Türkiye’de 12 Eylül Darbesi ve Devrimci Mücadele

Kasım 1980

12 EYLÜL 1980’deki askeri darbe ve bunun sonucu olarak Türkiye’de askeri-açık faşist diktatörlüğün kurulması ile ortaya çıkan son gelişmelerin etraflı bir değerlendirilmesine ihtiyaç olduğuna kuşku yoktur. Bu askeri darbe Türkiye’deki ve Ortadoğu’daki son yıllarda iyice hızlanan gelişmeler bakımından ne anlama gelmektedir? Böyle bir gelişme genel olarak Türkiye’deki sınıflar mücadelesinin ve Devrimci

  Hareketin gelişimini ne yönde etkileyecektir?

1- 12 Eylül darbesi emperyalist güçler ve yerli egemen sınıflar tarafından uygulattırılmakta olan ekonomik programın bir sonucudur.
Askeri darbenin öncelikle son bir kaç yıldan bu yana emperyalist sömürücü güçler tarafından uygulattırılmakta olan -IMF patentli- ekonomik programla olan sıkı ilişkileri üzerinde durmak gerekir.

Bilindiği gibi Türkiye’deki mevcut ekonomik yapı 1975’ler sonrası iyice sarsılmaya, yıllardan beri biriktire geldiği sorunların tam bir keşmekeşe dönüşmesiyle tam anlamıyla tökezlemeye başlamıştır. Türkiye ekonomisinin bütünüyle bağımlı olduğu emperyalist güçlerin dayatmasının bir sonucu olarak ta 1975’lerden bu yana Türkiye’deki bütün hükümetler IMF tarafından belirlenen bir ekonomi politikasını yürütmüşlerdir. Artık herkes tarafından bilindiği gibi bu ekonomi politikasının esası bir yanda fiat ve para ayarlamaları (zam ve devalüasyon) diğer yanda da kitlelerin alım güçlerinin sınırlandırılmasına (ücret ve maaşların sabit tutulması) dayanmaktadır.

1977’lerde iktidara gelmeden önce Ecevit, bu ekonomi politikasının demokratik bir ülkede uygulanamayacağını söylüyordu. Ecevit’in bu programın demokratik bir ülkede uygulanamıyacağını söylemesinin nedeni açıktı. Bir yandan sürekli zam ve devalüasyonlar uygulanırken ücret ve maaşları sabit kalan ya da çok az artan kitleler ağır bir sefalete sürükleneceklerdi. Bu durumda kitlelerin yoğun tepkilerinin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktı. Ancak gene hatırlanacaktır ki aynı Ecevit (MSP’nin muhalefeti yüzünden IMF’nın istediği bir politikayı yürütemez hale gelen MC’nin düşürülmesinden sonra) iktidara gelince, demokratik bir ülkede uygulanamayacağını söylediği IMF programını aynen uygulamaya devam etti. Bir yanda IMF politikalarını aynen uygularken diğer yandan da kitlelerin tepkilerini bastırabilecek politikalara yöneldi; yeni baskı yasaları hazırladı; önce sivil sıkıyönetim uygulamalarını gündeme getirdi ve nihayet Maraş olaylarını bahane ederek sıkıyönetim ilan etti. Aslında bu uygulamalarıyla Ecevit gerçekte kendi siyasi geleceğini de belirlemişti. Sivil sıkıyönetim uygulamalarının gündeme geldiği dönemde Devrimci Yol şöyle yazmıştı:

"Bu gelişmelerin en son geldiği yer sivil sıkıyönetim uygulamalarıdır. Bugün (bir yanda) polis tarafından her türlü işkence uygulamaları faşist katliamları takviye edecek şekilde sürdürülürken sözde anarşiyi önleme uğruna giderek artan biçimde ordu devreye sokulmaktadır. Bu gelişmelerin Latin Amerika ülkelerinde sıkça rastlanan türden sol görünümlü bir hükümet aracılığıyla yürütülen baskıcı bir yönetim doğrultusundaki bir gelişme sayılması gerektiği söylenebilir ki, bu tür yönetimleri çoğunlukla açık faşist bir yönetimin izlemesi kaçınılmaz bir şeydir." (Devrimci Yol, sayı 21, Ağustos 1978)

Gene Temmuz 1978’de aynı konuda şöyle yazılmıştı:

"Bu alınan tedbirler ise (...) ordunun devreye sokulması yoluyla, daha ileriki bir aşamada ordunun aracılık edeceği açık faşist bir rejime geçiş sağlamaktan başka bir anlama gelmez." (Devrimci Yol, sayı 20, Temmuz 1978)
Özetle, bir yanda IMF’nin malum ekonomi politikası aynen uygulanarak, bir yandan da bu ekonomik uygulamalara karşı kitlelerin tepkilerinin yükselmesinin ve toplumsal patlamaların önüne geçebilmek için baskı politikaları geliştirilerek, bugünkü askeri faşist diktatörlüğün temelleri bizzat Ecevit hükümeti döneminde atılmıştır. Ecevit ve daha sonra yeni MC dönemlerinde alınan "tedbir"ler, sıkıyönetimler, baskılar, katliamların yetmediği yerde, düzenin kararlı bekçileri generaller sahneye sürülmüştür... Bu sonuç dünyada, emperyalist sömürü altında bulunan ve IMF uygulamalarını yürütmek zorunda bırakılan bütün ülkelerde hemen daima karşılaşılan bir durumdur. (1)

Şimdi her zaman olduğu gibi "iç hizmet yasası"nın bilmem hangi maddesine göre (!), gene sahneye sürülen generaller IMF politikalarının ve yerli tekelci çevrelerin şahane mümessili Turgut Özal’ın eşliğinde vatanı kurtarma adına ortalığı kırıp geçirmekte; yoksul halk kitlelerinin zam, devalüasyonlar, pahalılık, işsizlik altında ezilmesine yardımcı olmaya; bu acımasız sömürüye seslerini çıkarmadan razı olmalarını sağlamaya çalışmaktadırlar. Grevler, toplu sözleşmeler yasaklanmış, kıdem tazminatı kısıtlanrnış, sendikalar kapatılmıştır. Cuntacı generallar bir avuç sömürücü adına kan dökmekte, asıp kesmekte ve bu şekilde mevcut düzene karşı gelişen toplumsal muhalefeti bastırıp dağıtmayı, devrimci hareket(ler)i ezmeyi kendilerine birinci görev olarak seçtiklerini açıkça ortaya koymaktadırlar.

2- 12 Eylül darbesi bunalımın gittikçe derinleşmesinin bir sonucu olarak iyice sarsılan mevcut sömürü düzeninin restorasyonunu ve yeniden disipline ederek rayına oturtulmasını hedeflemektedir.

12 Eylül öncesinde Türkiye’de bunalım toplumun bütün alanlarını kaplamış durumdaydı: Enflasyon, pahalılık, işsizlik had safhaya ulaşmıştı; ekonomik bunalımın bir sonucu olarak geleneksel toplumsal ilişkiler çürümeye - dağılmaya başlamıştı; düzenin siyasal kurumları, parlamento, partiler, hükümetler tamamen yıpranmış ve "iş" görmez hale gelmişlerdi. Düzenin içinde bulunduğu sorunlar karşısında "parlamenter demokrasinin olanakları" tamamen tıkanmış durumdaydı.
Böyle durumlarda genellikle olduğu gibi vatanı kurtarmaya koşan cuntacı generaller, bir yandan işçilerin taleplerini bastırmaya, grev ve toplu sözleşme haklarını, kıdem tazminatı haklarını vb. kısıtlamaya, işçi sınıfının ve yoksul halkın çıkarlarını savunan devrimci hareketleri ezmeye çalışırken diğer yandan da sömürücüler için daha istikrarlı bir siyasi düzenin esasları da tepeden inme bir şekilde oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Bu cümleden olmak üzere mevcut sömürü düzeninin devam ettirilmesini sağlayabilecek "yeni" bir siyasi üst yapı oluşturmak üzere yoğun bir çaba ortaya konulduğu görülmektedir. Yeni bir anayasa tasarısının esasları zaten cuntadan bir yıl öncesinden beri dillerde (ve Amerikancı - tekelci iş çevrelerinin ellerinde!) dolaşmaktadır. Şimdi MGK tarafından yapılan resmi açıklamalarda bu yeni anayasanın esasları "resmileşmiş" durumdadır. 1961 Anayasasının 12 Mart döneminde ortadan kaldırılamamış olan bazı "demokratik" öğeleri de ortadan kaldırılmakta; Anayasa Mahkemesi, Danıştay gibi kurumların fonksiyonları tamamen yok edilmekte; liderlerini kendilerinin daha kolayca değiştirebileceği iki partili bir siyasi yapı oluşturmaya yönelik siyasi partiler yasası öngörülmekte; bu suretle iktidar mekanizmasının tekelci burjuvazi tarafından daha rahat bir şekilde denetlenip yönlendirilebilmesi sağlanmaya çalışılmaktadır.

Cunta bu tür faaliyetlerini komik bir şekilde "demokrasiyi yeniden kurma" olarak lanse etmeye çalışmaktadır. "Komik" diyoruz, çünkü "demokrasi" burjuva anlamda bile ele alınsa; halkın kendi yönetim şeklini (biçimsel de olsa) kendisinin belirlemesi demektir. Oysa bunlar halkın elinde "özgürlük ve demokrasi" adına kırıntı halinde bile olsa ne varsa ortadan kaldırmaya çalışıyorlar; halkın, birkaç parababasının istediği biçimde sesi soluğu çıkmadan nasıl yönetileceğini belirlemişler (bir Amerikan uşağı, bu esasları Amerikalı gazetecilere anlatıp duruyor!) cunta, ellerindeki silahlara dayanarak, göstermelik bir anayasa oylaması ile halka anayasayı oylatacak; sonra da ne yaptıkları ne de getireceklerinin hiçbirisinin demokrasi ile uzak yakın alakası olmayan cunta; "demokratik" bir şekilde (!) demokrasi (!) yi kurmuş olacak!

"Demokrasi" ile ilişkisi(!) (2) bir yana, cuntanın bu konudaki faaliyetlerinin anlamı elbette açıktır. Yukarda da ifade ettiğimiz gibi, Devlet iktidarı genel olarak egemen sınıflar açısından pekiştirilmeye-sıkıştırılmaya çalışılırken, özel olarak da tekelci burjuvazi tarafından daha rahat bir şekilde kontrol edilebilmesine uygun bir biçim verilmeye çalışılmaktadır.
Buhran şiddetlendikçe buhrandan oldukça etkilenmekte olan orta sınıfların ve tekelci burjuvazi dışındaki diğer kesimlerin hoşnutsuzlukları artmaktadır. Bu kesimlerin emperyalist-tekelci çevrelerin çıkarları yönündeki politikalardan önemli ölçüde rahatsız olmaya başlamaları, bu kesimlerin de etkili olduğu (MSP’li!) koalisyonların hükmünü ortadan kaldırmıştır. Tekelci burjuvazinin ve emperyalizmin çıkarları yönünde daha rahatça hareket edebilecek hükümetlerin oluşmasına imkan verecek bir yeni siyasi düzen bu yüzden "gerekli" hale gelmektedir.

Cunta "yeni" bir siyasi yapı oluşturmaya çalışırken tekelci burjuvazinin bu gereksinimleri yönünde hareket etmektedir. (Cuntanın, Erbakan ve MSP alerjisi arkasında emperyalist tekelci çevrelerin bu gereksinimlerinin yattığına da hiç şüphe yoktur.)
MGK bildirilerinde, "idareye bütünüyle el koymalarının" amaçlarının birinin de "bozulan devlet otoritesinin yeniden sağlanması" olduğu ileri sürülüp durulmaktadır. Bununla kastedilen şey de, genel olarak egemen sınıfların sarsılan egemenliğinin pekiştirilmesi ihtiyacından başka bir şey değildir. Gerçekten de son yıllarda buhranın iyice derinleşmesinin ve devrimci mücadelenin bir sonucu olarak egemen sınıfların "otorite"si iyice bozulmuş durumdaydı. Mevcut sömürü düzeninin çıkmazları sadece ekonomik düzeyle sınırlı kalmıyor, sistem bütün yönleriyle sarsıntı geçiriyor, kitleler içinde devrimci bilincin gelişmesi ve devrimci hareketlerin yayılması sonucunda mevcut devlet mekanizmasının gelişen kitle hareketlerini kontrol altına alması gittikçe zorlaşıyordu. Düzenin bütün kokuşmuşluklarını, çürümüşlüklerini yansıtan devlet, geleneksel yapısı ve kurumları ile mevcut sömürü düzeninin devamını sağlamakta zorluk çekiyordu. İşte bu yüzden bozulan "devlet otoritesi"nin sağlanması görevi, askeri darbenin başlıca görevleri arasında sayılmaktadır. Bu, gerçekte her yönüyle çürüyen, tamamen yozlaşmış ve yıkılmaya yüz tutmuş bu sömürü düzenini zorla ayakta tutma çabasından başka bir şey değildir. MGK arka arkasına bildiriler yayınlayıp kararlar alarak tekelci burjuvazinin ne ihtiyacı varsa hepsini "yasa" haline getirmektedir. Yıllardır her türden sömürücü-gerici çevre tarafından ortaya sürülmüş ne kadar baskı tasarısı varsa, hepsini bir çırpıda kanunlaştırıp uygulamaya koymaktadır. Gözaltında bulundurma süresi 12 Eylül’den sonra, önce 30 güne, sonra da (görülen ikinci bir lüzum üzerine) 90 güne çıkarılmıştır. (Yani 30 gün içindeki işkence ile yeterli sonuç alınamazsa, bu işkenceye 2 ay daha devam edilmesi "yasal güvenceye" bağlanmaktadır!) Çoğu dağlarda-köylerde yaşayan halkın can güvenliğini korumak için elinde bulundurduğu silahlara zorla - tehditle el konulmuştur. Bazı durumlarda mahkemeler, duruşmasız (sanık bulunmadan) karara bağlanabilecektir...v.s. Bunun gibi akla gelebilecek her türlü zorbalık yöntemini resmileştirmeye çalışan cunta, bu şekilde sömürücü egemen sınıfların sarsılan egemenliğini pekiştirecek önlemler almaya, çökmekte olan sömürü düzenini ayakta tutabilmek için yeni payandalar oluşturmaya çalışmaktadır. Bütün bunlar, temelleri çökmüş yıkılmakta olan bir binayı bir kaç ağaç kütüğünün desteği ile ayakta tutmak çabasından başka bir şey değildir.

3- 12 Eylül darbesi, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki çıkarları doğrultusunda bir harekettir.

Türkiye, ABD emperyalizminin ekonomik - siyasi - askeri egemenliği (gizli işgali) altındaki bir ülkedir. Böyle bir ülkedeki her hangi önemli bir siyasi gelişmenin ABD’nin özellikle Ortadoğu’daki genel çıkarları ve politikaları göz önüne alınmadan değerlendirilemeyeceği açıktır.

12 Eylül’den önce Devrimci Yol’daki değerlendirmelerde çeşitli kereler, ABD’nin Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında kendi konumunu ve egemenlik ilişkilerini koruyabilmek için yeni politikalar oluşturmaya yöneldiğine işaret edilmiş ve bunun sonucu olarak Türkiye’de bir "askeri faşist diktatörlüğün kurulmasının ABD çıkarlarına uygun düşen bir gelişme olduğu’" belirtilmişti. Örneğin, Mayıs 1979’da yayınlanan Devrimci Yol’da şöyle deniyordu:

"ABD’nin Ortadoğu’da ABD politikası (ve çıkarları) doğrultusunda davranacak bir Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç açıktır. Türkiye’de ABD’nin (Ortadoğu) politikalarını hayata geçirecek bir hükümetin toplumsal ve siyasal bütün muhalefeti bastırması ve yok etmesi gereklidir. Bu ise ancak açık faşist bir rejimle mümkün olabilir. ABD ekonomik politik olanaklarıyla, askeri anlaşmalarıyla, yerli işbirlikçileri, açık ve gizli faşist örgütlenmeleriyle ülkemizde açık Amerikancı faşist bir rejimin tizerinde oturacağı siyasi koşulları oluşturmak doğrultusunda mücadele etmektedir." (Devrimci Yol, sayı 28, Mayıs 1979)

12 Eylül darbesinin, Ortadoğu’da patlayan son İran - Irak savaşından hemen önce ve Türkiye’nin geleneksel Amerikancı dış politikasını yürüten AP azınlık hükümetinin Dışişleri Bakanı H. Erkmen’in gensoru ile düşürülmesinden hemen sonra gerçekleşmesi sadece bir "raslantı" olarak değerlendirilmese gerekir.

"Her şeyin ABD uzmanlarının öngörüleri ve planları ile önceden ayarlanan bir rota izlediğini" söylemek elbette doğru olmaz. Ancak hele cuntanın Amerikancı, NATO’cu karekteri çok iyi biliniyorken (basınımızdan öğrendiğimize göre "cuntanın beyni" Saltık paşa "bu kadar güzel basın toplantısı yapmayı" bile NATO’da öğrenmiş!) 12 Eylül hareketinin ABD ile ilişkisinin tartışmasız bir gerçek olduğuna da hiç şüphe edilemez. (3) Cuntanın Türkiye’de yaptığı herşey, işlediği her cinayet, halka uyguladığı her baskı ve zorbalık Ortadoğu’da ABD için güvenilir bir Türkiye yaratma çabası olarak da görülmelidir.

Cuntanın 12 Eylül darbesinden sonra yaptıkları da bunu açık bir şekilde kanıtlamaktadır. Kuşkusuz ki olayların ve 12 Eylül darbesinin bu yönü Ortadoğu’daki gelişmelerin tırmanışına paralel bir şekilde ilerde daha çok öne çıkacak ve bu konunun daha iyi bir şekilde gözlenip değerlendirilebilmesi mümkün olabilecektir...

4- 12 Eylül darbesi ile Türkiye’deki yönetim biçimi askeri bir açık faşist diktatörlük haline dönüşmüştür.

12 Eylül darbesinden sonra, ülke yönetimi bütünüyle ordunun tepesindeki beş generalin elinde toplanmıştır. Meclis feshedilmiş, siyasi partilerin faaliyetleri durdurulmuş, sendikalar, (TÜSİAD gibi tekelci sermayeye ait örgütlerin dışındaki) dernekler kapatılmış, seçimle gelmiş belediye başkanlarının ve bir çok mahalle muhtarının görevlerine bile son verilmiştir... Özetle; siyasi faaliyet ve yönetim tekelci sermaye ve onun adına faaliyet yürüten generallerin dışında herkese yasaklanmıştır. (4)

Böyle bir yönetimin ancak açık bir faşist diktatörlük olarak değerlendirilebileceği herhalde tartışmasız bir konudur. Ancak, özellikle cuntanın MHP yöneticilerini ve bazı MHP’li katilleri de tutuklamakta olmasının sonucu olarak bir çok sol çevre tarafından bugünkü yönetimin faşist bir diktatörlük olarak değerlendirilmesine karşı çıkılması muhtemeldir. Bu düşünce bugün halk kitleleri içerisindeki, cuntanın faşistlere de karşı olduğu, dolayısıyla tarafsız olduğu yolundaki geri bir eğilime de tekabül etmektedir.
Cuntanın her türlü siyasi faaliyetleri tekeline alması; bütün devrimci örgütlenmeleri-sendikaları dağıtması; toplu sözleşmeleri durdurması; onbinlerce ilerici-yurtsever-devrimci insanı ve işçi liderlerini, aydınları tutuklatarak onlarcasını işkencelerde öldürtmesi; bir çoğunu astırıp onlarcasını dağlarda - sokaklarda kurşuna dizdirip katlettirmesi gibi terörist eylemlerinin yanısıra bazı MHP’lileri de tutuklattırmasına bakarak onun bütün yaptıklarını "faşizm" kavramından ayrı bir şey olarak değerlendirmeye kalkmak kuşkusuz ki faşizmi sadece MHP ve onun etrafında gelişen sivil faşist hareketle sınırlı görmek şeklindeki eksik ve hatalı blr anlayıştan kaynaklanmaktadır.

Kuşkusuz ki, Türkiye’deki askeri diktatörlük, 20. yüzyılın ilk yarısında Almanya ve İtalya gibi ülkelerde ortaya çıkan faşist diktatörlüklerden oldukça farklıdır. Ancak (daha önceleri çeşitli kereler ve etraflıca açıkladığımız gibi) faşizm kavramının, çoğunlukla gelişmiş- bağımsız kapitalist ülkelerde rastlanan ve orta sınıf tabanındaki sivil hareketlere dayanarak gelişen klasik örneklerdeki gibi devlet biçimleriyle özdeşleştirilmesi hatalı bir anlayıştır. Bu hatalı anlayışa sahip olanlar ülkemizde de faşizmi MHP ile sınırlı bir kavram olarak ele alırlar. Oysa Türkiye’de de özellikle son dönemlerde aşağıdan yukarıya doğru bir sivil faşist hareket gelişmekle birlikte, faşizm kavramı da daha ziyade egemen sınıflar yönetiminin geleneksel biçimlenişine uygun bir nitelik olarak da ortaya çıkmaktadır. (5) Bu durumda faşizm kavramının (belirleyici bir konumda bulunan tekelci burjuvazinin özelliklerinden kaynaklanan) oligarşinin bu geleneksel devlet yönetimi ilkelerinden bağımsız olarak ele alınmasını, ülkemizdeki somut duruma uymayan eksik ve hatalı bir anlayış olarak kabul etmek gerekmektedir. Cuntanın MHP’ye karşı da bazı uygulamalara girişmesini, "cuntanın faşizme de karşı olduğu" şeklinde yorumlayan çevrelerin yanılgılarının temeli de bu hatalı anlayışın bir sonucu olarak, faşizmi sadece MHP ve onun etrafında gelişen sivil faşist hareketle sınırlı bir olgu olarak değerlendirmekte yatmaktadır.

Oysa MHP etrafında gelişen sivil faşist hareket esasta tekelci burjuvazinin ve devletin resmi politika ve uygulamalarının bir sonucu olarak (ve bu politikalara paralel bir şekilde) başlatılıp geliştirilmiştir. Komando kamplarının, Komünizmle Mücadele Derneklerinin örgütlendirilip geliştirilmesi, sol hareketlerin gelişmesini bastırabilmek için reaksiyoner - karşı- bir sağ hareket örgütleme şeklindeki egemen sınıf politikalarının doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 12 Eylül’den önce sürdürülen bütün faşist saldırı ve katliamlar, devlet ve ordu içindeki faşist örgütlenmelerin doğrudan desteği ile yürütülmüştür. Bugün de cuntanın devrimci halk kesimlerine yönelik saldırıları, işkencelerde onlarca kişinin öldürülüp, yüzlercesinin sakat bırakılması; sokak aralarında, dağ başlarında kurulan pusularda onlarcasının katledilmesi aynı devletin aynı görüşleri taşıyan faşist görevlileri tarafından gerçekleştirilmektedir. Bizzat MGK içinde MHP görüşlerini savunan generaller vardır.

Peki, MHP ve yandaşı faşist örgüt yöneticilerinin de 12 Eylül’den sonra tutuklanması nasıl açıklanacaktır?

Burada önem taşıyan bir kaç nokta üzerinde durmakta varar vardır.

Yukarda değindiğimiz gibi, sivil faşist güçler, egemen sınıfların devrimci hareketlerin gelişmesini önlemek ve kitleleri baskı altında tutmak şeklindeki politikalarının bir aracı olarak özellikle gizli faşizmin gündemde olduğıı dönemlerde (devlet kuvvetlerinin "yardımcısı" olarak!) "görev" yapmaktadırlar. Aynı görevlerin resmi devlet güçleri ve ordu tarafından açıkça yürütüldüğü açık faşist diktatörlük dönemlerinde ise, bu sivil saldırı çetelerine doğal olarak(!) ihtiyaç, duymamaktadırlar. (Hatırlanacağı gibi, 12 Mart’tan sonra da aynı durum sözkonusu olmuş MHP ve komando teşkilatlarının faaliyetleri, saldırıları o dönem için durdurulmuştu.)
12 Eylül’den sonra (12 Mart döneminden farklı olarak) MHP ve yandaşı katliam örgütlerinin dağıtılması için çaba gösteriidiği şeklinde bir görüntü yaratılmasına çalışıldığı görülmektedir. Cunta bir yandan 12 Eylül’den önce sivil faşist çetelerin yaptıklarını kendi adamlarına yaptırıyor; bir yandan da MHP yöneticileri hakkında tutuklama kararı aldırıyor...

Bizce bütün bunların anlamı da çok açıktır. 12 Eylül’e kadar geçen süreçte, sivil faşist güçlere karşı halklarımızın içinde öylesine büyük bir tepki ve nefret birikmiştir ki, cunta bu faşistlere de karşı olduğu imajını yaratmadan, halkın yüreğindeki bu fırtınayı dindiremez ve asla "başarı"ya ulaşamaz. Yani gerçekte, cuntanın esas amacı ve görevi, işçi sınıfı ve halkı sindirmek ve devrimci hareketleri ezip dağıtmaktır. Bunu yapabilmek için halkın gözünde tarafsız bir görüntü yaratmak, faşistlere, MHP’ye karşı olduğu izlenimini yaratmak zorundadır. Bu şekilde anti-faşist halk kesimlerinin devrimci güçlerle yaklaşımlarını önlemeye, devrimci güçleri tecrit etmeye çalışmaktadırlar.

Cuntanın MHP’ye karşı olan uygulamaları bir yönüyle bir "savaş hilesi"nden başka birşey değildir. Çünkü bir yandan Türkeş ve adamları kamuoyunu tatmin etmek için göstermelik bir şekilde tutuklanırken, kendileri onların yapmaya çalıştıkları şeyleri onların yapabileceklerinden kat kat fazla olarak gerçekteştirmektedirter.
Unutmamak gerekir ki, Hitler de iktidara geldiğinde, kendisinin örgûtlediği SA kıtalarını dağıtarak bir çok yöneticisini öldürtmekten çekinmemiştir... Elbette ki iki olay arasında farklı yönler çoktur. Ama bu örnek sadece, cuntanın bugüne kadar ortada görülen sivil faşist hareket hakkındaki uygulamalarına bakarak, onun faşizme karşı olduğu şeklinde bir sonuç çıkarılamayacağını yeterince kanıtlar.

Üzerinde durulması gereken bir nokta da, cunta içindeki ayrılıklarla ilgilidir. Cuntanın ordu içindeki MHP taraflılarıyla kendilerini "Kemalist" diye lanse eden kesim arasındaki bir uzlaşma sonucu otuştuğu bilinmektedir. Bu "ikilik"ten kalkarak, cunta hakkında "olumlu" hayallere kapılmanın da budalalıktan başka bir şey olmadığı açıkça ortadadır. Her iki klik halka karşı her türlü melaneti işlemek için anlaşmıştardır.

Cuntanın MHP’ye karşı tutumu ile ilgili olarak, işaret edilebilecek bir nokta da şudur: Yukarda değindiğimiz gibi, MHP ve etrafında kümelenen sivil faşist örgütler ve onlar tarafından uygulanan faşist terör, tekelci burjuvazinin haldeki egemenlik siyasetlerinin bir parçası olmakla birlikte, özellikle buhranın derinleştiği son dönemlerde, bunalıma sürüklenmiş orta sınıf kesimleri içinde yayılan bir taban da bularak, sahip olduğu göreli bağımsız niteliği belirli ölçülerde gelişmiş ve aşağıdan yukarıya doğru iktidarı ele geçirme doğrultusunda, mevcut durumu zorlamaya başlamıştı. Böyle bir gelişme, son tahlilde, gene, tekelci burjuvazinin damgasını taşıyacak bir hareket olmakla birlikte, bugünkü durumda taşıdığı riskler nedeniyle tekelci burjuvazi tarafından tercih edilmemiştir. (Ortadoğu’daki ve Türkiye’deki sınıflar mücadelesinin mevcut dengeleri gözlendiğinde, bu risklerin hangi boyutlara ulaştığını görmek zor değitdir: Türkiye’de faşist güçlerin ülkeyi bütünüyle hakimiyet altına almaya yönelik saldırılarına karşı ortaya çıkan direniş, iç savaşı sonunun nasıl biteceğini bilmedikleri bir olay haline getirmiştir.)

Açık MHP yanlısı bir darbenin ise, sadece toplumun en geniş kesimlerini değil, ordu içindeki -özellikle tabandaki- geniş anti - faşist kesimleri de, şiddetle harekete geçirerek kısa süre içerisinde tam bir fiyaskoyla sonuçlanması (12 Eylül’den önce de yazımızda işaret ettiğimiz gibi) açık bir şeydi. Bu durumda, tekelci burjuvazi kendisi için denenmiş ve gelenekleşmiş bir özellik taşıyan "sağ’a da, sola da karşı" (!) bir ordu müdahalesini tercih etmiş ve haldeki çıkarlarını korumak için sivil faşist çetelerini geçici bir süre için de olsa "gözden çıkarmıştır".

Bu sonuç, aslında MHP’nin kendi çabalarının bir sonucu olarak da meydana gelmiştir. Daha önce (Devrimci Yol’un 27. sayısında) değindiğimiz gibi MHP güçlerinin temel açmazları "tekelci burjuvazinin bugünkü tercihleri ile, aşağıdan yukarı gelişen kitle hareketine dayalı ‘klasik’ bir faşist program [MHP’nin kendi iktidar programı] arasındaki çelişkilerde toplanıyor"du; ve faşistler bu açmazı aşabilmek için, tekelci burjuvazinin haldeki tercihlerini kendilerine çevirecek yönde bir sürekli "çırpınış" içindeydiler. Bu amaçla "açmazlarını" çözebileceklerine inandıkları bir "askeri darbe"yi getirmek için çırpınıp durmuşlardı. Şimdi MHP kurmaylarının, uğrunda onca kan döktükleri cunta tarafından "misafir edildikleri" yerde, eski mantıklarının devamı olarak, tıpkı bir askeri darbeyi zorlamak için tekelci burjuvazinin mümtaz siması A. İpekçi’yi öldürttükleri gibi (solculara maledilebilecek...) siyasi suikastlar düzenlemenin gerekli olduğunu düşünüp düşünmediklerini; ya da, eskiden akıl hocalığı yapan hangileri ise ona dönüp "peki biz şimdi ne yapacaktık?" diye sorup sormadıklarını bilemeyiz. Ama şimdiden kesin bir şey söylemek doğru olmasa bile, Türkiye’deki sivil faşist hareketin (MHP ve Türkeş etrafında biçimlenmiş olan) bir döneminin sona ermesi pek ihtimal dışı bir gelişme sayılmamalıdır.
Kuşkusuz tekelci burjuvazi sivil faşist hareketi bütünüyle gözden çıkarmış değildir. Zaten cunta MHP üst yöneticilerine küçük "fiskeler" vururken, faşizmin tabanı büyük ölçüde korunmaktadır. Hatta cuntanın yaptıkları, söyledikleri her şey ideolojik olarak olsun, pratik olarak olsun bu faşist temeli güçlendirici bir öz taşımaktadır.

12 Eylül öncesinde sivil faşist çetelerin sınıflar mücadelesi açısından oynadığı rol şimdi cunta tarafından devralındığına göre, cuntanın müdahaleleri Türkiye’deki sınıf mücadelelerini yeni boyutlara sıçratacaktır. Bugünkü durumun sınıf mücadelesinin ve iç savaşın daha ileri boyutlarına doğru gelişmesi kaçınılmaz bir şey olarak görünmektedir.12 Eylül öncesindeki Devrimci Yol’un son sayısında işaret edildiği gibi "Bugün ordunun doğrudan müdahalesi yaşanan çatışmaları daha da derinleştirecek ve iç savaşı bugünkü yaygın boyutlarından daha ileri boyutlara, daha yaygın ve kitlesel silahlı çatışmalara doğru götürecektir."

12 EYLÜL HAREKETİ VE DEVRİMCİ MÜCADELE

Yukarda ifade ettiğimiz gibi 12 Eylül darbesinin başlıca amacı ülkede derinleşen buhranla birlikte hızla yükselen devrimci halk muhalefetinin ve devrimci hareketlerin ezilip dağıtılmasıdır. 12 Eylül darbesi ve "MGK" cuntası bu amacına ulaşabilecek midir? Emekçi-yoksul halklarımızın devrimci mücadelesi ne yönde gelişecektir?

Bu sorunun karşılığı kuşkusuz ki, cuntanın saldırılarına karşı, devrimcilerin verecekleri mücadele ile de ilgili birşeydir. Bu yüzden yukardaki soruların karşılığına geçmeden önce ülkemizdeki sol hareketlerin 1975-80 yılları arasındaki durumunun kısa bir değerlendirilmesini yapmayı gerekli görüyoruz. 12 Eylül hareketinin niteliği - amacı ve kime karşı olduğu daha ilk andan beri, en azından siyasi mücadele ile bir ölçüde ilgilenen herkes tarafından görülüp anlaşılabilmekteydi. Buna rağmen ve üstelik yakın tarihteki 12 Mart deneyine rağmen; böyle bir askeri faşist darbe hareketi içte ve dışta yoğun bir tepki ile karşılaşmadan gerçekleşmiştir. Dışarısı, yani şu ünlü "demokratik kamuoyu" (!) bir yana, ama içerde geniş anti - faşist halk kesimleri içinde, hiç değilse ilk dönemlerde cuntaya karşı tereddütlü, hayırhah bir eğilim ortaya çıkmıştır. Emekçi anti - faşist halk kesimlerinin, geçici de olsa böyle, cuntaya ilk başta rahat çalışma fırsatı veren tamamen ters bir psikolojik eğilim içine girmelerinde (objektif koşulların, burjuvazinin demagoji ve şaşırtmalarının, ideolojik - politik tarihi v.s. sebeplerin dışında!) devrimci hareketlerin, solun eksikliklerinin, yanlışlarının da payı, rolü ve "sorumluluğu" yok mudur? Emekçi halklarımız için aydın bir geleceği isteyen herkes, bu sorunun karşılığını -en başta kendisinden başlayarak- aramak zorundadır!

Öncelikle belirlemek gerekir ki, Türkiye’de olağanüstü tarihi gelişmelerin yaşandığı bir dönemde genel olarak sol hareket olumsuz çizgiler sergilemiştir. Olağanüstü boyutlara ulaşan bölünme, devrimci mücadeleyi bir kurt gibi kemirerek zayıf düşüren iç kavgalar, teslimiyetçi - oportünist eğilimlerin yanısıra, dar - rekabetçi sorumsuz eylem anlayışlarının olumsuz etkileri ve nihayet genel olarak faşizme, özel olarak da gelişi açıkça gözlenen faşist darbe hareketine karşı ortak bir mücadele çizgisi etrafındaki bir cephe birliğinin sağlanamaması temel olumsuzluk noktalarını oluşturmuştur.

Özellikle 1974 sonrası koşullarında, uluslararası solun bölünmüşlüğünün etkileri ile keskin boyutlara ulaşan bölünmelerin ve 12 Mart döneminde sol hareketin yenilgisi sonucu meydana gelen ayrışmaların devrimci mücadelenin gelişimi üzerinde derin etkileri olmuştur.
Sol içi kavgalar başlangıçta Çin ve Sovyet yanlılarının birbirlerini "sosyal faşist - Mao’cu bozkurt" olarak değerlendiren sakat anlayışın bir sonucu olarak doğmuş; ilk başından bu yana şiddetle karşı çıkmamıza rağmen önleyemediğimiz bu sorumsuz eğilimlerin (egemen sınıfların - polisin de teşviki ve kışkırtmaları ile) yayılması neticesinde bütün gruplar arasındaki mücadelelerin bir parçası haline gelmiştir. Bölünmelerin (sakat anlayışların bir sonucu olarak) iç kavgalara dönüşmesi, bir yandan devrimci hareketleri bir kurt gibi kemirerek zayıflatırken, diğer yandan halk kitleleri içindeki düzene karşı yükselen tepkilerin devrimci harekete yönelmesini önleyerek bozucu bir rol oynamıştır. Teslimiyetçi-oportünist eğilimler özellikle başlangıçta faşist saldırılara karşı direniş mücadelesinin gelişmesini önlemeye çalışmışsa da, genç devrimci hareket geliştikçe devrimci görüşler de yaygınlaşmış, oportünist görüşlerin etkinliği kırılmıştır. Buna karşılık bu sağ - oportünist eğilimler özellikle "demokrat aydın" çevreler içinde olumsuz eğilimlerin yayılmasında başlıca rolü oynamıştır. Sağ oportünizm, ülkede faşist saldırılara karşı yürütülen mücadeleyi "sol terörizm" olarak değerlendirmiş, "sol ve sağ teröre" karşı çıkılarak terörizmin - iç savaşın önlenmesini önermiş ve böylece cuntanın ideolojik - politik demagojisini oluşturan görüşlerin özellikle küçük burjuva aydın çevreler içinde belirli bir etkinlik sağlamasına yardımcı olmuştur.

Öte yandan "aktivizm", "THKP-C’nin hakiki savunuculuğu" gibi gerekçelere dayanarak bir çok küçük burjuva grup tarafından yürütülen ve sadece herhangi bir grupçuğun reklamını yapmayı amaçlayan sorumsuz eylem anlayışlarının da olumsuz - bozucu etkileri üzerinde önemle durmak gerekir. Türkiye’de devrimci mücadelenin içinde bulunduğu durumda devrimci eylemlerin temel hedefi - amacı, emekçi halk kitlelerinin devrim saflarına çekilmesi olmalıdır. Devrimci eylemin doğruluğu ve yanlışlığı da bu amaca hizmet edip etmemesiyle belirlenir. Geçtiğimiz dönem içinde devrimcilik adına faaliyet yürüten bir çok grup bu noktayı dikkate almadan, eylemlerinin siyasi sonuçlarını hesaba katmadan ve sadece kendi siyasi gruplarının ismini burjuva gazetelerinde geçirmekle sınırlı bir anlayışla hareket edebilmişlerdir.

Aynı şekilde, Türkiye devrimci hareketinin içinde bulunduğu aşamada devrimci eylemlerin halk yığınlarında olumlu psikolojik - siyasi etkiler uyandırarak onların devrim saflarına çekilmesine yol açabilmesi için, haklı bir devrimci savunma çizgisine (pasif ve durağan değil, aktif bir devrimci savunma çizgisine) uygun bir anlayışla yürütülmesi gerekirken; yine aynı rekabetçi eylem anlayışlarına sahip gruplar tarafından yürütülen ve ancak fantazi olarak değerlendirilebilecek eylemler de, halk kitlelerini devrimci mücadeleye yanaştıracak sonuçlar yaratmak yerine, tersine, kitleler içinde tedirginlik havasının yayılmasına, olayları durduracak bir otoriter yönetimi bekleme eğilimlerinin güçlenmesine yardımcı olmuştur. Keza, devrimcilik adına esnaf vb. gibi orta sınıf kategorisi içinde yer alan halk kesimlerinden zorla para toplamak, tehditle kepenk kapattırma gibi, devrimcilerin bütün çabalarına rağmen bir türlü bütünüyle önlenemeyen eylemler de sonuç olarak sadece karşı devrim güçlerinin işine gelen sonuçlar yaratmıştır. Özetle, özellikle sağ oportünist grupların ihanetleri, burjuvazinin "anarşi ve terör" demagojisinin küçük burjuva aydın çevrelerde yayılmasına hizmet etmiş, "devrimci eylem" adına ortaya konan bazı sorumsuzlukların da katkısıyla emekçi kitleler içindeki cuntaya karşı hayırhah tavırların oluşmasrna yardımcı olmuştur.

Bu noktada küçük burjuva aydın kesimler içinde etkinlik sağlayan gerici güçlerin politikalarına yedeklenme eğilimi üzerinde de durmak gerekir. Binlerce yurttaşımızı katleden faşistlerin halkımızın başına bela kesildiği; Tanilli gibi, Doğan Öz gibi, B. Cömert gibi yüreği ile beyni ile halkının yanında yer almış sevgili insanlara, yurtsever aydınlarımıza alçakça saldırılar düzenlediği bir dönemde, aydınlarımız hiç de iyi bir sınav vermemişlerdir. Bir çokları faşist saldırılar karşısında korku ve yılgınlığa kapılarak, faşistlere karşı tavır koymaktan kaçınmış; her faşist katliamdan sonra, faşizme açıkça cephe alacak yerde (kendilerinin de öldürüleceği korkusuyla) sadece faşistlerin işine yarayan soyut bir "anarşi ve terör" yaygarasına kapılmışlardır. 1979’da İpekçi’nin Milliyet’i, soyut bir "‘TERÖRİST" tipini yılın ‘"olumsuz" adamı olarak seçmişti; tarihin acı bir olayı olsa gerek, İpekçi’yi öldüren faşist yakalandığında "Ben bir bireysel teröristim" diye ifade vermişti. Bir ünlü karikatürist - Bedri - kendisine karşı bir saldırı düzenlendikten sonra faşistler aleyhine çizmekten vazgeçmiştir. Böylece bütünüyle faşist saldırıları özendirici nitelikteki tavırlar içinde bulunan (ve bir çoğu yurtdışına kaçan) aydınlarımız arasında "olayların devlet tarafından önlenmesi" fikri yaygınlık kazanabilmiştir. (Bu fikirlerin, gerici güçlerin olayları -yani mücadeleyi- önlemek için yürüttükleri baskı politikaları ile nasıl bir paralellik taşıdığı şimdi her zamankinden daha açık olsa gerekir; cunta sanki bu kalem erbaplarının dileklerini yerine getirmek için, fütursuzca kan döküp - asıp kesiyor!)

Aydınlarımızın yeri emekçi halkların, işçilerin, gençlerin yanıdır. Eğer bir ülkenin aydınları, sanatçıları, emekçi halkın saflarına kazanılamazsa, faşizme karşı mücadelenin de kazanılması kolay olmaz. 1975-80 arasında elbette bir çok gurur verici örnek de vardır. (Faşistlerin saldırıları sonucu kötürüm kalarak oturduğu tekerlekli sandalye ile yurda döndüğünde "mücadeleyi ölünceye kadar sürdüreceğim" diyen bir ses hala sevinçle yüreklerimizde çarpar!) Ama bu konudaki sınırlı çabalarla, aydın çevreler içinde gerici güçlerin ideolojik baskısını tam olarak önlemek mümkün olmamıştır; ve bu olgu, cuntanın cinayetleri, işkenceleri, düpedüz hukuka aykırı zorbalıkları karşısındaki bugünkü "aydın suskunluğu"nun temellerini oluşturmuştur.

Üzerinde durulması gereken bir olumsuz nokta da kuşkusuz işçi sendikalarının içinde bulunduğu durumdur. Yıllardır işçi hareketine musallat edilmiş bulunan ekonomizm ve sendika ağalığı, giderek azalmış olsa bile, esas olarak etkinliğini sürdürmüştür. Bu durum işçi kitlelerinin faşist baskı ve saldırılara karşı harekete geçmesini önleyen bir rol oynamıştır. (Üstelik cunta işçilerin grev ve toplu sözleşme haklarına saldırırken sendika ağalığının olumsuz görüntüsünü de bir kalkan olarak, bir gerekçe olarak da kullanmıştır.) Bu olumsuzluk kuşkusuz işçi sınıfı içerisinde devrimci görüşlerin ve devrimci hareketin güçlenmesine paralel olarak giderilebilecek bir şeydir.

Nihayet, üzerinde önemle durulması gereken en önemli noktalardan bir tanesi de devrimci halk güçleri arasında genel olarak faşizme karşı özel olarak da koşulları adım adım oluşturulan faşist bir askeri darbeye karşı tutarlı bir direniş cephesinin oluşturulamamış olmasıdır. Oportünist gruplar tarafından oluşturulmuş engelleri - bozgunculukları etkisiz hale getirerek aşamamış olmamız bizim en büyük eksikliğimizi oluşturmuştur. Faşizme karşı bir direniş cephesinin geliştirilmesi doğrultusundaki çabalarımız oportünist - revizyonist gruplar tarafından oluşturulan sayısız engelle karşılaşmıştır. Çeşitli dönemlerde, faşizme karşı ortak direniş eylemleri örgütlemek için ortaya koyduğumuz çabalar saçma sapan gerekçelerle engellenmiştir. (Örneğin, 1 Mayıs’larda ortak kutlama ve eylemler bir sloganın yürüyüş sırasında atılıp atılmaması ile ilgili bir yazılı protokol (!) oluşturulamaması yüzünden (!!) ve bir başka seferinde faşist baskı ve saldırılara karşı beraberce direnileceğini ifade eden bir ortak bildirinin yayınlanması - "TDKP-İÖ"nün devrim talepleri bildiriye yazılmadığı için (!)- mümkün olmamıştır vs., vs... ) Gene daha önceleri de ifade ettiğimiz gibi, gelişi adım adım izlenen bir askeri darbeye karşı devrimci grupların arasında bir ortak siyasetin belirlenmesi de sağlanamamıştır. (Devrimci Yol, Mart 1980’de Türkiye’de bir askeri darbe ortamına girildiğini saptayarak, böyle bir gelişmeye karşı ortak bir direniş çizgisinin belirlenmesini, bir askeri darbeyi kışkırtmaya yol açacak türden eylemlerden sakınılarak, bir askeri müdahale imkanlarını daraltacak yönde geniş-etkili ve kitlesel direniş eylemlerinin yaygınlaştırılmasını önermiştir. Bu önerimiz HK, Dev-Sol gibi gruplar tarafından kendi taraftarlarına "D. Yol cunta gelecek diye mücadeleyi durduralım diyor, direnişleri engelliyor" şeklinde yorumlanarak (!) sunulmuştur.) Böyle bir ortam içinde faşizme karşı devrimci bir direniş cephesi içinde yer almaları gerektiği düşünülen bazı grupların, askeri darbenin tezgahlandığı günlerde, Devrimci Yol’un direniş komiteleri konusundaki görüş ve önerilerinin "ne kadar kötü, ne kadar karşı devrimci ve ne kadar provokatif" olduğunu anlatan ortak bildiriler dağıtmakla meşgul olmalarında şaşılacak bir şey olmasa gerekir. Bütün bunları "yakınmak için" yazıyor değiliz. Yukarda söylediğimiz gibi tam bir dejenerasyona tekabül eden bu tür olumsuzlukları aşamamış olmamızı, bizim en büyük eksiklerimizden biri olarak görüyoruz. Bu tür zararlı - bozguncu eğilimler her zaman olabilir. (Oportünizmin görevi bu!) Bizim eksiğimiz bu tür eğilimlere karşı mücadeleyi yeteri kadar ciddiyetle ele almamak, hatta bunları küçümsemek olmuştur. (Küçümsemekten de çok, bize göre apaçık ortada olan şeylerin aynı şekilde herkes tarafından da görülen şeyler olduğunu düşünmüş, oportünist grupların saflarındaki insanların grup psikolojisi içindeki içine kapanıklığını ve körlüğünü ortadan kaldıramamışızdır.)

Türkiye devrimci hareketi yeni ve zor bir döneme girerken, bütün bu olumsuzlukların üzerinde ısrarla durulması gereklidir. Devrimci mücadelenin 1975-80 dönemi içinde katettiği büyük gelişmeler, ancak bu olumsuzluklar önümüzdeki dönemde aşılabildiği takdirde daha ileri boyutlara ulaştırılabilir. Geçtiğimiz dönem içerisinde, Türkiye’de yaşanan bunalım ve toplumu bütün yönleriyle kapsayan sarsıntılara paralel olarak Devrimci Mücadele büyük bir gelişme göstermiş, daha önceki dönemlerle kıyaslanmayacak boyutlara ulaşmıştır. Faşizme karşı teslimiyetçi çizgiler yukarda değinilen olumsuz etkileri dışında yenilmiştir. Faşist güçlerin ülkeyi bütünüyle egemenlikleri altına almaya yönelik terör - saldırı - katliam ve yıldırma kampanyaları karşısında güçlü bir direniş mücadelesi yurdun her tarafında gelişmiştir. Egemen sınıfların 12 Eylül’de resmi güçlerini bütünüyle devreye sokmaları, bir yönüyle de, bu güçlü devrimci direniş hareketi yüzünden, eski yöntemleri ve sivil faşist saldırı çeteleri ile halkı teslim alıp sindirmenin kolay olmayacağrnı anlamaları ve giderek derinleşen iç savaşın sonunun nasıl biteceği belli olmayan bir yönde geliştiğini görmelerinin de bir sonucu olarak meydana gelmiştir.) Halkın devrimci muhalefeti, devrimci potansiyel, büyük ölçüde henüz örgütsüz bir durumda da olsa muazzam boyutlara ulaşmıştır. Sol hareket saflarında faşizme karşı güçlü bir birleşik devrimci direniş hareketi oluşturma fikri egemen hale gelmiştir. (Bugün her gruptan, faşizme karşı emekçi halklarımızın özgürlüğü ve kurtuluşu için sonuna kadar savaşmaya kararlı yüzlerce kişi devrimci saflarda birleşerek devrimci mücadele için büyük ve yepyeni bir güç kaynağı yaratmaktadırlar.)

Böylesine geniş boyutlara ulaşan bu olumlu gelişmelerin, devrimci mücadeleyi (bunalımdan devrimci bir çıkış yoluna doğru) daha üst noktalara sıçratabilecek şekilde geliştirilebilmesi, işaret ettiğimiz olumsuzlukların zararlı etkilerinin giderilebilmesine, devrimci hareketin eksiklerinin tamamlanabilmesine bağlıdır.

Bu konuda, bugüne kadar, hangi grubun safında bulunmuş olursa olsun, kendisini halkına ve devrime adamış herkese önemli görevler düştüğüne şüphe yoktur. Bugüne kadar hiç kimseye faydası olmadığı yeterince anlaşılmış olması gereken sakat eğilimler, düşmanca tutumlar, rekabetçi anlayışlar artık kesinlikle bir tarafa bırakılmalıdır. Devrimci hareketin, burjuvazinin amansız saldırılarıyla yüz yüze olduğu bir dönemde, süratle ve mutlaka toparlanması, halkımızı açlığa ve zulme mahkum etmeye çalışan, alçakça cinayetler işleyen cuntaya karşı güçlü bir birleşik DEVRİMCİ DİRENİŞ CEPHESİ’nin oluşturulması kesinlikle gerekli hale gelmiştir. Cuntanın her cinayeti, her saldırısı, bu yöndeki bir birlik ve mücadele çağrısı olmalıdır.

Cunta mutlaka yenilecektir. Çünkü uzun vadede başarıya ulaşma şansları ve uygulamaya çalıştıkları politikaların başarıya ulaşabilmesinin koşulları hemen hiç yok gibidir.

Bunu kendileri de biraz gördükleri için olsa gerek, telaş içinde saldırmaktadırlar. Her halde bir an evvel, kısa vadeli de olsa bazı "başarılar" elde etmenin, sonucu değiştirebileceğini sanmaktadırlar. Oysa, (bugün için alternatifsiz olmaları, ilk anda, darbenin yarattığı şokun sonucu kitlelerin cuntaya karşı tepki göstermekten çekinmeleri, küçük burjuva çevrelerinin cuntaya karşı can güvenliğinin sağlanacağı, ekonomik - sosyal sıkıntıların giderileceği şeklindeki bazı beklentiler içinde bulunması gibi nedenlerle) bazı kısa vadeli başarılar elde edebilseler bile, bu, onların geleceğini değiştirmeyecektir. Darbenin yarattığı şaşkınlık süratle dağılmaktadır. Küçük burjuva kesimlerin bektentileri cuntanın varlık nedeni olan Turgut Özal’ın IMF patentli "24 Ocak kararları" doğrultusunda sönmektedir, ekonomik-sosyal sorunlar konusundaki kabiliyetlerinin sokaklardaki işportacıları kovalamakla sınırlı olduğu görülmektedir; 12 Eylül öncesinde faşist terörün yarattığı gergin havanın sivil faşist çetelerin ortadan çekilmesi sonucu yumuşaması sonucunda kitlelerde meydana gelen kısmi rahatlama, çuntanın cinayetleri -işkenceleri- katliamları ile giderek bozulmakta, onun yerini cuntanın terörist baskısı almaktadır... Sonuç olarak ilk başta cuntanın kısmen lehine olan geçici hava ve yanılsamalar dağılmakta, bunun yerine hala birçoklarının yüksek sesle söylemeye çekindiği güçlü bir muhalefet yükselmektedir. Cunta bu yüzden bütün umudunu devrimci hareketleri kısa vadede ezmeye bağlamıştır. Kısa sürede ne kadar çok adam yakalar, ne kadarını işkence ile, asarak, kurşuna dizerek öldürebilirse o kadar çabuk başarıya ulaşabileceklerini sanmaktadırlar. Bu yüzden telaş içinde saldırıyorlar: İki ayda onlarca yurtseveri işkence odalarında öldürdüler, 3 kişiyi astılar, onlarca kardeşimizi dağlarda, sokaklarda katlettiler; yasa, hak-hukuk vs. hiçbir şey dinlemeden asıp kesiyorlar.

Cunta, emekçi halklarımıza karşı çirkin bir hareket, adi bir saldırıdan başka bir şey değildir. Halka her türlü hakareti, her türlü zulmü uygulamaktan çekinmiyorlar. Belediye başkanlıklarını, muhtarlıkları bile halkın elinden zorla gaspederek, yerlerine emekli generalleri, emekli albayları getiriyorlar. Bu kokuşmuş sömürü düzenini, bir avuç soyguncunun saltanatını, adeta açıkça bütün bir halkı asker postalları altında ezerek, süngü zoruyla ayakta tutmaya çalışıyorlar.

Böyle bir şeyi elbetteki başaramıyacaklardır. Bunların yapmaya çalıştığını daha önce 12 Mart’çılar da denemiş, fakat bütün yaptıklarıyla devrimci mücadelenin 12 Mart öncesindekinden daha büyük bir hızla gelişmesinden başka bir sonuç yaratamamışlardır. Üstelik şimdi devrimci mücadele o dönemle kıyaslanmayacak ölçüde geniş boyutlara ulaşmıştır. Sol görüşler, emekçi halk kitleleri içinde, çeşitli devrimci grupların bünyesinde örgütlenmiş olandan da çok daha büyük bir etkinlik taşımaktadır. Cuntanın her uygulaması milyonlarca emekçinin özgürlük -bağımsızlık- demokrasi ve insanca yaşama isteğini daha da güçlendirecektir. Aklı başında herkes gibi halkını seven bütün subaylar bile, daha şimdiden cuntanın akıl almaz zorbalıklarına karşı çıkmaktadırlar. 12 Martçılar "rüzgar" ekip "fırtına" biçmişlerdi. Bunlar ise, "fırtına" ekiyorlar "kasırga" biçeceklerdir...

12 Mart dönemi, kitleler içinde hızla yükselen özgürlük ve demokrasi özlemlerine yalandan da olsa sahip çıkan Ecevit’i iktidara sürüklemişti. Şimdi ise devrimcilerin görevi, cuntanın yoksul halklarımıza karşı yürütmekte olduğu bütün saldırılara karşı, emekçi kitlelerin yüreğinde büyümekte olan özgürlük, demokrasi ve insan gibi yaşama özlemlerini, emekçi halkın kendi iktidarına doğru esen bir kasırgaya dönüştürmek için sonuna kadar savaşmaktan başka bir şey olmayacaktır.
 



DİPNOTLAR

(1) Ancak buradan, askeri faşist diktatörlüğün (ekonomik uygulamalar neticesinde) kaçınılmaz ve mutlak bir sonuç olduğu manasını çıkarmamak gerekir. Ne var ki böyle bir gelişmeyi önleyebilmek için gerekli subjektif müdahaleler gerçekleştirilememiştir. Ülkedeki geniş aydın kesimleri, özellikle CHP tarafından pompalanan "anarşiyi önleme", "sağa da sola da karşı olma" gibi aptallıklarla zehirlenmiş, askeri bir darbeye karşı demokratik-devrimci bir muhalefeti etkin hale getirmek mümkün olamamıştır. Bunda kuşkusuz Devrimci Hareketin eksikliklerininin, solun-oportünizmin, revizyonizmin günahlarının belirleyici rolü olmuştur. (Ki bu konu üzerinde ayrıca duracağız.) Bütün bunların ve dış siyasi gelişmelerin de etkisiyle askeri bir darbe 1980 Eylül’ünde "kaçınılmaz" bir sonuç olarak ortaya çıkmıştır.

(2) Cunta demokrasi ile alakasını kesmiş ki, MGK tarafından yayınlanan Anayasa konusundaki bildiride, eski Anayasa ve yasaların geçerli olduğunu, fakat sadece kendilerini bağlamadığını ilan etmişlerdir. (Kendi yaptıkları yasalara uymazsa, kendi yaptıkları açıklama yasa gerine geçecekmiş!) Kendisinin diğer vatandaşlara uygulanan yasalara uymayacağını alenen açıklayan bir yönetim tam da ortaçağın despotluklarına yaraşır bir yönetimdir. Öte yandan, cuntacı generaller, M. Kemal adını ağızlarından düşürmüyor. Oysa M. Kemal İstiklal Savaşı yıllarında bile hiç bir kararını, meclisin onayından geçirmeden "kanun" olarak ilan etmemiştir. Bunlar ise her dediklerinin kanun olduğunu ilan ediyorlar. Evet, her yaptıkları ile halka karşı ağır suçlar işleyen bu kişiler kendilerini, ancak bu şekilde, yaptıklarını kanun olarak ilan ederek kurtarabileceklerini sanmaktadırlar.

(3) Buna rağmen başlıca (tarihi!) görevleri emperyalist ve tekelci çevrelerin çıkarlarını gütmek olan generaller önlerine gelen herkesi "vatan hainliği", "satılmışlık" gibi sıfatlarla karalamaktan bir an bile geri durmuyorlar. Yıllardır bu ülkenin bağımsızlığı ve özgürlüğü için savaşan ve bir avuç Amerikan işbirlikçisi - soygun çetesi karşısında bütün bir halkın özgürlüğünü, onurunu ve insanca yaşama hakkını savunan devrimcilere savurdukları, "hain, alçak, satılmış" gibi bayağı küfürlerle herhalde kendi satılmışlıklarını, kendi Amerikancılıklarını gizleyebileceklerini sanıyorlar. Ama bugün yurtseverlik, ortaokullardaki yurttaşlık bilgisi kitapları seviyesini aşmayan bir kaç bayrak şiiri okumakla, Atatürkçülük üzerine arkası gelmez boş nutuklarla elde edilebilecek bir şey değildir. (Amerikancı tekelci çevrelerin çıkarlarını gütmenin işçi sınıfına ve devrimcilere pervasızca saldırmanın, koca bir halkı açlığa ve zulme mahkum etmenin adına "Atatürkçülük" deseniz bile, bu şekilde yurtseverlik değil, ancak "emperyalistlerin-sömürücülerin uşağı" adını hakedebilirsiniz. Bir zamanlar İran’daki Şah’ın despot generalleri gibi siz de tarihe böyle geçeceksiniz. Yurtseverlik ise şimdi, sadece milyonlarca işçinin, yoksul halkların özgürlüğünü, insanca yaşama hakkını, kendi kaderlerini özgürce belirleme haklarını savunanların sahip olabilecekleri bir sıfattır.

(4) Daha önce de belirttiğimiz gibi, 12 Eylül darbesi devletin eski Anayasal statüsünü bütünüyle dağıtmışken, MGK tarafından yayınlanan bir bildiride eski Anayasa ve yasaların geçerli olduğu, ancak kendilerinin bu yasa ve anayasa kurallarına uymayacakları açıklanmıştır. Böyle açıklamak zorundadırlar! Çünkü kendi yaptıkları, yani 12 Eylül’den beri eski yasalara göre "Anayasayı ve TBMM’yi cebren ortadan kaldırmak" suçu olarak tanımlanan TCK’nın 146. maddesinin ihlalidir. İlginçtir ki, eski Anayasayı, Meclisi ve yasaları zorla ilga eden cunta, 146. maddeye dayanarak, yine Anayasayı ilga etme suçundan dolayı idam kararları çıkarmakta, adam asmaktadır!

(5) Emperyalizme bağımlı yerıi sömürge bir ülke olan Türkiye’de burjuva egemenliğinin temellerinin zayıflığından dolayı, burjuva demokrasisi ilkeleri hiç bir zaman geçerli olmamaktadır. Egemen sınıflar emekçi kitleler üzerindeki hakimiyetlerini, burjuva demokrasilerinin genel olarak geçerli olduğu yerlerde olduğu gibi işçi sınıfı ve emekçi kitlelere bazı ekonomik tavizler tanıyarak değil, kitleler üzerinde doğrudan açık baskı yöntemlerine dayanarak sürdürebilmektedirler. Çünkü belirli ekonomik tavizlerle tepkileri emilip - bastırılamamış kitlelerin (yoğunlaşıp yükselmesi kaçınılmaz olan) muhalefeti karşıssnda, sömürü düzenini rahatça sürdürme imkanı bulamayacaklardır. Başlıca bu gibi sebeplerle, gelişmiş kapitalist ülkelerde belirli buhran dönemlerinde gelişen faşizm, bizim gibi yeni sömürge niteliğindeki ülkelerde, devlet yönetiminin ağırlıklı bir özelliği, eğilimi olarak ortaya çıkmaktadır. Burjuva demokrasilerine ait hak ve özgürlükleri hiç bir şekilde tanımayan bir yönetim şekli sürekli olarak gündemde tutulmaktadır; ordu daima yönetimin asli bir unsurudur; sıkıyönetimler hep gündemdedir; daima bir genera! devlet başkanı seçilir; ülkede bazen burjuva demokrasilerine ait bazı unsurların yürürlükte olduğu, bazı hak ve özgürlüklerin (hasbelkader) kullanılabildiği; siyasi partilerin ve parlamentonun faaliyette olduğu dönemler olmakta; ama bu gibi "normal" durumlarda bile asker çoğunluğundan oluşmuş bir kurul (MGK) devletin en esrarlı- organı olarak, devlet yönetiminde tayin edici bir rol oynamakta, sıkıyönetimler- baskılar- yasaklar hiç eksik olmamaktadır; egemen sınıfların hakimiyetleri, tekelci burjuvazinin çıkarları tehlikeye düştüğü anda ise ordunun tepesindeki generaller ikide bir ülkenin idaresine doğrudan müdahalede bulunmaktadır, vb. vb... İşte 12 Eylül’den sonra ortaya çıkan askeri - cunta yönetimi de, tekelci burjuvazinin egemenliğini sürdürebilmek için gündeme getirilmiş burjuva demokrasisi çerçevesi içine girebilecek olan bütün demokratik hak ve özgürlükleri bir tarafa bırakmış ve her yönüyle açık zorbalık yöntemlerini esas almış bir yönetim şekli olarak (klasik faşist diktatörlüklerden farklı da olsa), ancak ve ancak sömürge tipi bir faşizmin açık bir uygulaması olarak değerlendirilebilir.

Evet, 12 Eylül’den önce de Türkiye’de burjuva anlamda da olsa demokrasi mevcut değildi; emekçi kitleler üzerinde gene devletin baskı ve zorbalığı hüküm sürüyordu; kitlelere siyasete katılma ve örgütlenme özgürlüğü tanınmıyordu; bütün devrimci yayın organları yasaklanmıştı; insanlar fikirlerinden dolayı zindanlara atılıyor, işkence ediliyor, kurşuna diziliyordu; Fatsa örneğinde olduğu gibi, emekçi kitleler kendi yönetimlerine bilinçle sahip çıktıkları zaman, kendi "seçim" ve "demokrasi" anlayışlarına ait ne varsa bir çırpıda çiğneyip atarak nasıl azgın domuzlar gibi çılgına döndüklerini bütün dünya açıkça görmüştü: "parlamenter", "hür", "demokratik" rejim (!) sadece bütün bunların üzerindeki ince bir tül perdeden ibaretti, vb, vb... 12 Eylül hareketiyle değişen şey, bu ince "demokratik (!) örtü’nün de kalkarak Türkiye’deki egemen sınıflar iktidarının, burjuva devletinin baskı ve teröre, işkence ve zulme dayalı bir kölelik rejimi olduğu gerçeğinin iyice açığa çıkmasından başka bir şey değildir.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org