanakları doğmakta ve
toplumsal olaylar dünyasal bir nitelik kazanmaktadır. 2) Bu durum, bu
alandaki tekelleşme olanaklarını da artırmakta ve medyanın gücünü, bu gücü
elinde tutan uluslararası sermaye için bulunmaz bir ideolojik aygıt haline
getirmektedir. 3) Bilgisayar ağları sayesinde, dünya tekellerinin dünya
çapında dağılmış irili ufaklı şirketleri ve en ufak emek zamanına kadar
bütün kaynakları denetlemeleri kolaylaşmaktadır. Yönetim-bilişim
sistemleri, bir avuç yöneticinin bütün üretim bilgilerine kolayca sahip
olmasını ve karar vermcsini kolaylaştırmaktadır. 4) Bu aynı gelişme, başka
bir açıdan incelendiğinde, özgür emekçilerin kollektif toplumunun
özgürlükçü-katılımcı üretim ve toplumsal yaşamına muazzam bir olanak
(sadece bir olanak) sunmaktadır. Karar verme süreçlerini
kolaylaştırabileceği, üretenlerin aynı zamanda yöneten olması için (üretim
temelinde) imkanlar sunacağı gibi, toplumu ilgilendiren her konuda ortak
karar, vermenin yolunu da açmaktadır. (Örneğin, ani bir gelişme nedeniyle
alınması gereken ve toplumu ilgilendiren bir karar için, bir saat içinde
duyurulan ve diğer bir saatte oylamanın sonucunu alan demokratik bir
mekanizma bile kurulabilir ve kollektif bir yönetimin ancak küçük bir
kasabada gerçekleşebileceği, milyonlarca insanın ortak davranamayacağı
safsatası çürütülebilir. Bilgi Üretim ve ARGE Süreçleri: Teknoloji üretim sürecinde köklü bir değişim yaşanmış olup teknolojik bilgi metalaşmış durumdadır. Teknolojik bilgi sadece alınıp satılan meta olmayıp, aynı zamanda ve esas olarak 'kapitalist meta' yani artıdeğer üretimi sürecinde ortaya çıkan meta durumundadır. Yeni tekniklerin tasarımı ve yeni tekniklerin ortaya çıkanlması, bizzat üretici fırmalar tarafından değil, herhangi bir üretim alanındaki gibi sermaye yatırımı yapılarak kurulan 'tasarım uzmanı' frmalar tarafından yapılmaktadır. Üretici fırmalar istedikleri yeni ürünün özelliklerini (piyasayı gözeterek) tasarımcı firmaya sipariş etmekte, tasarımcı firma mühendis ve bilim adamı emek gücünü satın alarak sözkonusu ürünü üretmektedir. Kuşkusuz, araştırma ve geliştirme sektörünün diğer sektörlerden farklı özgünlükleri vardır. Örneğin, her üretim dalında sözkonusu olan 'fire' olgusu, tasarım sektöründe 'başarısız araştırmalar' biçiminde ortaya çıkmaktadır ve fire oranı diğer dallara göre daha yüksektir. Araştırma sektörü daha yüksek sermaye gerektiren bir sektördür ve tek tek kapitalistlerin boyunu aştığı oranda da ortak yatırımlar sözkonusu olmaktadır. Bu durum teknoloji üretiminin merkezi (kapitalizmde tekelci) bir faaliyet halini almakta olduğunu göstermektedir. Bir çok ülkede tekellerin yanısıra (ör. Japonya) bu alandaki en önemli yatırımcı devlet olmaktadır. Bu alandaki gelişmelerle koşut olarak ilerleyen bir süreçte üretim araçlarının yazılım (software) ve donanım (hardware) olarak ayrışmasıdır. Yazılım, üretim bilgisi de dahil olmak üzere üretim araçlarının kullanımı için gerekli bilgiler ve üretim aracının bilgi depolama, işleme ve mantıksal sonuçlar çıkarma işlevlerini kapsar. Bilgisayar programları, yazılım alanının en üst ve popüler bir alt başlığıdır. Donanım ise yazılımı olanaklayan ve yazılımın üzerinde geliştiği maddi araçları, yani donanımı kapsar. Yazılım ve donanım ayrımı, kafa ve kol emeği ayrımına üretim araçlarındaki ayrım olarak benzemektedir. (Teknolojik) Bilginin metalaşması ve araştırına-geliştirme faaliyetlerinin doğrudan bir sermaye alanı olarak merkezileşmesi, şu soruyu gündeme getirmektedir: Egemen üretim ilişkileri (kapitalist) teknoloji üretimini doğrudan ve bilinçli olarak yönlendirme şansına daha fazla sahip değil midir? Üretim ilişkileri ile üretici güçler ilişkisi bu durumda nasıl bir ilişkidir? Üretici güçler kavramı ve teknoloji kavramını
yeniden ele almak gerekir, ikisi aynı şey midir? Yeni kavramlara ihtiyaç
duyuyor muyuz? Örneğin, teknolojinin 'somut' örgütlenişi ile somut
kapitalist tekniklerin bir soyutlaması olarak, tarihsel teknik temel
birbirinden farklı ele alınamaz mı? Vasıfsızlaştırma, Esnek Uzmanlaşma ve Marksist İşçi Kavramı Yeni gelişen teknolojiler bir yanda daha eğitimli (buradaki eğitimin niteliği tartışmalıdır) işçileri gerektirirken, diğer yanda başlangıçta emek sürecine girenlerin yaratıcılıklarını koruyabildiği alanlarda bile giderek standartlaşma ve vasıfsızlaştırma yaratmaktadır. Bilgisayar bağlantılı teknolojiler buna iyi bir örnektir, bu alanda üretim sürecine katılanlar yaratıcı ve en azından çalışma sürecinde vasıflı bir nitelik taşırken, önce donanım alanında standart tasarım ve üretim rutinlerinin gelişmesiyle beraber, (mühendisler dahil) vasıflı emekçilerin sayısı alt düzeye inmiştir. Vasıflı emeğin yaygın olduğu tek alan ise yazılım (üretim bilgisi, ürün bilgisi, bilgisayar programları) alanıdır. Bu alanda bile vasıfsızlaştırma süreci çoktan başlamıştır. Buradan yola çıkarak söyleyebiliriz ki kapitalist teknoloji emekçinin üretim sürecindeki konumunu değiştirmeden ilerliyor.Üretim araçIarının sahipleri veya temsilcilerinin dayattığı üretim planını yürütmekten başka çaresi olmayan emekçilerin yanına, eskiden üretim sürecine daha 'vasıflı' giren teknik elemanlar da katılmaktadır. Bu süreçte mavi yakalılar beyaz yakalılaşırken, beyaz yakalılar da mavi yakalılaşmaktadır. Nümerik kontrollü tezgahlar bir çok süreçte işçiyi ikame etmekte, ama bu tezgahları kullanmak için giderek daha eğitimli işçi gerekmektedir. Kafa koI emeği ayrımı, yöneten yönetilen ayrımı olarak pekişirken, eskiden kafa emekçisi sayılanlar giderek üretim sürecindeki konumunu kaybetmekte, eskiden kas emekçisi sayılanlar daha çok eğitim alarak beyaz yakalılara benzemektedir. Marksist işçi kavramı yeniden ele alınmalıdır. Esnek uzmanlaşma ve esnek üretim sistemleri adı altında dünya çapında yürütülen tartışmalar ciddiye alınmalıdır. Fordizm uzun yıllardır bir bunalım yaşamaktadır. Tüketim araçlarının sürekli çeşitlenmesi ve ideolojik hegemonyanın ciddi bir dayanağı haline gelmesi, bu gelişmeleri zorlayan önemli bir etkendir. Buna göre, Fordist bant sisteminde yürütülen kitlesel üretim-kitlesel tüketim tarzının yerine hızlı talep değişmelerine anında karşılık verebilen, emeği daha esnek örgütleyen bir emek süreci tarzının ortaya çıktığı söylenmektedir. En yetkin örnekleri İtalya`da görülen, küçük-yüksek teknoloji kullanan firmalar, tek tek veya kendi aralarındaki dayanışmayla, küçük partiler halinde ve kaliteli üretim yapabilmektedir. Esnek üretim sistemleri ise, sözkonusu esnekliğin büyük bir fırma içinde gerçekleştirilmesiyle ortaya çıkan bir olgudur ve en yetkin örnekleri Japonya'dadır. Bu örneklerde de büyük firma kendi içinde, kendine yeterli birimler oluşturarak çok sayıda farklı ürünü küçük partiler halinde üretmektedir. Bu üretim biçiminde büyük kuruluşlar nitelikli ve teknoloji yoğun küçük atelyelere yerlerini terketmektedir. Söz konusu atelyelerde kullanılan emek gücü giderek azalmakta fakat kalan emekçilerin vasfı artmaktadır. Bu noktadan yola çıkarak, (bir çok sosyalist de dahil) yeni bir emekçi tipinin, çok yönlü bir emekçi tipinin ortaya çıkdığı, emek sürecindeki yabancılaşmanın ortadan kalkmaya başladığı gibi umutlar yaratabilmektedir. Araştırılmaya muhtaç bir konu olmasına rağmen, bu noktayı biraz açalım. Bir kere şunu tesbit etmek gerekir. Söz konusu esnek
uzmanlaşma eğilimi ve küçük atölyeler halinde üretim yapma tekstil-giyim
gibi tüketim sektörlerinde ve belirli ülkelerde ortaya çıkmış olup genel
bir eğilim değildir. Ayrıca, İtalya örneğinde olduğu gibi, bu küçük
atölyeler bir süre sonra ya büyük bir firmanın çatısı altında veya kendi
aralarında biraraya gelip dünya pazarına açılma gereksinimi duyuyorlar.
Japonya örneğindeki gelişim ise zaten büyük firma içinde gerçekleşiyordu.
Esnek uzmanlaşma, asıl etkisini emek piyasasındaki esnemeyle göstermektedir. Emek piyasasındaki sürekli iş sahibi emekçilerin oranı giderek azalmakta, bunun yerine sürekli işsizler, yarı işsizler, mevsimlik çalışanlar, yarım-zaman çalışanlar giderek artmaktadır. 'Yedek sanayi ordusu' kategorisinde ele alınan işsizler giderek büyürken bir bölümü de neredeyse emek piyasasının dışına atılmaktadır. Teknoloji ilerliyor, eskiden 10 işçinin yaptığını şimdi 1 işçi yapıyor, tezine karşılık, bizlerin 'teknoloji kimler için ilerliyor?' sorusunu işte bu yüzden sormamız gerekir. Çünkü teknoloji ilerledikçe ve çalışma saatleri kısalmadıkça işsizlerin sayısı giderek artacaktır. Burjuva ideolojisinin egemenliği öylesine yaygındır ki, işsizliğin temeI nedeni olarak `teknoloji ilerliyor, üretim giderek vasıflı emekçilere dayanıyor ve vasıfsız olanlar emek piyasasının dışına itiliyor' tespiti yapılabiliyor. Oysaki, emekçilerin bir bölümü vasıfsız oldukları için işsiz kalmıyorlar tam tersine, üretim araçlarının denetimi kapitalistlerde olduğu, kendi örgütlülükleri de güçlü olmadığı için çalışma saatleri kısalmadığı için işşiz kalıyorlar ve vasıfsız oluyorlar. "Hünerli ve hünersiz emek arasındaki ayrım, kısmen salt hayali bir nedene dayanmakta (...) kısmen de, işçi sınıfının bazı kesimlerinin içinde bulundukları ve emek güçlerinin karşılığını diğerleri ile eşit değer üzerinden almalarını önleyen çaresiz duruma dayanmaktadır. Raslantısal koşullar burada o kadar büyük bir rol oynar ki, bu iki çeşit emek bazan yer değiştirir. (Marx, I.cilt. Sol Yay. s. 213)" Marx'ın da ifade ettiği gibi aslında emek piyasasının koşullarından ve çoğu kez raslantısal olarak ortaya çıkan, kapitalist üretimin emek gücü ihtiyacı ile de belirlenen vasıflılık gibi bir kavramı yeni bir işçi tipinin doğuşu için kullanmak yanlıştır. Bu gelişmeler, bizim gibi ülkelerde yaşanan taşeronlaştırma süreci ile birlikte ve işçi sınıfının örgütlülüğünün parçalanması sonuçlarıyla ele alındığında politik ve sendikal düzeyde dikkate alınması gerektiği (önce kavranması, sonra politikalar üretilmesi) sonucu çıkar. Bir kere, işşizlerin sayısı giderek artmakta ve
gelişmiş ülkelerde işşizlik sigortası ile önlenmeye çalışılsa da burada
yeni bir muhalefet kaynağı yatmaktadır. Diğer yandan çalışan emekçilerin
giderek önemli bir bölümü yarızamanlı, yarı-dönemli çalışmaya başlamakta
ve örgütlülüğü azalmaktadır. Yeni politik ve sendikal anlayışlar, bu
parçalılığın içinde genel bir işçi sınıfı dayanışma umudu yaratabildiği
ölçüde başarılı olacaktır. Özellikle sendikal alanda, çağdaş sendikacılık
adı altında ortaya atılan teslimiyetçi sendikal anlayışa basitçe eski
söylemlerle karşı çıkmak yeterli olmayacaktır. Gelişmeleri kucaklayan ve
bunun içindeki devrimci dinamiği yakalayan yeni bir sendikal anlayış (ki
bunun nüveleri bizim anlayışımızda var) yaratılmalıdır. Yabancılaşma Üzerine: Yabancılaşma bir tür anlatımıyla insanın özlemleriyle eylemliliğinin farklılaşması olarak da tanımlanabilir. Bu yabancılaşmış insanın eylemliliği ve bunun ürünlerinin, bizzat kendi özlemleriyle çakışmadığı anlamına gelir. Fakat bu noktadan kaynaklanmakla birlikte yabancılaşmanın özel ve genel bir çok düzeyi vardır. En belirgin ve gözle görülen düzeyi çalışma sürecinde ve emekçinin üretim araçlarıyla ilişkisindc ortaya çıkan yabancılaşmadır (bant sistemi v.b). Oysa ki, yabancılaşma sorunu (tek başına) çalışma sürecinde emekçinin üretim araçlarıyla ilişkisi içinde, yani, emeğin örgütlenmesi biçiminden kaynaklanmaz. Yabancılaşmanın asıl kaynağı kapitalist üretim ilişkileridir, yani üreticinin kendi ürününe yabancılaşması, ürünün kendi karşısına bambaşka bir varlık olarak çıkmasıdır, ki bu da somut olarak emekçinin üretim süreci ve toplumsal ilişkilerde belirleyici olamaması olarak belirir. Taylorizm, Fordizm gibi iş örgütlenmesi biçimleri kapitalizme özgü yabancılaşmadan öte, bu yabancılaşmayı mutlak sınırlarına vardıran ve emekçiyi bir insan olarak değil köle olarak algılatan tekniklerdir ve ilanihayet kullanılmaz-kullanılamazlar. Yani, Taylorizmin vs. olmadığı, sendikaların güçlü olup çalışma sürecini yumuşattıkları durumlarda bile yabancılaşma devam etmektedir. Bu şekilde ele aldığımızda yabancılaşma üç düzeyde ortaya çıkar: 1) Çalışma sürecinde (emekçi-üretim aracı-ürün ilişkisinde) 2) Üretim sürecinde (emekçi üretim sürecine hakim değildir ve ürünlerinin nasıl kullanılacağını hiçbir biçimde belirleyemez) 3) Genel toplumsal ilişkilerde. Bu noktada bizim için en belirleyici olanı genel toplumsal yaşamdaki yabancılaşmadır. Kuşkusuz, çalışma ve üretim süreçlerinde yabancılaşma hafıfletilebilir, ama toplumsal ilişkilerde köklü bir değişim olmadan ortadan kaldırılamaz Toplumsal ilişkilerde kollektif özne durumuna
yükselen bir sınıf, toplumsal örgütlenmelerde söz sahibi olduğu sürece,
üretim sürecini de denetleyebilir, çalışma sürecini de dönüştürebilir.
Fakat, toplumsal bir özne olmayan sınıf ise, çalışma ve üretim
süreçlerinde belirli söz hakkına sahip olsa bile (bu kapitalizmde de
gerçekleşebilir) bu hak her an elinden alınabilir. Burada çalışma ve
üretim süreçlerindeki yabancılaşmanın önemini gölgelemiş olmuyoruz, sadece
yabancılaşmanın yokedilmesinin üretimin genel örgütlenmesinde ve toplumsal
ilişkilerdeki köklü bir değişimle mümkün olabileceğini söylüyoruz.
Kuşkusuz bu köklü değişim, çalışma ve üretim sürecinde köklü bir değişimi
de (elbette) gerektirir. Teknolojinin Temel İtkisi: Teknolojik gelişmelerin kapitalist toplumdaki temel itkisinin ne olduğu marksistler bakımından ciddi bir tartışma konusudur. Hemen söylenmesi gereken, kapitalizmin evrimi boyunca bu itkinin değişmesinin ve dönüşmesinin gözetilmesi gerektiğidir (Kapitalizmin kendi evrimine bağımlı olarak). Kapitalizmin başlangıcında üretim yerinde sınırlı olarak ortaya çıkan teknolojik gelişmeler, bugün doğrudan bir sermaye ilişkisinin ürünü olarak, merkezi bir şekilde sağlanmaktadır. Bu durumun temel itki meselesinde ve teknolojinin politika ve dar sınıf çıkarları ile ilişkisi anlamında önemli bir değişimi gösterdiği açıktır. Fakat buna rağmen, kapitalist teknolojik gelişmenin günümüzdeki temel itkisi rekabet ve tek tek kapitalistler için kâr oranının yükseltilmesi (daha fazla artı değer sızdırılması) hedefidir. Kısacası teknolojik gelişmelerin temel itkisi sermayenin hareket yasalarıdır. Diğer yandan, işçi sınıfının yürüttüğü ekonomik-demokratik ve politik muhalefet nedeniyle, egemen ilişkilerin sürdürülmesi, emekçilerin aleyhine derinleştirilmesi anlamındaki kapitalist-irade de teknolojik gelişmelerin önemli bir kaynağıdır. Ayrıca genel olarak sınıf mücadelesi ve özel olarak işçi sınıfının muhalefeti ters yönde teknolojik gelişmelere neden olabilmektedir. Kapitalist sınıf, daha fazla sömürmek ve daha fazla artıdeğer sızdırmak için, bilimi her, düzeyde emekçilere karşı kullanmaktadır ve bu anlamıyla da teknolojik gelişmelerin politik içeriği görülmelidir. Fakat, teknolojik gelişmenin esas itkisi sermayenin hareket yasalarıdır Teknolojik gelişmeler bir eğilim olarak birim ürün başına gerekli emek zamanını azaltır. Bu aynı zamanda çalışma sürecinde emeğe olan bağımlılığın giderek azalmasına yolaçar. Buradan yola çıkarak, özellikle otomasyon geliştikçe, çalışma sürecinin giderek daha çok bölümü emekçinin denetiminden çıkmasının 'kapitalist' sınıfın politik bir tercihi olduğunu diğer bir deyişle, bu durumun kapitalistin lehinde emekçinin aleyhinde olduğunu söyleyebilir miyiz? Bizce hayır. Çünkü kapitalistin temel amacı işçiyi üretim bilgisinden mahrum etmek olmadığı gibi (bu kapitalistin tali bir amacıdır), üretimin teknik bilgisine sahip olmak ya da olmamanın bu tarz bir önemi de yokdur. Kapitalist, üretimin teknik bilgisine haiz değildir ama bu bilgiye sahip emekçileri-yöneticileri çalıştırarak üretim sürecine hakim olabilmektedir. Ürünlere sahip olabilmektedir. Burada önemli olan üretim sürecinin bütününde ve üretim araçlarının karşısında emekçinin aldığı konumdur, üretim ilişkileridir. Emckçinin çalışma sürecindeki konumu birinci tarafından belirlenmektedir. Eğer emekçinin üretim araçlarında sahipliği söz konusu olsa, üretim sürecini denetleme şansı olsa; Taylorist bir emek örgütlenmesi yaşayabilir miydi? Fakat, ARGE sürecinin doğrudan bir artıdeğer üretim
süreci haline gelmesinden sonra teknolojik gelişmelerin merkezi denetimi
olanakları artmıştır. Bu nokta politika ile teknoloji bağlantısını daha da
pekiştirmiştir. Teknolojinin Taraflılığı Üzerine: Teknolojinin kendisini kapitalizmin lehine de olsa taraf görmek ilk anda algılandığının tersine teknolojiyi tıpkı doğal bir süreç (sadece kendi iç yasalarına göre evrimleşen demek) olarak algılamakla aynı sonuçlara varır. Çünkü teknoloji bizim dışımızdaki bir nesne olarak kendi başına herhangi bir etkiye sahip değildir, insanal ilişkileri düzenleme veya taraflı davranma şansı yoktur. Bu nedenle asıl belirleyici olan toplumsal ilişkilerdir. Öte yandan, teknoloji diğer doğal nesnelerden farklı olarak insan emeğinin bir birikimidir ve toplumsal ilişkilerin derin izlerini taşır. Teknolojinin kendine has bir süreci de olmakla birlikte toplumsal birikim tarafından şekillenir. Bu bakımdan teknolojinin (burada teknik temel) toplumsal ilişkiler bakımından 'belirleyici' değil sınırlayıcı bir etkisi vardır. Fakat, buradan yola çıkarak teknolojiyi taraflı kabul etmek, teknolojiyi (gariptir ama) sınıflar ve toplumsal ilişkiler üstü bir olgu olarak görmek anlamına gelir. . Ancak teknolojinin, sadece egemenler tarafından
kullanılan bir araç olmadığı, aynı zamanda egemenlerin ihtiyaçlarına göre
şekillendiği açıktır. Teknolojinin taraflılığı yerine, teknolojinin aynı
zamanda egemen ilişkilerin yeniden üretilmesinin bir aracı olduğu ve yeni
bir tarzın bunu aynen devralamayacağını belirtmek gerekir. Dünya İşbölümü ve Kapitalist İlişkiler (Değişim) : Kapitalizmin teknolojiyi geliştirerek, bunalımları
aşmayı öğrenerek insanlığın geleceğini yaratmaya başladığı, dünya çapında
globalleşme ve yakınlaşmanın, genel dünya demokrasisinin ortaya çıkmaya
başladığı, serbest piyasa ve rekabetin 'insanlığın en büyük keşfi' (bu
deyim son Sovyet Bilimler Akademisi Başkanına aittir) olarak
vazgeçilemez/tartışılmaz gerçekler olduğu tezi en yaygın olan tezdir. Asıl
konumuz olmamakla beraber, bu tezin beslendiği temeli ve görüngülerin
altında yatan gerçekliği ortaya çıkarmak bakımından dünya işbölümü ve
kapitalist ilişkilerde, (teknolojiyle de bağlantılı) yaşanan değişime
kısaca değineceğiz. Kriz ve Yeni Dünya İşbölümü: Kriz dönemlerini izleyen krizden çıkış dönemleri, egemen dünya sistemi bakımından, aynı zamanda yeni bir dünya işbölümü arayışı sürecidir de. Krizden kurtulunduğu ölçüde, sorunu ortaya çıkaran gelişmeleri gözeten bir 'yeni işbölümü' belirmeye başlar.1970`lerin sonunda başlayan ve halen içinde olduğumuz bunalımdan çıkış süreci de bu özelliği taşıyor. Kısaca belirtmek gerekirse, kapitalizmin 1960'ların sonundan itibaren yaşadığı ve teknolojik atılımlara, siyasi düzenlemelere, birçok 'izm' lere rağmen, Sosyalist Blokun çökmesi ve yeni bir pazar olarak eklemlenme olasılığına karşın atlatamadığı (bizce) daha da derinleşmekte olan kriz, diğer bütün kapitalist krizler gibi ' kâr ve pazar' bunalımı olarak ortaya çıkmıştır. Başlangıçta kâr bunalımı olarak çıkan krizin çözümüne yönelik olarak geliştirilen 'emekçi kitlelerin daha yoksullaştırılması ve örgütsüzleştirilmesi' temelindeki Reaganizm, Thatcherizm, Özalizm v.s kâr sorununu çözemediği gibi pazar bunalımını da şiddetlendirerek gözden düşmeye başladı. Borç sisteminin de tıkanmasıyla birlikte, ikincil nitelikteki sanayilerin bağımlı ülkelere aktarılması, bu ülkelerin pazarının derinlemesine geliştirilmesi, denetimli de olsa emek piyasalarının geliştirilmesine yönelik bir süreç başlamış oldu. Eski 'sosyalist' ülkelerin dünya sistemine eklemlenmesi, bir yanıyla pazar sorununa çözüm olarak belirirken diğer yanıyla yeni buhran dinamiklerinin ortaya çıkmasını da getiriyor. Bütün aksi görüntülerine rağmen dünya sistemi başta
A.B.D olmak üzere şiddetli bir kriz sürecindedir. Büyük adımlar atmış olan
sermayenin uluslararası birliği bu nedenle sarsıntılar geçirmekte;
kapitalizmin çatışma eğilimi yeni düzen içinde artmaktadır. Bütün bunlara
rağmen, egemen sistem ayaktadır ve kısa zamanda yıkılacağa benzemiyor. Tam
tersine net bir ideolojik hegemonya kurmuş durumdadır. Bu durumu anlamak
için, kapitalizmin bunalımları aşma yeteneğini kazanıp kazanmadığından
çok, asıl soruyu bu bunalımları devrimci dönüşüme uğratacak ezilenlerin
mücadelesine, bu mücadelenin yaşadığı krize yöneltmek daha doğrudur. Yani,
egemenlerin krizinin devrime yoI açmamasının asıl nedeni ezilenlerin
mücadelesindeki krizdir, bizim krizimizdir. Bir başka şekilde söylemek
gerekirse, kapitalizm insanlığın geleceğini temsil ettiği için değil,
insanlığın geleecğini temsil eden 'sosyalizm' kendi krizini aşamayıp,
kendini yenileyemeyip tıkandığı için, yıkılmıyor. Serbest Rekabet ve Tekelleşme Uluslarüstü Tekeller: Serbest rekabet ve piyasanın bütün ideolojik yaygınlıklarına rağmen dünya üretimine egemen olan eğilim tekelleşmedir. Tekelleşme oranında ne piyasanın ne de rekabetin serbestliği kalıyor. Geriye tekellerin rekabeti ve tekellerarası piyasa kalıyor. Metaların dolaşım alanı giderek daralıyor, sermayenin ulusal niteliği kayboluyor, devletlerüstü bir nitelik kazanmaya başlıyor, ulus devletler önemini korumakla beraber, devletin ekonomik alandaki rollerinin büyük bir bölümü gereksiz hale geliyor, bu görevleri tekeller devralıyor. Uluslararası tekeller yükseliş dönemlerinde ulus devletleri birikim ve dayanak kaynağı olarak kullandılar. Ama bugün, bu tekeller öylesine büyüdü ki, ulus devletlerin çok üstünde bir güce kavuşmaya başladılar ve ulus devletlerin ekonomik anlamı giderek önemsizleşmeye başladı: ULUSLARÜSTÜ tekeller nitelemesi bu nedenle uygun oluyor. Rekabet tekeller arasında bile değişim geçiriyor. Birbirleriyle şiddetli bir rekabet yaşayan devler bir anda ortak yatırımlara (JOINT VENTURE) girişiyorlar ve pazarı denetleme gücü bir çok alanda yüksek oranlara ulaşıyor. Bu ortak yatırımlar, teknolojik gelişmelerin muazzam maliyetleri nedeniyle de zorunlu hale gelmektedir. Teknolojilerin yayılma süreleri giderek hızlanmakta ve yeni teknikler hızla eskimeye başlamaktadır. Kapitalist sistem hareket yasaları sonucu bisikletin pedalına daha hızlı basıyor, ve bastıkça durması güçleşiyor ve nereye gidiyorsa daha çok yaklaşıyor. Egemen mülkiyet ve üretim ilişkilerinde esneme ve
değişim de ayrıca incelenmelidir. Çünkü egemen sistem biraz da bu esneme
ve bunalımı merkezden bütün alanlara yayma yeteneği sayesinde ayakta
kalıyor. Yükseliş dönemlerinde emekçiler, tasarruf edebilecek duruma
gelerek, ortalama yaşam düzeyinin üstünde gelir elde edip (bu merkezi
kapitalizme özgü bir olaydır) üretim araçlarına ortak olabiliyorlar. Bu
bir yanıyla büyük sermayenin küçük tasarrufları massetme yolu olarak
görünmekle birlikte, mülkiyet ilişkilerinde yarattığı değişim de
ortadadır. Benzer bir şekilde borsaların gelişmesi ve kâr unsuru yanısıra
'borsa değerinin' de, firmaların hedefi haline gelişi de ayrıca
incelenmelidir. Kültürel, Politik ve İdeolojik Değişim: Hızlı teknolojik değişimin en belirgin sonuçlarının tüketim alanında tüketim ideolojisi olarak belirdiğini ve birey-piyasa ideolojisi ile beraber hüküm sürdüğünü belirtmiştik. Bu yeni ideoloji, politikanın bile 'özlem' giderme' işlevlerini devralmakta (A.B.D toplumunda o şaşaalı seçimlere bile seçmenlerin %25 i katılmakta)dır. Bunun sonucunda eskisinden farklı bir kültürün ahlakın geliştiği ve yaygınlaştığı görülüyor. MEDYA'nın etkisiyle beraber düşünüldüğünde, bu yeni kültürün hızlı bir biçimde dünya çapındalaştığı, bu anlamda ulusal farklılıkların ortadan kalktığı görülüyor. Sosyalistler buna sevinmeli midir? Öyle ya işte size enternasyonalizm. Bugün gelişmekte olan enternasyonalizm, scrmayenin tek yanlı enternasyonalizmidir. Bunun kültürel-etik sonuçları da sermayenin niteliğinden kaynaklanmaktadır. Kapitalist üretimin her düzeyde yarattığı ve günlük hayatın bir parçası olan 'yabancılaşma', sözettiğimiz gelişmeler yoluyla 'tek tip kültür' biçiminde 'EVRENSEL YABANCILAŞMA'ya dönüşmektedir. Bu durumda emekçilerin enternasyonalizminin nasıl olması gerektiği de ayrı bir sorudur. İçi boşaltılmış tek tip kültür, aynılaşmış kültür yerine, farklı kültürlerin bütün zenginlikleriyle 'KAYNAŞMASI' nı sağlayacağını söyleyebiliriz. Ancak bu şekilde yabancılaşma bütün düzeylerde yenilebilir. Sermayenin uluslararasılaşma çabalarına rağmen, dünya halklarının payına düşen milliyetçiliktir. Milliyetçilik ve uluslararasılığın bu garip yanyanalığı, egemen kılınan ideolojiler ve gelişen evrensel yabancılaşma olgusu bir gerçeğin altını çiziyor. Yeni teknolojiler daha eğitimli işçilere gereksinim duyuyor, ama bu eğitim üretim için gerekli sınırlanmış-tanımlanmış bilginin iletilmesi, ve tüketim-eğlence dünyasının bireylerini yetiştirme işlevinden başka bir işe yaramıyor. İşte bunun da altını çizdiği gerçek, ezilenlerin kendi krizlerini aşıp, tarihsel birikimin sağladığı olanakları, gelişen çelişkileri kullanıp 'sosyalizm' sürecine girmediği sürece, kapitalizmin kendiliğinden gidişinin MODERN BARBARLIK olduğudur. Sosyalizmin yeniden çıkışı (veya yeni dönemi)
kültürel alandaki bir değişimi tersine çevirmek zorundadır. İnsanların
özlemlerini bile sığlaştıran, eylemlilikleriyle özlemleri arasındaki bağı
koparan kültürün yerine, yeni bir kültürü filizlendirmelidir. Bunun için
herşeyden önce sosyalizmin yeniden insanların özlemi olması gerekiyor.
Yeni olan, bütün insanların katılabileceği, özleyeceği ortak bir şey
olmalıdır, sadece parti programlarında değil, insanların kendi
dünyalarının içinde de yaşayan bir şey olmalı. Egemen olan tarzda ise,
egemenlerin özlemleri ve eylemlilikleri örtüşmektedir. Kültürel iktidarın
en önemli dayanağı buradan kaynaklanır ve muhalefetin gücü bu nedenle
sınırlıdır. Çünkü iktidar asıl gücünü (ortadan kaldırılması uzun bir süreç
gerektiren gücünü) tek tek insanların bilincinde yarattığı imajı ile elde
eder, bu imaj insanların kendi dünyasının içine sinmiştir. Sonuç: İçinde bulunduğumuz çağın, tarihsel bir bakış açısıyla ele alındığında, kapitalizmi aşan uzun bir geçişin çağı olduğuna dair birçok bulgu gösterilebilir. Kapitalizm değişmeden yaşayamıyor; bu değişimin nereye kadar süreceği, ve nereye kadar kapitalist niteliğini koruyacağı bilinmiyor. Değişimin kendiliğinden niteliği, içinde özgür-kollektif bir toplumun tarihsel olanaklarını taşısa da, tek tip- yabancılaşmış-içi boşaltılmış bir insan yaratma eğilimi baskın durumdadır. Değişimin bu yönde evrilmesinin en etkili araçlarından biri, teknolojinin gelişimi ve egemen ilişkilere göre gelişimidir. Teknolojinin hızlı bir tüketim kültürü yaratması ve diğer yan kültürleriyle beraber oluşturduğu 'yeni burjuva insanı', evrensel yabancılaşmanın ve depolitizasyonun insanıdır. Depolitizasyon sadece sınıf çatışmasının belirli evrelerinde, belirli koşullarda ortaya çıkan bir olgu değildir. En genel anlamıyla bir ÖZLEMSİZLEŞTİRMEdir. Diğer bir deyişle egemen politikanın günlük hayatı bile denetimi altına almasıdır. Bu durumun yaygın sunuluşu ise genel dünya demokrasisi, globalleşme, çağdaşlaşma, uzlaşma v.s. dir. Derinlere bakıldığında ise yeni iş bölümü, tekelleşme, bilgi üretiminin sermayenin doğrudan bir alanı olması ve milliyetçilik sırıtmaktadır. Bu bakış aynı zamanda yeni bir sosyalizm çıkışının (döneminin) insanlığın henüz açığa çıkmamış yegane umudu olduğunu gösteriyor. O halde bu çıkış nereden başlayacak? Sosyalizm olanağı (eski toplumun bağrında) nerededir? Teknolojik değişimin egemen biçim ve sonuçlarını insanlığın özlemlerine uygun bir tarzda nasıl dönüştürebiliriz? İşte bu sorulara yanıt bulmak için, önce değişimi kavramak gerekir, ve teknolojiye yaklaşırken temel sorumuz burada yatıyor. Değişimi, sosyalizm olanağını kavramak ve egemen tarzın eleştirisine başlayabilmek için, teknolojiyi (egemen) ideoloji yüklü haliyle ele alamayız. Bu nedenle farklı düzeylere ayırdık, (muhtemelen) geçici kavramlaştırmaya gittik ve teknolojinin 1) tüketimini, 2) doğayla ilişkisini. 3) emek sürecindeki sonuçlarını, 4) üretilme sürecini birbirinden farklı ele almaya çalıştık. En önemlisi ise tarihsel akışın anlaşılması ve sosyalizm olanağının aranması bakımından, 5) tarihsel teknik temelini, ayırdettik. Tarihsel teknik temel, egemen sınıfın çıkarlarına göre biçimlenmiş teknolojinin bunalımları aştıran, kitleleri özlemsizleştirip muhalefet alanlarını daraltan, kültürsüzleştiren bütün görünür yanlarının ötesinde, insanlığın üretici kuvvetlerinin ulaştığı düzeyi gösterir. Egemen üretim ilişkileri, politik ve kültürel bütün sonuçları işte bu teknik temel üzerinde yükselir. Egemen olan ilişkiler, bütün gelişmeleri' kendi tekeline almaya çalışırken, kendi karşıtını da yine kendi içinde yaratmayı engelleyemez. Yeni toplum ise elbette, başlangıçta, eskinin içinde boy veren 'karşıt'ın üzerinde yükselecek (tarihsel teknik temel üzerinde yükselecek) ve bir kez ortaya çıktıktan sonra, üzerinde yükseldiği zemini dönüştürecektir. Bu bakımdan yaklaşıldığı zaman sosyalizm umudunun nerede olduğu daha kolayca anlaşılabilecektir. İçinde bulunduğumuz toplumu olanaklayan ve aynı zamanda onu değişime zorlayan tarihsel teknik temeli, sosyalizm olanağı bakımından değerlendirdiğimizde ilginç sonuçlara varabiliriz. 1) Mikroelektronik dönüşümün üretim sürecinde yaratabileccği olanaklar en belirgin biçimde ROBOT'da cisimleşmektedir. Robot, gelişmiş bir makine değil, bugün üretimde emekçiyi ikame eden, özgür-kollektif bir toplumda ise bıktırıcı işleri yapan, çalışmanın doğal bir faaliyet-ihtiyaç olmasını olanaklayan teknik bir unsur olabilir. Esnek üretim sistemleri ve insansız fabrikalarla ilgili yaşanan ilerleme de bu yönde kullanılabilir. Çünkü emekçi sadece çalışma sürecinde daha etkin olmakla özgürleşemez, esas özgürleşme toplumsal yabancılaşmanın ortadan kalkmasıyla olur ve bunun yolu da emekçilerin çalışma sürelerinin giderek kısalmasından geçer. Bu nokta, bugünkü toplumda da çalışma sürelerinin kısaltılması yolundaki mücadelenin devrimci karakterini açıkça göstermektedir. (Egemen sistem ise bu durumu emekçileri insandışılaştırma olanağı olarak görmekte ve bu yönde kullanmaktadır. Asıl kötüsü, emekçilerin sözettiğimiz karşıt olanağı görmek yerine, egemen düşünce yönünde tavır almak zorunda kalmasıdır. "Patron da haklı, yeni makine (Robot) geldi ve eskiden 5 işçinin yaptığı işi yapıyor, işten atmayıp ne yapsın" mantığı emekçilere egemen oluyor. Radikal yaklaşımlar ise çözümü teknolojik gelişmelere direnmekte buluyor. 2) İletişim ve dolaşım alanında ortaya çıkan ve egemen tarz tarafından kütlesel manipülasyon aracı olarak kullanılan gelişmeler özgür-kollektif bir toplumun teknik bir olanağı olarak karşımızda durmaktadır. Böylesi bir toplumun yerelliği ve kolIektif merkeziliği kaynaştıran ön koşullarının hazırlandığı (kurucu ilişkilerinin gerçekleştiği) var sayıldığında, karar alma ve yönetim süreci, hem yerel hem de evrensel bazda bir aynılık olmaktan çıkabilecektir. Emekçiler, kendi siyasal iktidarlarını, üretim yeri ve toplumsal düzeydeki sorunlarda hızlı ve bilgiye dayalı kararlar alarak pekiştireceklerdir. Bugün burjuva yöneticilerin karşısında özetlenmiş olarak duran bilgi, farklı bir tarzda toplumun dev ekranına yansıtılabilir (bu olanağın sadece teknik bir olanak olduğu ve bu anlamda umut yaratmasının, ufuk açmasının yararlı olduğu, ama esas vurgunun toplumsal ilişkilere, özgür-kollektif toplumun kurucu ilişkilerine yöneltilmesi gerektiği söylenmelidir.) 3) Araştırma ve Geliştirme süreçlerinin, örgütlü bir üretim sürecine dönüşmesi, bu toplumda teknolojinin egemen sınıf tarafından daha fazla denetlenebilmesi anlamını taşıyor. Aynı şekilde, teknolojinin gelişme dinamiğinin, kapitalistlerin kendi aralarındaki rekabet ve daha fazla kâr elde etme yarışı olmaktan çıkıp, (bir eğilim olarak) kapitalist sistemin bütünü ve ortak çıkışlar bakımından hayatiyet kazanarak merkezi bir nitelik taşıdığı, asıl itkisini bilinçli tercihlerden almaya başladığı (sermayenin hareket yasalarının bilinci) gibi bir anlamı da var. Bu gelişme sosyalizm bakımından, teknolojik gelişmelerin egemen olan bütün toplum tarafından bilinçli bir faaliyet olarak düzenlenebileceğini, yönlendirebileceğini, her tür gelişmenin genel çıkarlar ve doğayla ilişkisi, çalışma sürecindeki etkileri v.s. ile denetlenebileceğini gösterir. Ayrıca teknolojik gelişmelerin farklı birimler arasındaki rekabetin aracı olmaktan çıkıp, bütün üretim birimlerinin yeni gelişmeleri hızlı bir biçimde edinme şansı olacağını da gösterir. Bir kez daha belirtmek gerekir ki bütün bunlar, tarihsel gelişimin (görünürdeki karanlık tabloya rağmen) bizlere sunduğu olanaklardan bazılarıdır. Sadece birer OLANAK. Bu olanakların toplumsal gerçekliğe kavuşması için, ezilenlerin krizinin aşılması ve yeni toplumun önkoşullarının hazırlamasına bağlıdır. Sosyalizm yaşadığı derin krize rağmen insanlığın yegane umududur. Kapitalizm, bir yanda emekçilerin önemli bir bölümünü gereksiz-fazlalık ilan ederken, diğer yanda doğayı tahrip ediyor. Asıl önemlisi sahip olduğu yeni olanaklarla birlikte, bireyleri merkezi olarak üretilmiş (ama çeşitlenmiş) yaşam tarzlarına mahkum ederek, ÖZLEMSİZLEŞTİREREK, kitleleri sürüler halinde manipüle etmeye çalışarak barbar bir gelişimin nüvelerini göstermektedir (bknz.Amerikan toplumu). Sosyalizm ve onun temsil ettiği 'özgürlük-kardeşlik-eşitlik' idealleri bu nedenle tek umududur insanlığın ve bugün ROSA'nın o ünlü deyişini daha kararlı tekrar etmenin anlamı büyüktür. Ya Sosyalizm Ya Barbarlık! (*) Bu yazı sendikalarda çalışan bir grup tarafından hazırlanmıştır. |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org