I. KÜRT ULUSU

Tartışma, Kürtlerin "dağ Türkleri" mi oldukları, yoksa kendi ayrı dilleri, kültürleri, tarihleri, ayrı coğrafyaları, manevi değerleri ve iktisadi yaşantı birlikleri olan farklı bir ulus mu oldukları noktasında odaklaşmaktadır. "Ulus, dil, toprak, iktisadi yaşantı birliğinin ve ortak kültür şeklinde beliren ruhi şekillenme birliğinin hüküm sürdüğü, tarihi olarak oluşmuş istikrarlı bir topluluktur.”
 

Kürtlerin Kökeni

Bugüne kadar resmi tarih tarafından yok sayılan Kürt tarihi ve Kürtlerin kökeni, artık günlük basında bile ele alınabilmektedir. Basındaki Kürt sorunu üzerine; Kürtlerin ulusal özellikleri, Kürt tarihi, dili, kültürü, ekonomik ve diğer durumları üzerine geniş olarak yer

 

almaya başlamış yazılardan bir iki örnek verelim:

Eski Başbakan yardımcılarından Sadi Koçaş, "Kürtlerin Kökeni ve Anadolu Kürtleri " adlı kitabı üzerine kendisiyle konuşan Nokta dergisi muhabirine şu cevabı vermiştir:
 

"1938'de Brüksel'de toplanan 20. oryantalistler kongresi'nde Kürtlerin Saka, İskit kökenli olduğu kabul edilmiştir." (Nokta, sayı: 25 Haziran 1987)

Ord. Prof. Ekrem Akurgal da Cumhuriyet gazetesinde "Kürtlerin Kökeni" hakkında yazdığı makalede şöyle demektedir:

"Kürtler tıpkı Hintliler, İranlılar, Hititler, Frigler, Ermeniler, Helenler ve Galatlar gibi tarihin değişik dönemlerinde Asya'ya ve Anadolu'ya göç etmiş, Hint-Avrupa dili konuşan topluluklardan biridir (...) Hiç şüphe yok ki Kürtler fiziksel yapı ve fizyonomi, yani beden ve yüz görünümü bakımından da kendilerine öz bir tip oluştururlar (...) Bu "antropolojik" tiplerini Anadolu Türkleri gibi bu ülkelerde eski çağlarda yaşamış olan Hattilere ve Hurrilerle Urartılara ve daha birçok kavimlere borçludurlar. Kürtler gerçekten M.Ö. 13. yüzyıla ait Mısır tapınaklarında tasvirlerini gördüğümüz Hatti askerlerine çok benzerler” (8.6.1988)

Gölge Adam gazetesinde de Kürt tarihi (bazı yanlışlar içerse de ayrıntılı olarak) anlatılmaya çalışılmıştır. Bu yazıda:

"Kürtlerin tarihsel kökeni Urartu Krallığına dek uzanmaktadır. Urartu Krallığının egemen olduğu topraklar, sonradan Roma İmparatorluğunun eyaletleri haline gelmişlerdir. Urartu Krallığı tektir, ama bölgenin insanlarının bir bölümü Müslüman, diğer bölümü Hıristiyan olmuştur. Aynı bölgede hem Kürtler, hem de Ermeniler yaşamıştır. Bizans topraklarında Müslümanlığın yayılmasıyla birlikte, 7. yüyılda Urartu Krallığının varisleri, özellikle de Güney bölgesindekiler, kaçınılmaz şekilde Müslümanlığı seçmişlerdir.

Mezopotamya'nın kuzeyiyle Anadolu'nun doğusunda yaşayan Kürtler Müslümanlığı seçtikten sonra, Zeyyad'ın komutası altında, Halifeye asker yazılmışlsr; Bağdat Hilafeti Kürt Kölemenlerle Türkmenlerin desteğinde Kudüs'ü alınca, Avrupa’dan ilk Haçlı seferleri başlamıştır. Selahhaddin Eyyüb'ü adlı Kürt kumandanın emrindeki Kürtler, Aslan Yürekli Richard komutasındaki Haçlı ordularını yenilgiye uğratmışlardır.  11. yüzyıla gelindiğinde ise, doğudan başlayan Selçuklu akınlarıyla Anadolu'nun tapusu, Bizanslıların elinden alınarak, Alparslan önderliğindeki Türklerin eline geçmeye başlamıştır. Daha önceleri iyice Batıya çekilmiş Ermenilerin, doğuda kalanlarının Müslüman ve Türklerle kardeş sayılması ve "Reaya” defterine yazılması, Kürtlerin ise, Müslüman olmaları nedeniyle doğrudan eşit haklara sahip bulunması, tarihin içindeki yeni bir uzun yürüyüşün temellerini atmıştır. Selçuklu İmparatorluğu ve Anadolu Beylikleri, 11. yüzyıl başlarının bu önemli kardeşliğini kendi sonları gelinceye kadar sürdürmeyi başarmışlardır. Daha sonra devreye Osmanlı İmparatorluğu girmiştir. Bu ortak yaşam, 20. yüzyılın başına kadar bütün halkların gerçek bir federatif yapı altında (1) yaşamalarıyla sürmüştür. 20. yüzyıla gelindiğinde ise Osmanh topraklarında ulusal ayaklanmalar başlamıştır."

denilerek Kürtlerin kökeni ve tarihi üzerine açıklamalarda bulunduktan sonra, Kürt yakın tarihi üzerine de çeşitli belirlemeler yapılmaktadır. (Bkz: Gölge Adam, 21.7.1987)

Metin Toker de yukarıda sözünü ettiğimiz yazısında:

"(...) Zaman zaman da oradaki Kürt topluluğun Türkiye'nin başka yörelerine yerleştirilmesi, oraya başka asıllı Türklerin gönderilmesi çare olarak düşünülmüştür.
Kürt sorunu, Türkiye'ye özgü değildir. Kürt asıllı bir halk, Ortadoğu'nun çeşitli ülkelerinde yaşamaktadır. Bırakınız Ortadoğu gibi bir geçiş yöresini, Avrupa'da bile milleti tek kökenli bir devlet yoktur" demektedir. (Milliyet,15.3.1987)


Kürdistan

Osmanlı döneminde, Kurtuluş savaşı sırasında ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında Kürt halkının yaşadığı topraklara devlet tarafından da(resmi statüde) Kürdistan denirdi(2)

Daha sonraları, (yani Kürtleri zorla asimile etme politikalarının ortaya çıkmasından sonra), bu isimlendirmeden ve Kürtlerle ilgili herhangi bir sözün telaffuz edilmesinden vazgeçildi. Kürtlerle ilgili bütün gerçekler yok sayıldı, inkar edildi. Kürtlerin zorla asimilasyonundan yana olan şoven milliyetçiler ve devlet, bu sözcükleri kullanmamakta ısrar etse de; herkes artık basında, kitaplarda, konuşmalarında bunları kullanıyor.

Türkiye'nin "dost ve müttefıkleri" de Kürt halkının yaşadığı bölgelere "Kürdistan" diyorlar. Örneğin, 1987 yılında Federal Almanya Savunma Bakanlığı tarafından yayınlanan Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri dergilerinin Kasım sayılarında "Kürdistan" başlıklı bir makale yer aldı. Türkiye, İran, Irak üzerinde bir Kürdistan haritasının da yer aldığı bu yayınlarda, Kürtlerin kökeni ve tarihi gelişimlerine ilişkin bilgiler verildikten sonra şöyle deniliyordu:

"(...) Kürdistan gerçekten var. Yaklaşık 3 bin yıldır bölgede yaşayan Kürtler CIA verilerine göre, dünyanın en iyi gerilla savaşçıları arasında sayılıyorlar" (1.12.1987, Cumhuriyet ve Milliyet)

"American Helsinki Watch Committee (Helsinki Gözlem Komitesi) tarafından hazırlanan raporda da şunlar yazmaktadır:

"(...) Türkiye'nin yüzölçümünün yaklaşık üçte birini oluşturan bu umutsuzca, yoksul ve ihmal edilmiş bölgede oturanların büyük çoğunluğu Kürt'tür. Sayıları 8-l0 milyon kadar olan Kürtler, Türkiye'nin toplam nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturur' (2000'e Doğru, sy:16, Nisan 1988)


 Kürt Dili ve Kültürü

Kürt gerçeğinin telaffuz edilmeye başlandığının örneklerini çoğaltabiliriz. Hüsamettin Cindoruk, DYP genel başkanıyken verdiği demeçte, "Türkiye'de Kürtçe konuşan vatandaşların bulunduğundan" söz ederken; SHP Genel Başkanı Erdal İnönü de "Kürtçe konuşan suçlanamaz" (21.7.1987) diye demeç veriyordu. Şimdi Meclis Başkanı olan Yıldırım Akbulut bile, İçişleri Bakanlığı yaptığı sırada, "Kürtçe konuşan vatandaşa farklı bakmak yanlış" diyordu. (26.7.1987).

M.Ali Birand şu soruyu soruyor: "Kendi dillerini konuşmalarını (zaten başka bir dil bilmediklerinden aralarında sürekli kullanıyorlar), kültürlerini almalarını neden cezalandırıyoruz? Neden korkuyoruz?" (21.7.1987) Yurdakul Fincancı: "Dil ve kültür farkını sorun yapmayan daha liberal bir yaklaşım gerekli gözüküyor" diyor (31.7.1987). 2000'e Doğru Dergisi yaptığı bir soruşturmada, TBMM'deki 30 millletvekilinin ana dillerinin Kürtçe olduğunu belirttiklerini açıklıyor (Sayı: 19, l988). Özal Hükümeti, Diyarbakır Askeri Cezaevindeki  tutukluların yakınlarıyla ve avukatlarıyla Kürtçe konuşmalarına "izin" veriyor. Diyarbakır'da Kürtçe bir "arabesk müzik" kasetinin dağıtılmasına ve satılmasına "izin" verildiği haberi gazetelerde yer alıyordu.

Kürt dili üzerine bilim adamlarının çok sayıda bilimsel incelemeleri olduğu da biliniyor. Son zamanlarda bunlardan basına yansımış olan birine işaret edelim:

'"Kürtçe bilen bir Türk vatandaşına onbeş yirmi Türkçe sözcüğün Kürtçesini sorunuz. Dilbilimci olmanıza gerek yok bildiğiniz İngilizce ya da Almanca veya Fransızca yardımı ile göreceksiniz ki, Kürtçe, Hint-Avrupa dillerinin bir türüdür. Bu kesin veriler karşısında bazı çevrelerin Kürtçeyi Türkçeymiş gibi gösterme çabaları geçersiz kalır. Böyle bir davranışla hem kendi kendimizi aldatmış, hem de gülünç duruma itişmilş oluruz(...)

Hint-Avrupa kökenli olmalarına ve özel bir etnik tip göstermelerine karşın Kürtler, kesin anlamı ile bütün Anadolu'ya öz olan kültürün içinde yer alırlar. (...) Kürtlerin Türk müziğine katkıları büyüktür.(...)

Anadolu, eski çağlarda geomorfolojik yapısı bakımından kapalı bölgeler içinde birbirinden çok farklı düzinelerce yöresel kültürlerin yaşadığı bir ülke idi. M.Ö. 2 ve 1. bin yıl boyunca 60-70'i aşkın etnik topluluk ilginç bir uygarlıklar mozayiği oluşturuyordu. Ancak zaman içinde bunlar birbirleriyle kaynaştılar.(...)

İslam dinine mensup topluluklar arasında... yalnız Kürtler ve Lazlar ayrıca yöresel etnik grup halinde idiler(...) Bugün Türkiye'de Türkçe dışında sadece Kürtçe ve Lazca yöresel birer dil olarak konuşulmaktadır. Ancak Lazca konuştukları için Karadenizin bazı kent ve kasabalarındaki vatandaşlarımızı Türklerden ayrı bir etnik grup saymak, yapılacak haksızlıkların en büyüğü olur kanısındayız.(...) Kürtlere gelince, ayrı dilden, ayrı cinsten bir topluluk(turlar)..."(Ord.Prof.Ekrem Akurgal, Kürtlerin Kökeni ve Türkiye'nin Kültür Bütünlüğü, Cumhuriyet 8.6.1988):

Ord.Prof.Ekrem Akurgal, yazısının başında "Kürt sorunu tabu olmaktan çıkarılırsa daha kolay çözülür" demekte ve "Yanlış tarih tezimiz Kürtleri Türk saymaktadır. Bunun sonucu kendi kazdığımız kuyuya düşüyoruz. Bu insanlara sen Türksün demekle Türk olunmaz" diyen Aziz Nesin'e hak vermektedir.

Ama, Kürt sorununun "ekonomik" nedenlerden kaynaklandığını söyleyerek, "Zaten Özal Hükümeti de GAP ile bu yörelerde geciken kalkınmayı gerçekleştirmektedir" gibi kolay bir çözüme ulaşmaktadır. Böylece sorunun bütününü görmesi ve bütünsel bir çözüme ulaşabilmesi mümkün olamamaktadır.

Ord. Prof. Akurgal, yazısının başlığından da anlaşılacağı gibi, "Kürtlerin ayrı dilden, ayrı cinsten bir topluluk olmalarına karşın, kültür bakımından Türkiye'nin ayrılmaz bir parçası" olduğunu, çünkü Kürtlerin kesin anlamı ile bütün Anadolu'ya öz olan kültürün içinde yer aldığını, bu kültürle kaynaştığını savunmaktadır.

Kültürlerin kaynaşması ve bunun savunulması güzel bir şeydir, ama Akurgal bu noktada doğal kaynaşma ve özellikle günümüzde sürdürülen zorla asimilasyon arasında açık bir ayrım yapmamakta ve bu tür baskılara açıkça tavır almamaktadır. Kültürlerin birbirini zenginleştirerek kaynaşması için, her kültürün kendi doğal gelişimi içinde özgürce gelişip serpilmesini, hiç bir dilin, kültürün zor kullanılarak, yasaklanarak engellenmemesini savunmak da gerekmektedir. Aksi bir tutum, kültürlerin kaynaşmasını değil, imhasını gerektirecektir.
 

Sosyo-ekonomik Durum

Devlet İstatistik Enstitüsü'nün (DİE) araştırmaları, Kürt halkının üzerinde yaşadığı bölgelerin geri kalmışlığını çarpıcı bir şekilde ortaya sermektedir. DİE'nin verileri bu bölgelerde sanayileşmeden söz etmenin mümkün olmadığını ortaya koyuyor. Basında pek çok kereler bir çok vesileyle yer verilmiş olan bu verilerden bir kesitini 12.7.1987 tarihli Milliyet gazetesinden aktaralım:

"1973 yılında yapılan gelir dağılımı çalışmalarının oranlarına göre, Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşayan vatandaşlar, Türkiye'deki toplam hane sayısının % 33'ünü oluşturmalarına rağmen Milli Gelirden ancak % 16 oranında pay alabiliyorlar. Ayrıca bu yörede yaşayan halkın % 42'sinin geliri ayda 50 bin lirayı bile bulmuyor. 50 bin lira ile 100 bin lira arasında gelir sahibi olanların oranı ise % 19.

Bölgede nüfusun ancak % 15,7'si 100 bin liranın üstünde gelir sağlayabiliyor. Kalkınmada öncelikli iller olarak belirlenmesine karşın Diyarbakır, Hakkari, Mardin, Siirt, Tunceli, Şanlıurfa ve Van illerinde 5 bin kişiye ancak bir doktor düşüyor. Bölgede bulunan toplam 40 hastanede 3916 yatak bulunuyor. Bir yatağa düşen ortalama kişi sayısı ise 967. Yöre eğitim ve kültür hizmetleri açısından en geri bölge durumunda. Gerek sağlık hizmetleri, gerekse eğitim-öğretim hizmetleri Orta Anadolu Bölgesinde ortalama büyüklükte yer alan Eskişehir ili ile karşılaştırıldığında çok geri kalıyor. Nitekim Eskişehir'de her 100 kişiden 85'i okuma yazma bilirken, bu oran Mardin'de % 57'ye Şanlıurfa'da %40'a kadar düşüyor. 1985-1986 istatistiklerine göre bu iller okul binası, öğrenci ve öğretmen sayısı açısından da en fakir iller." (12.7.1987, Milliyet)

Yine bu haberde, hemen hemen aynı nüfusa sahip Eskişehir ve Siirt karşılaştırıldığında, Eskişehir'de 57 matbaa bulunmasına karşılık, Siirt'te 4 matbaa olduğu ve Eskişehir'de toplam 7600 traktöre karşılık Siirt'te 1100 traktör bulunduğu da görülüyor.

Kürdistan, mülkiyet ilişkileri bakımından da çok geri özellikler yansıtıyor. Bölgede yer alan illerdeki bir şahsa, aileye veya sülaleye ait köy sayısı; yarı feodal ilişkiler göstergesi olarak ele alındığında, Türkiye ortalamasının çok üstünde bir orana sahip oldukları gözüküyor.(Bkz: K.BORATAV İktisat Politikaları ve Bölüşüm Sorunları, s.l67)

Köylülerin kendilerinin sahip olmadığı toprakları işlemelerinde alan payı bakımından Türkiye ortalaması % 25 iken, bu oran Doğu Anadolu'da % 55'e çıkıyor. (Age., s.90)

Kasaba ve kentte oturup köylerinde toprağı olanların işlenen alana oranı, Karadeniz'de % 6.0, Ege'de % 15 iken, bu oran Güneydoğu'da 52.0'ye çıkıyor. Topraksız aile yüzdesi de Karadeniz'de % 32.7, Ege'de % 26.3 iken, bu oran Güneydoğu'da % 43.1'e çıkıyor.

Mülkiyetsiz işletmeci durumundaki aile sayısı da, Kürdistan'da diğer bölgelerdeki ailelerin 2 misline yakın bir fazlalık gösteriyor. Kiracı ya da ortakçı olarak işlenen toprakların hemen hemen % 50'sine yakın kesimi Doğu Anadolu bölgesinde bulunuyor.(İcen BÖRTÜCENE, Ülke, sy:1)

Sanayi kesiminn göstergeleri bakımından Kürdistan'da fabrika sayısının durumu da, bu bölgenin sanayileşmede payının bulunmadığının kanıtı oluyor:

İlin Adı  Fabrika Sayısı İlin Adı  Fabrika Sayısı
İstanbul 6800 Adıyaman 4
Ankara 1513 Erzincan 47
Bursa 1371 Bitlis 8
İzmir 2991 Hakkari 1
Adana 539 Van 32
Balıkesir 327 Ağrı 13
Edirne 59 Siirt 11
Aydın 264 Diyarbakır 28
Konya 298 Mardin 11
Zonguldak 247 Elazığ 46
Çorum 129 Tunceli 0
Bolu 122 Bingöl 0
Eskişehir 206 Muş 3
Afyon 150

Kaynak: Türkiye Ansiklopedisi Cilt VII, s 1796

Bugün çeşitli çevreler Kürt sorununun bir parçasını oluşturan ekonomik temelin bölgede kapitalizmin gelişmesiyle yok olacağııi ileri sürüyorlar. Özellikle GAP sayesinde üretici güçlerde meydana gelecek olan değişme ve gelişmelerle bölgenin şimdiki geri kalmışlıktan kurtulacağını ve Kürt ulusal sorununun da eriyip söneceğini ileri sürüyorlar.

Kapitalizmin gelişmesinin ulus sorunu üzerindeki etkileri bilim tarafından ortaya konmuştur. Ulusallaşmayla kapitalizm birbiriyle kopmaz bağlarla bağlanmış paralel süreçlerdir. Bu bakımdan, bölgede kapitalizmin gelişmesinin, Kürt ulusal sorununu kendiliğinden söndürüp çözeceğini zannetmek bilime karşın boş hayallere bel bağlamaya devam etmek anlamına gelir. Kapitalizmin gelişmesi, uluslaşma sürecini hızlandırıyor, ulusal özellikleri yaygınlaştırıyor ve ulusal özlemleri artırıyorsa, o halde Kürt halkının yaşadığı bölgelerde kapitalizm gelişince, Kürtlerin Kürt olmaktan vazgeçip, ulusal dilleri ve özelliklerini yitirerek, ulusal özlem ve taleplerinden uzaklaşacakları nasıl beklenebilir?

Bunun boş bir beklenti olacağını bilimin göstermesi yanında, tarihin önümüze serdiği deneyler de tekrar tekrar kanıtlıyor. Tatmin edilmemiş, eşit ve özgür bir ortamda doğal gelişmelerinin (ve de doğal kaynaşmaların) önü tıkanmış, bastırılmış ulusal özlemler öylesine derin ve kalıcı komplikasyonlara yol açmaktadır ki, ekonomik ortam ne kadar gelişkin olursa olsun, bunlar şu veya bu şekilde patlayarak, derin toplumsal yaralar açabilmektedirler. Kapitalizm ne denli gelişirse gelişsin, yine de Kürt ulusal sorunu olacaktır. Burada, ulusal sorun kapitalizm (ya da emperyalizm) koşullarında çözülemez mi, sorusu akla gelebilir. Hemen cevap verelim: Çözülebilir. Ulusların eşitliği ve özgürlüğü kabul edilerek; ulusal kültürlerin özgür ve eşit gelişmelerine olanak sağlayarak, yani doğal, kendiliğinden bir gelişme içinde kaynaşma koşullarını sağlayarak ve hiçbir baskı altına almayarak kapitalizm koşullarında da uluslar birarada kardeşce yaşayıp kaynaşabilirler. Bunun için vasat, ulusal baskının olmayacağı bir demokrasidir.

Ekonomik ortam ve düzen ne kadar ileri olursa olsun; hatta bırakalım kapitalist düzeni, isterse "sosyalist" bir ekonomik düzende bulunsunlar ve milliyetçiliğe karşı sosyalizmin ideolojik ve insanlık değerlerinin üstünlüğü ile techiz olduklarını ileriye sürsünler, yine de tatmin edilmemiş ulusal özlemler nedeniyle bir ülkede ulusal sorun varlığını sürdürebilir. Bugün de bastırılmış, tatmin edilmemiş ulusal özlemlerin ulusların bilinçlerinde ve psikolojilerinde derin izler bırakacağı ve bunun ulusların davranışlarına yansıyacağının çeşitli örnekleri çeşitli ülkelerde sergilenmektedir.

Ulusal özlemlerin özgür ve doğal gelişmeleri saptırılırsa, saptırma ister başka bir ulusun baskısı, isterse dayanıksız bir milliyetçiliğin ulusu peşine takarak sürüklediği serüvenler ve felaketler olsun, bu bastırma ve saptırmaların ulusların bilinçlerinde ve psikolojilerinde derin ve olumsuz izler bırakacağı ve bunun ulusun gelecekteki davranışlarına da uzun süre yansıyacağı bilinmelidir.

Öte yandan Kürdistan açısından kapitalizmin bölgedeki gelişmesinin bilinen geriliğinin Kürt halkı üzerinde çağdışı bir sömürünün sürdürülmesinin temelini oluşturduğu konusu tartışma dışı bir gerçektir. Bölgede gelişebilmiş kapitalist ilişkiler, feodal ilişkileri ve aşiret ilişkilerini bütünüyle çözüp etkisizleştirmekten çok uzaktır. Bugün bölgede 200'den fazla aşiret bulunmaktadır. Ve toplumsal-ekonomik örgütlenme belli ölçülerde bu aşiretler bünyesinde gerçekleşmektedir. Toprak ağaları çoğunlukla bu aşiretlerin reisi durumundadır. Böylece ağalar, köylüler üzerindeki sömürülerinin yanı sıra siyasal denetim, baskı ve yönlendirmeyi de aşiret örgütlenmesi sayesinde gerçekleştirebiliyorlar.

Kürt halkının yaşadığı bölgelerin bu geri sosyo-ekonomik yapısı, buradaki sınıfların mevzilenmesini doğrudan etkileyen tarihsel temel olmaktadır: Bu açıdan, Kürt ulusunun sınıfsal bileşimi ve Kürtler üzerinde uygulanan milli baskının niteliği, özellikle büyük bir çoğunluğunu yoksul köylülerin oluşturduğu bu bölgede, kırsal kesimde sürdrülen sömürünün muhtevası tarafından belirlenınektedir. (Bkz: Devrimci Yol, sayı:9)

Kapitalizmin yukardan aşağıya sınırlı ölçüde de olsa geliştirilmesi nedeniyle bölgenin sosyo-ekonomik yapısı Türkiye genelindeki yapıya entegre olmakta, bir yandan sınıfsal ve ulusal baskıdan çıkarları olan kesimler aynılaşırken, diğer yandan kapitalizmin bu şekilde de olsa gelişmesi ekonomik bakımdan Kürtlerin uluslaşması sürecine katkıda bulunmaktadır. Ulus-öncesi konumlarındaki otarşik yapılar çözülmeye yönelmekte, bugün hâlâ etkisini sürdüren aşiret ilişkilerinin yanı sıra ve bunlardaki hızlı çözülmelerle birlikte, kapitalizmin yarattığı maddi ortamın ve şiddetli milli baskı politikalarının sonucu olarak Kürtler arasında ulusal bilinç de gelişmektedir. Böyle bir maddi ortam üzerinde hergün Kürt olduklarını inkar etmeleri "dağ Türkleri" olduklarını kabul etmeleri için zulüm gören Kürtler açısından bu şoven uygulamalar geri tepen bir silah olmakta ve Kürtlük bilinci kökleşmektedir. Paradoksal görünse bile şurası bir gerçektir ki, Türk şovenizminin yıllardır eksilmeyen saldırısı, Kürtlerin ulusal değerlerine  daha çok sarılmaları, ulusal bilinçlerini geliştirmeleri ile sonuçlanmıştır.

Kürt ulusal varlığının bir gerçek olması kadar bugün onlar üzerindeki ulusal baskı da bir gerçektir. Eğer bugün, 1988 Türkiye'sinde bir Kürt sorunu herkes tarafından kabul ediliyorsa ve bu sorun siyasal gündemin en önemli başlıkları arasında yer alıyorsa, bunun nedeni, Türkiye'de burjuva demokratik devrimin tamamlanmamış olmasında, demokrasinin kurulmamış olmasında, tarih içinde ve günümüzde Kürtlere özgürlük ve eşitlik verilmemiş olmasında, onların her ulusal talebinin kanla bastırılmış olmasında aranmaladır.

(1) Örneğin, Ekrat beylikleri; "Ekrat" Kürtler anlamına gelmektedir.

(2) Türklerle (Osmanlılar ile), Kürtler arasındaki ilk ilişki, Kürt Beyi İdrisi Bitlisi ile başlıyor. Yavuz Sultan dönemine kadar Osmanlı devleti Bitlis yöresine girmemiş. İdrisli Bitlisi gelmiş, Yavuz Sultan Selim'e, 'Biz böyle bir halkız' demiş, o da aşiret reislerini çağırarak, 'Biz Kürdüz diyorsanız, buraya Kürdistan diyorum, size de Kürt beyliği veriyorum' demiş" (Sadi Koçaş. Nokta Dergisi, 25 Haziran 1987)


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org