2. THKP-C HAREKETİNİN "SİLAHLI MÜCADELEYİ BAŞLATMAK ZORUNDA KALMASI" ÜZERİNE

Bildirge’de geçmiş Hareketimizin 1971 yenilgisi üzerine şu görüşler getirilmişti:

"THKP-C Hareketinin yenilgisi bir bakıma onun ‘silahlı mücadelenin (silahlı devrimin) başarıya ulaşabilmesi için Marksist-Leninist bir parti tarafından yönetilmesi, mücadelenin sınıf mücadelesinin bütün alanlarında ve tüm mücadele yöntemlerini kullanarak (elbette silahlı mücadele temel alınarak) mücadele etmesinin zorunluluğuna’ ilişkin teorik görüşlerinin kanıtlanması olmuştur denilebilir.

Zira yenilgi, bize göre bu anlayışın uygulanmasındaki başarısızlıkları içeren bir muhteva taşımaktadır. Şu veya bu nedenle böyle bir bütünlüğün sağlanılamaması veya sonuç olarak ortadan kalkmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır." (s.32)

"Gerçekten de farklı alanlardaki çalışmaların diyalektik, bütünsel bir organizasyonuna, birbirini tamamlayan bir uyumluluğa henüz ulaşabilmiş değildi. Farklı alanlardaki çalışmaların yarattığı zorunlu (...) farklı yaklaşımların giderek büyüyüp farklı ideolojik temellere oturması önlenememiştir. Ötesi böyle bir durumda parti yapılanmasında önemli zaaflar varken açık ve yoğun bir baskı döneminin içine girildi. Kazanılmış mevzilerin savaşsız terkedilmemesi ve başlıca bu gibi politik sebeplerle 12 Mart’ın kanlı saldırganlığına karşı savaşmak zorunda kalındı. Oligarşinin ülkemiz tarihinin belki en büyük takibi koşullarında bölünmeye uğranarak örgütün baştaki bütünlüğü kayboldu. Bu nokta yenilginin ortaya çıktığı noktadır." (s.35)

Bu değerlendirme üzerinde Bildirge’den sonra uzun boylu tartışmalar sürdürülmüştür. Özellikle "müzmin" D.Yol muhaliflerince bizim geçmişi tahrif ederek kendimize uydurmaya çalıştığımızı (!) kanıtlamaya yarayacak işe yarar bir "malzeme" bulmak için çok uğraşılmış, sağa sola çekmeye çabalanılmıştır.

En son genişçe hatlarıyla Devrimci Yol’da ortaya konulan değerlendirmenin temelini oluşturan bu bakış açısı ile ilgili olarak, bilindiği gibi Devrimci Yol muhaliflerinin üzerinde durduğu noktaların başında şu, "zorunda kalındı" ifadesi yer aldı. Bu ifade etrafında alabildiğine "derin" bir tartışmayı gündeme getirdiler!

Konuya (her zaman olduğu gibi) önce KSD’ci muhaliflerimiz "atladı": İşte gördüğünüz gibi "zorunda kalındı" diyerek edilgen bir ifade kullanarak öncü savaşını reddettiler. THKP-C pratiğinin ideolojisinin bir zorunluluğu olduğunu reddettiler... vs. Arkasından Aceleciler konu üzerine alelacele aynı türden bir yığın saçmalığı ortaya getirdiler. Örneğin MLSPB’ciler konu üzerinde şu biçimde "akıl" yürüttüler:

"THKP-C pratiğinin, anlayışının ürünü olduğu inkar edilerek 12 Mart’ın kanlı saldırganlığına karşı zorunlu bir direniş sonucuna vardılar. (Oysa) THKP-C’nin 1971’de silahlı mücadeleye başlaması o günlerin şartlarının getirdiği bir zorunluluk değil, politikleşmiş askeri savaş stratejislnin hayata geçirilmesidir."

Bu türden iddialar üzerinde daha önceleri de durduk. Daha doğrusu, bunların üzerinde durmaya bile değmez saçmalıklar olduğuna işaret ettik. Hala da yer yer karşılaşılabilinen bu saçmalıklardan ilkel bir kafa yapısıyla, bizim "silahlı mücadele ve öncü savaşını o günün şartlarına has bir şey olarak" gördüğümüz(!) "teorisinin sonucu olmayan ve mecburiyetten hasıl olmuş bir şey olarak" gördüğümüz (!) sonucuna ulaşıveriyorlar. Sonra da, "hayır THKP-C’nin pratiği şartların getirdiği bir zorunluluk değil; teorisinin hayata geçirilmesidir" gibi tumturaklı bir lafla karşımıza dikiliyorlar! Daha önce de yazdık. Kısaca yineleyelim. Tartıştığımız şey THKP-C Hareketinin eyleme geçme kararıyla ilgilidir.

THKP-C’nin 1970 sonlarında silahlı harekete geçmek kararı yoktu. Buna rağmen 12 Mart öncesinde bu karar değiştirilerek silahlı mücadeleyi başlatma kararı alınmıştır. (O sıralarda oportünistler tarafından bu durumun nedeni olarak, THKP-C’nin THKO’nun eylemleri sonucu olarak -rekabet gerekçesiyle- eyleme geçmek zorunda kaldığı şeklinde saçma "açıklamalar" ileri sürülüyordu.) THKP-C nin ideolojik çizgisi 2 ay içinde değişmediğine göre bu şekilde bir karar değişikliğinin gündeme getirilmesi ne anlama gelir? Bu karar değişikliğine sebep olan durum nedir? İkincisi, böyle bir karar değişikliği ve o koşullarda, 1971 başlarında silahlı eyleme geçme kararı alması doğru mudur? Bizim bu sorulara verdiğimiz cevaplar bellidir: Ülkemizde sınıflar mücadelesinin süratle keskinleşmesiyle 12 Mart öncesine gelinmesi, bir faşist darbenin artık kaçınılmaz hale gelmesi, bu şekilde bir karar değişikliğine ve silahlı eyleme geçme kararının alınmasına yol açmıştır. Ve yine bize göre THKP-C Hareketi örgütsel olarak yeterli bir hazırlık içinde bulunmamasına rağmen böyle bir karar alınması zorunlu idi. Sözkonusu eksiklikler, yenilgiye yol açacak kadar önemli olsa bile... Bizim bu görüşlerimize itiraz edilebilir ve farklı cevaplar ve farklı açıklamalar ileri sürülebilir... ve bunlar tartışılabilir. Yapılamayacak olan (ve Acelecilerimizin kendi ilkellikleri sayesinde yapabildikleri!) şey bizim düşüncelerimizden ve görüşlerimizden "THKP-C pratiğinin yani öncü savaşının ve de silahlı propagandanın temel alınmasının o günün koşullarının getirdiği bir zorunluluk olduğunu söylediğimiz" sonucunu çıkarmaktır.

Çoğu kere, anlaşılması son derece basit olan bazı görüşlerimiz etrafında anlamsız tartışmalara girişiliyor, söylenilenlerle hiç ilgisi olmayan saçma sonuçlar çıkarılıyor. Ve bu nedenle anlaşılması son derece basit olan görüşlerimiz üzerinde yeniden açıklamalarda bulunmak zorunda kalıyoruz. Bunun nedeni, karşımızdakilerin en basit şeyleri anlayamayacak (henüz orta, öğrenimini tamamlamamış!) bir seviyesizlik içinde bulunmaları değildir sadece. Onların çoğunlukla henüz belirli bir Marksist eğitim geçirmeden; hatta Mahir’in diğer yazılarını bile doğru dürüst incelemeden, Kesintisiz II - III’den ezberlenmiş bazı cümlelerle "teorik tartışma" yapmak zorunda kaldıkları doğrudur ve karşılaştığımız ilkelliğin bir nedeni budur. Ama onların çoğu kere, herkesin antayabileceği ve kimsenm itiraz edemeyeceği kadar basit konular etrafında anlaşılmaz bir mantık silsilesiyle ilgisiz sonuçlar çıkarıp durmalarının esas nedeni bu değildir. Söylenilenlerden, tamamen ilgisiz saçma sonuçlar çıkarıp durmalarının esas nedeni, içinde bulundukları hareketin teorik zayıflığı nedeniyle, kendilerini sadece bilinç derecesi son derece düşük ve iyi niyetli bir takım genç unsurları kazanmak zorunluluğuyla sınırlandırmalarıdır. Teorik tartışmayı "adam kazanmak" için yapılan bir mücadele olarak anlarlar.(4) Ancak karmaşık sorunları anlayamayacak kadar düşük bilinç seviyesindeki kişileri kazanabilecekleri için, onlara uygun bir basit suçlama düzeyinde kalmaya, iki satırda bir ağıza alınmaz küfürler savurmaya mecbur hissederler kendilerini. Sen ne söylersen söyle, sen hangi konuyu tartışırsan tartış, onların bunlarla ilgilendikleri filan yoktur. Senin kullandığın herhangi bir cümle ya da kelimeyi alacaklar, ondan Marksist düşünce açısından bile değil, basit mantık ilkeleri açısından da saçma görülmesi gereken sonuçlar çıkaracaklar, "senin geçmişi böylece çok açık (!) olarak reddettiğini," vb. kuvvetle tekrarlayarak, bunu her vesileyle tekrarlayarak, konuları etraflıca tartışabilecek bir seviyede olmayan iyi niyetli bir takım unsurları bu şekilde şartlandıracaklardır.

Bu grupçukların taraftarlarının çoğunluğu, bu nedenle, lise ve ortaokul seviyesindeki iyi niyetli fakat çok genç, bilinç seviyesi düşük unsurlar tarafından oluşur. "Teorik tartışma" da bu tabana uygun düşen daha doğrusu ona hitabeden bir nitelik taşır. (Teorik zayıflık kuvvetli (!) suçlama ve küfürlerle giderilmeye çalışılır.) Tartışmalarında en çok karşılaşılan şey, herhangi bir konudaki sıradan bir görüş karşısında "çok açık olarak görüldüğü gibi" diye başlanılarak, "öncü savaşının, silahlı propaganda, vb. her şeyin reddedildiği" şeklinde sonuçlara ulaşılmasıdır. "Çok açık olarak görüldüğü gibi geçmiş ‘kendiliğinden nitelikli bir süreç sonunda oluşmuştur’ denilerek reddediliyor! ‘Sosyalist blok parçalandı’ denerek Mahir inkar ediliyor! ‘Zorunda kalındı’ denilerek, öncü savaşının THKP-C’nin teorisinin bir sonucu olduğu reddediliyor..." vb.vb...(5)

THKP-C’nin silahlı hareketi başlatma nedeni ile ilgili olarak kullandığımız "zorunluluk" ifadesi üzerine KSD ve diğer aceleci grupların (ve de bir yıllık gecikmeyle Askıcıların) getirdikleri teorik tartışma, diğer bütün tartışmalarda olduğu gibi yukarıdaki metodolojik temel üzerine kurulu bir mantıksızlık örneği olmaktan öteye hiçbir anlam taşımaz.

Bunun yanısıra, TDAS’nın takipçisi olmaları nedeniyle diğer aceleci grupların "anası" sayılabilecek olan HD֒cüler farklı şeyler de söyleme ve konuyla ilgili olarak daha akıllıca bir şeyler söyteme çabası içindedirler. Onlar:

"THKP-C’nin 1970 sonlarında silahlı eyleme başlama kararının olmadığı bir gerçektir. THKP-C’nin gerekli hazırlığı tamamlayamadan gelişen sınıflar mücadelesi sonucu harekete geçmek zorunda kaldığı da bir gerçektir." ("Cephe")

diyerek, bizi onayladıktan(!) sonra, bizim tahrifatımızın "zorunluluğun nedeni" üzerine olduğunu söylüyorlar. THKP-C 12 Mart faşizmine karşı değil, Erim hükümetinin yüzünü açığa çıkarmak için harekete geçmiş! Bu, baştan beri gördüğümüz öteki Acelecilerinkinden çok daha "mantıki" bir tartışma sayılabilir. THKP-C hangi nedenle harekete geçmek zorunda kaldı?
Tartışma "mantıki" ama, buna getirilen cevap daha önce de betirttiğimiz gibi ezbere söylenmiş laftardan başka bir şey değil. THKP-C Hareketi silahlı mücadeleyi başlatma doğrultusundaki kararını 12 Mart’tan çok önce almıştır. Harekete geçme kararının alınması (yani zorunluluğun doğması!) 12 Mart’tan öncedir.(6)

"Erim hükümetinin yüzünün açığa çıkarılması için harekete geçildi" görüşünü kanıtlamak için getirilen "şubat ayı içinde de bazı eylemler yapıldı; ama örgütü kitlelere tanıtan asıl eylemler 12 Mart’tan sonra; Erim hükümeti zamanında oldu" türünden açıklamalar da bir şey ifade etmez.

Sorun, örgütü kitlelere hangi eylemin tanıtıp tanıtmadığı değildir. Önemli olan da bu değildir. Örgüt, harekete geçme kararını hangi sebeple almıştır? Baştangıçtaki kararını ne zaman ve neden değiştirmiştir? Sorun budur. Bu sorulara verilecek cevaplar içinde, şüphesiz en saçması, "Erim hükümetinin yüzünü açığa çıkararak, faşizme erken doğum yaptırmak için THKP-C’nin silahlı mücadeleyi başlatmak zorunda kaldığı" şeklinde olanıdır. Zira harekete geçme kararının alınması, bu nedenle Mahir’in, Ulaş-Ziya-Cevahir’le birlikte İstanbul’a geçmesi ve birçok silahlı eylemin örgütlenmesi, Erim hükümetinden ve 12Mart’tan çok öncelerine rastlar.

Bütün bunlar apaçık ortada duruyorken, "THKP-C’nin Erim’in yüzünü açığa çıkararak, faşizme erken doğum yaptırmak için harekete geçmek zorunda kaldığını" söylemek neyin nesidir? İşin ilginç tarafı böyle bir saçmalıkla da yetinmeyip, böyle bir saçmalığı paylaşmamamız nedeniyle bizi "THKP-C’nin eyleminin muhtevasını reddetmek, onu faşizme karşı direnişe indirgemek"le suçlamaya da (hem de iddialı iddialı!) girişmeleridir. Sözde biz THKP-C’nin "Erim’in gerçek yüzünü açığa çıkarmak için harekete geçtiğini" (!) saklamak istiyormuşuz! Geçmiş hakkında kulaktan dolma 3-5 laftan başka doğru dürüst hiçbir şey bilmeyenler bu cehaletlerinin ürünü olan saçmalıkları kabul etmeyenlere karşı rasgele çamur atıp durmaktan vazgeçmelidir. Başkalarına attıkları çamurun bir değer ifade etmesinden değil, hiç değilse ikide bir gülünç duruma düşmemek için...

THKP-C’nin "Erim hükümetine karşı değil de 12 Mart’a karşı harekete geçmek zorunda kaldığını" söylemek "THKP-C’nin eyleminin muhtevasının reddedilmesi" mi olur? THKP-C’yi faşizme karşı direnişe "indirgemek"mi olur?

THKP-C’nin "eyleminin muhtevası" politikleşmiş askeri savaştır. Bu, 12 Mart’tan önce için de, sonra için de geçerlidir. THKP-C 12 Mart’a karşı da harekete geçmiş olsa, daha önce daha başka nedenle de harekete geçmiş olsa "Erim hükümeti yüzünden harekete geçmek zorunda kaldığı" da varsayılsa, bu değişmez. Politikleşmiş askeri savaş, siyasal mücadelenin silahlı eylem temelinde yürütülmesi demektir. Elrom eylemi, THKP-C Hareketinin yürüttüğü eylemler içinde (Erim hükümetinin gerçek yüzünü açığa çıkarması ve mevcut faşist yönetime erken doğum yaptırtması nedenleriyle) siyasal sonuçları bakımından en önemlisidir. Ama, buradan kalkıp THKP-C’yi bu eylemlerden ibaret ve onunla başlayan bir şey olarak görmek saçmalıktır. Ayrıca, bu saçmalığın reddini politikleşmiş askeri savaş metodunun temel alınmasının ve politikleşmiş askeri savaş stratejisinin reddi olarak görmeye kalkmak da, bu kez aynı saçmalığı 3 katına çıkarmak demektir.

THKP-C politikleşmiş askerî savaş metodunu temel mücadele metodu olarak tespit etmiştir. Başlangıcında (öncü savaşı aşamasında), silahlı propaganda yöntemlerinin temel olacağı bir halk savaşı (politikleşmiş askeri savaş stratejisi) boyunca yürütülecek mücadelenin bütün süreç boyunca temel metodu bu olacaktır. Bunlar THKP-C tezlerinin tartışmasız tespitleridir. THKP-C bu tespitler doğrultusunda 12 Mart öncesindeki mevcut somut koşullarda harekete geçerken 12 Mart’ı hesaba katmamış, kaale almamış mıdır? Bunu söyleyebilmek için THKP-C’nin koşulları hesaba katmayan düz bir mücadele anlayışına sahip olduğuna inanmak gerekir. Ama eğer, öyle olsa M.Çayan "geç kalmaktan" söz edebilir miydi? Bir zorunluluk söz konusuysa, şartlar hesaba katılıyor demektir. Geç kalınmasından söz ediliyorsa, bir zorunluluk söz konusu demektir. Ve de THKP-C kurulduktan sonra, belirli bir süre harekete geçme kararı yoksa, ve daha sonra (şu veya bu nedenle!) bu kararını değiştirmiş ise şartları (yani şu veya bu nedenleri!) hesaba katıyor demektir.

Koşulları hesaba katmayan düz bir mücadele mantığını geçmiş harekete mal etmeye çalışanlar vardır. Ve bunlar bizim koşulları hesap etmeyen düz bir mücadele mantığının geçmiş harekete mal edilemeyeceğini ileri sürmemiz karşısında, bizim silahlı mücadelenin bazen temel olduğunu bazen de temel olmadığını söylediğimizi ileri sürebilmektedirler. Bu gerçekten şaşırtıcı saçmalar dizisine yeni bir katkıdır. Acelecilerin bir kısmı, "THKP-C’nin başlangıçta silahlı mücadeleyi başlatma kararının olmadığını, bu kararın daha sonra değiştirilmek zorunda kalındığını" kabul ediyorlar. O halde, başlangıçta hatta hareket PARTİ haline dönüşmüş olmasına rağmen silahlı mücadeleyi başlatma kararı vermemiş olabiliyor. Aceleciler "THKP-C’nin kurulduktan sonraki dönemde idelojisinin yanlış olduğunu, partinin silahlı mücadelelenin temel olduğunu kabul etmediğini" mi düşünmektedirler? Özellikle MLSPB’ciler böyle düşünüyorlar olmalılar; çünkû on1ar:

"Silahlı mücadelenin temel olduğunu, ancak belirli dönemlerde başvurulup belirli dönemlerde başvurulamayacağı görüşü silahlı mücadeleye başvurulmadığı dönemlerde pasifist mücadele metotlarına başvurulabileceğini meşrulaştırma görüşüdür."

diyerek hem de tumturaklı ifadelerle THKP-C’nin kurulduktan sonra bir dönem "pasifist mücadele metotlarını"(!) temel aldığını (!) (yani M-L olmadığını) iddia etmektedirler ki üstelik onlar PARTİ olmadan da silahlı mücadelenin kesintisiz uygulanmasını-pasifist olmamak için (!)- şart koşmaktadırlar!

Genelde silahlı mücadelenin, özelde ise silahlı propagandanın temel mücadele biçimi olarak tespit edilmesinden kalkılarak, düz bir mücadele anlayışına, tek düze bir mücadele çizgisine varılamaz. Koşulları hesaba katmayan, keyfilik ve hesapsızlık üzerine kurulmuş düz ve anti-diyalektik bir mücadete anlayışına varılamaz. Doğru bir mücadele anlayışına sahip bir öncü savaşçı partinin silahlı eyleminin başarıya ulaşabilmesi için, içinde bulunulan somut koşullara, yığınların psikolojik eğilimlerine, karşı devrim güçlerinin taktiklerine uyumlu bir mücadele çizgisi zorunludur. Böyle bir politik perspektifle yönetilmeyen bir silahlı hareket asla başarıya ulaşamaz. Silahlı mücadelenin, devrimimizin temel mücadele yöntemi olarak tespiti bir soyutlamadır ve bu soyutlama mekanik bir yorumlamayla, koşullar ne olursa olsun sürekli silahlı ayaklanma anlayışı olarak anlaşılamaz. Proletarya partisinin doğru bir politik-askeri önderlik çizgisi izleyebilmesi, ancak sınıf mücadelesinin somut gelişmelerinin, yığınların psikolojik eğitimlerinin, karşı devrim güçlerinin taktiklerinin ve kendi-sübjektif konumunun doğru bir değerlendirilmesi ile olanaklıdır.

Bildirge’de konuya ilişkin olarak şöyle deniliyordu:

"İşte, gerek bir kavram kargaşası yaratarak, bulanıklık yaratarak, geçmişin inkarı eğilimini geliştirmeye çalışanların, gerekse bir kavram fetişizmi içinde güya geçmişi savunanların da ortak çıkış noktalarından bir tanesi bu, THKP-C Hareketinin her koşulda sürekli ve düz bir mücadele mantığına sahip olduğu iddiasıdır. Bu yoruma göre evrim ve devrim aşaması içiçe geçmiştir demek (ya da silahlı mücadelenin temel mücadele biçimi olması) sürekli devrim aşamasında olduğumuzu ileri sürmek, her koşulda tek düze silahlı mücadele sürdürmek demektir."(s.36)

Böyle bir düşünce tarzının kabul edilemeyeceğini de belirterek, konu ile ilgili M.Çayan’dan (hem de altını çizerek!) bir alıntı da yapmıştık. Alıntıda Mahir şöyle yazıyordu:

"Bundan böyle, bütün legal yolların tıkanmasından emekçi kitlelere karşı tenkil politikasının en gaddar bir şekilde sürdürülmesinden dolayı, kitlelerle diyalog kurmanın ve onları devrim saflarına çekmenin temel mücadele biçimi silahlı propagandadır."

Buna karşılık, bütün Aceleci gruplar (ve onların temel müttefiki KSD?) Mahir’in bu görüşlerini yanlışlıkla yazılmış şeyler olarak, veya Kesintisiz II - III’de "bizim işimize gelen"(!) bir yer olarak görüp, birlikte bizim görüşlerimize karşı çıktılar. THKP-C’nin koşulları hesap etmeyen düz bir silahlı mücadele anlayışına sahip olduğunu, bunun da silahlı mücadelenin temel olmasının zorunlu bir sonucu olduğunu ileri sürdüler.

Peki, ama Mahir Çayan ne diye böyle bir şey yazıyor? Aynı şey Mahir’in başka yazılarında da olduğu için, yanlışlık eseri yazılmış da denemez. Bizim görüşlerimize şiddetle karşı çıkanlar bu paragraftaki ifadeleri açıklamaya bir türlü yanaşmazlar. Yoksa, Mahir’e "silahlı mücadelenin sadece 12 Mart’taki gibi koşullarda temel olduğunu" ileri sürdüğü için (!) ( kendi kafalarına göre yukardaki paragraf ancak böyle yorumlanabilir! ) fena halde pasifist- veya Devrimci Yolcu!- demek zorunda kalabilecekler. Bu yüzden en iyisi konuyu gargaraya getirip, D.Yol’a yüklenmek! Acelecilerin kafalarının çapı, ezberledikleri iki cümleden farklı olarak söylenecek üçüncü bir cümleyi anlayamayacak kadar küçük.

Tabii ki, ne Mahir’in ne de bizim ifadelerimizden, ne politikleşmiş askeri savaş stratejisinin sadece 12 Mart dönemine özgü olduğu ne de silahlı mücadelenin uygulanmadığı koşullarda "pasifist mücadele metotlarının temel olacağı" gibi saçma sonuçlar çıkarılamaz. (Bu sonuçlar sadece sahiplerinin ilkelliklerine aittir.) THKP-C silahlı mücadeleyi ve politikleşmiş askeri savaşı, halk savaşı sürecinin bütün aşamalarında politik mücadelenin temel metodu olarak belirlemiştir. THKP-C’nin bu stratejik tespiti, örneğin kuruluşundan sonraki henüz silahlı mücadeleyi başlatma kararının bulunmadığı koşullarda da geçerli (sabit) olan bir tespitti. Yukarda, Mahir’den yaptığımız alıntı, stratejik tespit ışığında harekete geçilirken somut koşulların hesaba katıldığının bir delilidir. Mücadele bir kez başladıktan sonra, artık dur durak yoktur denebilir mi? Bu anlayış ancak olgunlaşmış bir milli krize karşılık düşen ayaklanma anlayışının sürekli saldırı taktiklerine ait olabilir. Uzun ve inişli çıkışlı bir devrim süreci olan halk savaşı sürecinde böyle bir anlayışa yer yoktur. Silahlı eylemle, barışçıl mücadele yöntemleri, birbiriyle karmaşık ve diyalektik bir ilişki içinde görülebilir. Mücadelenin genel düzeyinin iniş çıkışlarında silahlı eylemle, barışçıl ve yasal mücadelelerin iniş çıkışları dengesiz ve eşitsiz bir gelişme seyri gösterirler. Silahlı eylemlerin yükseldiği dönemler, kaçınılmaz olarak karşı-devrimin de baskılarının arttığı ve barışçıl mücadele olanaklarının daraldığı dönemlere karşılık düşer. Silahlı eylemin (çeşitli nedenlerle) düşüş gösterdiği dönemlerde nispeten barışçıl mücadele yöntemlerinin gelişmesi söz konusu olur. Silahlı ınücadelenin temel olarak belirlenmesi de problemleri çözmez. Ve de, silahlı mücadelenin kaçınıtmaz olarak gerilediği dönemlerde barışçıl çalışmaların gelişmesinin söz konusu olması, silahlı mücadelenin temel belirleyiciliğini (örgüt yapısının oluşumu ve uzun dönemli stratejisi ve ona bağımlı taktikleri açısından) ortadan kaldırmaz. Genel çizgisi içindeki yeri itibariyle barışçıl mücadelelerin ve açık-legal örgütlenmelerin geçiciliği, istisnailiği ve istikrarsızlığı ortadan kalkmaz.

Aceleciler, D.Yol’a mutlaka karşı çıkma konusunda birbirleriyle yarışırlar. Kim en çok karşı çıkarsa, en eceleci o olacak diye düşünüyor olmalılar. Bu konuda da aralarında yarıştıkları için, "Cephe" dergisi de, "geçmiş hareketimizin düz ve koşulları hesap etmeyen ve sürekli silahlı ayaklanma anlayışına sahip olduğunu, bizim bu suretle politikteşmiş askeri savaş metodunun temel olmadığını sadece 12 Mart’a has bir taktik olduğunu söylediğimizi" geveler durur... Aynı derginin aynı sayfalarında bir yandan da THKP-C’nin neye karşı harekete geçmek zorunda olduğunu açıklamaya uğraşıp durduğunu unutarak, TDAS’daki, silahlı mücadelenin temel mücadele biçimi olarak tespit edilmesi demek, her zaman, her ay, her gün silahlı mücadelenin temel alınması demek değildir biçimindeki ifadelerini bir tarafa bırakarak...

Ayrıca bu konu ile ilgili olarak, THKP-C Hareketini, faşizme karşı direnişe indirgemek gibi anlamsız lakırdılar da ediliyor. Neymiş? O, faşizme karşı değil oligarşiye karşı mücadele vermiş! Ne mühim icatlar!! Faşizme karşı direniş ile, oligarşiye karşı savaş arasında mühim bir ayrım keşfetmeye kalkmak saçmalığın dik âlâsıdır. Bu anlayışların arkasında bir parça da faşizme karşı mücadeleyi "faşizmin tırmanışını önleyerek oligarşik devleti koruma olarak" gören revizyonist teorilerin bulaşıkları vardır. Öncü savaşı oligarşiye saldırırken, faşizme karşı mücadele oligarşiyi hedef almayacak! O halde THKP-C’yi faşizme karşı direnmiş olarak gösterirken öncü savaşı reddedilmiş olacaktır! Bu türlü safsatalarla uğraşmaktan, öncü savaşını faşizme karşı mücadeleden, ya da (tersini söyleyelim) faşizme karşı mücadeleyi oligarşiye karşı savaştan ayırmaktan, öncü savaşını, bugün ülkemizdeki kıyasıya bir çarpışma zemini üzerinde süregiden anti-faşist direnişten bağımsız bir şey gibi görme alışkanlıklarından vaz geçilmelidir.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org