"Türkiye  Devriminin
   Acil Sorunları"
   broşürü hakkında
   birkaç söz...
 
 

 (*) Bu yazı ilk kez Mayıs 1976 tarihinde yayınlanmıştır.

İçinde  bulunduğumuz koşullarda Devrimci Hareketimizin en önemli sorunlarından bir tanesi şüphesiz ki geçmişin devrimci bir tarzda değerlendirilmesi, teorik düzeyde olduğu kadar örgütsel ve     siyasi pratik açılarından da eleştirilmesi, bu suretle  hareketin hatalarından arındırılarak daha üst bir siyasi helezonik   yükselişinin, daha geniş bir helezonik yükselişin kavranılışını    olanaklarının sağlanmasıdır.

Ülkemiz solu 1971 Devrimci Hareket yenilgisinin yarattığı bir ortamın, yenilginin olumlu ve olumsuz etkilerinin çok açık bir şekilde hissedildiği bir ortamın ve buna bağımlı olarak da hızlı bir ayrışım sürecinin içinde yaşıyor. Gündelik hayatta ve somut siyasi pratik içinde karşılaştığımız pek çok sorun; örgütsüzlük, dağınıklık, kararsızlık, siyasi ve ideolojik istikrarsızlık bu maddi ortamın ürünleridir.

Bu sürecin devrimci bir tarzda tamamlanabilmesi için; olumlu yönde geliştirilebilmesinin sağlanabilmesi için devrimcilere oldukça önemli görevler düşüyor.

Ancak bu görevlerin yerine getirilebilmesinin, bilimsel ve devrimci bir tarzda teorik sorunların ileri çözümlere ulaştırılabilmesinin, sol hareketin 50 yıllık sığ, kolaycı ve kısır teorik çerçevesinin 1971 hareketinin teorik ve pratik canlılığı içinde yırtılıp aşılabilmesinin birden çok engeli vardır.

Bu engellerin en başında da hiç şüphesiz ülkemiz solunda ideolojik mücadele, teorik tartışma diye kara çalmanın ve küfürün  geçer akçe olmaya hala devam etmesidir.
Ülkemiz solunun adeta yapısal bir özelliği olarak teorik seviye düşüklüğü içinde sayısız "teorisyen" eline geçirdiği mühürlerle                       önüne gelen herkesi oportünist, revizyonist, anarşist, goşist diye damgalamakta bu curcuna içinde iş tam bir sağırlar diyaloğuna dönüşmektedir.

Teorik tartışmanın, ideolojik mücadelenin bir "ahlaki" koşulu vardır. Eleştirilen görüşün ne olduğunun dürüstlükle ortaya konulması ve eleştirinin bu çerçevede sürdürülmesi. Bu konudaki ters tavırlar bugüne kadar olduğu gibi bugün de sürüyor. Hareketimizin geçmişi hakkında bugüne kadar yöneltilen sözde eleştiriler böyle bir yaklaşımdan öteye hiç geçememiş, kara çalma, küfür ve tahrifat Devrimci Hareketin geçmişinin ele alınışındaki temel metot olmuştur.

Çeşitli kliklere mensup "kalemşorlar"  M.Çayan'ın yazılarında ileri sürdüğü görüşler ortada dururken onunla uzaktan yakından ilgisi olmayan görüşleri Devrimci Harekete izafe ederek sayfalarca "eleştiri'ler" düzmüşlerdir.

Örneğin çoğu kez M.Çayan'ın emperyalistlerin bütünleşerek tek bir emperyalizm meydana getirdiğini, bütün dünyada sürekli faşizmin olduğunu, tek bir ülkede devrim yapılamayacağını  savunduğunu ileri sürmüşler ve M.Çayan'ı troçkistlikle suçlamışlardır. Bu tür namussuzca tahrifatlar PDA'cılar tarafından  M.Çayan'ın "Dünya savaşı çıkmasına sebep olacağı için ulusal  kurtuluş savaşlarına karşı çıktığı" iddialarına kadar vardırılabilmiştir.

Son Zamanlarda bu kervana yenileri ekleniyor. Bu küfür kampanyasına katılanların bir kısmının  M·Çayan'ın "eski" mücadele arkadaşı olması belki üzücüdür ama, bu  bize ülkemiz solundaki oportünist geleneğin bir mirası gibidir... Onlar da bu oportünizmin çok uzun "siyasi tecrübesi"ni devam ettiriyorlar.

Onlara ve diğerlerine, eski yeni tüm dönek ve revizyonistlere söylenecek çok şey var. Onlann tüm tahrifat ve karalamalarını açığa çıkarmak boynumuzun borcudur. Bu içinde bulunduğumuz ayrışım sürecini tamamlayabilmenin de bir gereği... Ama onlardan evvel "kimden yana" oldukları bilinmeyen(!) öyle birileri var ki öncelikle bunlara söylenecek üç beş laf var...

Bundan bir yıl kadar önce Türkiye Devriminin Acil Sorunları  adı altında bir broşür yayınlandı. Mahir Çayan'ın görüşlerini  temsil ettiklerini ilan ederek ilginç görüşler ileri sürüldü. "Akılsız dostun olacağına, akıllı düşmanın olsun" diye bir söz vardır. Aslı geçen broşürü okuduktan sonra bu söze bir kere daha  hak vermemek elde değil!

Bu tür bir girişimin (Türkiye Devriminin Acil Sorunları) hangi tarihi zorlamanın ürünü olduğunu belirtmekle işe başlayalım.

İyi niyetli bir ele alışla şunu söyleyebiliriz: Bu broşürü yazanlar M.Çayan'ın yazdıklarını anlayamamanın, kavrayamamanın sıkıntısı ile, bu anlayamadıklan görüşleri her türlü saldırıya karşı koruma isteği içinde bocalayan insanlardır. Çalışmalarının amacı anlayamadıkları ve saldırıya uğrayan bir teorinin doğruluğunu ispattı.Böyle bir zorlama zorunlu olarak yeni "teorisyen"lere Amerikalar keşfettirdi, orijinal  teoriler icat ettirdi.

Fakat broşürün bütünü dikkatlice okunduğunda yukarıda söylediğimiz gibi bir yaklaşımı sonuna kadar saklı tutma imkanını bulamıyoruz; çünkü broşürün zorunlu siyasi sonuçları hiç de     masumane niyetlerle başlanılmış bir çalışmadan çıkanlacak sonuçlar değildir. Ülkemizde büyük sempati toplamış bir hareketi savunuyorum maskesi altında, o hareketin ideolojik, teorik   temellerini tahrip eden, değiştiren, tanınmaz hale getiren; ve yarattığı karışıklık içinde de bu hareketle gerçek bir ilişkisi   olmayan bambaşka bir "olay'  için parsa toplamaya çalışan, art niyetli bir çaba olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle bu durum bizleri broşür hakkında kısa bir değerlendirnıe yapmaya zorladı.

Broşürün girişinde TDAS'na duyulan ihtiyaç şöyle belirtiliyor:

 "Politikleşmiş askeri savaş stratejisinin teorik temelleri Mahir Çayan yoldaş tarafından çeşitli yazılarda açıklanmıştır ve bu yazılar mutlaka okunması gereken temel kaynak niteliğındedir. Ancak yazıldıkları zaman ve şartlar sonucu -en yenisi üç yıl önce yazılmıştır-  bu yazılar günümüz acil sorunlarının tamamına yeterli çözümler getirememektedir. Bunun nedeni emperyalist sistemde geçmişte belirti şeklinde olan gelişmelerin açıklık kazanmış  olması, bu gelişmelerin ülkemize yansıması ve Türkiye  solunun durumudur. Yeni şartlar, yeni sorunlar doğurur   veya geçmişte üzerinde durulmayan, önemsenmeyen sorunları öne çıkarır, onlara açıklık kazandınlmasını zorunlu Kılar" (TDAS, s.1-2).
 

Yazı, Mahir Çayan döneminde "Emperyalist sistemde belirti şeklinde olan gelişmelerden" ve bu gelişmelerin şimdi açıklık kazanmasından söz ediyor. Mahir Çayan'ın göremediği "yeni" gelişmeler nelerdir acaba? "Yeni şartlar yeni sorunlar doğururur" bu doğruya kimsenin bir diyeceği yok yalnız bu yeni şartlar nelerdir? Veya 1971'de belirti halinde, 19751erde egemen olan, "yeni" olan gelişmeler nasıl açıklanır? Broşürde bu konularda yeterli bir cevap bulmak mümküıı değildir. Ne yeni diye ileri sürülen gelişmelerin yeniliğine, ne de bu "yeni" olan şeylerden çıkartılan sonuçlara katılma imkanı bulunabilir. Yeni  diye ileri sürülen konular uzun yıllardır sol hareket içinde tartışılan-bilinen konulardır. Bu sözde "yeni" olan entegrasyon ve eşitsiz gelişme kanununun rolünün ikincilliği, eskisi gibi işlemediği iddiaları gibi tamamen anti-marksist görüşler ve tahlillerden çıkartılan sonuçların ise (tek emperyalizm-tek politika -tek devrim stratejisi ve bundan çıkan "orijinal" öncü savaş  ve mücadele tarzı anlayışlarının da) büsbütün anti-marksist ve  anti-leninist görüşler olması da kaçınılmazdır. Peşinen ve altını  çize çize söylemeliyiz ki özünde son derece sağ görüşler olan bu "sol" lafızlı görüşlerle ne M. Çayan'ın ne de tümüyle Devrimci Hareketin görüşlerinin bir ilgisi yoktur ve tam tersine onlarla  taban tabana zıt görüşlerdir.

Eklemeliyiz ki, bu "gerici" sonuçlara, son derece karışık ve teoriye yapılan son derece ilginç "katkı"larla ulaşılmaktadır. Tam bir kafa karışıklığının ürünü olan broşür M.Çayan'ın görüşleriyle çelişen iddialar açıkça savunulamadığı, kendisiyle taban tabana zıt olan M.Çayan'ın görüşlerine "monte" edilmeye çalışıldığı için iyice içinden çıkılmaz bir keşmekeşe dönüşmektedir.

Şimdi, M.Çayan arkadaşın karıştırdığı(!) bunalım, buhran, kriz konularına "açıklık" kazandırmaya çahşan arkadaşlarımızın kafalarında konunun ne kadar açık(!) olduğunu görelim. Sonra emperyalist sistemdeki "yeni" gelişmeleri ele alalım, ayrıca yukarıda söylediğimiz gibi bu yazılarla M.Çayan'ın   söyledikleri arasında herhangi bir ilişki olup olmadığını saptamaya çalışalım.

BUNALIM-BUHRAN-KRİZ'LE İLGİLİ TANIMLAMALAR
VE "AÇIKLIK" ÜZERINE

(1975 Mayıs'ında yayınlanan metnin bu bölümünde TDAS broşürünün Bunalım-Buhran-Kriz konusu üzerine yaratılan karışıklık üzerinde durulmaktadır. Bu konuda, Mahir Çayan'ın karıştırdığını(!) düşündükleri bunalım-buhran-kriz gibi kelimelere açıklık getirilmek üzere, sağdan soldan toplanan bilgilerin birbirine eklenmesiyle ulaşılan sınırsız karşıklıkla uğraşılmaktadır. Biri Osmanlıca, biri Türkçe, biri de Fransızca olan aynı  anlamlı kelimelerin sözde ayrı ayrı tanımlanması sonra da herşeyin birbirine karıştırılması konu edinilmektedir.)

Buhran ve bunalım kelimelerine ayn ayn anlamlar yüklemek ve bu "ayrı" kelimelere göre tahliller, tanımlamalar yapmak ilk bakışta "teori" yapıyorum görünümünü vermiş olmalı arkadaşlara. Sonra sıkışınca, kelimeler yüklendikleri anlamlardan ayrılıyor ve acaip bir kavramlar kargaşası ortaya çıkıyor. Halbuki,   arkadaşlar kelimeleri suçlamasınlar, karışıklığın kaynağı kendi  kafalarındadır gerçekte. Kelimeleri yenidien tanımlamak ihtiyacı duyuyorlar; kafalarının karışıklışını bu kelimelere farklı nlamlar yükleyerek gidereceklerini sanıyorlar. İkinci adımda hataları büyüyor, kendi yarattıkları kavramlarla nesnel süreçleri açıklamaya çalışıyorlar. O zaman da kolayına kaçıyorlar işin; nesnel süreçleri kavramlara göre çarpıtarak açıklamaya girişiyorlar. İşte o zaman teorinin de bilimin de hakkından geliyorlar!

Emperyalizmin genel bunalımından kastedilen, sistem olarak kapitalizmin asalak ve çürüyen bir hal alması, tarihsel olarak üretici güçlerin gelişimine engel teşkil etmesidir. Emperyalizmin genel bunalımı, ekonomik buhrandan (veya bunalımdan) -ki biri Osmanlıca, diğeri Türkçe, kelimeler arasında fark bu!!- farklı olarak sistemin siyasi, kültürel, iktisadi bütün alanlarda toptan çöküşe gitmesidir. Sistemin genel bunalımından  ayrı olarak kapitalizmin irsi bir hastalığı olan devrevi buhranlar vardır.
 

EMPERYALİZMİN III. BUNALIM DÖNEMİ VE
POLİTİK SONUÇLARI

 Arkadaşlar  Çayan'ın görüşlerini  "derinleştirmeye"  devam ediyorlar:

"Emperyalist sistemdeki son üç yıldır iyice belirginleşen değişimlerin iyi anlaşılması..."(TDAS, s.5).

"Emperyalizmin III. bunalım dönemi incelenirken genellikle bu dönemin temel özellikleri incelenir, bu özelliklerde meydana gelen değişimlerden bahsedilmez. Bunun nedeni III. bunalım dönemi emperyalizmin son bunalım dönemi olacaktır, yanlış yargısına dayanmaktadır"(s.58)

"Böylece emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişinde değişimler ortaya çıkar. Günümüz emperyalizmin III.  bunalım döneminin özelliklerinin olgunlaştığı, yerini yeni özelliklere bırakmaya başladığı bir geçiş dönemidir"(s.108).

Yukarıda içinden çıkamadığımız olayı şimdi daha biranlıyoruz."...Tekelci kapitalizm ...bunalımdan çıkabildi"(s.83) ifadesi acaba III. bunalılımdan çıktı anlamına mı geliyor? Hayır öyle de olamaz; çünkü, günümüz emperyalizmin III. Bunalım  döneminden IV. bunalım dönemine geçiş dönemidir diyor yukarda arkadaşlar. 1958 günümüz değil geçmiş bir dönemdir.

Broşürde ileri sürülen "yeni" özelliklerin ilki emperyalist ülkelerarası ilişkilerde ortaya çıkıyor. Bu "yeni" olayı açıklayabilmek için arkadaşlarımız kendi kafa karışıklıklarına uygun bir   şekilde nesnel süreçleri kafalarındaki hatalı, tutarsız tasniflere  uydurmaya çalışıyorlar.

Emperyalist ülkelerarası ilişkiler meselesinde işin içinden  çıkamayanlar çok kaba bir yol keşfediyorlar: 'Eşitsiz gelişim kanunu değiştirmek". Bu kanunu  değiştirince bütün sorun halloluyor (!). Eşitsiz gelişim kanunu ortadan kaldınlınca (tabii kendi hayallerinde ortadan kaldırabilirler, çünkü o kanunun
varlığı hayal ettikleri ile bilim arasındaki en büyük engeldir ) kafa karışıklığını, saçmalığı, eklektisizmi teori diye bilim diye yutturabilirler.

"ABD'yi gerileten ve diğer emperyalist ülkeleri ilerleten temel faktörler nelerdir?" (s. 71). Bu sorunun cevabı kapitalizmin  eşitsiz gelişim yasasında yatar. Kapitalizmin anarşik işleyişi ve  sıçramalı gelişimi bu yasa ile ifade edilir. Bu marksizmin abc sidir. Oysa bu arkadaşlara göre sorun böyle değildir. Devam ederek:

" . Eşitsiz gelişim kanunun varlığından bahsetmek yetersizdir. "(s. 71) "ABD teknololik önder olduğu halde üretimde verimlilik artışı yavaşlamış ve ABD hegemonyasının açık yansıması olan dolar çökmüştür. ABD'nin  gerileyişi, emperyalist ülkelerarası çelişkilerle, diğer emperyalist ülkelerin sıçramalı bir gelişimle ABD ye yetişmesiyle açıklanamaz...O halde ABD ile diğer  emperyalist ülkeler arasındaki güç dengesinin bozulmasını hızlandıran, ABD nin mutlak üstünlüğünü nispi üstünlüğe çeviren temel etken, o emperyalist ülkeler arasındaki eşitsiz gelişim değil, geri bıraktırtlmış ülke halklarının (özel olarak Vietnam halkının) mücadelesidir . (s. 77)

İşte böyle diyor bu arkadaşlar, Emperyalist sistemin bütünleştiğini aralarında çelişkilerin azaldığını ve tek vücut bir emperyalizmin ortaya çıktığını iddia ediyorlar (bu herhalde son üç yıldan beri, yani  'yeni'  olan bir şey), bunu Mahir Çayan'ın "yeni" olduğu için göremediğini düşünüyoriar. Hemen kendi ifadelerine başvuralım:

"Günümüzde de sorunu bu şekilde değerlendirenler, emperyalist ülkeler arasındaki bütünleşmeyi gözden kaçırmaktadırlar. Dünya sosyalist blokunun varlığı ve gelişen ulusal kurtuluş savaşlarının baskısı ve üretimin ve sermayenin aşırı temerküzü sonucu gerçekleşen emperyalist blok içindeki bütünleşme, ülkelerin güçlerinin ulusal sınırlara göre değerlendirilmesini geçersiz kılmaktadır. Günümüzde emperyalist bir ülkenin gerçek gücünün anlaşılması bütün olarah emperyalist sistemin incelenmesi ile  mümkündür. Dolayısıyla ulusal sınırlara göre düzenlenen birtakım verilere dayanarak eşitsiz gelişme kanununun günümüzde de aynen geçmişte olduğu gibi işlediği kanıtlanamaz" (s. 77).

Emperyalist blok içindeki bütünleşme ülkelerin güçlerinin ulusal sınırlara göre değerlendirilmesini geçersiz kılarmış. Dolayısıyla "ulusal sınırlara göre düzenlenen bir takım verilere dayanarak, eşitsiz gelişme kanununun günümüzde de aynen geçmişte olduğu gibi işlediği kanıtlanamaz". Peki o verilere göre ne kanıtlanır? "Broşür"ün iddiası eşitsiz gelişme kanununun işlemediği mi? Broşürde varılan bu sonuç birçok yerde  "eşitsiz gelişme kanununun eskisi gibi işlemediği" "klasik olarak işlemediği", "rolünün ikincil plana düştüğü" biçimlerinde ifade edilmektedir.

Bu görüşler ilk olarak M.Çayan'ın ileri sürdüğü görüşleri temelinden reddeden görüşlerdir. Kesintisiz Devrim ve diğer metinler bu görüşleri apaçık reddeden görüşlerle doludur. Sadece birkaç satırı hatırlamakla yetinelim: "1-Emperyalistlerarası rekabetin (uzlaşmaz çelişkilerin) (...)" "emperyalistlerarası çelişkilerin had safhaya çıkması" "ancak kapitalizmin dengesiz gelişimi kanunu bu süre içinde işlemiş(...)'  vb.

Broşürde M.Çayan'ın "emperyalistlerarası çelişhilerin had safhaya ulaşmasına rağmen askeri plana sıçrayamayışı"  şeklindeki görüşlerini sözde desteklemek amacıyla bu görüşleri reddeden eklentiler yapılmaktadır: "Empeıyalistlerarası çelişkilerin had safhaya ulaşmasına rağmen" diye başlayan tezi  sözde desteklemek için "emperyalistlerarası çelişkiler had safhaya ulaşmamakta aksine yumuşamaktadır". "Emperyalistler bütünleşmiştir, tek emperyalizm olmuştur." gibi safsatalar ileri sürülmektedir.  Eklentiyi  kabul  edersek başlangıçtaki teze -sözde desteklenen teze- ne gerek var? Aksine emperyalistler bütünleşmişse, tek emperyalizm meydana gelmişse artık "empeıyalistler arası çelişkılerin had safhaya ulaşmasına" zaten  imkan yok.

Bu suretle ve en basit mantık kurallarını bile reddederek anti-marksist görüşler Çayan'a "monte edilmeye" çalışılıyor. Devrimci görüşlerin çarpıtılması için acemi ve ilkel bir çabadan  başka bir şey değil yapılan.

İkinci olarak ve birinciden çok daha önemlisi, monte etmeye çalıştıkları "görüş'ün zırvalığını, "eşitsiz gelişme kanununun eskisi gibi işlemediğini" "ispat" ediyorlar(!). Tek bir emperyalizmin ortaya çıktığını ispat edecekler(!). Bu safsatalarla Marksizmin ne ilgisi olabilir! Eşitsiz gelişim yasası kapitalizmin işleyişi ile ilgili marksizm-leninizmin en elementer tezlerindendir. Diyebiliriz ki bu kanunu ortadan kaldırırsak, kapitalizmin-empeıyalizmin işleyişi tam olarak açıklanamaz. Kanunun işleyişinin değişmesi konusuna ileride döneceğiz. Bu kanunun ortadan kalktığını ispat edebilmek için "emperyalistlerin bütünleştiğini", "tek bir emperyalizmin ortaya çıktığını" "ispat" etmeye çalışıyorlar. Biraz daha gayret; Kautsky'nin hayallerini neredeyse gerçekleştireceksiniz(!).

Bu konuda uzun söze gerek yok. Yapılması gereken aslında bu arkadaşları marksizmin eskimediğine ikna etmek! Biz burada bunu yapamayacağımıza, çok büyük iddialarla ortaya çıkan bu insanlara marksizmi kolayca kabul ettiremeyeceğimize göre M. Çayan arkadaşın bu konu ile ilgili görüşlerinden bir alıntı yapalım ve "Çayan'ı derinleştirme" faaliyetlerini izlemeye devam  edelim.

"Ancak kapitalizmin dengesiz gelişme kanunu bu süre içinde işlemiş,  ve Avrupa ve de Japon emperyalizmi Amerikan hegemonyasını tehdit eder duruma gelmiştir. Amerikan ekonomisi -işleyen kapitalizm kanunlarıyla bir kere daha son on yıldır tam bır kriz içine girmiş ve son yıllarda bu kriz had safhaya gelmiştir. Amerikan ekonomisindeki kriz o derece artmıştır ki Yankee'ler efsanevi doların dokunulmazlığını istemeye istemeye -iki yıl geciktirerek- bozmuşlardır. Amerika dolarını 1969' da devalüe etmesi gerekirken iki yıl dostlarını zorlamış fakat bazı tavizlerin dışında olumlu sonuçlar alamayarak 1971'de devalüe etmiştir"(abç)Kesintisiz Devrim II-II).

Ama bu satırları şimdi hatırlatmanın alemi yok. "Bizimkilerin" amacı Çayan'ı derinleştirmek. Biz bu "derinleştirme"yi izlemeye devam edelim :

Emperyalist ülkeler arasındaki kavganın, çatışmaların, çelişkilerin kaynağı eşitsiz ve sıçramalı gelişme değil, ulusal kurtuluş savaşlarıdır. Emperyalist ülkeler arasında bütünleşme olmuştur. Bu "teori" önceki buhranlar teorisiyle çakışmaktadır, çünkü ekonomik buhranların sistemi etkilemesi azalmıştır. Sistem iç işleyişle değil ancak dış etkenlerle buhrana girebilir. "Bundan dolayı değil kapitalizmin sürekli genel bunalımı, özel olarak ekonomik buhran bile sadece kapitalizmin iç dinamiği ile anlaşılamaz"(s. 78). (Arkadaşlann buhran tanımlamalarını düşünelim). "Bunalım ekonomik, politik, askeri nedenlerle derinleştiği zaman buhranlar ortaya çıkar"(s.14). Bu dış etmenler de "politik", "askeri" etmenlerdir. Çünkü ekonomik buhran sistemi etkilemiyordu, örneğin bir askeri neden : Vietnam savaşı genel bunalımı derinleştirerek buhranı "genel bunalım buhranı" ortaya çıkarır. "ABD'nin gerileyişi, emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerle, diğer emperyalist ülkelerin sıçramalı bir gelişimle ABD'ne yetişmesiyle açıklanamaz"(s. 74). Ulusal kurtuluş savaşları olmasa sistem buhrana düşmez diyorlar. Marksizmin bu kadar katledilişini ibretle okuyoruz broşürden. Savaşların, sistemin yenilenmesi için bir çözüm olduğunu çocuklar bile öğrendiler. Yalnız bunlar, sistemdeki gelişmeleri savaşla açıklıyorlar. Ekonomik bunalım sistemi etkilemiyor, savaşlar buhrana yol açıyor.

Arkadaşlar emperyalist ülkeler arasındaki ilişkiler konusunda (ilginç   buhranlar teorilerine ilave olarak) ilginç teoriler ileri sürebilmek için ilk engel olan eşitsiz gelişme kanunu katlettikten sonra birazcık da felsefi 'katkılar' da bulunuyorlar.

"Günümüzde emperyalist ülkeler arası ilişkilerde çelişki-bütünleşme-diyalektiğinde ağır basan unsur, pasifistlerin iddia ettiği gibi çelişki değil bütünleşmedir. Hakim unsurun  çelişki olduğunu iddia etmek emperyalist ülkeler arasındaki eşitsiz gelişim kanununu   işleyiş biçiminin emperyalist sistemin bir bütün  olarak işleyişi tarafından belirleneceğini değil de tersini savunmakla olur'(s. 79).

Ne kadar "derin" ve iddiali bir karşılık! Bütün pasifistleri susturdular, helal olsun! Emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişini açıklayan kanunlardan birisi, eşitsiz gelişme kanunudur. Bizimikiler de bu kanunun karşısına bütünleşmeyi koyuyorlar, sonra çelişki-bütünleşme diyalektiğinde ağır basan unsurun bütünleşme olduğunu söyleyerek hem pasifistlerin hem de kanunun hesabını bitiriyorlar!

Güya bu arkadaşlar M.Çayan'ı pasifistlere karşı "savunuyorlar"! Emperyalistler arası bir savaşin çıkmayacağını ispat etmeye çalışıyorlar. O anda M.Çayan'ın görüşlerini tam da pasifistlerin görmek istediği gibi görüyor ve "derinleştiriyorlar". Tabii bu derinleşme eylemi içinde M.Çayan'a da pasifist demek zorunda kaldılar. M.Çayan, emperyalistler arası savaşın çıkmamasından ötürü, emperyalistler arası çelişkilerin derinleşip, keskinleştiğinden söz ederken bunlar emperyalistler arası çelişkilerin azaldığını, bütünleşmenin ağır bastığını, çelişkilerin yerini bütünleşme aldığı için savaşın çıkmadığını ileri sürüyorlar.

M.Çayan'in savaşın çıkmamasının gerekçesi olarak ileri sürdüğü nedenlere şu eklemeyi yapıyorlar: "Bu nedenlerle emperyalist ülkeler arasında üretim temeline dayanan bütünleşmeyi ve eşitsiz gelişim kanununun değişen niteliğini de eklemek gerekir" (s. 81). Oportünistler daima M.Çayan'ı "eleştirirken" onun, savaşın çıkmamasının sebebi olarak üretim temelinde bütünleşmeyi söylediğini ileri sürmüşlerdir. (M.Çayan böyle bir şeyi hiçbir zaman ileri sürmemiştir). "Bizimkiler"de oportünistlere içerden yardım ediyor, onlarm tahrifatlarmı savunuyorlar.

Yine "bizimkiler", eşitsiz gelişim kanununun nitelik değiştirdiğini söylüyorlar. Ekonomi-politiğin kanunları ve genel olarak kanunlar bir süreci, onun işleyişini açıklarlar. Eğer bir kanun belli bir süreci açıklamada yetersiz kalıyorsa o sürecin değişmesi, başka bir süreç haline dönüşmesi söz konusudur. Kanun, süreç nitelik değiştirirse onu açıklayamaz; yani nitelik değiştiren kanun değildir, süreçtir. Dolayısıyla kanunun nitelik değiştirdiğinden bahsetmek yanlıştır. Bu arkadaşlar bu kadar basit                      bir gerçeği bilemiyorlar. Kanunlar nesnel süreçlerin düzenliliğini yansıtan soyutlamalardır. Bu arkadaşlar bu kanunun bir klasik biçiminden, bir de günümüzdeki biçiminden söz etmeleri yetmiyormuş gibi, nitelik değiştirmiştir dahi diyebiliyorlar. Bakın Stalin ne diyor bu konuda;

"Kanunların 'şekil değiştirmesi' tezi, kanunların 'yok edilişi' ve 'oluşturulması yanlış formülünün  bir kalıntısından ibarettir... Bu veya şu ekonomi kanununun etki alanı sınırlandırılabilinir, eğer varsa onların yıkıcı etkileri önlenebilir. Fakat kanunların 'şekli değiştirilemez' veya onlar 'yok edilemez' "(Stalin, Son Yazılar s.100)

Arkadaşlar açıkça emperyalizm nitelik değiştirmiştir diyemiyorlar, suçu eşitsiz gelişim kanununa yüklüyorlar. Kanunun niteliği değişmiştir demek, kapitalizm nitelik değiştirmiştir demektir; kapitalizmin anarşik işleyişi ortadan kalkmıştır demektir. Kapitalizmde buhranların nedeni ekonominin farklı kesimlerinin büyüme hızlarının, gelişme hızlarının farklı oluşudur. Marx'ın tanımıyla üretim araçları üreten sektörle tüketim araçları üreten sektör arasındaki uyumsuzluğun nedeni de budur. Eşitsiz gelişmenin nedeni bu sektörlerdeki üretim hedeflerinin toplumun taleplerine göre değil de kar hırsına dayalı olmasıdır. Bu da üretimin sosyal karakteri ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişmeden doğmaktadır. Arkadaşlar, bütün bunları bir kalemde çizip, bu kanunun artık geçersiz olduğunu savunuyorlar.(...)

POLİTİK SONUÇLAR

Bütün bu öneriler, "teoriler"  politik sonuçlarıyla bir anlam kazanıyor.Bu kısaca gördüğümüz  'yeni teorilerin M.Çayan'la, Marksizm-Leninizm'le alakası olmayan siyasi sonuçlar çıkarması artık son derece doğaldır.

Politikleşmiş askeri savaş stratejisi hakkında bakalım arkadaşlar M.Çayan'ı nasıl "derinleştiriyorlar".

Bu konu, milli kriz hakkındaki görüşleriyle birlikte ele alınırsa daha iyi anlaşılabilir. Önce, tanımlamalar bölümünde bunalım, buhran, kriz hakkında söylediklerini hatırlayalım: "Bunalım süreklidir, buhran ve kriz ise kesiklidir. Bunalım zaman zaman derinleşerek buhran ve krizleri doğurur"(s. 15). "...kriz ise buhran iyice olgunlaştığı, tepe noktasına ulaştığı zaman ortaya çıkar"(s. 14). Bu alıntılar, tanımlamalardır. (Önceki bölümde de üstünde durduğumuz gibi bu kelimeler her kullanılışmda tanımlamada atfedilen anlamın dışında kullanılamazdı. Yoksa karışıklık olurdu.) Anlaşılan, kriz sürekli değil kesiklidir, kesikli buhranın tepe noktasıdır.

"Sürekli ve genel bunalımın birinci ve ikinci bunalım dönemlerinin sömürge ve yarı-sömürge veya üçüncü bunalım döneminin geri bıraktırılmış ülkelerine, saptanan iç dinamik sonucu şiddetle yansımasıyla ülkede sürekli  buhran (veya henüz olgunlaşmamış da olsa sürekli milli kriz) ortaya çıkar; evrim-devrim aşamaları içiçe girer"(s.19).
 

Burada yukandaki tanıma uymayan sürekli buhran ve sürekli krizle karşılaşıyoruz.

Sürekli buhran kendi tanımlamalarına her ne kadar uygun deği1se de broşürde ekonominin devrevi hareketinin dört aşamasının ikiye indiği ve buhranın şiddetimi azaltarak SÜREKLİLİK kazandığı ileri sürülmüştür. Yani sürekli buhran emperyalist ülkelerde vardır denilmekteydi.

" ..ülkede kapitalizmin yukardan aşağıya veya dışa bağımlı olarak geliştirilmesi ve ülkenin tümünün pazar ekonomisine açılması ve üretici güçlerin gelişiminin çarptırılması ülkede henüz olgunlaşmamış  da olsa bir milli krizin varlığı için birincil etken olamaz'. "Iç dinamiğin çarptırılması ve dışa göre belirlenmesi milli krizin varlığında ikincil bir etkendir"(s.118)

 Broşür milli krizin ülkede kapitalizmin çarpık gelişmesinden  ortaya çıktığını kabul etmiyor. Burada M.Çayan'ın milli krizi nasıl açıkladığma bakalım:

"Bu ülkelerdeki emperyalist hegemonya bağımsız bir milli burjuvazinin gelişmesine engel olduğundan ülke kapitalist bir ülke olsa bile, var olan kapitalizm kendi iç dinamiği ile gelişmediğinden çarpıktır, emperyalizme göre biçimlenmiştir. Emperyalist hegemonya toplumun kendi iç dinamiği ile gelişmesine engel olduğu için ülke altyapı ilişkilerinden üstyapısına kadar milli bir kriz içindedir" (Kesintisiz Devrim II-III).

İşte M.Çayan böyle söylüyor, broşürde ise tam tersi Çayan'ı derinleştirme adına söyleniyor. Milli kriz için, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının geri bıraktırılmış ülkelere şiddetle yansımasıdır deniyor; birleşik kaplar gibi; milli kriz emperyalist ülkelerde sürekli olarak vardır ve ona bağlı olan ülkelerde de aynen yansımaktadır. Mesele bu kadar basit. Artık emperyalist   sistemin tümüyle bir bunalım içinde olmasının yeterli olmadığı, aynı zamanda milli bir krizin de varlığının gerektiği şeklindeki leninist tezleri Marksizmin tozlu raflarma kaldırabiliriz(!). "Çünkü biz yeni olan bir şey bulduk. Birleşik kaplar usulünü bulduk. Sistemdeki sürekli bunalımı, bununla milli bir plana yansıtıyoruz."

Milli kriz hakkındaki bu tespitlerden sonra politikleşmiş askeri savaş stratejisi hakkında söylediklerine bakalım.

"Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının ekonominin devrevi hareketinden nispi bağımsızlığı politikleşmiş askeri savaş stratejisinin temelidir"(s. 19). (Altını kendileri çizmişler.) Bu yaklaşıma göre politikleşmiş askeri savaş stratejisinin varlığı tüm emperyalizm dönemi ile ve tüm ülkelerle ilgilidir. Genel bunalımın ekonominin devri hareketinden nispi bağımsızlığı bütün emperyalist dönemi kapsadığına göre politikleşmiş askeri savaş stratejisi bütün emperyalist dönemde temeldir, çünkü temelini emperyalizmin bütün dönemlerinde görürüz.

Halbuki M.Çayan, 'Partimiz Marksizm-Leninizm kılavuzluğu altında emperyalizmin üçüncü bunalım döneminin çelişki ve ilişkileriyle bu celişki ve ilişkilerin Türkiye'ye yansımasının (ülkemizin tarihi, sosyal, politik, ekonomik psikolojik niteliklerinin)  devrimci tespitinden hareketle politikleşmiş askeri savaş stratejisini devrim stratejisi olarak saptamıştır.'  diyerek bu stratejiyi üçüncü bunalım döneminin bir ürnü olarak ele alıyor. "Politikleşmiş askeri savaş stratejik çizgisinin teorik kaynakları, hareket çizgisi, somut durumların somut tahlillerindendir; yani, genel olarak emperyalizmin üçüncü bunalım döneminin ayırdedici niteliklerinden, özel olarak bu çelişki ve özelliklerin 'Türkiye şartlarına yansımasında yatmaktadır"(Kesintisiz Devrim II-III). M. Çayan çok açık bir şekilde bu stratejinin üçüncü bunalım döneminin ve ülkemizin somut şartlarının ürünü olduğunu belirtmiştir. (Klasik halk savaşları da politikleşmiş birer askeri savaştır. M.  Çayan, halk savaşı stratejisin de günümüz Türkiye'sinde genel olarak III. bunalım döneminin özellikleri sonucu- ortaya çıkan değişimleri ifade etmek için ülkemizdeki devrim stratejisini politikeşmiş askeri savaş  stratejisi olarak ifade etmenin daha doğru olduğunu söylemektedir).

TDAS broşüründen, bu stratejiyi bütün bunalım dönemlerinde ve bütün ülkelerde geçerli saydıkları şu cümleyle de anlayabiliyoruz; "Üçüncü bunalım döneminde, geri bıraktırılmış ülkelerde politikleşmiş askeri savaş stratejisinde meydana gelen değişimlerin incelenmesi, bu açıdan büyük önem taşımaktadır.'(s.122).

Bunlar niçin yapılıyor? Biraz açalım, çıkartmak istedikleri politik sonuçlar nelerdir; gerek milli kriz gerekse strateji konusundaki "teorileri" ve "değişimleri' ne için kullanacaklardır? Arkadaşlar, emperyalist ülkeler diye bir olguyu kabul etmiyorlar. Artık şu veya bu emperyalist ülke yoktur, tek bir emperyalizm mevcuttur. Dünya çapmda bu tek emperyalizm ana hedeftir ve bu tek emperyalizm yıkılmadıkça; herhangi bir ülkede devrim olanaksızdır.

"III. bunalım döneminde emperyalist ülkeler arasındaki bütünleşme ve önceden açıklanan diğer nedenler sonucu emperyalist ülkeler arasındaki çelişkiler fazla keskinleşmemekte, mücadele askeri plana yansımamaktadır. Emperyalist ülkelerle bütünleşmiş hakim sınıfların çeşitli klikleri arasındaki çelişkiler de yumuşamıştır. (s. 121) "Hakim sınıfların çeşitli klikleri arasındaki çelişki artık çok tali bir nedendir. (Milli kriz için).... üçüncü bunalım döneminde geri bıraktırılmış ülkelerdeki devrimci hareketin karşısında ise bir bütün olarak emperyalist dünya sistemi vardır" (s.122-123) (Altını biz çizdik)

Bu tek emperyalizmi yıkmak içinse yapılması gereken, tüm dünya devrimcilerinin tek bir politikayı savunmalarıdır, yani tüm dünyada gerilla savaşı, tüm dünyada silahlı mücadele,  'Artık mücadelenin başlangıcından itibaren ülkenin iç kesimlerinde bile olsa gücü kırılması gereken, ikinci bunalım döneminde  olduğu gibi zayıf mahalli otorite değil, merkezi devlet ve onun bütünleştiği emperyalist bloktur" (s.134).

İşte bu noktada broşür yazarları  -tüm oportünist ve revizyonistlerle paralelliğe düştükleri- tezlerinin doruk ulaşıyorlar. Bugüne kadar ülkemizdeki revizyonistler bilinçli bir tahrifatla devrimci görüşleri Troçkist görüşlerle kanştırmışlar, devrimcilere dünyada tek bir emperyalizmin oldugunu, tek bir ülkede devrim yapılamayacağını savunduklarını, bu konudaki bütün açık ve net götüş ve yazılara rağmen ileri sürmüşlerdir. Bir örnek olarak İlke Dergisinin  Sol Sapmanın Eleştirisi adlı yazısını gösterebiliriz. Bu yazı tümüyle sahtekarlık ve tahrifatçılıkla dolu. Devrimcilerin hiçbir yerde savunmadığı saçma sapan görüşler hem de tırnak içine alınarak devrimcilere atfen aktarılıyor ve bu görüşler eleştirilerek  'çürütülüyor". Emperyalizmin sürekli ve genel bunalımı, bunun geri bıraktırılmış ülkelere yansıması, sürekli faşizm gibi terim ve kavramlar mekanik bir şekilde yorumlanarak, Mandel-Sweezy gibi burjuva sosyalistlerinin çarpık düşüncelerine monte edilerek namussuzca bir tahrifat örneği sergileniyor. "Bizim broşürcüler" bu tahrifatlar karşısında bir çocuk gibi ellerini çırparak seviniyorlar adeta."Evet" diyorlar. TSİP oportünistleri ne kadar ilerlemiş, her şeyi biliyorlar. Neredeyse İlke'nin geri zekalı teorisyenine yaptığı namussuzca tahrifat nedeniyle teşekkür edecekler! Bu konuda broşürün 129-130 sayfalarını, tamamı 184 sayfa olan broşürün tümüne hakim olan kafa yapısını en açık bir şekilde ortaya sergilediği için dikkatle okumak gerekir. Okumak ve iyice düşünmek! 129. sayfada yukarıda andığımız İlke'dekine  benzer iddia ve suçlamaların yer aldığı bir alıntı var. PDA nın 45. sayısından yapılan alıntı şöyle :

"Onlara göre (...) emperyalizm tektir ve bütün dünyada tek bir politika izlemektedir. Emperyalizmin sürekli buhranı tek tek ülkelerde de süreklidir. İşte bu suretle onlar  her ülkenin devrimcilerinin kendi ülkelerinin somut şartlarının incelemesini reddediyorlar".

PDA'cıların bu sahtekarlığı ve yalancılığı karşısında sinirleniyorsunuz değil mi? Kim nerede söylemiş bu safsataları? Devrimciler hiç böyle zırvaları savunurlar mı? Ama durun galiba yanılıyorsunuz! Bakın "bizimkiler" yukarıdaki tahrifatla yalan  karşısında nasıl saygı ile eğiliyorlar! :

"Yukardaki  üç  cümlede yazının başından beri ortaya  koyduğumuz ve pasifistleri çok rahatsız eden geri bıraktırılmış  ülkelerle  ilgili  devrim  teorisinin  temel taşları çok özlü biçimde sıralanmıştır. Tek emperyalizm (emperyalist sistemde bütünleşme) sürekli bunalım ve bunun geri bıraktırılmış ülkelere (çok daha şiddetli) sürekli biçimde  yansıması,  izlenmesi  gereken  tek  politika ". (TDAS, s.130) (Altını biz çizdik)

Ve şimdi artık herşey çok açık! Broşürün başından beri buhran, bunalım, vs. konularmda profesör edasıyla yapılan cambazlıkların, eşitsiz gelişim yasasının hakkından gelmek için yapılan fedakarca gayretlerin sonucunda nihayet varacağımız yere gelebildik: Kendisiyle çelişmeyen tek bir emperyalizm. Bütün dünyadaki tek bir emperyalizm politikası ve tüm dünyada devrimcilerin uygulaması gereken tek bir politika, tek bir devrim stratejisi: Bir ülkede devrim yapmak için tüm bir emperyalist sistemin gücünün kırılması gereği! Ne kadar açık değil mi?

Emperyalistlerin arasındaki çelişkileri çözüp giderdiler, tüm emperyalistleri birleştirip karşımıza diktiler ve diyorlar ki devrim yapmak için gücü kırılması gereken işte bu tüm emperyalist sistemdir.  İnsanın "kardeşim sen emperyalistlerden yanamısın bizden yana mı, açık söyle" diyeceği geliyor. Biraz daha sıksalar kendilerini ,devrim yapılmasının imkansız olduğunu söyleyecekler.  Şaka yapmıyoruz, söylediklerimiz  "Çayan'ı derinleştirme" uzmanlarımızın "yazının başından beri açıklamaya çalıştıkları" görüşlerinin nesnel muhtevasıdır!

Evet, gerçekten oportünizm 4 yılda epey mesafe katetmiş!!

BAZI ORİJİNAL GÖRÜŞLER ÜZERİNE

"Çin devriminin kırlarda, büyük emperyalist güçlerden uzakta gelişmesi, belli bölgelerde zafere ulaşarak kurtarılmış bölgelerde kızıl politik iktidarı kurması kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının Çin'e yansıma biçimiyle ilgilidir"(s.1 l 7).

Bu ne demektir? Genel bunalımın yansıması biçimi dedikleri şey nedir? Bunun derecesini, şiddetini, yansıma biçiınini, yansıma biçiminin değişimini ne ile ölçüyoruz? Niçin böyle garip, yeni, oldukça enteresan tanımlamalar yapılıyor? Eğer anlatılmak istenen "Çin devriminin emperyalizmin I. ve II. Bunalım dönemlerinin emperyalist - yarı sömürge ilişkilerini yansıtan bir devrim olduğu" ise, niçin bu kadar karışık ve anlaşılma hale sokuluyor? Söylediğimiz gibi yazı boyunca bu orijinal tanımlara sık sık rastlamak mümkündür. Keza 120. sayfada "ülkedeki üretim ilişkileri ile klasik kapitalist üretim ilişkileri; ülkedeki kapitalizm ile klasik kapitalist üretim tarzı birbirinden farklıdır". Anlatılmak istenen şeyi anlatmayan bir tanımlamayla karşılaşıyoruz. Klasik olan ve klasik olmayan üretim tarzı ne demektir? Ya bu büyük bir cahilliktir ya da marksizme büyük bir "katkı". Belki de eşit olmayan gelişme yasası nitelik değiştirmiştir derken ve eşitsiz  gelişim yasasının klasik ve klasik olmayan işleyişinden bahsederken söyleyemediklerinin samimi bir ikrarı.

 128. sayfada: "üçüncü bunalım döneminde kitleler mücadelenin başlangıcından itibaren büyük birimler (Sovyet tipi) içinde örgütlenemez" deniyor. Nedir anlatılmak istenen? Sovyetik tip örgütlenme büyük birimlerde örgütlenme midir? O zaman kitleleri sendikalarda, kitle örgütlerinde büyük birimler halinde örgütlemek yanlış mıdır?

Arkadaşların örgütlenme anlayışları da çok sakattır. Bu durum, öncü savaşı hakkındaki yanlış düşüncelerinden kaynaklanıyor tabii. Bu konulardaki görüşleri sağ pasifist görüşlerdir. Kitle mücadelelerinden umudu kesme ve kendiliğindenciliğe boyun eğiş olarak özetlenebilir. Kitle hareketleri karşısında tavırları açıkça pasifizmdir.

 "Açıktır ki günümüzde geri bıraktırılmış ülkelerin iç kesimlerinde  bile savunmasız kitle hareketlerini düzenin koyduğu sınırların ötesine götürmeye çalışmak kitleleri katliama sürükdemekten başka sonuç vermez" (s.136)

Kitle hareketlerinin düzenin sınırları içinde kalmasını önermektir bu.

"Geri bıraktırılmış ülkelerde halk kitlelerine ulaşacak, onları merkezi örgütün psikolojik  baskısından kurtaracak, kitle eylemlerini düzenin sınırlarını aşmaya itecek ve en önemlisi bu eylemleri koruyacak silahlı gücü yaratabilecek tek yol öncü savaşıdır"(s.136).

Oldukça karışık.

"Kitle örgütlenmesi silahlı güçle, silahlı  güç kitle örgütlenmesiyle beraber büyür"(s. 137) (Altlarını kendileri çizmişler).

Bu, öncü savaşı olmadan kitle hareketleri olamaz demektir, öncü savaşına kadar kitle hareketleri yapılmamalıdır demektir. (Kaldı ki biz bu arkadaşlarm getirdiği öncü savaşı anlayışını kesinlikle reddediyoruz. Parti meselesinden kopuk, herşeyi tek başına öncülerin savaşı olarak anlayan bu fokocu görüş yanlıştır). Kitlelerin ekonomik-demokratik talepleri uğruna mücadelenin (eğer öncü korumuyorsa tabii(!) ) reddidir. Eğer öncü  korumuyorsa kitle hareketleri yanlış mıymış?

Biz öncü savaşından partinin yürüttüğü üçlü mücadelede politik                     mücadelenin bir biçimini anlıyoruz. Bir parti de, onun kadroları da hiçbir zaman kitle mücadelelerinin sıcak pratiği dışında oluşamaz ve gelişemez.

Bu aıkadaşların kafasına göre günümüz Türkiye'sinde yapılan bütün kitle eylemleri katliamdır, çünkü öncü yoktur, çünkü parti yoktur. Ülkemizde proleter devrimcileri henüz bu sorunu halledememişler. (Arkadaşlar halletmişlerse bi1e bu hareketleri kontrollerine ve garantileri altına alamayacaklarsa yine bu hareketlere karşıdırlar). O halde köylünün toprak işgali, gençliğin boykot ve tüm protesto gösterileri,işçilerin fabrika işgali, Maltepe'de, Koca Mustafa Paşa'da polisle çatışmalar hep intihardır ve yapılmamalıydı.

Peki ne yapılmalıdır? Bu işlerden el ayak çekilmelidir ve "öncü yetiştirilmelidir" veya "mevcut öncüler genişletilerek hareketlere egemen          kılınmalıdır " Bu nasıl olacak? 'Evlerde kitap okuyarak", 'deşifre olmayarak' (kitle hareketlerine katılınırsa deşifre olunur(!) ).

"Öncü savaşını yürüten örgüt özellikle mücadelenin hazır1ık  aşamasında kitle içinde örgütlenmeye daha fazla önem verebilir. Ancak kitle örgütlenmesini ve kitlelerin ekonomik-demokratik,  siyasi  mücadelesi içine girmeyi herhangi bir biçimde değil; öncü savaşının baçlatılabilmesi için gerekli asgari örgütlenmeyi oluşturacak; öncü savaşının sürekliliğini garanti altına alacak biçimde ele alır.(s. 138) ( altını kendileri çizmişler)

Buradan anladıklarımız şöyle: Öncü savaşını yürüten bir örgüt var (dolayısıyla yürüyen bir öncü savaşı var(!) ). Bu örgüt mücadelenin hazırlık aşamasında kitle içinde örgütlenmeye daha fazla önem verebilir (vermeyebilirmiş de anlaşılan) fakat ikinci cümlede bunu, kendileri (hem de altını çizerek) tekzip ediyorlar, "Kitle örgütlenmesini ve kitlelerin mücadelesi içine girmeyi herhangi bir biçimde değil, öncü savaşının başlatılabilmesi içingerekli asgari örgütlenmeyi oluşturacak biçimde..." Öncü savaşı başlamamış mıydı? Öncü savaşını yürüten örgüt yok muydu? Yoksa öncü savaşını yürüten ve  'öncü savaşını başlatan asgari örgüt" ayrı ayrı şeyler mi'? Öncü savaşını yürüten örgüt başlatmamış mı öncü savaşını? Yürüten örgüt ve başlatan örgüt ayrı ayrı örgütler. Evet, birbirini  takip eden iki cümlede mantiken bu kadar çok çelişmenin olabilmesi ve cümlelerin birbirini yalanlaması için arkadaşların deli olması gerekir. Aksi taktirde böyle büyük bir mantık çelişmesine katiyen düşmezler(.). Biz bu iki örgütü ayrı ayrı görevleri olan örgütler olarak anlamalıyız: Öncü savaşını yürüten örgüt öncü savaşı başlatılmadan kurulmuş olmalı. Her ne kadar anlaşılması güç bir işse de, başlamadan yürüyen bir öncü savaşı ve bu başlamadan yürüyen 'öncü savaşını yürüten örgüt" var demektir. Bu örgütün görevlerinden biri de öncü savaşının başlatılabilmesi için gerekli asgari örgütü kurmaktır(!). "Asgari örgütlenmeyi oluşturacak, öncü   savaşının sürekliliğini garanti altına alacak biçimde ele alır " Bu "başlamadan yürüyen öncü savaşının bir özelliği de sürekli olmasıdır.' Başlamadan   yürüyen öncü savaşımı yürüten örgütün  görevlerinden biri de başlamadan yürüyen öncü savaşının sürekliliğini garanti altına almaktır. Nasıl garanti altına alınacaktır bu belli değil. Ve bir cümle sonra arkadaşlar haykırıyorlar. "Bütün mücadele biçimlerinin silahlı propagandaya tabi olması işte budur"(s.138). Eh, ne yapalım! Demek ki böyleymiş!

Bu arkadaşların kitle hareketleri karşısındaki tavırları az çok anlaşılıyor. Hareketlere katılmama, durağan bir ilişkiler ağı kurmak, tek tek el atabildikleri iyi niyetli sempatizanları kitle  mücadelelerinden soyutlamak (adeta kavanozda yetiştirmek anlamına gelecek bir şekilde) deşifre etmeden öncü savaşına hazırlamak,eğitim çalışmalarında 'Türkiye Devriminin Acil Sorunları' nı kafalarına doldurmak, böylece öncü savaşının sürekliliğini garanti altına almak. Bu işleri yaparken de Mahir Çayan'ı maske olarak kullanmak. Tabii sonuç bir sürü genç sempatizanın aklının allak bullak olup pasifıze olmasından başka bir şey olamaz. O hayali öncü savaşını yürüten (hayali) örgüt, hayali öncü savaşına ancak   bu metotlarla süreklilik  'garanti" edebilir. Bu teorilerle, bu çalışma tarzlarıyla, bu hayali örgütlenme yöntemleriyle bir süre daha kendilerini ve bir takım sempatizanları aldatabilirler...
 

Bu arkadaşlann öncü savaşından neyi anladıklarını anlayabilmek mümkün değildir· Çok karışık, birbiriyle çelişen bir yığın laf ediyorlar veya farklı yerlerderden yaptıkları, çelişik görüşler ifade eden çevirileri ardarda ekliyorlar. Ama birçok meselede kesin ve açık birşey getirmiyorlar; "öncü savaşını yürüten örgüt, "öncü savaşını başlatan asgari örgüt',gibi zırvalar da kendi kafalarındaki karmakarışık düşüncelerin bir yansmasından başka bir şey değildir. Öncü savaşı PARTİNİN yürüttüğü bir mücadeledir ve öncü savaşını başlatacak olan da yürütecek olan da partidir! Tamamı 184 sayfa olan ve Türkiye Devrimin Acil meselelerini inceleyen(!) broşürde bu bir kere bile ismine rastlanılmayan PARTİ!

Bir bakıma broşürde bu konuda bir görüş ve açıklık olmaması son derece doğaldır.  Çüııkü kanımızca  bu,  'öncü savaşını başlatacak örgüt", "yürütecek örgüt" gibi acemice laflarla ifade edilen  görüşlerin temelinde "Parti öncü savaşı  yürüten silahlı örgütün içinden doğacaktır'  şeklinde özetleyebileceğimiz Debray'ın foko teorisi yatmaktadır.   (Debray'ın bazı görüşlerinin bu broşürde eleştirilmesine karşılık onun bu temel noktadaki görüşlerine dokunulmamaktadır)·

Yazı, öncü savaşı, silahlı propaganda, evrim-devrim aşamalarının içiçeliği konusunda yüz sayfa boyunca dönüp ,dolaşıp aynı şeyleri tekrarlamaktan öte gitmiyor. Belirli birkaç soyut slogan etrafında dönüp duruyor. (Tabii ki büyük bir karışıklık, iki üç sayfada birbiriyle çelişen pek çok noktayı da içererek). J. Qartım ve R. Gott'ın yazıları çevresinde dönen; somut hiçbir şey getirmeyen; Türkiye devriminin önündeki hiçbir sorunla ilgilenmeyen tartışmalar, Türkiye devriminin acil olmayan sorunları üzerine bir sürü laf kalabalığı olarak devam edip gidiyor.

Bir noktaya daha dokunalım : "Silahli mücadele ile kitlelerin ekonomik, demokratik, siyasi mücadelesi bir bütündür" (s. 183-184) deniyor. Silahlı propagandayı, öncü savaşını çok yan1ış anlamanın getirdiği bir teorik hata. Silahlı mücadeleyi başlıbaşına bir mücadele biçimi olarak ele alan ve partinin yürüttüğü siyasi mücadelenin bir biçimi olarak görmeyen anlayış, silahlı mücadeleyi işçi sınıfı partisinin üçlü mücadelesinin yanında bir dördüncü mücadele biçimi olarak görmeyi getiriyor. Silahlı mücadele ile siyasi mücadeleyi ayrı nitelikte şeyler olarak görüp aralarında diyalektik bağ arıyor. Siyasi mücadelenin bir biçimi ve siyasi mücadeleyi veya diğer mücadele biçimlerini kıyaslamaya kalkan bir kişi marksizmin abc'sini bilmiyordur.

Bakın bu konuda Lenin ne diyor:

"Silahlı mücadele yerine siyasi mücadelenin başka bir biçimi, (silahlı bir ayaklanmaya hazırlanma görevi) ele alınmıştır... bu bence teorik olarak hatalı ve taktik açısından yanlıştır. İki görevi 'silahlı bir ayaklanmaya hazırlanma görevini' ve sendika mücadelesini yönetme görevini sanki aynı düzeydeymiş gibi eşit olarak ele almak teorik olarak yanlıştır. Görevin birinin ön planda diğerinin de arka planda olduğu söyleniyor.  Böyle konuşmak farklı düzeydeki şeyleri karıştırmak demektir. Silahlı ayaklanma belirli bir andaki politik mücadele yöntemidir. Sendikal mücadele ise kapitalizmde her zaman gerek duyulan ve her zaman için esas olan tüm işçi hareketinin değişmez biçimlerinden biridir... Engels proletarya mücadelesinin üç temel biçimini ayırmaktadır: Ekonomik, politik ve teorik yani sendikal, politik ve teorik (bilimsel, ideolojik ve felsefi). Bu temel mücadele biçimlerinden birisi (sendika biçimi) belirli bir zamandaki başka bir temel  mücadele biçiminin yöntemi ile nasıl aynı düzeyde konabilir? Bu 'görev' olarak tüm sendika mücadelesi şu andaki ve hiç de tek olmayan politik mücadele ile nasıl aynı düzeye konabilir… Sendika mücadelesini yönetme görevinin yanına ancak genel politik mücadeleyi bir bütün olarak yönetme görevi, genel ideolojik mücadeleyi bir bütün olarak yürütme görevi konabilir; politik ya da ideolojik mücadelenin bazı özel belirli gündeş görevleri değil" (Sendikalar Üzerine, Lenin'den S.L. Guşev'e-1903 adlı makale, Bilim yayınları, s. 2S4-255).

Broşür eklektizme has sistemsizliğin, tutarsızlığın çarpıcı örneği olarak gösterilebilir. Ayrıca arkadaşların bugüne kadar görülmemiş teorik katkılarından birini daha göstermeliyiz. Yoksa haksızlık etmiş oluruz. O büyük katkıları da teori kurmakta geliştirdikleri yeni "sistematiktir". Daha doğrusu sistematiğin iç bağlantılarıdır; bugüne kadar hiç bir yerde rastlayamayacağımız bir özelliktir. Hep zannederdik ki her teori bir sistematik  içerir, mantıki bir düzgünlük içerir. Açıkladığımız, savunduğumuz tezleri bu mantıki düzgünlük, bütünün diğer parçaları inkar etmemeli, aksine takviye etmelidir.

Bugüne kadar bütün teori'lerde bu "iIkel" kurala riayet edilmiştir. TDAS bir dönüm noktasıdır. Artık teori kurnıakta bir "devrim" sayılmalıdır. Bu "ilkel" kuralı kırmış, teori kurmayı bu zorlayıcı ve can sıkıcı mantık engelinden kurtarmıştır.  TDAS yazarlarına bütün bilim, teori kurmayı bu kadar "geliştirdikleri" için ve mantık "bela"sını "teori"nin başından uzaklaştırdıkları için şükran borçludur! ...

TDAS broşüründen bir örnek:

"Açıktırki günümüzde geri bıraktırılmış ülkelerin iç kesimlerinde  bile savunmasız kitle hareketlerini düzenin koyduğu sınırların ötesine götürmeye çalışmak kitleleri  katliama sürüklemekten başka sonuç vermez"(s.136)

Altını çizerek söylediklerini on sayfa sonra nasıl çürütüyorlar:

"Aynca onları koruyabilecek gerekli askeri güç oluşturulmadan büyük kitle örgütlenmesini kurmaya çalışmak ya da kitle gösterileri düzenlemek hatalıdır görüşü de tek  taraflı olduğu için yanlıştır' ` (s.149).

Yani yukardaki cümle yanlıştır diyorlar. Bir de şu cümleye bakalım:

 "III. bunalım döneminde kitleler mücadelenin başından itibaren büyük birimler (Sovyet tipi) biçiminde örgütlenemez "(s 128)

cümlesi de üstteki cümmleyi yalanlayan bir cümle. (Büyük birimler ve sovyet tipi arasındaki aynıyetin saçmalığını belirtmemize gerek yok).

Şimdi biz tutup da, evet arkadaşlar söylediklerinizden hangisi doğru, hangisine inanıyorsunuz diye bir soru sorsak; çok büyük bir cahillik yapmış oluruz(!). Neden mi? Çok basit: O zaman biz, arkadaşların "teori' kurınada getirdikleri 'yeniliği' anlayamamış ve hala "ilkel" bir takım saplantılar içinde teoride sistematik, mantıki tutarlılık anyor duruma düşmüş oluruzda ondan. Halbuki, TDAS'm "teori" kurmada gerçekleştirdiği "devrim", insanlığı mantık "bela"sından kurtarıyor.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org