Leninist Kesintisiz Devrim Teorisi Açısından Evrim ve Devrim Aşamaları Kavramları

DY Eki:Teorik Notlar 1
Temmuz 1978

GİRİŞ

1

1974'ler sonrası Türkiye solunda, bir yanıyla uluslararası işçi sınıfı hareketi içindeki bölünmenin ülkemize de şiddetle yansımasının sonucu olarak, diğer yanıyla da bir yenilgi sonrası dönemin yaşanıyor olması yüzünden,

  Marksizm-Leninizme ait tüm temel sorunlar etrafında geniş kapsamiı bir ideolojik mücadele sürüp gelmektedir. Uluslararası işçi sınıfı hareketi içindeki sapmaların ülkemize de şiddetle yansıması ve bunların (kaçınılmaz olarak) uzantılarının oluşması vesilesiyle, bunların temel özellikleri milliyetçilik ve revizyonizm olan görüşlerine ilişkin (Marksist devlet ve devrim teorisi, geriye dönüş ve geçiş dönemi teorisi, barışçıl geçiş, proletarya diktatörlüğü ve proletarya enternasyonalizmi vb. konular etrafındaki) tartışmalar özel bir önem taşıdı. Bunların yanısıra 1971 mücadelesine ve 1971'de yenilgiye uğramış olan Devrimci Harekete,gerek eski revizyonist gruplar ve gerekse -yenilginin bir sonucu olarak- Hareket içinden çıkan ve diğerlerine katılan yenilerinin yönelttiği eleştiriler de aynı şekilde üzerinde en çok tartışılan konuları oluşturdu., THKP-C Hareketinin 1971 döneminde büyük ölçüde M.Çayan tarafından hazırlanan yazılarda formüle edilen tezlerinin ve teorik görüşlerinin çok geniş bir eleştiri konusu olduğu söylenebilir. Evrim ve devrim aşamaları, öncü savaşı, vb. gibi konular bu çerçeve içinde ağırlıklı tartışma konularını oluşturdu.

2

1971 dönemine yönelik eleştiriler karşısındaki ideolojik mücadelenin ve tartışmaların bütün önemi sadece geçmiş Devrimci Mücadelemize çamur atılmasına ve onun şahsında devrimciliğe kara çalınmasını önleme değildir. Kuşkusuz ki bu nokta oldukça önemlidir ve 1971 Hareketinin ülkemizdeki 50 yıllık revizyonist barikatları parçalaması nedeniyle irili ufaklı, örgütlü örgütsüz tüm revizyonist oportünistler korosunun, oligarşinin borazanlarıyla tam bir uyum içinde Devrimci Harekete karşı "çılgınca" bir saldırı kampanyası yürütmesi karşısında, temel yöntemi çarpıtma ve tahrifat olan bu saldırılara karşı mücadele önde gelen bir görev olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Ancak gerek tüm eski revizyonist-oportünist akımların ve gerekse onlara sonradan iltihak edenlerin ortaya attıkları maruzatlar çerçevesi içindeki "tartışmalar"ın bir başka ve belki birincisinden daha önemli olan yanı da bu tartışmaların bütünüyle bugünün görevleri ve "gelecek" karşısındaki bir tavır alışı da içermekte olmasıdır. Bu nedenle oportünizme ve revizyonizme karşı sürdürülen ideolojik mücadele, asıl olarak Marksizm-Leninizmi daha iyi kavramak, devrimci düşünceleri daha canlı ve daha derinden kavramak için; bu suretle onu ezberlenmiş bir "ilkeler" ve doğmalar yığını olarak, "sihirli formüller" olarak değil, sınıf mücadelesinin bize yüklediği görevleri, hayatın canlı ve sıcak pratiği içinde karşılaştığımız sorunları çözmede kullanacağımız bir eylem kılavuzu, bir rehber olarak kavramak için bir vesile olmalıdır. Devrimci teori, daima yanlış düşüncelere karşı mücadele içinde gelişir. Oportünizme karşı mücadelenin asıl anlamı buradadır.

Ancak bu noktada ülkemizde bir temel sorunla karşılaşılmaktadır: Teorik tartışmanın ve ideolojik mücadelenin bir -"ahlaki"- ön koşulu vardır. Eleştirilen görüşün önce doğru-dürüst ortaya konulması ve tartışmanın da bıı zemin üzerinde bilimsel dürüstlüğe uygun bir şekilde .sürdürüllmesi gerekir. Yararlı ve ilerletici bir tartışma ancak bu yolla elde edilebilir. Ne varki oportünizmin daima başvurduğu çarpıtma ve tahrifatçılık,ülkemizde öylesine boyutlara ulaştırılmaktadır ki, tartışmanın ideolojik-teorik bir yararı hemen hemen tamamıyla -daha başlangıçta- ortadan kalkmaktadır. İşe, yanlış olduğuna birkez inanılan bir düşünceyi (Devrimci Mücadeleyi) karalamak ve kötülemek amacıyla başlanmakta; sonra kendi seviyesine pek uygun düşen ilkel ve bayağı bir demogoji ile sözümona bilimsel eleştiriler döktürülmektedir. Denilebilir ki, bu, geçmiş hareketimize ve devrimci görüşlere karşı oportünizmin saldırılarındaki temel metod olmuştur. Tüm oportünistlerin-revizyonistlerin geçmiş hareket ve devrimci düşünceler üzerine olan eleştirileri hep; "devrimin kitlelerin eseri olduğu reddedilmekte, bir avuç öncünün eylemleriyle devrim yapılacağı sanılmakta, Lenin'in devrim teorisi reddedilmekte" gibi "tespit"lerle başlatılmskta, sonra da arkasından büyük "teorisyen" baylar ustalardan yaptıkları alıntılarla bu görüşleri çürüterek Devrimci Hareketi "yer ile yeksan" etmektedirler!

Bu yolla Mahir Çayan'ın, "tek emperyalizm teorisini savunduğu (emperyalistlerin bütünleştiği!), tek ülkede devrimin olanaksız olduğunu ileri sürdüğü; bütün dünyada devrim aşamasında olunduğu, tek bir emperyalist blok karşısında tüm devrimci güçlerin tek bir silahlı devrim cephesi oluşturarak emperyalizme karşı dünya çapında -sürekli silahlı eylem- fikrini savunduğu, vb." ileri sürülüp durulmuştur.

Bu aptalca saldırılar karşısında eğer gerçekten bu görüşler doğrudur diye benimseyip oportünizmin oltasına takılıp kalanlarda olmasa gülüp geçmek en doğrusu olurdu. Ama ülkemizde Devrimci Hareket adına (!) bu oltalara takılanlar hiç de az değildir ve bu nedenle bu saçmalıkların düzeltilmesi zorunlu hale gelmektedir. Bunun sonucu ise teorik tartışma çoğunlukla ' tahrif ve çarpıtmaların düzeltilmesi' gibi kısır bir çerçeveye sıkışıp kalmakta, bu da kavram tartışmasına giderek kavram fetişizmine ve bir ölçüde de devrimci kadrolar açısından yüzeyselliğe yolaçmaktadır. Bu yolla ortaya çıkabilecek olan, teoriyi donmuş, olmuş bitmiş birşey olarak görme eğilimlerinin, sonuçta teoriyi ölüme, yok olmaya götürecek olan bir dogmatizme tekabül edeceği ve ya oraya varacağı bilinmelidir. ( Niçin devrimci görüşleri çürütmek ve onu tarihin çöplüğüne atmak isteyenler, daima geçmişin 'katı-bağnaz' bir yorumuna ısrarla sarılırlar?! Bu noktanın çok anlamlı bir öğreticilik taşıdığına şüphe yoktur. Tartışmalarda belki en çok dikkat edilmesi gereken ve güçlük yaratan şey bu olumsuzlukları gidermek;  oportünizmin suçlamalarına ve inkarcılığa karşı mücadele ederken, dogmatizme yol açmamaya özen göstermektir. İdeolojik mücadelenin, revizyonistlerin suçlamalarının "basit" bir reddiyesi düzleminde görülmemesi bu nedenle önemli bir noktadır.

3

1971 dönemine yönelik eleştiriler çoğurılukla "kitlelerin rolünün reddedilmesi", devrimin kitlelerin eseri olduğu, bir avuç öncünün eylemleriyle devrim yapılamıyacağı"nın anlaşılmadığı, vb. noktalarında toplanmaktadır. "İktidarı alabilecek (devrim yapabilecek) koşullar bulunmadığı (devrim aşamasında olunmadığı) için, o koşullarda mücadeleye başlanılmasının yanlış olduğu" şeklindeki düşünceler 1971 Hareketine yöneltilen eleştirilerin özünü oluşturmaktadır.

Bu görüşün "yanlış olan silaha sarılmak değil, silaha o şekilde sarılmaktı, kitlelerin desteğini alarak silaha sarılınmadığı için geçmiş yanlıştı" şeklinde, biraz "değişik" bir şekilde savunulması da sözkonusu oluyor. (HK, HY, HB, KSD). Bu bir laf oyunundan başka bir şey değildir: 1971'de kitlelerin silahlı eylemlere katılması durumu objektif olarak söz konusu olmadığına göre (ki böyle bir durumun olabilmesi için olgunlaşmış bir milli kriz gereklidir) ileri sürülen bu görüşün yukarıdaki eleştirilerin değişik şekildeki bir ifadesinden başka bir şey olmadığı ortadadır.

Bu tartışma tabiatıyla devrim anlayışına ilişkin bir tartışmadır. Eleştirilerin özü: "İktidarı alma aşamasında, devrim aşamasında olunmadığı için, bunun için gerekli objektif koşullar (olgunlaşmış bir milli kriz) ve subjektif koşullar (kitlelerin proletarya partisince bilinçlendirilip, örgütlendirilmiş olması) bulunmadığı için silahlı eyleme girişilmesinin yanlış olduğu" noktasında toplanmaktadır. Revizyonizmin keskin çizgilerinin belirginleştiği nokta da burasıdır. "Eylem"e başlamak için "iktidarın alınması koşulları"nı şart koşmak; bu ülkemizde uzun süreli bir silahlı halk savaşının gerekliliği fikrinin temelden ve kesin bir reddine dayanır. Devrimin uzun ve dolambaçlı bir halk savaşından geçerek gerçekleşeceği ülkelerde iktidarın ülke çapında ele geçirilmesi koşulları uzun bir silahlı savaş sürecinden sonra, ancak bu savaşın son aşamasında söz konusu olabilecektir. Savaşın başlangıcında iktidarın alınması koşulları (devrimin yapılması koşulları) olgunlaşmış değildir ve en can alıcı nokta şurasıdır ki silahlı bir mücadele anlayışı temel alınarak bu şekilde uzun bir silahlı mücadele süreci yaşamadan iktidarı alma aşamasına asla varılamaz.

Silahlı mücadeleye başlamak için; ancak bu mücadelenin sonucunda ulaşabilecek olan koşulların aranması: İşte geçmiş eleştirilerinde ve evrim-devrim aşamaları, devrimci durum, vb. tartışmalarında ülkemizdeki istisnasız bütün oportünistlerin "düğümlendikleri" nokta burasıdır.

M. Çayan ülkemizde ve halk savaşının zorunlu olduğu tüm sömürge, yarı sömürge, yeni sömürge ülkelerde mücadelenin (silahlı eylemin) başlatılması için Lenin'in bir genel ayaklanma için gerekli gördüğü koşulların aranamayacağını ortaya koymuştur. Aslında, iktidarın alınması koşulları olgunlaşmış bir duruma geldiğinde uzun süreli bir savaşa, halk savaşına zaten gerek kalmazdı. Söz konusu olan böyle bir aşamaya ulaşabilmek için silahlı bir mücadeleye dayanmanın zorunlu olmasıdır.

Bu tespitlere yönelen eleştirilerin temelinde, ülkemizdeki, "devrim" denilince "sovyetik ayaklanma"dan başka bir şey anlamayan köhnemiş metafizik düşünceler ve elli yıldır "devrim aşamasının olgunlaşmasını bekleyen" (!) geleneksel revizyonist eğilimler yatar, 1971 bu köhnemiş düşünce kırıntılarının tarihin çöplüğüne atmaya yönelik büyük bir adımdı. Yenilgi yüzünden ortaya çıkan durum, yenilginin yarattığı yılgınlık ve döneklik eğilimlerinin revizyonizmle Devrimci Hareket arasında geçiş köprüleri oluşturması, geleneksel revizyonizmin temsilcileri açısından bir soluk alma imkanı yaratmıştır. Devrimci Hareket içerisinden çıkanlarca oluşturulan HY ve KSD akımlarının revizyonizmle Devrimci Hareket arasında birer köprü kurduklarını söylemek yanlış olmaz.

Bu çerçeve içerisinde tartışma konusu edilen sorunlara `değineceğiz. Evrim-Devrim konularını, milli kriz ve olgunlaşmamış 'milli kriz' konularını ele alacağız. Bu konular etrafındaki diğer  sorunlara da değineceğiz.

I

KISACA LENİNİST DEVRİM TEORİSİ VE OBJEKTİF / SUBJEKTİF KOŞULLAR

MARKSİST-Leninist kesintisiz devrim teorisi, emperyalist dönemde proletarya devrimlerinin objektif koşullarının dünya çapında olgunlaştığı; tek tek ülkelerde, kitlelerin ihtilalci inisiyatifiyle (aşağıdan yukarıya) mevcut devlet mekanizmasının parçalanarak siyasi iktidarın ele geçirilmesi ve proletarya diktatörlüğü altında {yukarıdan aşağıya) sosyalizmin inşasının mümkün olduğu tespitini içerir. Marksist-Leninist devrim teorisi objektif ve subjektif unsurları, diyaleklik bir bütünlük içerisinde ele alır.

Devrim olabilmesi için objektif ve subjektif  koşulların var olması zorunludur.

Genel olarak, toplumların bir sosyal sistemden daha ileri bir sisteme geçebilmeleri için, objektif koşulların elverişli olması gereklidir. Marksizm bir devrimin olabilmesi için; toplumların daha ileri bir üretim tarzına gaçebilmeleri için üretici güçlerin belirli (o üretim tarzı ile uyumlu) bir gelişkinlik düzeyinde olmalarının zorunlu olduğunu ortaya koyar. Emperyalist dönemden önce, bu bakımdan tek tek ülkelerdeki üretici güçlerinin gelişkinliğinin yeterli olup olmadığı araştırıldı. Emperyalizm çağında, sosyalizmin kurulabilmesi için üretici güçlerin gelişkinlik düzeyi, dünya çapında olgunlaşmıştır. (Emperyalizm, sosyalizmin arefesidir) Bu dönemde artık herhangi bir ülkede devrimin olabilmesi için üretici güçlerin sosyalizmin kurulabilmesi için elverişli bir gelişkinlik seviyesinde olup olmadığına bakılmaz. Emperyalizm çağında kapitalizmin genel ve sürekli buhranlar çağına girmesi bunu, bütün dünya açısından gerçekleştirmiştir. Bu bakımdan henüz burjuva demokratik devrimini tamamlamamış ülkelerde de proletaryanın önderliği altında burjuva demokratik devrim tamamlanarak kesintisiz bir şekilde sosyalizmin inşaasına geçmek olanaklı hale gelmiştir.

Buna karşılık, tek bir ülkede devrimin olabilmesi için, o ülkede ayrıca, siyasi iktidarın alınabilmesi için elverişli bir sosyal ve siyasal ortam gereklidir. Bu anlamda da objektif koşulların olgunlaşmış olması gerekir. Burada artık sözkonusu olan objektif koşullar, üreteci güçlerin gelişkinlik düzeyinin sosyalizmin inşaası için elverişli olup olmaması değil, kitlelerin ihtilalci bir atılımla mevcut devlet cihazını parçalamak için harekete geçirilebilmeleri için ve bu yolla mevçut devlet mekanizmasının parçalanabilmesi için ülkedeki ekonomik-sosyal siyasal koşulların elverişli olup olmamasıdır. Emperyalizm çağında bir ülkede devrimin olabilmesi için gerekli objektif koşullardan söz edildiği zaman artık, o ülkede iktidarı alabilmenin objektif koşullarının söz konusu edildiği anlaşılmalıdır.

İşte, Leninizm, bir ülkede devrimin olabilmesi için o ülkenin kendi milli krizini de yaşıyor olmasının zorunlu olduğunu kabul eder. Ezeni de ezileni de etkileyen, ezenlerin iktidarını zayıflatan, ezilenleri harekete geçmeye hazır bir hale getiren bir durumun sözkonusu olmalıdır. Bu, toplumun ekonomiksosyal-siyasal alanlarının tümünde birden bir kriz içinde olmasıyla söz konusu olur.

Kapitalist sistem, kendisinin anarşik işleyişi gereği, daima, sistemin şu veya bu alanında ki işleyiş bozukluklarını bünyesinde taşır. Bir milli krizin söz konusu olabilmesi için ise bu mevzii hastalıkların bünyenin bütününü sarması, örneğin ekonominin sadece bir-iki sektörünü değil tümünü kaplaması, sadece ekonomik alandaki çıkmazlarla da kalmayıp sosyal alanda sınıflann yaşantılarını önemli ölçüde sarsması, siyasal alanda ezenleri iktidar krizleri içine sokması ve bütün alanları kaplayan bunalımın en üst noktaya çıkması (derinleşmesi) sonucu toplumun tam bir alt üst oluş içinde olması gereklidir. Lenin bu durumu, ihtilal durumu veya devrim durumu şeklinde ifade etmektedir.

Leninizm, bir devrimin olabilmesi için bütün bu objektif koşulların zorunlu olduğunu kabul eder. Bu şekilde olgunlaşmış bir milli krizin var olduğu koşullarda da eğer yığınları yönetebilecek bir ihtilalci parti varsa, bu proletarya partisi, proletarya kitlesini ve köylülüğün çoğunluğunu  bilinçlendirip örgütlendirerek, harekete geçirebilirse, ancak bu subjektif koşullar da var olursa devrimin gerçekleşebileceğini ortaya koyar.

Özetle bir ülkede devrimin olabilmesi için devrimin objektif koşullarının (=olgunlaşmış bir milli krizin ) ve subjektif koşullarının (=proletaryanın siyasal örgütünün -öncü partisinin- varlığı, kitlelerin bilinçli ve örgütlü olarak savaşa katılması) olması zorunludur.(1)

Devrimin, objektif ve subjektif koşullarının hazır olduğu durumlardaki Devrimci Mücadelenin bulunduğu konuma, devrim aşaması denir. Bunlardan herhangi biri yoksa, bu durumda evrim aşamasında bulunuluyor demektir.

PDA'CI OPORTÜNİSTLERİN ŞAŞKINLIKLARI ÜZERİNE

Burada, evrim ve devrim aşamaları kavramlarına ilişkin olarak PDA'cılar tarafından ileri sürülen "ilginç" bir görüşe de değinelim. Ülkemizde oportünizmin en "tecrübeli" ve "yetkin" bir temsilcisi halinde "gelişen" bu akımın sözcüleri, "Aydınlık" dergisinde "Mahir Çayan'ın Eleştirisi" yazılarında, evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçtiği tespitlerini çürütmeye uğraşırlarken evrim aşamasının emperyalist dönemde dünya çapında sona erdiğini, bu nedenle M. Çayan'ın emperyalist-kapitalist ülkelerde evrim döneminden bahsetmekle büyük bir yanılgı içine düştüğünü ileri sürerek, kendileri büyük bir şaşkınlık içine düşmüşlerdir. Aydınlık dergisinde bu konuda şöyle yazıyor:

"Emperyalizm öncesi dönemde kapitalizm henüz ilericiydi üretici güçleri geliştirmeye devam ediyordu. Bu çağda proletaryanın burjuvaziyi yenerek, kendi sınıf iktidarını gerçekleştirebilmesi mümkün değildi. Çünkü yıkmak istediğimiz sınıf, objektif olarak halen devrimciliği temsil ediyorsa, onu yıkmamız mümkün olamaz. Bu taktirde toplumsal ve iktisadi gelişme açısından zaman gereklidir. Üretici güçlerin gelişmesi, burjuvazinin giderek gericileşmesi; proletaryanın güçlenmesi bu dönemde devam eder. Bu nedenle emperyalizm öncesi dönemde kapitalist ülkelerin gelişme düzeylerinin olgunlaşıp, olgunlaşmadığı tartışılırdı" (AydınIık, Sayı 81, s.14)

Görüldüğü gibi, evrim döneminin üretici güçlerin gelişme düzeyiyle ilgili olduğu görüşünden hareketle, emperyalist dönemde evrim döneminin sona erdiği ileri sürülmektedir. Dünya çapında artık devrim aşamasına girildiği ileri sürülmektedir. Bu "fikir" de Stalin'den yapılan şu alıntıya dayandırılmak istenmektedir:

"Eskiden ayrı ayrı ülkelerde ya da daha doğrusu gelişmiş şu ya da bu ülkede proietarya devrimi için nesnel koşulların varlığından ya da yokluğundan söz etmek adetti. Şimdi bu görüş artık yetersizdir... (Şimdi) (...) sistemin tümü devrim için olgunlaştığı için bu sistemin içinde sanayi yönünden yeter derecede gelişmemiş bazı ülkelerin bulunması, devrim için aşılmaz bir engel olamaz." (J. Stalin, Leninizmin İlkeleri)
Stalin'in bu ifadelerinden hareket eden Aydınlık yazarı;
"Emperyalizm çağında dünya ekonomi sistemi bir bütün olarak devrim için olgunlaşmış evrim dönemi bütün ülkeler açısından sonra ermiştir. (abç) M.Çayan emperyalist ülkeler açısından evrim döneminin devam ettiğini söylerken de büyük bir yanılgı içindedir."

sonucuna varmaktadır. Görüldüğü gibi PDA oportünistleri, M.Çayan'ı "sol" dan çürütme sevdasıyla her şeyi birbirine kanştırmışlardır.

Yukarıda kısaca açıklamaya çalışmıştık: Marksizm, devrimleri nesnel koşulların gelişimine sıkıca bağlı bir olgu olarak ele alır. "Devrimler için maddi bir temel lazımdır."(Marks) Bu temel, üretici güçlerin belirli bir gelişim düzeyine kadar erişmesi 've daha ileri bir toplumsal sisteme geçiş için yeterli bir gelişkinlik düzeyine ulaşmasıyla gerçekleşir. Örneğin, feodalizmden kapitalizme geçmek için sanayinin gelişmesi, buharlı makinaların, vb. bulunması gereklidir. Bunlar gelişmeden kapitalizm de gelişip egemen hale gelemez. Sorun kapitalizmden sosyalizme geçiş açısından da farklı değildir. Kapitalizmin geride kalması ve proleter devrimlerle sosyalizme geçişin başlaması için de insanlığın kapitalizmin gelişiminin belirli bir devresine kadar beklemesi gerekli olmuştur. Emperyalizm döneminden önce herhangi bir ülkede proleter devrimlerin gerçekleşip gerçekleşemeyeceği konusunda, bu bakımdan, o ülkede üretici güçlerin gelişkinlik düzeyinin yeterli olup olmadığına bakılmasının "adet" olduğunu ve artık emperyalizmle birlikte bu durumun bütünüyle sona erdiğini söylerken Stalin'in işaret ettiği şey de yukarıda bahsettiğimiz gibi budur. Emperyalizm döneminde artık tek tek ülkelerin üretici güçlerinin gelişmesine bakılmaz. Proleter devrimlerin nesnel koşulları dünya çapında olgunlaşmıştır. Buradan, dünya çapında evrim aşamasının sona erdiği sonucunun çıkarılması ise tamamen saçma bir şeydir. Evrim aşaması, (sosyalizmin kurulabilmesi için nesnel koşullar dünya çapında olgunlaşmış bulunmasına rağmen) herhangi bir ülkede devrimin yeterince olgunlaşmamış olduğu koşullara tekabül eder. Aydınlık bu tür şaşkınlıklarla evrim ve devrim aşamaları üzerine olan tartışmaları bulandırmaya, kavram karışıklığı yaratmaya çalışmakta, bunu yapmaya çalışırken ise düpedüz saçmalamaktadır.
 
 

II

EMPERYALİST-KAPİTALİST ÜLKELERDE EVRİMCİ MÜCADELE VE GENEL OLARAK EVRİM - DEVRİM AŞAMALARI
 
 

GEREK Marks ve Engels gerekse Lenin proletaryanın devrimci mücadelesini, toplumların içinde bulundukları objektif koşullara, sınıf mücadelesinin somut nesnel durumlarına uyarlı olarak iki farklı aşamada mütalaa ederler: Evrim ve devrim aşamaları.

Devrim aşaması, siyasi iktidarın alınabilmesi koşullarının var olduğu dönemdir. Ancak, devrimin objektif ve subjektif koşullarının var olması halinde iktidarı ele geçirmek için harekete geçmek, ayaklanmak söz konusu olabilir. Başka ifadelerle söylemek gerekirse, eğer ülkede devrimci bir durum varsa (ülkenin milli krizi yaşanıyorsa) ve proletaryanın (ve müttefiklerinin) bilinç ve örgütlenme durumları yeterliyse, bu koşullar altında iktidarın alınabilmesi olanaklıdır ve devrim için ayaklanma gündemdedir.

Ülkede objektif koşullar açısından egemen sınıfların iktidarının alaşağı edilmesine ve siyasal iktidarın ele geçirilmesine elverişli bir durum yoksa devrim aşamasında bulunulmuyor demektir. Zira, bu şekilde, devrimin olgunlaşmadığı bir dunımda, ihtilalin başarıya ulaşması olanaksızdır.

Bunun yanında devrimci bir durumun bulunmasına rağmen bir proletarya partisi yoksa, veya proletaryanın bilinç ve örgütlenme seviyesi yeterli değilse, gene bir ayaklanmanın başarı şansı yoktur. Bu durumda eğer proletarya partisi yoksa, ana görev proletaryanın öncü-savaşçı partisini yaratmaktır. Eğer parti kurulmuş ise, devrimci çalışma o partiyi proleter siyasi kitle partisi haline getirmek, emekçi sınıflar ve proletarya kitlesiyle bağlarını kurup geliştirmektir.(2) Proletarya partisinin olmadığı koşullarda devrimci bir durum olsa bile iktidarı almak için ayaklanmaya başvurulmamalıdır.

 Evrim aşaması, bir ülkede sınıf mücadelesinin nesnel konumu açısından nispi anlamda "barışçı" koşulların hakim olduğu dönemlere tekabül eder. Kapitalist toplumlarda sınıf mücadelesinin bu şekilde "barışçı" bir gelişim seyri izlediği dönemlerde, proletarya partisinin iktidar mücadelesi de buna uyumlu bir seyir izlemek durumundadır. Evrim dönemlerinde, toplumsal hareketin sıçramalı bir gelişme dönemine gireceği, toplumun alt üst oluşlar içine gireceği döneme kadar ayaklanmanın hazırlanması esastır. Bu koşulların oluştuğu durumlarda ise ayaklanma, iktidarı ele geçirmek için ileri atılma gündemdedir. işte, emperyalist-kapitalist ülkeler açısından devrimci mücadelenin temel çizgileri, bu şekilde evrim ve devrim aşamaları başlıkları altında toplanarak incelenmektedir. Bu iki farklı tarihsel - toplumsal sürece uyumlu olarak, proletarya tarafından gündeme getirilen mücadele biçimleri de kaçınılmaz olarak farklı biçimler alacaktır. Lenin "Komün Dersleri"nde şöyle yazıyordu:

"Devrim dönemleri barış içinde evrim denen dönemlerden, yani iktisadi koşulların derin buhranlar ve güçlü kitle hareketleri doğurmadığı dönemlerden kesinlikle şu bakımdan ayrılır: Devrim dönemlerinde mücadele biçimleri kaçınılmaz. olarak daha çok çeşitlidir... Bunun için devrim dönemlerini değerlendirmede mücadelenin biçimlerini çözümlemeden yalnız çeşitli sınıfların faaliyet çizgilerini tanımlamaya kalkarsak, tartışmamız bilimsel anlamda eksik ve diyalektik dışı olur, günlük siyaset bakımından da soysuzlaşıp raisoneur'ün hükmü kalmayan yazıları olur... Belki bazı koşullar altında sınıf savaşının silahlı çatışma ve iç savaş biçimini alacağı unutulmamalıdır. İşçi sınıfının çıkarlarının düşmanlarını silahlı çarpışmalarda amansızca yoketmeyi gerektirdiği zamanlardır bunlar" (3)

Yine Lenin, evrim ve devrim dönemlerinin karakteristikleri üzerine şöyle yazıyor:

"Gelişiminin her aşamasında, her anda, proletarya taktikleri insanlık tarihinin bu kaçınılmaz nesnel diyalektiğini dikkate almalı, bir yandan siyasal durgunluk ve uyuşuk ve sözüm ona 'barış içinde' gelişme dönemlerinden öncü sınıfın bilincini gücünü ve militanlığını geliştirmek için yararlanırken diğer yandan da bu yararlanmanın tüm çalışmalarını öncü sınıfın ilerlemesindeki 'nihai amaca' yani 'yirmi yılları içeren' büyük günler geldiğinde karşısına çıkacak büyük görevlere pratik çözümler bulma yeteneğini bu sınıfa kazandırmaya yöneltmelidir."(4)

Buraya kadar ortaya konulanlar, üzerinde tartışılamayacak kadar açıktır. Gene de bu konular üzerinde "orijinal" görüşler ortaya atılmıyor değildir. Yukarıda PDA'cıların "emperyalist dönemde artık evrim-devrim aşaması ayrımı yoktur. Dünya çapında (her ülkede) evrim dönemi bitmiş, devrim dönemi başlamıştır" biçimindeki şaşkınlıklarına değinmiştik. Buna benzer, ama çok daha "orjinal" (ve derin!) bir görüş de "Birikim Dergisi" yazarlarından "Ö. Laçiner"e ait. "Birikim" yazarı, M.Çayan'ın Marksizmi anlamadığını kanıtlamaya ve onun teorisinin" geçersizliğini" göstermeye uğraşırken, evrim ve devrim aşamaları konusuna da değiniyor ve şöyle yazıyor:

"Şüphesiz bu yazılanlar devrim aşamasını silahlı eylemlerle evrim aşamasını çeşitli silahsız eylem biçimleriyle karakterize eden mantığa aykırıdır. Her ne kadar evrim ve devrim aşamaları ayırımı yapan şematikler Marks ve Lenin'den kaynaklandıklarını söyleseler de bu onların ancak eserlerini biçimci bir kafayla okuduklarını gösterir. Sosyalist mücadelenin bıınca önemli bir sorunu olarak sunulmasına rağmen ne Marks'ta ne de Lenin'de şunlar şu aşamalara ait mücadele biçimleridir diyen bir tasnif görülmez. Bizde Dr. Kıvılcımlı'nın doruğuna vardırdığı bu biçimcilik ürünleri M. Çayan'ın yazılarına da yerleşmiştir." (Birikim, Sayı 23, sayfa 48).

Amacımız, kesinlikle Birikim yazarıyla polemiğe girmek veya onunla alay etmek falan değil. Ama insan sormadan edemiyor, "orjinallik" yapacağım diye, bu denli saçmalamanın ne alemi var?! Yukarıda, Lenin'den yaptığımız aktarmalar, (hangi "biçimsiz" kafayla okursan oku) son derece açık.(5) (Zaten , büyük rastlantı, Birikim'i okurken insan, Lenin'in "raisoneur'ün hükmü kalmamış yazıları" derken kastettiği neyse, işte hep onu okur gibi oluyor!) Ö.Laçiner'in ve genel olarak Birikim'in temel hatası, Marksizmi ne kadar "derin" bir şekilde kavradığını göstermeye çalışırken, Marksizmi "kimsenin anlayamayacağı" kadar karıştırmaya, şekilsizleştirmeye uğraşmasıdır. O, "modelcilik," "biçimcilik" diye kötü bir şey "keşfetmiş". Bütün "biçim"leri parçalamak için "savaşırken", Marksizmi büsbütün "biçimsiz" bir kafa karışıklığına tekabül ettirmeye uğraşıyor ve bu yolla da içine düştüğü sınırsız "felsefi karışıklık"tan habersiz, (bu nedenle de biraz eğlenceli!) saçmalayıp duruyor.

"Biçimcilik", "modelcilik", "Stalincilik" ,diye diye, bize, genellikle işsiz güçsüz aydınlarda rastlanan türden "biçimsiz" bir "filozof karışıklığı" sunuyor!

"Biçimcilik" ya da "şematizm" kuşkusuz kötü bir şeydir. Ama, bunu, Marksist yöntemin en temel özelliklerinden biri olan "soyutlama" ile karıştırmamak gerekir. Şematizme düşmeyeceğim diye, olguları az-çok belirgin ve ayrıcı tasnifler altında toplayarak incelemekten; rastlantısal olanları, zorunlu olanlardan; belirleyici olanları tali olanlardan; özgül olanları evrensel olanlardan ayırarak incelemeyi reddetmek; Marksist teoriden tümüyle vazgeçmek anlamına gelir. Hele bu yolla, Marksizmi, hiçbir belirli devrim stratejisi tespiti ve ona uyan çalışma anlayışları tanımayan ve gelişmelerin ve olguların kendiliğinden ortaya çıkan biçimlerinin gereklerini takibeden bir anlayışa indirgemek, onun toplumsal gelişmelerin nesnel yasalarını bilme yoluyla elde ettiği can alıcı önceden görme özelliğini yok etmek, devrimci Marksizmi sıradan bir "reel politika" seviyesine indirgemek demektir.

Elbette, her tasnif gibi proletaryanın sovyetik ayaklanmaya tekabül eden devrimci mücadelesinin yukarıda ele alınan şekilde evrim ve devrim aşamaları başlıkları altında incelenmesi de bir şemalandırma ve soyutlamadır ve;

"Elbette hayat hiçbir zaman şu veya bu şemalandırmaya harfiyen uygun olmaz. Her soyutlama ve şemalandırma gerçeğin bir kısmını ihmal eder, bir kısmını ise ister istemez abartır. Fakat teorik tahlil hayatın giriftliğini ve çok yanlılığını kolay anlaşılır hale getirerek, eylem kılavuzu görevini yerine getirir. Bu yüzden bu şemalandırmamızdaki dönemleri mekanik bir şekilde birbirinden ayrı şekilde değil de bir sürecin birbiri içine girmiş iç halkaları olarak görmek gerekir."(M.Çayan, Toplu Yazılar, s. 319)

Kısaca tekrarlamak gerekirse, emperyalist kapitalist ülkelerde proletaryanın devrimci mücadelesi evrim ve devrim aşamaları başlıkları altında incelenir. Bu tasnif şüphesiz, her şeyden önce, bu ülkelerde, sınıf mücadelesinin önce uzun ve nispi barış dönemlerinden geçeceği ve sonra kısa ve şiddetli buhran dönemlerinin ve çalkantıların ortaya çıkacağı varsayımına dayanır. Ve bir genel ayaklanma yoluyla siyasal iktidarın ele geçirilebilmesinin koşullarını hazırlamaya ve bu şekilde devrimin olgunlaştığı dönemler ortaya çıktığı anlarda ise iktidarın süratle (mümkün olduğu kadar bir anda -Lenin) fethedilmesi için duraksamasızca saldırmaya ve "düşman.ı bir anda yok etmeye -Lenin- yönelik bir devrimci mücadeleyi öngörür.

III

HALK SAVAŞI TEORİSİ AÇISINDAN EVRİM VE DEVRİM AŞAMALARI
 

EMPERYALİZMİN hegemonyası altındaki, devrimin uzun süreli bir mücadele temeli üzerinde geliştiği ülkelerdeki devrimci mücadele açısından evrim ve devrim aşamaları konuları nasıl ele alınabilir? Bu konuda, önce Mao'nun "Savaş ve Strateji Sorunları" isimli makalesindeki, daha önce de aktardığımız Çin devriminin özelliklerinin incelendiği bölümü, yeniden aktaralım:
 

"lktidarın silah yoluyla ele geçirilmesi, meselenin savaşla halledilmesi devrimin başlıca görevi ve en yüksek biçimidir. Bu Marksist-Leninist devrim ilkesi gerek Çin gerekse diğer bütün ülkeler için evrensel olarak geçerlidir.

Ama ilke aynı kalmakla birlikte onun proletarya partisi tarafından uygulanması, değişik şartlara göre değişik şekiflerde ifadesini bulur(...) Kapitalist ülkelerdeki proletarya partilerinin görevi uzun. bir legal mücadele dönemi boyunca işçileri eğitmek, kuvvet toplamak ve böylece kepitalizmi nihai olarak yıkmaya hazırlanmaktır. (abç) Bu ülkelerde mesele uzun bir legal mücadele, parlamentodan bir kürsü olarak yararlanmak, iktisadi ve siyasi grevler, sendikaların örgütlenmesi ve işçilerin eğitilmesi meselesidir. Orada örgütlenme biçimi legaldir, mücadele biçimi de kansızdır. (Askeri değildir) (...) Kapitalist ülkelerin komünist partileri kendi ülkeleri tarafından yürütülen emperyalist savaşlara karşı çıkarlar... Komünist Partilerin vermek istedikleri savaş, hazırlanmakta oldukları iç savaştır. Fakat bu ayaklanma ve savaş burjuvazi gerçekten çaresiz bir duruma gelinceye, proletaryanın büyük çoğunluğu silaha sarılıp savaşmaya kararlı hale gelinceye ve köylük bölgelerdeki kitleler proletaryaya gönüllü olarak yardım edinceye kadar başlatılmamalıdır. Ve böyle bir savaşı başlatmanın zamanı geldiğinde ilk adım şehirleri ele geçirmek, ardından da köylük bölgelere ilerlemek olacaktır. Tersi değil.

Bütün bunlar, kapitalist ülkelerin komünist partileri tarafından yapılmıştır ve Rusya'daki Ekim Devrimiyle doğruluğu kanıtlanmıştır. " (Mao, SE, C. II, s. 322)


Buna karşılık, emperyalizmin hegemonyası altındaki, devrimin uzun süreli bir halk savaşı biçiminde geliştiği ülkelerde devrimci mücadelenin gelişimi, temelden farklıdır. Burada artık, emperyalist-kapitalist ülkelerdeki gibi uzun bir "barışçıl" mücadele dönemi ile, genel ayaklanmanın koşullarının hazırlanması söz konusu değildir ve Devrimci mücadelenin emperyalist-kapitalist ülkelerde olduğu gibi evrim ve devrim aşamalarına ayrılarak incelenmesi, daha doğrusu, bu aşamaların emperyalist kapitalist ülkelerdeki şekilde ele alınarak incelenmesi söz konusu değildir. Mao, yukarıdaki aktardığımız bölümde emperyalist-kapitalist ülkelerdeki devrimci mücadelenin temel çizgilerini ortaya koyduktan sonra şöyle devam ediyordu:

"Çin ise farklıdır. Çin'in özellikleri, bağımsız ve demokratik değil, yarısömürge ve yarı-feodal olması, içte demokrasi olmayıp feodal baskı altında bulunması ve dış ilişkilerinde milli bağımsızlığa sahip olmayıp emperyalizmin tahakkümü altında olmasıdır... Komünist partisinin buradaki görevi, esas olarak, ayaklanma ve savaşı başlatmadan önce uzun bir legal mücadele döneminden geçmek ve önce büyük şehirleri ele geçirmek ve ardından köylük bölgeleri işgal etmek değil tam tersidir.
Emperyalizmin ülkemize saldırmadığı zamanlarda, ÇKP (...) iç savaşa girişir. Emperyalizm saldırdığı zamanlarda ise... bir milli savaşa girişir.
Bütün bunlar, Çin ile kapitalist ülkeler arasındaki farkı ortaya koymaktadır. Çin'de esas mücadele biçimi savaş, esas örgütlenme biçimi ordudur. Kitle mücadelesi ve kitle örgütlenmeleri de önemlidir... ve küçümsenemezler; ama onların amacı savaşa hizmet etmektir. Bir savaşın patlamasından önceki bütün örgütlenme ve mücadele savaşa hazırlık içindir. Savaş patladıktan sonra ise; bütün örgütlenme ve mücadele savaşla dolaylı ya da dolaysız olarak uyum içinde yürütülür...
Çin prolateryasının partisinin temel görevi, hemen hemen ta başından beri karşı karşıya bulunduğu görev, mümkün olduğu kadar çok müttefikle birleşmek ve şartlara göre, ister içten ister dıştan gelsin, silahlı karşı-devrime karşı milli ve sosyal kurtuluş için silahlı mücadeleler örgütlemektir. Silahlı mücadele olmaksızın, protetaryanın ve Komünist Partisinin Çin' de hiçbir varlığı olamaz ve herhangi bir devrimci görevi başarıya ulaştırmak imkansız olur." (aynı yer)

Burada, Çin devrimine has özellikler olarak ortaya konulanlar, proletaryanın ve şehirlerin belirleyici bir rol oynadığı, uzun dönemli "barış içinde evrim denen dönemlerden" sonra, kısa dönemli bir genel ayaklanmaya dayanan devrim stratejisinden (Sovyetik ayaklanma) tamamen farklı özelliklere ' sahip olan karakteristikler oluşturmaktadır. Bu, halk savaşı teorisinin genel çizgilerini ortaya koyuyor. Artık burada savaş, kısa değil uzun bir süreçtir ve bu, kendisinden çok güçlü bir ' düşman tarafından gündeme getirilen silahlı saldırılar karşısında, önce direnebilmenin (var otabilmenin) sonra güçlenebilmenin ve savaşı kazanabilecek bir duruma  gelebilmenin tek yoludur.

Burada can alıcı nokta silahlı mücadeleye başlamak için ("sovyetik ayaklanma" da olduğu gibidir) devrim aşamasında olunmasının yani devrimin objektif ve subjektif koşullar itibariyle tamamen olgunlaşmış olmasının beklenmesinin söz konusu olmamasıdır; ve tam tersine devrimin gerçekleşme, koşullarının olgunlaşabilmesi, devrimin silahlı güçlerinin karşı devrim güçlerini altedebilecek bir seviyeye gelebilmesi için Mao'nun ifadesiyle hemen hemen başlangıçtan itibaren silahlı mücadeleler örgütlemek gerekmektedir. Aksi halde -silahlı mücadele olmaksızın- devrimci hareketin hiçbir varlığı olmaz ve devrimci mücadelenin hiçbir temel görevi yerine getirilemez. Proletaryanın devrimci siyasi mücadelesi açısından, emperyalist - kapitalist ülkelere göre farklı bir stratejik çizginin bulunduğu ortadadır. Halk şavaşı teorisi uyarınca, emperyalizmin hegcmonyası altındaki ülkelerde, (genel olarak) proletaryanın devrimci mücadelesi, yukarıda etraflıca ele aldığımız şekildeki evrim ve devrim aşamaları başlıkları altında ele alınarak incelenmemektedir. Uzun süreli devrimci savaş temelindeki halk savaşları genel olarak stratejik savunma ve stratejik saldırı dönemlerine ayrılırlar ve bu iki dönem arasında da Mao'nun "stratejik denge" dediği bir geçiş aşaması yer alır. (Elbetteki bu tasnif de bir şemalandırmadır ve bunu da mekanik olarak dümdüz bir merdivenin- basamakları gibi algılamamak gerekir.)

Kuşkusuz ki halk savaşının başlangıç aşamasında, silahlı eylemlerin başlatılması için, koşulların elverişli olup olmaması söz konusudur ve savaş öncesinde bir savaşa hazırlık dönemi de söz konusudur. Ancak burada sorun tamamıyla farklıdır ve sorunun klasik evrim ve devrim aşamaları formülasyonları çerçevesi içerisinde ele alınması asla söz konusu olamaz.
Honduras Devrimci Partisi'nin, 1969 Nisan'ında kabul edilen politik çizgiyi belirleyen HONDURAS DEVRİMİ'NİN YOLU başlıklı yazıda bu konuya ilişkin olarak şöyle deniyor:

"Ülkemizin şartları, uzun sürecek bir silahlı mücadeleyi gerektirmektedir. 1963 askeri darbesinden sonra devrimciler ve diğer muhalefet grupları için bütün barışçı yol!ar tıkanmıştır. Gerici hükümet hızla bir çıkmaz içine sürüklenmekte, kitlelerin huzursuzluğu ve sabırsızlığı artmaktadır. Bu durum silahlı mücadelenin başlatılmasını ve geliştirilmesini mümkün kılmaktadır. (...) Bizimki gibi yarı-feodal ve bağımlı ülkelerde objektif ve subjektif şartların tamamen olgunlaşmasını beklemek gerektiğini söylemek yanlıştır. Çünkü, bu şartların mutlak olgunluğu iktidarın hemen ele geçiriımesi için gereklidir. Fakat uzun sürecek bir gerilla savaşının başlatılması için asgari mevcudiyetleri yeterlidir"(6)

Burada da sorun, genel hatlarıyla doğru olarak ortaya konulmaktadır. Burada ortaya konulan anlayış, yani silahlı mücadelenin başlatılması için devrimin tümüyle olgunlaşmasının beklenmesinin gerekli olmadığı tespiti, ister eski sömürge yarı sömürge ülkeler olsun, ister III. bunalım döneminin yeni sömürgeleri olsun, devrimin uzun süreli bir halk savaşı yolundan geçeceği bütün ülkeler açısından geçerlidır.

 Buraya kadar, halk savaşı teorisi açısından evrim ve devrim aşamaları konusunun nasıl ele alınması gerektiğini genel hatlarıyla ortaya koymaya çalıştık. Buraya kadar yaptığımız açıklamalarda ortaya çıkan ve halk savaşı teerisinin en temel özelliklerine ilişkin olan tespitler M. Çayan tarafından gerek ihtilalin Yolu başlıklı bildiride, gerekse Kesintisiz II-III'de açık olarak ortaya konulmuştur. Bizim gibi, devrimin stratejik çizgisinin uzun süreli bir halk savaşı olmak zorunda olduğu ülkelerde, devrimci mücadelenin "klasik" evrim ve devrim aşamaları formülasyonları çerçevesinde ele alınamayacağı ortaya konularak, ancak ve ancak silahlı bir mücadele temel alınarak, emekçi halkların devrimci mücadelelerinin başarıya ulaşabileceği gerçeği ortaya konulmuş ve devrimci yolun önüne dikilen revizyonist tahliller açığa çıkarılmıştır. Devrim aşamasının olgunlaşıp, bir günde (ya da bir gecede!) devrimin gerçekleşmesinin beklendiği "elli yıllık kış uykusu" böyle sona ermiştir!

"İhtilalin Yolu" başlıklı bildiride bu konuya ilişkin olarak şöyle yazıyordu:

"Ülkemizdeki pasifistler, evrim aşamasında olduğumuzu bu nedenle içinde bulunduğumuz evrede silahlı savaşın objektif şartlarının mevcut olmadığını iddia etmektedirler. Emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde evrim ve devrim aşamaları bu şekilde bıçak gibi birbirinden ayrılamazlar: Bu aşamalar birbirinin içine girmişlerdir. (abç) Ayrıca, emperyalizmin işgali, karşı tarafın, bizzat, zora, şiddete, silaha başvurması demektir. Bu ise silahlı savaşın objektif şartlarının mevcudiyeti demektir." (M. Çayan, Toplu Yazılar, s. 431 )
Keza Kesintisiz Devrim II-III'de:
"... Emperyalist hegemonya altındaki bütün geri bıraktırılmış ülkelerde milli kriz, tam anlamı ile olgunlaşmış olmasa bile mevcuttur. Bu ise devrim durumunun sürekli olarak varolması, evrim ve devrim aşamalarının içiçe girmesi, bir başka deyişle silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyeti demektir." (Aynı yer, s. 341 )

denilerek, ister 1. ve 2. bunalım dönemindeki eski sömürge-yarı sömürge ülkelerde olsun, ister emperyalizmin 3. bunalım dönemindeki yeni sömürge ülkelerde olsun sorunun nasıl ele alınması gerektıği ortaya konuluyordu. Yine "İhtilalin Yolu"nda şöyle yazıyordu:

"Şu anda iktidar mücadelesi yapan partimiz iktidarı alabilecek güçte ve aşamada değildir. Biz, halkımızın ihtilalci savaşının bu aşamaya gelebilmesi için gerilla savaşının şart olduğunu söylüyoruz ve (abç) bu amaçla da döğüşüyoruz.
"Bu devrimci değerlendirmeye karşı çıkış, sadece ülkemiz pasifistlerine özgü değildir... Bütün geri bıraktırılmış ülkelerin solundaki pasifistlerin şiddetle karşı çıktıkları bir değerlendirmedir bu. Meselenin özü de budur." (Aynı yer, s.341 )

Gerçekten de, meselenin özü budur ve yenilgi sonrasında eski ve yeni tüm oportünistlerin bulanıklaştırmaya ve çürütmeye çalıştıkları bu tespitler ülkemizdeki devrimci çizgi ile revizyonist-oportünist çizgilerin en kesin ayrım noktalarını vurgulamaktadır. Yenilgi sonrasında da, tüm revizyonistler, "devrim aşamasının olgunlaşmadığı koşullarda (1971'lerde) silahlı mücadeleye başlamanın yanlış olduğu"nu papağan gibi tekrarlarken, bir yandan da evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçemeyeceğini türlü cambazlıklarla kanıtlamaya koyulmuşlardır.

Oportünistlerin bu konuya ilişkin suçlama ve eleştirilerinin cevaplandırılması, konunun bütün yönleriyle kavranabilmesine yardımcı olması bakımından yararsız sayılmayabilir.
 

IV

EVRİM VE DEVRİM AŞAMALARI KONUSUNDAKİ DEVRİMCİ TESPİTLERE YÖNELEN ELEŞTİRİLER VE ÜLKEMİZDEKİ DEVRİMCİ MÜCADELEYE İLİŞKİN BAZI KARAKTERİSTİKLER

ÜLKEMİZDEKİ revizyonist-oportünist çizgilerin temsilcileri, devrim anlayışı konusundaki görüşlerinin bir sonucu olarak, evrim ve devrim anlayışı konusundaki devrimci teorik tezleri, başta değindiğimiz gibi, özellikle 1974 sonrasında yoğun bir eleştiri konusu haline getirerek çürütmeye çalışmışlardır.

Ülkemizde, "devrimin tamamen olgunlaşacağı bir duruma gelinceye kadar, uzun ve 'barışçı' mücadele yöntemleri üzerine kurulan bir evrimci mücadele anlayışı"na sahip olan (TİP, TSIP, TKP, KSD, PDA, vb.) tüm revizyonist grupların; bu konuya ilişkin ortaya koydukları eleştiri ve görüşleri çerçevesindeki tartışmanın, tümüyle devrim anlayışına ilişkin bir tartışma olduğuna kuşku yoktur.

Konunun "diyalektiğe aykırılık" açısından ele alınması çokça karşılaşılan bir durumdur.

Bildiğimiz kadarıyla da bu "diyalektiğe aykırılık" konusunun "mucidi" M.Aktolga'dır.1972'lerde, davayı inkar eğilimlerinin yaygınlaşmaya başladığı dönemlerde, evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçmesi tespitinin diyalektiğe aykırı olduğu ileri sürülüp durulmuştur. Baha sonra bu "diyaletik maruzatlar" sürdü geldi.

1974 sonrası dönemde bu iddiaları, KSD, yaygın hale dönüştürerek bu konuda kafaları bulandırmaya uğraştı. (Şöyle söylemek belki daha gerçekçi olur: Kendi kafa karışıklıklarının gereğini bu şekilde yerine getirdi.) Daha sonraları aynı iddialar PDA ve HK tarafından da ileri sürüldü. Eleştirilerin hepsinde ayrı ayrı yapılan hatalar bir yana bırakılacak olursa bakış açıları aynıdır.

Oportünizmin en tecrübelisi sayılabilecek olan PDA'cılar, tezlerimize karşı çıkarak, "Böylece devrimin başından itibaren silahlı mücadele biçiminde gelişeceği kabul ediliyor. Bu iddia diyalektiğin en temel ilkelerini reddediyor:.." diyor. (Aydınlık, Sayı 74, s. 20)

"Devrimin başından itibaren silahlı mücadele biçiminde gelişmesi" niçin diyalektiğin reddi olsun? Ülkemizi (şimdilik) bir yana bırakalım, yukarıda Mao'dan yaptığımız alıntıyı hatırlayalım. Burada Mao, Çin'de, Komünist Partisi'nin hemen hemen başlangıçtan beri temel görevi silahlı mücadeleler örgütlemek olmuştur, diyordu. PDA'cıların kafasına kalırsa, Çin Devriminin diyalektiğe aykırı olduğunu kabul etmek gerekecektir.

"HK"cılar da soruna benzer bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar ve bu konuda revizyonist bir yaklaşım sergiliyorlar. Onların bu konuda ileri sürdükleri görüşler KSD'nin daha önce sergilediği bakış açısıyla daha da büyük bir benzerlik göstermektedir.

"Parti Bayrağı"nda(7) yayınlanan yazılarda, bir de ayrıca, Devrımcı Hareketin görüşlerini  "ötekilerden farklı olarak (!) (hem de ilk defa ) "soldan" eleştirdikleri yazılarak, garip bir şekilde böbürleniyorlar.

"Parti Bayrağı"nda, evrim-devrim dönemlerinin iç içe geçtiği formülasyonu üzerinde durulmakta ve "Kesintisiz Devrim"in barışçı ve savaşçı biçimleri de iç içe geçirdigi belirtildikten sonra şöyle denmektedir:

"Diyalektik materyalizm açısından doğada ya da insan toplumunda nitel bir değişim, ancak nicel birikimle mümkündür. Bunun aksini iddia etmek... metafizik düşünce tarzına aittir."

Burada Parti Bayrağı, Stalin'den "Diyalektik yöntem, hareketin iki şekli olduğunu öğretir. Evrimci şekil ve devrimci şekil. Evrim devrimi hazırlar ve onun için elverişli olanı yaratır..." şeklindeki, KSD'nin de aktarıp durduğu bir bölümü aktardıktan sonra "Felsefi açıdan böyledir" diyor! Bu sırada sorunu halk savaşı teorisi açısından da ele alırken kendi sağ-revizyonist görüşlerini açıja vuruyor. Yani, HK'cıların çıkış noktası da, aynı "felsefi" şaşkınlık! Kişi, yukardan beri ortaya koymaya çalıştığımız sorunu böyle bir "felsefe"ye dökerse, arkasından revizyonizmin sefaletinden başka bir şey gelmez. Ama o, sorunun "yalnızca bu açıdan tartışılarak geçilemeyecek kadar karmaşık" olduğunu da kavramış gibidir.

Burada ortaya koyduklarıyla yukarıdakine benzer hiçbir "felsefi karışıklığa" meydan vermeyecek şekilde revizyonizmin bataklığına çivi gibi saplanıyor. Parti Bayrağı'ında halk savaşında da evrim-devrimin iç içe olamayacağı, halk savaşının da, bir objektif-maddi temel üzerinde nicel birikimin sonucu olarak doğacağı; bir evrim döneminin, hazırlık döneminin söz konusu olduğu anlatılıyor. Oysa her şeyden once evrım döneminin her hangi bir hazırlık veya nicelik birikimi olarak ele alınamayacağı anlaşılmalıdır. Sorun, herhangi bir şeye "hazırlanma" veya nicelik  biriktirme olarak ele alınacak olsa her şeyin bir hazırlığı vardır! Partiyi oluşturmanın, stratejik savunma dönemi içinde taktik taarruzlar düzenleyebilmenin, stratejik saldırı dönemine geçmenin, vb. herşeyin bir hazırlığı (evet, diyalektik olarak!) vardır. Halk savaşının da, gerilla savaşının da bir evrimi (diyalektiği) vardır. Onun da bir savaş öncesi (savaşa hazırlık) dönemi, savaş içinde bir güç biriktirme (stratejik savunma) dönemi ve de iktidarı ele geçirmeye yönelik bir devrim (stratejik saldırı) dönemi vardır. Buradaki savaşa hazırlık dönemini, evrim aşaması; halk savaşının fiilen sürdüğü dönemi devrim aşaması olarak değerlendirmek söz konusu olamaz mı? Bu dönemlerin hangi kelimelerle ifade edileceği önemli değildir. Önemli olan şu: Savaşın başlangıcında devrim güçleri, karşı-devrim güçlerini yok edecek bir durumda (Lenin'in tanımladığı anlamdaki devrim durumunda) değildir. Bu yüzden saldırı değil stratejik savunma söz konusudur. Halk savaşının diyalektiği odur ki, bu dönemde savunmada olunmasına rağmen, silahlı eyleme dayanmadan, devrim gelişemez. Klasik anlamdaki evrim aşamasında söz konusu olan şey ise iktidarın ele geçirilmesinin (devrimin) koşullarının hazırlanmasıdır. Bu, yukarıda uzun uzun ele aldığımız gibi, emperyalist-kapitalist ülkelerde devrim güçlerinin karşı-devrim güçlerini altedebileceği koşulların hazırlanması demektir. Halk savaşında bunun, uzun bir gerilla savaşından geçildikten sonra, ancak düzenli ordular aşamasına geçildikten sonra oluşabileceği bir gerçektir. Uzun süreli savaş teorisi, kendinden çok güçlü durumdaki karşı-devrim güçlerine karşı, ancak ve ancak uzun bir silahlı savunma döneminden geçtikten sonra başarıya ulaşılabileceği tespitine dayanır. Savaşın başlangıcında asla iktidarın alınabileceği koşullar (devrim aşaması koşulları) yoktur. Buna rağmen silahlı mücadelenin gündeme getirilmesinin zorunluluğu söz konusudur. Evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçtiği formülasyonünun anlattığı gerçek genelde budur!

Bu tezleri kendi felsefesinin bulanıklığında çürütmeye çabalayan HK şu sorulara cevap vermelidir: Silahlı mücadeleyi başlatmak için, "kitlelerin sloganının savunma yok, saldır" olacağı koşullar, yani Lenin'in devrimci durum teorisinin önçördüğü koşulların hazırlanmasi beklenecek midir? Lenin "Marksizm ve Ayaklanma" makalesinde(8);

"(3-4 Temmuz'da) iktidarı alma kararı verilseydi doğru olmayacaktı. Çünkü ayaklanmanın zaferi için nesnel koşullar yoktu...1) Devrimin öncüsü olan sınıfın desteğinden yoksunduk... 2) O zaman bütün ülkeyi saran bir devrimci kabarma yoktu... 3) O zaman düşmanlarımızın ve kararsız küçük burjuvazinin arasında önemli bir siyasi tereddüt yoktu... Şimdi görünüş bambaşka... sınıfın çoğunluğu bizim arkamızda... bütünüyle emperyalistler, bütünüyle menşevikler ve SD ittifakı inanılmayacak kadar tereddütler içinde, zaferi kazanacağımız kesindir... Başarılı bir ayaklanma için bütün nesnel koşullar var..."

derken ortaya koyduğu koşullar (Leninist devrimci durum kavramının içeriği budur!) emperyalizmin hegemonyası altındaki uzun süreli bir halk savaşından geçilmek zorunda olan ülkelerde (ve ülkemizde) silahlı mücadelenin başlatılması için zorunlu mudur? Ülkemizdeki bütün revizyonistler bu sorulara "evet" diye cevap verirler. Ve de, biz bu soruya hayır diye cevap verdiğimiz için bizi eleştirmektedirler.

Parti Bayrağı da (aynen) öyle yapıyor! Bu soruyu;

"Biz gelişmiş kapitalist ülkelerin proletarya mücadelesi için Leninizm; sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde... başka bir şeyin yol göstereceği yolundaki iddiayı proletaryanın anlayışına tamamen aykırı buluyoruz. Leninizm'in 'özelleşmiş bir takım biçimlerinden' sözedenler revizyonistlerdir."

şeklindeki tumturaklı laflarla tıpkı revizyonistler gibi cevaplıyor. "Sömürge ve yarı sömürge ülkeler ve ülkemiz açısından da kesinlikle geçerli olduğu"nu söylediği Leninist tezleri de hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek şekilde Stalin'den yaptığı şu alıntı ile belirliyor:

"... burjuvazinin yenilmesinin sadece kesinlikle gerekli belirli koşulların birleşmesi halinde gerçekleşebileceğini unutmamak gerekir; bu koşullar gerçekleşmeden proletaryanın iktidarı ele alması diye bir sorun bile olmaz." (Lerıinizmin Sorunları, s.37)

"Parti Bayrağı" bu tezleri, ülkemiz için de kesinlikle geçerli tezler, halk savaşının başlaması için gerekli koşulları belirleyici tezler olarak görüyor.

"Proletaryanın iktidarı ele alması için kesinlikle gerekli belirli koşulların birleşmesi" nin, ülkemizde silahlı mücadelenin başlaması için kesinlikle gerekli olduğunu söyledikten sonra, niçin HK taraftarları sokaklara "Yaşasın HaIk Savaşı" diye yazılama yapıyorlar? Bizce "HK" taraftarları artık bu sloganı yazmaktan (ya da, bu sloganın altına "HK" imzası atmaktan!) vazgeçmelidirler!

İşte revizyonizmin kucağında oturduğu bu "muhkem" yerden Parti Bayrağı yazarı M.Çayan'a ileri geri lafazanlıklarla saldırılar düzenlemeyi, onun revizyonist teorilerinden (!) bahsetmeyi bir marifet zannediyor. Üstelik getirdiği düşünceler Kitle'nin, KSD'nin (ya da PDA'nın) düşüncelerinden özünde hiçbir fark taşımazken, Mahir Çayan'ı en soldan eleştirme madalyası (!) da talebediyor! Üstüne üstlük "Parti Bayrağı" yazarı, bu eleştirilerinde kaşarlanmış oportünistlerin Kitle'cilerin çarpıtma yöntemlerini de aynen benimsiyor. Bu yazının daha başlangıcında belirttiğimiz gibi, Leninizmin evrensel tezlerinden bir tanesi, emperyalist çağda dünya çapında, proleter devrimlerinin objektif koşullarının olgunlaşmış olmasına rağmen tek bir ülkede devrimin gerçekleşebilmesi için, o ülkenin ayrıca kendi milli krizini de yaşıyor olması gerektiğidir. Bunu M.Çayan gerek Kesintisiz Devrim I'de, gerekse "II-III" de açık ve net bir şekilde defalarca vurgulamaktadır. Buna rağmen "Parti Bayrağı" M.Çayan'ın bir cümlesindeki bir ifadeden hareketle, şöyle diyebiliyor;

"Bunu söylerken o, emperyalizm çağında bir proletarya devrimi için objektif şartların olgunlaşmış olduğunu ifade eden 'zayıf halka' kavramı ile her tek ülke için 'milli çapta genel kriz' kavramında ifadesini bulan devrimci durumu birbirine karıştırıyor ve birincinin varlığının ikinciyi gereksiz kılacağını zannediyor. Leninist tezin tek tek her ülke için 'devrimci durum' ve 'milli çapta kriz' kavramlarını hala devrimin temel kanunu olarak görmeye devam ettiğini göz ardı ediyor."

Bu entellektüel teorisyen bozuntusu, sahtekarlığın böylesini Kitle'den öğrenmiş olmalı, zira okumaya "Kitle" dergisinden devam etsek ne üslup, ne yöntem ne de içerik olarak hiçbir şey farketmiyor:

"Sol kanat revizyonizmi devrimci durum kavramını tanımaz, evrim ve devrim aşamaları konusundaki Leninist doğruyu inkar ederek, dünyada ve Türkiye'de, kendi deyimleriyle 'emperyalizmin üçüncü bunalıriı döneminde' sürekli olarak devrimci durumun var olduğunu iddia ederler... Onlar subjektif iradeyle devrimin yapılabileceği inancından vazgeçmezler. Devrimin asıl yaratıcısının kitleler olduğunu görmezler. Devrimi kişilerin ve grupların isteklerine bağlı olarak görürler... vb., vb." (Kitle, sayı 137-148)

Tam Parti Bayrağı'na layık bir yazı, bu oportünistler korosu, (üstelik birbirlerinin "can düşmanı") kendilerini nasıl da böyle başarıyla akort edebiliyorlar!

KİTLE ve KSD

Kitle, bu sorun karşısındaki bizim tutumumuzu yukarıdaki gibi ele aldıktan sonra KSD'nin tavrını da ilginç bir tarzda yorumlayarak eleştiri konusu ediyor.

"Diğer grup ise (KSD kastediliyor) evrim ve devrim arasındaki teorik ayrımı inkar etmek cesaretine sahip değildir. Ayrıca şu anda devrimci bir durumun bulunmadığını kabul etmek zorunda kalmışlardır. Çünkü 12 Mart öncesinden başlayarak her türlü  goşist ve serüvenci eğilim ağır yenilgilere uğramıştır... Bu nedenle serüvenci eylemlere girişmek için bile asgari bir hazırlık gerektiği kafalara dank etmiştir... Bu hazırlığı kendinde göremeyenlerin bir kısmı devrimci lafazanlıkla yukarıdaki birinci grubu oluşturmaktadırlar. (Bizi kastediyor) Goşizmden asla vazgeçmem,iş olan ikinci grup ise (KSD kastediliyor) kendi eylemsiz durumunu meşrulaştırmak için bu konudaki bazı Leninist doğrulara sığınmış, evrim ve devrim aşamalarının ayrı ayrı olduğunu kabul ederek Türkiye'de devrimci durumun bulunmadığını savunmuştur. Bunlardan birinci grup daha acemi ve toydur... İkinci grup ise daha tecrübelidir..." (Kitle, sayı 137)

Kitle böyle ilginç bir şekilde, KSD'nin evrim ve devrim aşamaları konusundaki (kendi) Leninist tahlillerini kabul eder göründüğünü, aslında bu doğru tespitleri bu Leninist tespitlerin doğruluğunu kabul ettikleri için yapmadıklarını, onların niyetlerinin kötü olduğunu iddia etmektedir. Oportünizmin böylesi az görülmüştür. Kitle, kendi içinde, "doğru" görüşleri savundukları için KSD ile birleşme eğilimlerinin belirmesi karşısında, KSD'nin teorik tahlillerinin doğru olduğunu kabul etmekle birlikte onların bu "Leninist tahlilleri" içtenlikle . inanmadan kabul eder göründüklerini, onların goşistlikten çıkmadıklarını tekrar edip durarak (KSD'nin ille de birlik tavrına karşı) kendi içindeki KSD ile birlik eğilimlerini bastırmaya çalışmaktadır.

Oysa, (KSD'yi savunmak bize düşmez ama) evrim ve devrim aşamaları konusundaki Devrimci Hareketin tezlerini çürütmek için en çok uğraşan KSD olmuştur! Onun bu "hakkını" teslim etmek gerekirdi.

KSD'nin bu konuyla ilgili bir "maruzatı" var, bunu açığa vuruyor: "Halk savaşı tabusunu yıkmak"(!) Bunu başarabilmek için ortaya koyduğu yaklaşım revizyonistlerin Mao'nun halk savaşı teorisi için söyledikleriyle büyük bir benzerlik içinde.(9)

KSD'nin, evrim ve devrim aşamaları konusuna ilişkin olarak ortaya koyduğu görüşler, sonuç olarak, devrim anlayışı açısından bir genel ayaklanma teorisine (sovyetik ayaklanma) ve buna uygun bir mücadele anlayışına (iktidarı alma koşullarının olgunlaşmasına kadar barışçı mücadele yöntemlerini temel alan bir evrim aşaması) tekabül ediyor. KSD, konuya ilişkin getirdiği eleştiri ve bakış açıları ile ilk bakışta sadece öncü savaşı ve silahlı propagandaya itiraz eder bir tavır ortaya koyduğu görüntüsü içindeydi; ama gerçekte halk savaşı teorisini bütünüyle reddeden bir tutum ve görüş içindedir. Çünkü, evrim ve devrim aşamaları konusundaki Devrimci Hareketin tezleri, bütünüyle halk savaşı teorisi ile ilgilidir. (Öncü savaşı, "suni denge" ve silahlı propaganda üzerine olan görüşler ise, halk savaşı teorisinin kendi içindeki sorunlarla ilgilidir: 3. bunalım dönemi içinde ortaya çıkan gelişmelerin sonucu olarak ülkemizdeki halk savaşı sürecinin Çin ve Vietman gibi ülkelere oranla, gösterdiği değişim noktalarına ilişkindir.)

KSD'nin 2. sayısında yayınlanan "Evrim ve Devrim Aşamaları Üzerine " olan yazıda açıkça:

"Devrim için gerekli sübjektif koşullar yoksa mücadele yöntemleri devrim dönemine, yani iktidarı ele geçirmeye ilişkin (abç) yöntemler yerine, bu sübjektif denilen koşulların yaratılması için gerekli olan yöntemler olmalıdır... Bu yöntemler geniş kitle gösterileri ...ideolojik mücadele... öz olarak ajitasyon, propaganda ve örgütlenme çabaları olarak sınırlanır ve bunlar da evrim döneminde temel mücadele yöntemleri olmak zorundadırlar." (KSD, sayı 2, sh.21 )

Evet, "iktidarı ele geçirme koşulları yoksa; barışçıl mücadele yöntemlerini temel alan bir evrim aşaması". Bu tür bir yaklaşımın hangi tür devrim anlayışına tekabül ettiği de bellidir. Halk savaşının başlangıçtaki bütün gerilla savaşı dönemlerinde iktidarın alınabilmesi koşulları, (yani karşı devrim güçlerini yoketme koşulları) yoktur ve sinıf mücadelesi de "barış içinde evrim denilen" biçimde cereyan etmemektedir. "Karşı devrimin bizzat zora başvurduğu" koşullar söz konusudur ve bu yüzden bütün bu dönemler boyunca silahlı mücadele temelindeki savunma taktikleri esastır. Gerilla savaşının özü (ya da diyalektiği!) budur. KSD bunca karışıklık içinde getirdiği görüşlerle gerçekten bu 'halk Savaşı tabularını' yıkmaktadır. Şimdi KSD, "Bu sözlerimizden kalkarak bizim uzun süreli savaşa karşı olduğumuzu çıkarmayın lütfen!" diye bir "rica" da bulunmamaktadır. İktidarı alacak sübjektif koşulları yarattıktan sonra, savaşı (ya da lafı!) uzatmanın ne alemi var? iktidarı alıverirsin, bütün " halk savaşı tabuları " yerle bir olur.

KSD 2'deki bu "Evrim ve Devrim Aşamaları" konusundaki yazı KSD yazarının sadece bu konudaki değil bütün (herşeyi içiçe geçiren!) kafa karışıklıklarını da mükemmel bir şekilde sergileyen, gerçekten okunmaya değer bir yazıdır. Bu yazıdaki bütün şaşkınlıklarla uğraşmak elbetteki gereksiz bir şeydir. Ama konuyu bitirmeden önce bunlardan bir tanesine kısaca da olsa (yeniden) değinmek, KSD'nin Marksist tahlil yöntemini nasıl kavradığırıı, daha doğrusu onun (felsefi) dünya görüşünün nasıl bir kafa karışıklığına tekabül ettiğini göstermesi bakımından yararlı olacaktır.

KSD, evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçemeyeceğini kanıtlayabilmek için önce "evrim" ve "devrim" kavramlarını ele alıyor. Sonra bunların nicel birikim ve nitel değişiklik anlamına geldiğini (uzun lügatlarla!) açıklıyor! Sonra da nicel değişiklikle nitel sıçramanın (örneğin suda ısınmayla buharlaşmanın) iç içe geçemeyeceğini diyalektik olarak (!) kanıtlıyor. O, bunu yaparken Marksist formülasyonların kelime yorumu yapılarak ele alınamayacağını hiç bilmediğini bir kere daha sergiliyor.

"Söz konusu edilen evrim ve devrim aşamalarının içiçe olması hareketin evrimci formuyla devrimci formunun içiçe girip tek bir harakete indirgenmesidir. Nicel değişiklikle nitel değişiklik tek bir hareket olarak sürmektedir. Hareketin böylesine tek bir biçime indirgenmesini diyalektik kabul etmez...diyalektik dışıdır. Bunu savunan tek görüş vardır: O da doğrucu evrim teorisidir. Diyalektik dışıdır." (KSD, s. 2, sh.l9)

KSD yazarı Hacıbayram Camiine müezzin olmalıymış! Önce "evrim ve devrim aşamasının iç içe geçmesi" formülasyonunu, evrimle devrimin (toplumun nitelik değiştirmesi ile bunun koşullarının oluşmasının) iç içe geçmesine havale ediyor. Oysa devrim aşaması, toplumun nitelik değiştirmesi değil, devrimin olabileceği durumlara tekabül eder. Devrim aşamasında olunmasına rağmen, devrim gerçekleşmeyebilir, toplum nıtelık değiştirmeyebilir. Bu yüzden, sorunu bu şekilde nicelik birikimiyle nitelik değişiminin birlikte olup olamayacağı noktasından tartışmaya kalkmak, düpedüz saçmalamaya varan bir kavram karışıklığıdır. Ama KSD yazarı saçmalığı burada da bırakmıyor. Nicel birikimle nitel sıçramayı iç içe geçirmek, belli bir nicelik birikimi olmadan nitelik değişikliği olabllecek demektir. Üç tane O olmadan O 3 (ozon) yapmaya kalkmak demektir. Bunu da "doğrucu evrim teorisi"(10) ileri sürer ki diyalektik dışıdır (el-hak doğru biliyor!!) vb.,vb.

Bu şekilde evrim ve devrim aşaması konusundaki M. Çayan'ın tezlerinin ( 3 tane O olmadan O3 yapmaya kalkan veya suyu ısıtmadan buharlaştırmaya uğraşan) bir teori olarak, ne denli diyalektiğe aykırı olduğunu, üstüne lügat döktüre döktüre çürütüyor!

"Gerçekten, bir nitel değişikliği sağlamak için nitel değişiklik olmaksızın, nitel değişikliğin dışında ve bir dereceye kadar nicel birikimler sağlamak mı, yoksa bir.yandan güç biriktirirken, nicel gelişim sağlarken onunla içiçe olarak nitel değişikliği de gerçekleştirmek mi? Hareketin bu iki formundan birini ortadan kaldıracak şekilde ilerleyen her düşünüş kaderci bir biçimde yanlışlığa, gerçeği kavrayamamaya ve onu değiştirememeye mahkumdur. Gerçeği yakalayabilmek için muhakkak doğru öncüllerden (premis) yola çıkmak gerekir." (aynı yer)

İşte KSD' nin kafa yapısı (ya da "mantalitesi") de bu! İnsanın, "Uzun süreli bir halk savaşından geçmek zorunda olan ülkelerde, silahlı mücadeleye girişmek için, iktidarın ele geçirilmesi için gerekli koşulların varlığının aranamayacağı" şeklindeki bir tezi bu denli saçma bir şekilde tartışmaya kalkması için, gerçek bir "medrese mollası" olması gerekirdi!!

Ama, yazarı gene de başarılı bulmak gerekir. Zira bu, bunca karışıklık içerisinde "iktidarı alacak subjektif koşulları yaratıncaya kadar (kitle gösterileri, ideolojik mücadele, vb. şeklinde) evrim aşaması çalışmalarıyla bağımlıyız" demektir. "Silahlı propaganda (ve silahlı mücadele) asla temel olamaz" yolundaki bir sonuçla revizyonizmin iskelesine sağlamca "bağlanmasını" becerebilmiştir!

V

OLGUNLAŞMAMIŞ MİLLİ KRİZ KAVRAMI VE LENİNİST DEVRİMCİ DURUM TEORİSİ

THKP-C'nin evrim ve devrim aşaması konusundaki tezlerinin temelinde (Honduras Devriminin Yolu başlıklı yazıdan yaptığımız alıntıda da belirtildiği gibi) "uzun süreli bir halk savaşı sürecinden geçmek zorunda olan emperyalizmin hegemonyası altındaki sömürge-yarı sömürge-yeni sömürge ülkelerde silahlı mücadelelere, başvurmak için Lenin'in ortaya koyduğu iktidarı ele geçirebilmek (ve korumak) için gerekli objektif ve subjektif koşulların aranamayacağı " tespiti yatar.

Bu gibi ülkelerde sınıf mücadelesi zaten genelde "barışçı" biçimlerde sürmemektedir. Ülkede emperyalizmin hegemonyası nedeniyle alt yapısından üst yapısına kadar, zaman zaman derinleşmekle birlikte tam anlamıyla olgunlaşmamış bir milli kriz vardır.

"Yeni sömürge ülkelerde... uluslararası tekellerle bütünleşmiş, ona göre şekillenmiş ekonomi devamlı bir kriz içerisindedir... Pazar, finansman, ara mal ve hammadde sorunları sürekli gündemdedir. Dışa bağımlı, emperyalizmin bir uzantısı durumundaki yerli tekelci burjuvazinin yönlendirici olduğu hakim sınıflar iktidarının temellerinin zayıf olması onların sürekli bir terör ve baskı politikalarırıa ihtiyaç duymalarına neden olmaktadır. Ülke olgunlaşmamış bir milli kriz içindedir." (Bildirge, sh. 42)

Bu durum, ülkede (iktidarı ele geçirmek üzere değil) stratejik savunma aşaması çerçevesindeki taktik saldırılara tekabül eden silahlı mücadelelere (gerilla mücadelelerine) başvurmak için elverişli koşullar doğurmaktadır.

Bu tespit, hiçbir zaman ülkedeki somut objektif ve sübjektif koşullar göz önünde bulundurulmadan sürekli silahlı ayaklanma önerisi olarak değerlendirilemez. Böyle bir değerlendirme, her şeyden önce; ülkedeki milli krizin olgunlaşmış bir devrim durumu olarak değerlendirilmesi gibi bir hataya dayanır. M. Çayan bıı hataya fokocu çizgiyi eleştirirken şu biçimde değinmekteydi:

"Fokocu görüş; şehir-kır ilişkilerinin, silahlı propaganda ve öteki mücadele biçimlerini diyalektik bir bütün olarak görmeyen, tek ve bütün olarak kırları ve silahlı propagandayı temel alan, şehirlerin ve öteki mücadefe biçimlerinin tali rolünü önemsemeyen görüştür. Bu görüşün temelindeki geri bıraktırılmış ülkelerdeki milli krizin en olgun bir şekilde değerlendirilmesi (abç) öncünün mücadelesi ile köylülerin derhal silaha sarılarak savaşın kısa zamanda halk savaşına dönüşeceği düşüncesi yatmaktadır. Dolayısıyla bu çizgi de sol kendiliğindenciliktir." (M, Çayan, Toplu Yazılar, sh. 367)

Buna rağmen THKP-C hareketinin görüşlerinin şu yukarıdaki görüşlere tekabül ettirilerek eleştirilmesi (veya kırların yerine şehirleri geçirerek savunulması) adet olmuştur. Bildirge'de de değinildiği gibi (s. 43, vd.) THKP-C tezlerini, ülkedeki durumun bir devrim aşamasına tekabül edecek, olgunlaşmış bir milli krizin varlığı şeklindeki bir değerlendirmeye tekabül ettirmek ve buradan da "sürekli ayaklanma" biçimindeki düz bir devrimci mücadele anlayışına uiaşmak söz konusu olamaz. (Mao, bu tür anlayışların -yani sürekli ayaklanma anlayışlarının- herşeyden önce uzun ve dolambaçlı halk Savaşı kavramına ters düştüğünü hatırlatıyordu.)

"Olgunlaşmamış milli kriz" kavramını Lenin'in. milli kriz kavramının karşısına koymak, yeni bir milli kriz tanımı olarak değerlendirmek de doğru değildir. Milli kriz kavramı ilk bölümde de değinildiği gibi ekonomik-sosyal-siyasal, kültürel, askeri, vb.toplumsal hayatın bütününü kapsayan bir altüst oluş halini içerir. Sistem bütün yönleriyle bir kriz içindedir. Lenin bir ayaklanmanın, başarısı için; böyle bir kriz halinin en üst düzeye çıkmasının; sistemin sarsıntılarının en üst düzeye ulaşmasının; düşmanların en kesin çıkmazlar içine düşmıesinin, "aradakilerin" kararsızlık ve tereddütlerinin ve de proletaryanın (ve müttefiklerinin) bilinç ve kararlılığının en üst düzeye yükselmesinin zorunlu olduğunu ortaya koymuştur.

"Ayaklanmanın askeri sanatı" açısından bu objektif durum , "devrim anı" nın belirlenmesi için tayin edici bir önem taşımaktadır. Lenin tarafından ortaya konulan devrimci durum kavramının karakteristiği budur. Buna karşılık sömürge ve yarı sömürge (yeni sömürge) ülkelerde emperyalist hegemonyanın, toplumun içsel dinamiği i!e gelişmesini önlemesi, üretici güçlerin gelişimini kösteklemesi, bütünüyle toplumun gelişimini çarpıtıp baskı altına alması nedeniyle, ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, vb. toplumun bütün alanlarını kapsayan bir altüst oluş hali, sürekli bir çalkantı hali söz konusudur. Bu durum yukarıda belirttiğimiz şekilde Lenin'in ortaya koyduğu "kesin vuruş anı"nın koşullarını oluşturabilecek derecede olgunlaşmış değildir. Ama zaten ortada bir "kesin vuruş", bir "nihai darbe" söz konusu değildir ve buna karşılık uzun süreli bir silahlı savaş söz konusudur. "Kesin vuruş" koşulları da bu dolambaçlı, inişli çıkışlı yenilgilerden ve başarılardan sonra tekrar yenilgilerden ve başarılardan geçerek ilerleyecek olan bu uzun savaş sürecinden sonra oluşacaktır. Bu savaşın daha başlangıcında, gerilla savaşı döneminde, Lenin'in ortaya koyduğu gibi bir devrimci durum beklemek söz konusu olamaz. Ve ülkede olgunlaşmamış bir durumda var olan milli kriz kesin sonuçlu olmayan (karşı devrim güçlerini ortadan kaldırmaya yönelmeyen) ve yığınların devrim saflarına kazanılması için yürütülen siyasal mücadeleye hizmet eden silahlı mücadelenin yürütülebilmesi için gerekli olan objektif koşulları yaratmaktadır. M. Çayan bunu ülkede olgunlaşmamış da olsa varolan milli krizin silahlı mücadelenin (silahlı propagandanın) objektif şartlarını yarattığı şeklinde belirlemektedir. (Burada, "Lenin'in ortaya koyduğu devrimci durum belirlemesinin Rusya için değil sömürge, vb. ülkeler için de geçerli olduğunu"(11) ileri sürüp duranlar için söyleyelim: Lenin'in devrimci durum için öngördüğü koşullar sömürge-yarı sömürge ülkeler için de; ama devrimin olabilmesi için gereklidir. Ancak belki onlarca yıl sürecek olan mücedelenin başlangıcında değil!)

Aynı şeyleri, belki can sıkıcı bir şekilde, defalarca tekrarlamak zorunda kaldık. Bir yandan TİP, TSİP,KSD ve PDA gibilerinin bu konuyu sürekli bulandırmaları, diğer taraftan Bildirge'de sayfalar boyunca olgunlaşmamış milli krizin açıklanmasına rağmen bir cümledeki bir ifadeyi cımbızlayarak oportünizme özgü saçmalıklarla "Devrimci durumun varlığı redediliyor" gibi yaygaraların(12) çıkartılıp durması, bizi bu son derece önemli olan ve iki yönlü bir şekilde ortaya çıkan sapmaların kalkış noktalarını oluşturan konu üzerindeki temel doğruları ortaya koymaya zorladı.

Dikkat edilirse, buraya kadar sorun daha ziyade objektif şartlar açısından incelenmiştir. Olgunlaşmamış milli krizin varlığının silahlı mücadelenin objektif koşullarını oluşturması, sübjektif koşulların ayrıca ele alınmasının gereksizliği anlamına elbetteki gelmez.

Burada, bu konu üzerinde de kısaca duralım. Subjektif koşullar deyince de öncelikle parti ve onun yığınlarla olan bağları, yığınların bilinç ve örgütlülük durumları söz konusudur. Lenin, bilindiği üzere devrim için (yukarda ele alınan objektif koşullardan ayrı ve onunla birlikte) proletarya partisinin proletarya ile sıkı örgütsel bağlar kurmuş olmasını, ve geniş emekçi yığınların ideolojik ve siyasal olarak güvenini kazanmış olmasını zorunlu görmekte idi. Halk savaşı teorisi açısından bu noktada da belirli farklılıkların ortaya çıkması kaçınılmaz bir şeydir. Ama öncelikle vurgulamak gerekir ki biçimi nasıl olursa olsun bir halk savaşınının başarıya ulaşabilmesi için en temel zorunluluklardan bir tanesi proletaryanın Marksist - Leninist nitelikteki savaşçı partisi tarafından yönetilmesidir. İkinci olarak işaret edilmesi gereken durum ise, kitlelerle olan bağ sorunudur. Halk savaşının başarıya ulaşabilmesi için kitlelerin ve özellikle köylülerin desteği zorunludur. Bu nedenle de savaşın başlangıcında mücadelede kitlelerin desteğini elde etmeye yönelik eylemler esastır.

Bu konuda iki temel. sapma söz konusudur. Birincisi mücadelenin başlangıcında partiyi gerekli görmeyen veya parti yerine bir eylem gurubunu (foko) geçiren görüşlerdir. Buna karşılık mücadelenin başlaması için partinin kitlelerle olan bağlarının gene bir genel ayaklanma teorisinin öngördüğü genişlikte ele alınamayacağı da ortadadır. Parti bir proleter kitle partisi niteliğine en olgun şekliyle mücadelenin ileri aşamalarında ulaşacaktır. Mahir Çayan'ın, THKP-C hareketinin parti sorunu ile ilgilenmediği, silahlı propaganda yapabilecek düzeyde bir örgütlenmeyi (fokodur bu!) yeterli gördüğünü ileri sürenler olmuştur. Bunlar M. Çayan'ı sıradan bir fokocu seviyesine indirgemek isteyen soysuzlardan başkası değildir. Ve bunun en büyük yalanlaması da bizzat THKP-C pratiğidir!

Buraya kadar sorunu halk savaşı teorisinin genelinde ele almaya çalıştık. Halk savaşı teorisinin ülkemiz açısından ve 3. bunalım dönemi içerisinde ne gibi değişimler gösterdiği konusu üzerinde durmadık.

"Çin başka - Türkiye başka" diyenler vardır ve de bunu ülkemizde halk savaşı teorisinin geçersizliğini kanıtlama amacıyla ileri sürenler vardır.

Ama gerçekten de "Çin başka-Türkiye başka" dır ve M. Çayan da zaten, Kesintisiz II-III diye bilinen yazısını Türkiye'nin (emperyalizmin III. bunalım döneminin bir sonucu olarak ortaya çıkan "başkalık"larını, yani özelliklerini incelemek ve bu farklılaşımların ülkemizdeki halk savaşı sürecinde (ayrı aşamalarında) ortaya çıkardığı değişimleri ortaya koymak için yazmıştır.
M.Çayan, Kesintisiz Devrim I'i yazarken, hemen arkasından Kesintisiz II'de Leninist Kesintisiz Devrim teorisinin Mao ve Giap tarafından derinleştirilerek kendi ülkelerinin pratiklerine uygulamalarını incelemeyi, daha sonra Kesintisiz III'te de 3. bunalım dönemi içerisindeki dsğişimleri ve Türkiye'ye özgü yolu incelemeyi tasarlamıştı. Bilindiği gibi, daha sonra bu inceleme tamamlanamamış, bunun yerine firar sonrasında ( bir anlamda bu iki broşürün konularını da içerecek şekilde) ülkemizde Kesintisiz II-III diye bilinen yazıyı hazırlamıştı.

Bu nedenle, evrim-devrim aşamalarının iç içeliği formülasyonunun (öncü savaşı ve suni denge kavramlarıyla birlikte) genel olarak halk savaşı teorisinden kopuk bir şey olarak, anlaşılması çokça düşülen bir hatadır... Buraya kadar tartışmalarımızı özellikle bu rıokta üzerinde yoğunlaştırdık.

Bu yazıyı bitirmeden önce, ayrı bir yazı konusu olan halk savaşı teorisinin genelde ülkemiz açısından da geçerli olduğu, ve ülkemizde halk savaşının biçiminde meydana gelen değişimler, konusunu kısaca ele almak yararlı olacaktır.
 

V I

TÜRKİYE DEVRİMİNİN YOLUNA İLİŞKİN BAZI ÖZELLİKLER

GEREK evrim ve devrim aşamaları konularına ilişkin olarak söylediklerimiz ve de gerek halk savaşı teorisinin temel önermeleri ülkemiz açısından da geçerlidir. Ülkemiz 3. bunalım dönemine has gelişmelerin bir sonucu olarak eski tip sömürge-yarı sömürge ülkelerden bir çok yapısal farklılıklar göstermektedir. Bu değişimler halk savaşı teorisi açısından da kır-şehir ilişkileri, işçi sınıfının rolü ve halk savaşı sürecinin ara aşamaları bakımlarından farklılıklar yaratmakla birlikte genelde halk savaşının ülkemiz açısından da geçerliliğini ortadan kaldırmamaktadır.

Ülkemizde, emperyaiizmin ll. bunalım dönemi içinde ortaya çıkan gelişmelerin bir sonucu olarak kapitalizm yukarıdan aşağıya ve çarpık bir şekilde gelişmiştir. Kırsal alanların pazara açılması hızlanmış, şehirleşme, haberleşme, ulaşım artmıştır. Bütün bunlara paralel olarak merkezi otoritenin kırsal yörelerdeki kontrolü güçlenmiştir. Emperyalist işgalin biçimi değişmiş, dışsal bir olgu olmaktan çıkarak içsel bir olgu haline gelmiştir.

Bu gelişmelerin ortaya çıkardığı bir durum, ülkedeki bu gelişmeler sonucu çarpık ve dışa göre şekillenmiş de olsa sanayileşmenin ilerlemesinin, işçi sınıfının göreli ağırlığının artmasının, vb. toplumda kendi içsel dinamiği ile oluşan bir kapitalist süreç yaşandığı şeklinde bir yanılsama yaratmasıdır. Emperyalist işgalin biçim değiştirmesi bu görüntüyü pekiştirmekte, ülkenin bağımsız kapitalist-emperyalist ülkelerden (Rusya'dan!) bir farkının kalmadığı izlenimi yaratmaktadır. Bu, ülkemizde emperyalist kapitalist ülkeler için geçerli mücadele tarzı ve devrim anlayışları öneren revizyonist eğilimleri ve sapmaları güçlendirmektedir. Bu durum, gene aynı şekilde bu görüntüden emperyalist-kapitalist ülkelerdeki revizyonist çizgilere alternatif olarak oluşan, uzun süreli bir gerilla savaşını takiben oluşacak bir genel ayaklanma önerisi şeklindeki "sol" çizgilerin ülkemize de uyarlanmaya kalkılmasına ve Devrimci Hareketin görüşlerinin yerine geçirilmesine neden olmaktadır.

İşte, ülkemiz devriminin yoluna ilişkin sorunların çözümünde; bir yandan bu gelişmelerin zorunlu kıldığı değişiklikleri göz ardı ederek eski Çin, Vietnam gibi ülkelerdeki halk savaşlarının biçimlerinin aynen ülkemize de geçirilmeye kalkışılması; diğer yandan da, gene bu değişimlerin abartılarak halk savaşı teorisinin ülkemiz için geçerli olmadığı sonucunun çıkarılması ve ülkemiz için de bir genel ayaklanma önermesine dayalı mücadele anlayışlarının önerilmesi gibi iki tür sapmaya düşülmesi söz konusudur.

Birinci tür eğilimlere 1970'lerde sıkça rastlanabiliyorken, bugün artık bu değişmelerin iyice açığa çıkması üzerine bu tür görüşlerin pek savunulmadığı söylenebilir. (Bildiğimiz gibi PDA şimdi başka ipte oynuyor. Diğerleri de aynı görüşleri şimdi savunmuyorlar.) Bugün daha çok ikinci tür sapmaların güç kazanması söz konusudur. THKP-C tezlerinin (eleştiricilerimizin sevdiği bir ifadeyle söyleyelim) bütün özgünlüğü bu değişimleri emperyalist sistemde ortaya çıkan değişmelerin bütünü içerisinde inceleyerek doğru bir şekilde tahlil etmesi ve onun sonuçlarını da doğru olarak değerlendirmesidir. Devrimci Hareketimizin her geçen gün ülkemizde sağlıklı bir şekilde kök salması da onun ayaklarını bu bilimsel gerçeklerin üzerine basan "özgünlüğünden" ileri gelir.

Ülkemizdeki bütün değişim unsurlarına rağmen, halk savaşı teorisinin temel tezleri özde ülkemiz açısından da geçerlidir. Ülkemiz silahlı mücadele temelindeki uzun süreli bir halk savaşı sürecinden geçmek zorundadır. Silahlı bir mücadele anlayışı temel alınmaksızın, (savaşçı bir partinin yanısıra) güçlü bir askeri örgütlenmeye dayanmaksızın, ülkemizdeki siyasi hareketin hiç bir başarı şansı yoktur. Ve devrim ülkemizde ancak ve ancak böyle bir mücadele anlayışıyla ve bu şekildeki bir devrimci örgütlenmeyle uzun ve zorlu bir devrimci mücadelenin sonucu gerçekleşebilir.

Bir çoklarına bu tespit, soyut bir halk savaşı tabusu, şablonculuk gibi görünebilr. Bizce tam tersine, özellikle ülkemizdeki sınıf mücadelesinin somut gelişimi karşısında bu
tespitler giderek somut bir gerçekliğe dönüşmektedir.Ülkemizde sınıf mücadelesi her geçen gün artan bir şekilde yaygınlaşan silahlı biçimlere dönüşmektedir. Karşı devrim güçlerinin tüm emekçi halklarımıza yönelik faşist saldırılarının her geçen gün arttığı, faşist güçlerin emekçi halka karşı ilari ettiği bu yok etme savaşının her geçen gün artarak sürdüğü ülkemizde burjuvazi ile görünüşte de olsa "barış" içinde bir evrimci mücadele anlayışı öneren bütün siyasetler, bu objektif gerçekler tarafından silinip atılacaktır.( Zaten bu gerçek karşısında tüm revizyonist siyasetler çareyi Ecevit hükümetinin faşizm tehlikesini geçici de olsa ortadan kaldırmasını ummaktan ve bunu her şeye rağmen beklemeye devam etmekten başka çıkar bir yol bulamamaktadırlar.) Bugün her gün, yeniden yeniden yaşanan gerçekler,"niçin, bütün halk önce barışçı mücadele metotlarını temel alarak silahlı mücadeleye hazırlanmadan silahlı mücadeleye girişiliyor" sorusunu geçersiz hale getiriyor.

Zira savaşı, devrimciler değil burjuvazi ilan ediyor. Ve savaş yaşamanın bir şartı haline geliyor: Zira emperyalizmin ülkemizdeki gizli işgali, işte böyle (kontr-gerillasıyla, sivil resmi bütün güçleriyle) "bizzat karşı devrimin zora başvurması" demektir. Bu, toplumumuzda hergün yaşamakta olduğumuz gerçekliği kavrayamayan ve devrimci mücadeleyi sözde "barış içinde evrim" ve barışçı kitle gösterileri, ajitasyon, propaganda ile sınırlamaya kalkanlar, bugünkü TİP'in kaçınılmaz kaderi ile karşı karşıyadırlar.

Evet, savaşı, devrimciler ilan etmiyor ve kendileri isteyerek, hayali halk savaşı tabularına kapılarak seçmiyor. Ülkemizde kişiler için doğru olan, bir gerçek sınıf mücadelesi açısından daha da geçerlidir: Faşist saldırılar karşısında bulunan tek tek kişiler gibi, bir siyasi hareketin de her şeyden önce yaşayabilmesi, sonra gelişebilmesi ve burjuvaziyi yenebilecek bir  duruma gelebilmesi için silahlı mücadeleye dayanması zorunludur.

Buna karşılık, emperyalizmin III. bunalım dönemi içerisinde oluşan gelişmeler sonucu ülkemiz devrimi Çin ve Vietnam devrimlerinden farklı ara aşamalardan geçecektir.
Emperyalist işgalin gizlenmesi ve kapitalizmin gelişimi, iç pazarın gelişimi,  haberleşme, ulaşım ve şehirleşmenin artması nedeniyle ülkemizde halk savaşının ara aşamalarında ve biçimlenişinde farklılaşmalar doğmuştur. Şöyle ki: Eski tip sömürge, yarı sömürge ülkelerde gerek merkezi otoritenin güçsüzlüğü (feodal parçalanma) gerekse geniş köylü yığınlarının ağır bir sopalı sömürü (feodal sömürü) altında olması gibi nedenlerle geniş spontane köylü ayaklanmaları gündeme gelmektedir. Gene emperyalist işgale karşı kolayca eyleme dönüşebilen tepkiler söz konusudur. Bu dönemlerde halk savaşları bu nesnel ortam üzerinde gelişmektedir. Oysa durum bugün farklıdır. Bugün merkezi otoritenin güçlenmesi (feodal parçalanmanın olmaması)(13) iç pazarın genişlemesi (feodal sömürünün yerini kapitalist sömürünün alması) ulaşım, haberleşme vb.nin artması, emperyalist işgalin biçim değiştirmesi sonucu artık eskisi gibi spontane köylü ayaklanmaları olmamaktadır. (M. Çayan klasik sömürge, yarı sömürge ülkelerden olan tarihsel-toplumsal farklılaşmayı suni denge başlığı altında incelemiştir.) işte bu değişimler sonucu olarak da ülkemizdeki halk savaşının ilk dönemi öncü savaşı ile karakterize olacaktır. Yani savaşın başlangıç dönemlerinde proletarya partisinin örgütlediği silahlı mücadelelerin niteliği doğrudan halk kitlelerinin yer aldığı silahlı halk hareketleri şeklinde olmayacaktır. Bu dönemlerde silahlı eylemlerin temel amacı da halk yığınlarının devrim saflarına çekilmesi olacaktır.

Gene ülkemizde meydana gelen değişimlerin sonucu olarak işçi sınıfının devrimdeki rolü ve bununla birlikte şehirlerin rolü göreli olarak artmıştır. Şehir - kır ilişkileri farklıdır. Bununla birlikte köylülüğün ve kırsal yörelerin belirleyiciliği geçerlidir. (Göreli olarak azalmakla birlikte)

Bütün bunların ayrıntılı olarak incelenmesi ve bu konulardaki görüşlerimize yönelen eleştirilerin ele alınarak cevaplandırılması ve bu konular etrafındaki yeni biçimlere bürünen sapmaların açığa çıkarılması ayrı bir yazı konusu olacaktır.
 



DİPNOTLAR

  1. Bu konularda ayrıntılı bilgi için bak : M. Çayan, Toplu Yazılar, sh. 260 vd.,  sh. 333 vd.
  2. Bu konuda bak. : M. Çayan, Toplu Yazılar, sh. 315
  3. Lenin; Aktaran Pomeroy, Gerilla Savaşı, sh.127.
  4. Lenin, Marx ve Engels, Köz Yay. sh. 54
  5. Şimdi, ÖL bu son derece açık ifadelerin karşısında Lenin'in "özel sohbetlerinde" söylediklerini (!) dikmeye kalkmasın; yaşı başı belli olduğuna göre, kimseyi kandıramaz!!
  6. Bak: Devrimci Yol, sayı 5, sh.10-11.
  7. Parti Bayrağı, HK'nın aylık yayın organıdır.
  8. Aktaran; Pomeroy, sh.122.
  9. Bak: Leninizm ve Modern Çin, Temel yay. sh. 40-57. (Bu rastlantının "kitle"cilerin bu konudaki "Leninst tahlilleri"yle, teorideki "içiçe geçme" olgusuyla ilgisi olsa gerekir.)
  10. Bu kavram bazı felsefe lugatlarında "zuhurucu evrim teorisi" diye geçer!
  11. Burada insan ister istemez KSD'nin bu konuda söyledigi su sözleri hatırlıyor : "Ortada iki tane milli kriz tanımı var. Biri Lenin, biri M. Çayan'ın. Biz bir tek milli kriz tanımı biliriz. O da Lenin'in milli kriz tanımı!" Burada, 'siz zaten, ezberleyebildiginiz üç beş cümleden başka ne biliyorsunuz ki?' demekten başka yapacak şey yoktur.
  12. Bizim evrim ve devrimin içiçileğini reddeddigimiz bile söylenip yazılabilmiş ve de KSD bu konuda dünyadaki bütün soytarıları işsiz bırakacak şekilde demokratik üstünlük nutukları atabilmiştir. İdeolojik tartışma ülkemizde biraz da böyle "oynanıyor"!
  13. Bu ülkemizin tarihsel bir özelliğidir.

 

Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org