Emperyalizme ve Oligarşiye karşı
DEVRİMCİ GENÇLİK


 

DEV-GENǒin
Mücadelesini doğru kavrayalım

Devrimci Gençlik. Sayı 1, 2, 3; 20 Kasım, 8 Aralık, 29 Aralık 1975

Burada sadece, Dev-Genç’in bir örgüt olarak yaptıkları ile, yükselen kitle mücadelesi içinde yer alışı (örgüt olarak) ve bu kendiliğinden yükselen mücadeleye hangi biçimlerde yetişebildiği sorunlarına kısa, genel hatları ile bir bakış şeklinde meseleyi ele alacağız.

Bugüne kadar Dev-Genç hakkında yeterince hatta fazlasıyla "eleştiriler" yapıldı. Dev-Genç hakkında bu

 
derece yoğun "eleştirilerin" olması bile, sadece bu bile, Dev-Genç’in mücadele içinde oldukça etkili bir yeri olduğunu düşündürmeye yeter. Meselenin bir yönü böyle; Dev-Genç, Türkiye devrimci pratiğinde isminden çok söz edilen bir olay. Bunun böyle olması acaba Dev-Genç’in çok yakın bir geçmişin meselesi olmasından mı, yoksa gerçekten Türkiye sol hareketi içinde çok uzun bir evrenin karakteristiklerine ters düşen, onu aşan yeni bir evrenin habercisi, Türkiye’de yükselen siyasi pratik helezonu içinde "eskiye" bir reaksiyon; eskinin bir çözülüşü ve o çözülüş içinden yepyeni özelliklerin birbiriyle çarpıştığı yeni bir senteze ulaşma sancılarının duyulduğu bir ortamın (ki, bu ortamı daha çok sübjektif yönüyle belirlemek doğru olacaktır) içinde yarattığı somut gelişmelerden dolayı mıdır?

Bizce ikincisinden dolayı bu kadar aktüel ve ciddi bir mesele olmakta Dev-Genç.

Evet, Dev-Genç Türkiye sol hareketi içinde çok uzun bir evrenin karakteristiklerine ters düşmektedir. Onu aşan yeni bir evrenin habercisidir. Böyle olmasından dolayı "eskiye" bir reaksiyondur (1).

Nedir bu eski olan, bunun karakteristiği nedir? Yukarıda da söylediğimiz gibi bunu sadece sübjektif yönü ile ele alacağız; elli yıllık sol hareket içinde hakim olan yön, hakim olan düşünce ele alındığında sorun biraz daha aydınlanacaktır. Sol hareketin ideolojik platformu nedir? özellikle sol hareket diyoruz. Çünkü proletaryanın hareketi, bağımsız siyasi hareketi o kadar belirsiz, o kadar karmakarışık ki, tane ile saman bir arada. Elli yıldan beri bu tınaz savrulmamış, taneler samandan ayrılmamış. Uzun bir zaman bu tınazı savuruyoıum diye ortada gezinenler maalesef taneyi samana biraz daha katmaktan başka birşey yapmış değiller. İşte bundan dolayı biz geçmişten bahsederken proletaryanın bağımsız siyasi hareketinden söz edemeyiz. Çünkü işçi sınıfının bağımsız siyasi hareketi herşeyden önce temelini sosyalizmin oluşturduğu, proletaryanın ideolojisinin hakim olduğu bir sübjektif yapıyı gerektirir.

Sonra bu yapının yönlendirdiği, en azından yönlendirmeye çalıştığı bir siyasi çizgisi, bağımsız siyasi çizgisi, iktidar hedefleri ve bu hedeflere varmak için siyasi taktikleri ve bunları yerine getirecek vasıtaları olan bir siyasi pratik gereklidir.

Gel gör ki, geçmişte biz bunları bulamamaktayız. Proletaryanın bağımsız siyaseti yerine proletaryayı burjuvazinin yedeğine takmak, onun ihtilalci eylemi yerine "burjuva demokrasisini" takviye...

1968’lere gelindiğinde ülkede yükselmeye başlayan kitle hareketleri gözlenir; bu hareketler 1969 ve 1970’te de yükselmeye devam ederler. Sol literatür 1960’larda artmıştır. Bu dönem özellikle gençlik içinde sosyalizmin öğrenilmesinin ve önceleri vulger anlamda propogandasının yaygınlaştığı bir dönemdir. Yükselen gençlik mücadelesine paralel olarak Marksizm-Leninizm’in öğrenilmesi ve kavranılması süreci başladı. Pek çok genç militan ideolojik olarak Marksizm-Leninizm ile silahlanma, işçi sınıfının mücadelesiyle, halkın mücadelesiyle gençlik hareketlerinin irtibatını kavrama ve eylemlerini bu sınıflar savaşının bir parçası olarak halkın kurtuluşuna hizmet edebilecek şekilde yeni baştan ele alma, Marksizm-Leninizm süzgecinden geçirme sürecine girdiler.

FKF örgütlenmesi içinde önceleri; sosyalizm, genellikle TİP çizgisinde, popülizm, sendikalizm karması bir aydınlar arası entellektüel uğraşı karakterinde, yani sosyalizm ile alakası olmayan bir küçük burjuva ideolojisiydi. Fakat söylediğimiz gibi, kitle hareketleri yükselmeye başladığı zaman bu küçük ve orta burjuvazinin sınıf çıkarlarının siyasi formülleri, sloganları ve küçük burjuvaca bir ideolojik karmaşa olan bu FKF’nin sübjektif platformu hızla çözülmeye, hareketlenmeye, kendi karşıtına dönüşmeye başladı. Hemen belirtelim ki, bu FKF’nin sübjektif yapısı tamamıyla sol hareketin yapısıdır. Onun gençlik içindeki yansımasıdır.

FKF’nin ve sol hareketin sübjektif yapısındaki bu hızlı çözülme ve karşıtına dönüşmenin, Marksizm-Leninizm’e doğru gelişmenin objektif şartları vardır. Bunlar, Türkiye’de, siyasi ve ekonomik gelişme, kapitalizmin özellikle tekelci burjuvazinin güçlenmesi, sınıf karşıtlıklarının artması, sınıf mücadelelerinin giderek belirginleşen biçimlere bürünmesi ve mücadele biçimlerinin artan tecrübeleridir diyebiliriz.

Sol hareketin sübjektif yapısı ile ilişkili bir şekilde Dev-Genç’i, onun kitlelerle ilişkisini, mücadele içindeki tavrını, eylemlerinin özünü ve süreç içinde kazandığı anlamı; meseleyi ele aldığımız açıdan değerlendirmeye çalışalım. Bu işi yaparken meseleyi daha iyi kavrayabilmek ve güncelliğini muhafaza eden bazı problemleri de bağıntılı bir şekilde açıklayabilmek için, konuya aşağıdaki alt başlıklar altında yaklaşmayı daha uygun gördük. Bu biçimde aynı zamanda birtakım "eleştirilere" cevap vermiş olacağız. Örneğin, bugün genel olarak geçmiş hareketler, özel olarak da yakın geçmişin devrimci gençlik hareketi hakkında güncelliğini koruyan bir eleştiri, kitlelerden kopukluk eleştirisidir; bu eleştiri gündeme kitle bağı sorununu getirmiştir.

KİTLE BAĞI

Kitlelerle bağ, herşeyden önce, ama herşeyden önce siyasi bir olaydır. Siyaset tarafından belirlenir. Bu, sosyalizmin evrensel tezlerini ihmal etmeden ve özel olarak da o ülkenin somutunu Marksizm-Leninizm yöntemiyle ele alarak hazırlanan bir hedefler, araçlar bütünlüğüdür. Kitlelere ulaşmak ve onları siyasi bir aksiyona sokmak için bu bütünlüğe, proletaryanın asgari ve azami programlarına uygun düşecek siyasi sloganlara ihtiyaç vardır. Ondan sonra, kitlelerle ilişkileri kurmak ve geliştirmek mümkündür. Yoksa belirli bir tarihi dönemin siyasi sınıf hedeflerini yanlış tespit eden veya hiç tespit etmeyenlerin kitlelerle organik ilişkilerinden söz etmek olanaksızdır. Çünkü organik ilişkiler canlı, pratik içindeki ilişkilerdir. Günün siyasi pratiğine uygun olmayan veya pratik eylemden kopuk olan ilişkiler, organik ilişkiler değildir; her an kopabilecek, pamuk ipliğine bağlı, iğreti ilişkilerdir. İşte bu bakımlardan kitlelerle bağ meselesi herşeyden önce siyasetin doğruluğuna sonra da organizasyona, örgütlenmeye bağlıdır (ki örgütlenme de her ne kadar nispi bağımsızlığı olan bir görünümdeyse de temelde siyaset tarafından şartlandırılır).

İşte bunun için, soyut "kitlelerle bağ, kitlelerle bağ" çığırtkanlığının hiçbir önemi yoktur. Siyasetten ayrı bir kitlelerle bağ olamaz. Bunca zamandır kitle bağından bahsedenler niçin bağ kuramıyorlar acaba? Bu bizim için çok açık bir şeydir: Çünkü onların kitlelere götüreceği siyaseti, doğru siyasi hedefleri yok da ondan. Onun için, önce oturup bu problemi çözün deriz, ondan sonra, amaçları belirlenmiş, vasıtaları tespit edilmiş bir politika üzerinde bu politikayı geliştirmenin organizasyonu olarak organik ilişkileri kurabilirler. Ama bunu yapmak zor bir şeydir. Bu yapılacağına kitlelerle bağın olmamasından şikayet etmek, tekrar tekrar hergün şikayet etmek, ne yapacağını bilemeyen bir küçük burjuvanın kolay bir bahanesidir, acıklı bir yakınmasıdır.

Şimdi, kitlelerle bağ niçin kurulur sorusunu tekrar da olsa soralım. Devrim yapmak için kurulur. Kitleleri devrime doğru kitle hareketleri içinde eğitmek için kurulur. Ve bu bağ sürekli bir bağdır, sürekliliği; bir, doğru siyasi önderlikten; iki, kitlelerle pratik birlikten dolayıdır. Pratik eylem birliğidir bu. Yoksa durağan, eylemsiz bir pratik birlik değildir (bu anlamda zaten herbirimiz toplumun bir üyesiyiz, toplumun içinde yaşıyoruz).

1960-1970 ARASI SOL HAREKET VE KİTLE BAĞI

Şimdi yukarıda söylenenler açısından 1960-1970 arasında sol hareketin sübjektif yapısını ve kitlelerle irtibatını kısaca görelim. Konumuzun sınırları bakımından sol hareketin 1960 sonrası sübjektif yapısı ele alınıyor. Yoksa 1960 sonrası sol hareket elli yıllık tarihinden kopuk, ondan değişik karakterler taşıyor anlamında değil. Tam tersine 1960 sonrası kesit içinde değerlendirdiğimiz süreç eskidir. Kendisinden öncekiyle ortak karakterler taşımaktadır. "Eskinin" detaylarıyla ele alınması ve değerlendirilmesi, yapılması gereken bir iştir, fakat bizim konumuzun şimdilik dışındadır.

TİP’in orta ve küçük burjuva çıkarlarının siyasi formülleri olan çizgisi, bu çıkarları gerçekleştirme aracı olarak da parlamenterizm kitle bağından ne anlar? Veya zorunlu olarak ne anlayabilir? Zorunlu olarak diyoruz, çünkü kitle bağının siyaset tarafından belirlendiğini yukarıda söyledik. Parlamenterizm kitle bağından ne anlar? Çok açıktır ki, parlamentoya %50’nin üzerinde üye sokmak için kitlelerin örgütlenmesini anlar. Bunu becerebilir mi, becermek için neler yapar?

Eğer tarihi durdurabilirse, sınıflar savaşını durdurabilirse yapabilir. O zaman sosyalizmin çok iyi birşey olduğunu, herkesin işine yaradığını, çok barışçıl ve güler yüzlü olduğunu anlatarak kitlelerin beğenmesini ve oy vermesini sağlamaya çalışırlar ve bu arada kimsenin burnu bile kanamaz. Ve sosyalizm gelir işte... Fakat bunun için zamana ve burjuvazinin iznine ihtiyaçları vardır. Zaman hesaplama uzmanları bile vardır bunların. İkibin bilmem kaç yılında tamamdır. Oyların artış oranları, istatistikler, bu "bilimsel" veriler kesintikle "bilime" inanan herkes için inkar edilemez gerçekler değil midir? Kitlelere gidip, bilmem kaç yılında, attığınız oylarla sefaletten, sömürüden kurtulacaksınız, buna kesinlikle inanın, bilim adına konuşuyoruz desinler ve desinler ki kitlelere, sakın ha birtakım "anarşist"lere bakmayın, onların söylediklerine inanmayın, onlar bilimi inkar ediyorlar, barışa ve sosyalizme inanmıyor, sınıflar savaşını körüklüyorlar. Savaşa gerek yoktur. Sosyalizme barışçı geçiş mümkündür. İşte bunu "bilim" adına size ispat ediyoruz. "Barışçıl rekabet" esastır, sosyalizmin özü budur. Burjuvazi barışçıl metotlarla sömürüden vazgeçmeye ikna edilebilir. İlla zora başvurmak dogmatikliktir, nitekim "İsveç ve Hindistan barışçıl sosyalizmlerdir" desinler. İşte bunlar becerilebilir. Fakat bir şartı var: Sınıflar savaşını durdurabilmek! Zaten küçük burjuva kafalar hayatları boyunca bu sınıf uzlaşmacılığını hayal ederler. Bu hayallerini burjuvazinin, tekelci burjuvazinin sınıf savaşlarını yumuşatma ve uzlaştırmada geliştirdiği en bayağı önlemlerle, "sosyal devlet", "sosyal adalet" sloganlarıyla ifade ederler.

Eh, bu beyler kitlelerle nasıl bağ kurarlar, artık ortada oluşan bir meseledir. Kitleleri pasifize etmek, onları uyuşturmak, sınıf karşıtlıklarını "sosyal adalet" istemleriyle yumuşatmak amacını taşıyan (sübjektif niyet olarak ifade edilmese bile bu böyledir) bağlar kurarlar. Onları seçimden seçime sandık başına götürmek şeklinde ortaya çıkar bu bağ.

Ama hayatın gerçekleri karşısında pamuk ipliğine benzeyen bu bağ neyi ifade eder? Hiçbirşeyi. Kitlelerin gelişen mücadelesiyle kısa zamanda kopar. Çünkü, yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi, en önemli unsuru içermemektedir: Doğru bir siyasi çizgi. Yine bu bağ, eylem içinde pratik bir birliği içermemektedir. Tersine, eylemsizliği, pasifizmi amaçlamaktadır. Ve sınıflar savaşını bu küçük burjuva ideologların bütün çabalarına ve isteklerine rağmen sürdürmek mümkün olmadığına göre kaçınılmaz son gelir çatar. O "bilimsel" veriler, istatistikler, oy oranları artış hesapları hepsi güme gider. "Kitle bağı" da kalmaz tabii.

Burada bir de, yukarıda özetlemeye çalıştığımız TİP’in parlamenterist görüşlerinin yanında, parti dışında gelişen ve parlamenterist olmayan (çünkü bu yolla iktidar olamayacaklarını gayet iyi bilen) fakat en azından bir önceki kadar sakat olan bir politik doğrultudan ve onun anladığı kitle bağından söz edelim. Bu akım şöyle özetlenebilir: "Filipin Demokrasiciliği’nde, değil proletarya, küçük burjuvazi bile kendi öz siyasi örgütüyle politika sahnesine çıkamaz", ve bu anlayışın zorunlu sonucu olarak proletaryaya verilen görev, Filipin Demokrasisi’nin sınırlarını genişletmek için mücadele görevidir. Ancak bundan sonra kendi öz örgütünü kurup politika sahnesine çıkabilecek ve bağımsız bir siyaseti, hedefleri ve araçları olabilecek. O zamana kadar proletarya ne yapacak? Bu çok açıktır. Burjuva demokrasisi mücadelesi veren sınıfların gölgesine sığınacak, onları takviye edecek, destekleyecektir. O yakın(!) olan "küçük burjuva iktidarı" işçi sınıfını öz siyasi örgütüyle politika sahnesine çıkaracaktır.

1960’larda ülkedeki sol hareket içinde oldukça etkin (diyebiliriz ki, en etkin) olan bu çizgi ile TİP içinde yoğunlaşan çizginin öz olarak pek farkı yoktur. Her ikisi de, işçi sınıfının bağımsız siyaseti yerine, orta ve küçük burjuvazinin destekçisi, işçi sınıfının dışındaki güçlerin yedeği olarak ortadadır. Aralarındaki nüanslar birinin bu işi daha açık ve safça yapmasına karşılık ("sosyal adalet", "parlamenterizm", "anayasanın tastamam uygulanması", vb. gibi), ikincisinin biraz daha çetrefil ve biraz daha sosyalizme bulaştırılmış strateji tartışmalarıyla yapmasıdır. Strateji tartışmalarını da (MDD Stratejisi) esas olarak, işçi sınıfını küçük burjuvazinin kuyruğuna takmada bir kılıf olarak ele alır. (Çünkü bu çizgi hiçbir zaman MDD anlayışını Marksist-Leninist anlamıyla ele almamış, küçük burjuvaca yorumlamıştır. )  Örneğin, "Milli Burjuvazinin solundaki güçler devrimde öncü olabilir, işçi sınıfının öncülüğünü mutlak bir gerçek olarak görmek yanlıştır, işçi sınıfı olmadan da devrim olabilir" gibi şeyler söyleyebilen bu çizginin yukarıda açıkladığımız sınıfsal özünü daha iyi anlayabilmek, küçük burjuvazi ile ve "asker-sivil-aydın zümre" ile ilişkisini açıklayabilmek için şu aktarmayı da yapalım: Ne kadar enteresan bir şey dinleyin: "İnanıyoruz ki, Türkiye yakın bir gelecekte sosyalizme doğıu yönelecektir. Fakat sosyalizme ulaşma uzun zaman isteyen bir iştir. Önce sosyalizme giden yolu aşmak lazım; bu sebeple, malum sosyalist sloganları ard arda sıralamak yerine, sosyalizm yolundaki engelleri kaldıracak ve statükoya karşı olan bütün kuvvetleri toplayabilecek formüllere öncelik vermek lüzumludur. Bu bakımdan sosyal adalet ve hürriyet içinde hızlı kalkınma davasını ön plana almak, bunun için gerekli anti-kapitalist ve anti-feodal mücadele etrafında bütün devrimci kuvvetleri biraraya getirmeye çalışmak gerçekçi bir davranış olacaktır. Sınıf önderliği davasının ön plana alınması memleketin bugünkü objektif şartları gözönünde tutulursa kuvvetleri dağıtmaktan başka bir işe yaramaz" (D.Avcıoğlu, Yön, 28 Kasım 1962).

Bu yazarı bildiğimiz için ne söylediğini anlamak kolay. Şunu söylüyor yazar: Küçük burjuvazinin etrafında bütün devrimci kuvvetleri toplayın, işçi sınıfı önderliğinden bahsetmeyin; bu, güçleri dağıtır. Objektif şartlar proletaryanın bizim yedeğimiz olarak hareket etmesini gerektiriyor. İşte küçük burjuvazinin bir ideoloğu böyle söylüyor. Ne kadar benziyor değil mi? Bu yazar aynı yazısının birkaç paragraf üstünde şöyle de diyor: "Komünizme elbette karşıyız. Anayasa’nın da yasakladığı komünizm, memleketimizde suçtur. Komünist faaliyetlerin cezalandırılması yerindedir. Buna bir itirazımız yoktur" (D.Avcıoğlu, Yön, 28 Kasım 1962).

İşte bunları söyleyen yazar, Türkiye’nin yakın bir gelecekte sosyalizme doğru yöneleceğini vazediyor, fakat diyor, sosyalizme ulaşmak zaman isteyen bir iştir. Önce sosyalizme giden yolu aşmak gerekir. "Bu sebeple, (...) sosyalizm yolundaki engelleri kaldıracak ve (...) bütün kuvvetleri toplayabilecek formüllere" ihtiyaç vardır. Yani diyor ki yazarımız, işçi sınıfını küçük burjuvazinin yedeğinde harekete sokacak formülleri araştırın. İşte bu küçük burjuva komutanının önderliğini benimsemiş olacak ki, Mihri Belli derhal bu formülleri araştırıp bulma işine girişiyor. Tabii bu işi yaparken bu fomülleri proleter devrimcilerine yutturması gerektiğini de unutmuyor. Leninist MDD Stratejisi’ne sarılıyor, onu küçük burjuvaca anlaşılmaz bir hale sokuyor.

"Milli burjuvazinin solundaki güçler devrimde öncü olabilir, işçi sınıfının öncülüğünü mutlak bir gerçek olarak görmek yanlıştır. İşçi sınıfı olmadan da devrim olabilir". MDD’den bahsediyor bizimki, fazla birşey söylemeye gerek var mı? Küçük burjuvazinin öncülüğünü kabul etmiş ve emirlerini dinlemeye başlamış bir "proleter devrimci", İşçi sınıfı olmadan da olabilir diyor. Biraz daha devam edelim; "Fakat sosyalizm bugünün meselesi değildir (sanki sosyalizm o’nun meselesi imiş gibi). Bütün Atatürkçü kuvvetler gibi sosyalistler için de bugünün davası Türkiye’mizi ilerteme yolunu açacak halktan yana bir devletçiliğin ne demokratik reformların sahneye konmasını sağlamak amacıyla mümkün olan en geniş güçbirliğini gerçekleştirmektir" (D.Avcıoğlu, Yön,10 Nisan 1963). Komünizmi suç sayan, cezalandırılmasını yerinde bulan bu küçük burjuva komutan sosyalizmi nasıl anlıyor acaba? İsveç "sosyalizmi", Nasır "sosyalizmi", vb. gibi olsa gerek. Ama apaçık ifade ediyor. "Bütün Atatürkçü kuvvetler gibi sosyalistler için" derken, sosyalizmi Atatürkçülüğün bir nüansı sayıyor (komünizmi yasaklamıştı zaten). Ve şimdi sosyalistlere söylüyor: "(...) en geniş güçbirliğini sağlayın".

Geçerken söyleyelim ki, TİP’in dışında gelişen ve YÖN Hareketi diye isimlendirilen bu olay sonraları Türk Solu ve Aydınlık Hareketi içinde hakim yön olarak gelişir.

Bu küçük burjuva kuyrukçuluğunun çeşitli nüansları, örneğin; "Türkiye’de proletaryanın örgütlenmesinin objektif şartları yoktur, proletaryaya kendi sınıf bilincini, diğer milli sınıflara ise anti-emperyalist bilinci götürmek ‘sol’ oportünizmdir. Bugün yurt çapında esas mücadele Kemalistlerle işbirlikçiler arasında olmaktadır: Önder kemalistler olduğuna göre Milli Cephe politikası da dostluk-destek-eleştiridir. Bizim partimiz, Milli Cephe’dir" diye yazanlarıyla birlikte bu küçük burjuva ideoloğunun (D.Avcıoğlu) önderliğini gayet iyi ve ustaca pratiğe geçiriyorlar ve "proleter" devrimcisi görünümünde "sosyalist" formüller geliştiriyorlar. Bu formüller Doğan Avcıoğlu’nun söyledikleriyle ne kadar benzeşiyor, hayret! Avcıoğlu demiyor muydu, "sosyalizm bugünün meselesi değildir" diye? Proletaryaya sosyalist bilinç götürmek "sol" oportünizm imiş. Avcıoğlu’nun da dediği gibi bugün yurt çapında esas mücadele kemalistlerle işbirlikçiler arasında olmaktadır. Önder kemalistler olduğuna göre (peşinen kabul edildiği gibi diye ilave etmek gerekir) sosyalistlerin görevi onları desteklemektir. İşçi sınıfına öyle sosyalizm filan gibi "tehlikeli" şeyler anlatmak "sol" oportünizmdir. Tabii öyle olacak, çünkü proletarya sosyalizmi öğrenirse bu küçük burjuva beylerin maskesi düşecek ve "milli cephe" bozulacaktır. Esasında bozulacak olan şey kurulmamış Milli Cephe veya güçbirliği değil, (çünkü partisiz böyle birşey kurulamaz. Bizimkiler de partinin kurulmasının objektif şartları yoktur, Filipin Demokrasisi’nde parti kurulamaz demekteler zaten) küçük burjuva hayalleri, yutturmacaları yıkılacaktır. Sosyalizm günün meselesi haline gelirken, işçi sınıfı orta ve küçük burjuvazinin yedeği olmaktan çıkacaktır. İşte bu çok "kötü"dür, buna engel olmak gerekir, hem de sosyalizm saflarından yapılabilir bu.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, proletaryayı küçük burjuvazinin yedeği olarak gören bu politik akım (ve nüansları) sosyalizm adına kitlelere gitme yerine, bağımsız bir siyasi hareket yerine, proletaryanın dışındaki güçlere bel bağlamayı, onları iktidara getirmeyi amaçlamaktadır. Ve bu yakın gördükleri (esasında toplumdaki sınıflar arası ilişki ve çelişkilerin nasıl geliştiğini, gelişenin ne olduğunu objektif olarak gözleyemedikleri için, Marksizm-Leninizm yöntemini kullanmak yerine; küçük burjuvaca dar kafalılıkları, körlükleri, hayalleri onları aldatmaktaydı. Objektif gelişme onların hayal ettiği gibi değildi) küçük burjuva radikal iktidarı içindi esas hazırlıkları... Böylece kitlelerle ilişkileri de nasıl ilişkiler olacaktır sorusunun en önemli unsuru açıklanmış olacaktır. Kitlelerle ilişkileri devrim için değil, çünkü doğru bir siyaset yerine yukarıda kısaca özünü açıklamaya çalıştığımız politika ikame edilmektedir. Hayatın gerçekleri karşısında bu bağ bir anlam ifade etmeyecekti tabii. Nitekim gelişen sınıflar savaşı ve bu savaşın günlük zengin biçimleri karşısında iflas etmek zorunda olan bu siyasi akımlar kaçınılmaz sonlarını gördüler ve yaşadılar. Proletaryanın bağımsız siyasi hareketi demek olan bunun örgütlenmesi, kitleleri doğru siyasi hedeflere götürmek için onlarla pratik eylem içinde bulunmak demek olan organik ilişkiler tabii ki kurulamayacaktır. İşçi sınıfının öz örgütünün kurulamayacağından bahseden insanlar kitlelerle nasıl kalıcı, organik ilişkiler kurarlar?!

DEV-GENÇ VE KİTLE BAĞI

Dev-Genç’in kitlelerle bağını bizler iki bakımdan, yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız bakımdan değerlendirmek zorundayız. Birincisi siyasi, diğeri pratik eylem birliği bakımından.

Siyasi bakımdan devrimci gençlik hareketlerinin anlamı, ülkenin içinde yaşadığı tarihi şartlara uygun düşecek, sınıflar savaşının tarihi doğrultusuna uygun olacak hedeflere yönelik bir hareket olup olmaması kıstası ile irdelenebilir.

Dev-Genç, anti-emperyalist bir doğrultuya sıkı sıkıya sarılarak ilerledi. Onun anti-emperyalizmi etkili bir şekilde kitlelere benimsetmesi, her fırsattan yararlanarak, kendiliğinden patlayan gençlik hareketlerine (akademik-demokratik hareketlere) anti-emperyalist bir siyasi öz vermeye çalışması doğruydu ve yapılması gereken şeydi. İşte onun bu muhtevası, yükselmesinin, gelişmesinin sırrıdır.

FKF ve Dev-Genç’in sübjektif yapısının, sol hareketin sübjektif yapısıyla ilişkili şekilde ele alınması gereğini yazının başında söyledik. FKF önceleri TİP görüşünde, pasifist bir yol izliyordu. Bu durum da FKF’nin, sendikalizmi sosyalizm diye savunan, parlamentarizmi yegane eylem olarak gören, "faşizm geliyor" diyerek aktif anti-emperyalist mücadeleyi engellemeye çalışan yöneticilerin elinde bir aydınlar kulübü olmasına yol açtı. Ülkede baş çelişkiden kaynaklanan doğru sloganlar, anti-emperyalist sloganlar atılmıyordu. Büyük bir anti-empeıyalist potansiyel taşıyan gençlik, böylece harekete getirilmiyor, tam tersine sekter bir tavırla pasifize ediliyordu. 1968’e gelindiğinde kendiliğinden gelişen kitle hareketleri karşısında FKF yöneticilerinin pasifizmi iyice ortaya çıktı. TİP çizgisine tek alternatif olarak "Türk Solu" hareketi güç kazanmaya başlamıştı. Bu ikinci çizgi yukarıda da anlattığımız özellikleriyle beraber küçük burjuvaca bir aktivizmi savunuyor ve böylece TİP pasifizmine karşı olan gençlik kitlesinin sempatisini kazanıyordu. Üçüncü FKF Kurultayı’nda (Ocak 1969) TİP’liler yönetimi kaybettiter; MDD’ciler yönetimi aldı. Şüphesiz MDD’nin, daha doğrusu, o günkü MDD çizgisinin hatalarını, eksikliklerini, genel olarak küçük burjuvaca yorumlanışının etkilerini, FKF yöneticileri üzerlerinde taşımaya devam ettiler. Hala Türkiye Solu’ndaki ideolojik, teorik kargaşa olduğu gibi gençlik hareketine de yansımakta idi; bu doğaldı: Yeni yönetim, anti-emperyalist eylemlere büyük önem vererek aktif bir şekilde kitlelerin önünde yürümesini becerdi; geniş kitle hareketlerini kısa zamanda örgütlemeyi başardı.

Sınıf çatışmalarının keskinleşmesi, kitlelerin kendiliğinden hareketlerinin yükselmesi, kaçınılmaz bir şekilde sübjektif yapıda bir gelişmeyi, bir ilerlemeyi getirecekti ve getiriyordu. Hareket içindeki iyiniyetli militan unsurlar hergün biraz daha gerçeğe yaklaşmaktaydılar. Örneğin, FKF Merkez Yürütme Kurulu yayınladığı bir bültenle, "milli devrimde proletaryanın öncülüğü meselesi"nden söz ediyor ve "yapılacak eylemlerin kitlelere mal edilmesi gereği"nin üzerinde duruyordu. Bu olay tabii ki yeni birşeydi. Yukarıda anlattığımız küçük burjuva kuyrukçuluğunun her nüansına bir tepkiydi. Demek birşeyler değişmekteydi artık. Sol hareketin sübjektif platformunda hareketleniş, "eskiye" ve onun karakterlerine ters düşen birtakım kıpırdanışlar, yeni evrenin habercisi sayılabilecek alt üst oluşlar başlamıştı.

"Bu bültenle birlikte FKF Merkez Yürütme Kurulu ite Aydınlık Yazı Kurulu içindeki Doğu Perinçek ve arkadaşları arasında iç sürtüşme başladı. Doğu Perinçek ve arkadaşları ‘proletaryanın öncülüğünden söz etmek, Aybar oportünizmini diriltmektir...’ diyerek demagojik bir saldırı kampanyası açtılar. FKF içinde daha TİP oportünizmi kesinlikte yenilgiye uğratılmadan, küçük burjuva kuyrukçuları ile FKF Merkez Yürütme arasında sinsice bir ınücadele başladı" (1965-71 Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç, s.18). Sonraları bu mücadele Dev-Genç içinde sonuna kadar devam eder. Bu küçük burjuva kuyrukçuluğu sonraları birçok durum değiştirir fakat öz olarak aynı kalır.

FKF’nin bu siyasi gelişmesine paraIeI olarak kitlelerle bağı artmaktadır. Köylülerle ortak eylemler, konmaya başlandı. Akhisar ve Ödemiş tütün mitingleri yapıldı. Atalan ve Göllüce’de toprak işgallerine gidildi. 6. Filo’ya karşı eylemler, Ankara, İzmir, Adana, Malatya, Trabzon ve Samsun’da kalabalık anti-emperyalist miting ve gösteriler, FKF tarafından iki-üç ay içinde yapılan kitle hareketleridir. Bu hareketlerde yoğun bir anti-emperyalist propaganda yapılmaktaydı. "1969’un nisan ayı içinde Singer grevi gibi çeşitli işçi grevleri desteklenir, Söke ve Diyarbakır köylü mitinglerinde FKF yöneticileri konuşurlarken, Ankara’da da büyük bir anti-emperyalist yürüyüş yapıldı; bütün üniversitelerde ve bazı yüksek okullarda işgallere gidildi"(age, s. 22).

Mayıs 1969’da Ankara’da yapılan Yargıtay yürüyüşünde 20 binin üzerinde bir kitlenin önünde yürüyüşe katılınarak anti-emperyalist sloganlar hakim kılındı. FKF yöneticileri bu işi Doğu Perinçek ve arkadaşlarının "aman küçük burjuvazi şahlandı, siz slogan atmayın, sessizce onları izleyin!..." demelerine rağmen yapıyorlardı. Artık, kitle hareketleri içinde apaçık biçimlerde ortaya çıkan küçük burjuva kuyrukçuluğuna karşı da açık mücadele verilmekteydi.

Haziran 1969’da en büyük gençlik eylemleri yapılmaktaydı. Akademik nedenlerle başlatılan bu hareketlere hemen siyasi bir nitelik kazandırıldı; anti-emperyalist hareketler şekline girdi; İstanbul, Ankara, İzmir, Erzurum ve Eskişehir’de yayıldı.

Burada dikkat edilecek husus, kitlelerle anlamlı olabilecek ilişkilerin kurulabilmesi, herşeyden önce siyasi bir doğrultunun, bir belirgin hedefler gösterme olayının kitleleri harekete geçirebileceği olgusudur. Bu hedefler, bu sloganlar; toplumun içinde bulunduğu sınıflar çatışmasından, bu çatışmayı bilimsel bir metotla ele alıp değerlendirmede çıkarılacak doğru önermeler olursa başarılabilir. En azından, kitlelere götürülecek siyaset, bu sınıflar savaşının tarihi doğrultusuna denk düşebilmelidir. İşte bu işin becerilebildiği oranda kitlelerle anlamlı sayılabilecek ilişkiler, kitlelerle pratik mücadele içinde, onları bu siyasi hedeflere doğru eğiterek, hareket içinde bir eylem bağı (özellikle eylem bağı diyoruz buna, çünkü sadece en doğru sloganlar, tespit etmek, yazmak, çizmek veya bağırmak, eylemden kopuk olarak bunu yapmak, kitleleri harekete getirmez) olarak kurulabilir.

Sol hareketin sübjektif platformunda meydana gelen (ki, sebeplerini açıklamıştık) ayrışmalar ve hareketleniş, gençlik hareketine de anında yansımakta, bu alanda biraz daha somut biçimler alarak (bu evrensel birşey değil; daha çok bizim ülkemize özgü bir olaydır, bizim ülkemizde gözlenen bir durumdur) hem gençlik hareketinin düzeyini yükseltmekte, onun muhtevasını zenginleştirmekte, ileriye doğru gitmekte; hem de burada tekrardan sol hareketin gerek ideolojik, gerekse pratik olarak zenginleşmesi, boyutlarının genişletilmesine yol açacak bir etki, diyalektik bir gelişme başlatacak bir sıçrama tahtası rolü oynamaktadır. Siyasi gelişmelere paralel olarak FKF’nin sübjektif yapısında ayrışma ve hareketleniş, kitlelerle yukarıda söylediğimiz gibi doğru bir doğrultuda, yani anti-emperyalizm siyasi özü etrafında eylem bağı kurabilmesini getirnıiştir. FKF bu gelişme sonucu, giderek kısa zamanda bir entellektüel bozuntuları kulübü olmaktan kurtulmuş (Üçüncü Kurultay bir dönüm noktası sayılabilir); anti-empetyalist eyleme öncülük yapan, kitleleri peşinden sürükleyen devrimci gençliğin tek merkezi kitle örgütü durumuna yükselebilmiştir. Bu olayla içiçe bir şekilde Türkiye’de anti-emperyalizm siyasi bir aksiyon haline gelmiş, kitleleri harekete sürükleyen bir nitelik kazanmıştır. Yine bu olay yukarıda söylendiği biçimdeki diyalektik bir etkileşimle, Türkiye’de sol hareketin tarihinde kitlelerle en fazla, en geniş ve anlamlı ilişkilere girmesini yaratmıştır. O günlere kadar Türkiye solu bu boyutlarda kitlelerle içiçe olamamıştır. Sol propaganda kitlelere bu ölçüde ulaşamamış aydın uğraşısı boyutlarını aşamamıştır.

Devam edelim; sübjektif yapıdaki berraklaşmaya paralel olarak Dev-Genç’in kitlelerle olan ilişkileri nasıl gelişmiştir? 1969 Ekim ayında FKF’nin Dördüncü Kurultayı yapıldı. Bu kurultayda artık devrimci gençlik hareketinin sübjektif yapısı nasıl bir görünümdedir; hangi meselelerle uğraşmaktadır; gündeminde neler vardır; bunlar geçmişten ne bakımlardan farklıdır; neyin kavgası yapılmaktadır? FKF’nin Dev-Genç ismini aldığı bu kurultayı şöyle özetlemek mümkündür: "...Dördüncü FKF Kurultayı küçük burjuva kuyrukçuları i1e proleter devrimciler arasında çatışmaya sahne oldu. Gençlik hareketi içindeki yerlerini kesinlikle kaybetmek üzere olduklarını anlayan Doğu Perinçek ve çevresi, öteden beri FKF yönetimi hakkında sinsice sürdürdükleri provokasyon ve yıpratma kampanyasını bir yana bırakıp, FKF yöneticilerini açıktan açığa küçük burjuva anarşistliğiyle suçlamaya başladılar. Provoke ettikleri gençlik hareketine sahip çıkmaya ve onların yöneticilerini anarşistlikle suçlamaya çalışarak tekrar FKF yönetiminde söz sahibi olmak istediler. Onların FKF yönetiminde söz sahibi olmaları demek, gençlik hareketinin küçük burjuvazinin kuyruğuna takılması demekti. Proleter devrimciler şimdiye kadar FKF kurultaylarında olmayan bir biçimde küçük burjuva kuyrukçuluğuna ve oportünizmin her türlüsüne karşı ideolojik mücadele verdiler" (age, s. 31). İşte artık bu boyutlarda meseleler gençlik hareketinin gündemindeydi. Bu olay, önceki alt başlık altında kısaca açıklamaya çalıştığımız, sol hareketin genel karakteristiğine (işçi sınıfının bağımsız siyasi mücadelesi yerine orta ve küçük burjuvazinin siyasi sloganları, siyasi hedefleri arkasından yürüme, kuyrukçuluk karakteri) bir isyan, bir karşı çıkış değil de nedir? Bu iş önceden değindiğimiz gibi sol hareketin sübjektif yapısındaki ayrışma ve hareketlenişle diyalektik bir bütünlük içinde olmaktaydı. Örneğin: Aydınlık Sosyalist Dergi’de yayınlanan "Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori" yazısında belirginleşmeye başlayan proleter devrimci çizgi, bu kurultayda verilen ideolojik mücadelenin kaynağı olmaktaydı.

Şimdi, Dördüncü Kurultay’dan sonra Dev-Genç’in örgütlediği veya aktif olarak içinde yer aldığı kitle hareketlerinden bazılarını söyleyelim: Ekim ayında Malatya’da anti-emperyalist miting örgütlendi. Kasım’da Değirmen Köyü’nde toprak işgallerine, Çelik Halat, Hisar Çelik, Ege Sanayii, EAS işçilerinin direnişlerine katılındı. Aralık ayında Ankara’da gecekondu yürüyüşüne, Burdur’da pancar üreticileri yürüyüşüne, memurların sendika ve grev hakkı için başlattıklan yürüyüşe katılındı. Gamak işçi direnişi sırasında işçi Şeref Aygül’ün öldürülmesi olayında İstanbul’da bütün fakültelerde genel boykota gidildi. TÖS boykotu desteklendi; İzmir’de 6. Filo’ya karşı eylem konuldu, Amerikan askerleri karaya çıkartılmadı. Bu gösteriler birçok şehirde yayıldı; yerli malları haftasında sokaklarda Amerikan askerleri dövüldü. İstanbul’da yükselen anti-emperyalist gençlik hareketleri faşistlerin saldırılarının da artmasına yol açıyordu. Mehmet Büyüksevinç’in öldürülmesi ile İTÜ ve YDMMA boykota gitti. Saldırıların devamı birkaç gün sonra Battal Mehetoğlu’nun öldürülmesi İTÜ ve İstanbul Üniversitesi’nde büyük kitle gösterilerine, polisle çatışmalara sebep oldu. İstanbul ve Ankara’da üniversiteler süresiz boykota girdiler. Mart ayında faşistlerle çatışmalar ve anti-emperyalist eylemler devam etti. Ankara’da Amerikan Haberler Merkezi işgal edildi. Faşist gösterileri protesto mitingi yapıldı. İstanbul’da Bağımsızlık Haftası ilan edilip, forumlar ve yürüyüşler yapıldı, birçok çatışmalar oldu. Nisan ayında, Kıbns Haftası dolayısıyla emperyalizmin Kıbns üzerindeki oyunları anlatıldı. İstanbul’da bazı yabancı şirketler basıldı. 13 Nisan’da Dr. Necdet Güçlü faşistlerce öldürüldü; olay üzerine yürüyüşe geçildi. 15-16 Haziran büyük işçi direnişine Dev-Genç militanları aktif olarak katıldılar. Giresun, Bulancak, Ordu, Fatsa fındık mitingleri, Salihli’de üzüm ve pamuk mitingi gibi köylü hareketlerine Dev-Genç militanları fiili olarak girdiler ve örgütlenmelerinde çalıştılar. Türkiye sathına yayılmış daha pek çok hareketten söz etmek, örnekleri çoğaltmak mümkün...

Siyasi muhtevasına paralel olarak, pratik eylem birliği bakımından da Dev-Genç kitlelerle çok sıkı ilişkiler içindeydi. Kitlelerden kopuk değil, tam tersine kitlelerle o güne değin sol adına kurulabilmiş ilişkilerin hepsinden farklı, gerek muhteva bakımından, gerek pratik eylem birliği bakımından üstün, sıhhatli ilişkiler içindeydi. Kitle bağı meselesini açıklarken bunun genel sebeplerini söylemiştik. Dev-Genç’in kitlelerle bu pratik eylem birliği nasıl oluştu acaba? Bunun sırrı, eylemlerinin siyasi içeriğidir.

Dev-Genç’in Beşinci Kurultayı sol hareket içindeki ayrışmaların kesin hatlarla belirginleştiği bir zamanda oldu. Beşinci Kurultay’a gelindiğinde devrimci gençlik hareketi içinde sosyalizm ve burjuva kuyrukçuluğu kapışması yeni biçimlere bürünmüştü. Dev-Genç’in yönetimine, proleter devrimci çizgiyi savunanlar büyük bir çoğunluğun oylarıyla geldi. Dev-Genç’in kitlelerle bağı, özellikle köylülerle ortak eylemleri artmaktaydı.

1970 sonbaharında ülkede genel siyasi durum şöyleydi: Halkla hakim sınıflar arasındaki çelişki gittikçe keskinleşmekteydi. İşçi sınıfının ve köylülüğün kendiliğinden gelen ekonomik-demokratik talepli hareketlerine cevap vermekte veya bu hareketleri bastırmakta hakim sınıflar aciz kalmaktaydılar. Bu, halkla hakim sınıflar arasındaki çelişkiyi keskinleştirmekte, oligarşinin iç çelişkilerini de artırmaktaydı. Emperyalizm ve oligarşik yönetim, halkın artan huzursuzluğuna karşı, yükselen devrimci mücadeleye karşı yeni tedbirler almak, yeni ayarlamalar yapmak ihtiyacını duymaktaydı. Bunun ilk işaretleri artan faşist saldırılardı. Silahlı faşist milislerin özellikle şehirlerde silahlı saldırıları o döneme kadar görülmemiş biçimlerde artmaktaydı.

Proletaryanın öz örgütü yoktu. Halkla hakim sınıflar arasındaki artan çelişkiye, yükselen sınıf mücadelesine rağmen, bu sürece proletaryanın bağımsız siyaseti ile müdahale edebilecek bir öz örgüt yoktu. Ve örgüt sorunu sürekli olarak yokuşa sürülmekte idi. Örgüt sorununun bu durumda olmasının sebeplerini burjuva kuyrukçuluğunun sol içinde hakim yön olmasıyla açıklamak gerekir. Gerçi 1970’in sonlarında proleter devrimci çizgi ile diğer bütün oportünist ve kuyrukçu çizgiler arasına kesin duvarlar çekilmişti. Fakat bu genç proleter devrimci çizginin behemahal bu hızlanmış sürece istenen boyutlarda müdahale etmesi beklenemezdi. Oportünistlerle, revizyonist ve küçük burjuva kuyrukçusu fraksiyonlarla çok uğraşılmıştı. Oldukça önemli bir zaman harcanmıştı. Derinleşen ekonomik, sosyal ve siyasi kriz karşısında hazırlıksız ve örgütsüzdü proleter devrimci hareket.

Ülkedeki bu siyasi durum içinde devrimci gençlik hareketi ne durumdaydı? Dev-Genç ne durumdaydı? Sol hareket içindeki bu kesin ayrışmalar devrimci gençlik hareketi içinde de parçalanmalara ve ayrışmalara yol açmıştı. Proleter devrimci çizgi yönetime hakimdi. İdeolojik planda mahkum olmuş bütün oportünistler ve küçük burjuva kuyrukçularının ideolojik mücadele platformunda, yapacakları, söyleyecekleri pek fazla birşey yoktu. O zaman Dev-Genç’i pratikte yıpratmak tavrını, beklenildiği şekilde gösterdiler. Dev-Genç’in eylemlerinde hatalarını abartarak, eylemlere katılmayarak, bölücü ve ayrılıkçı tavırlar takınarak, spekülatif söylentiler ve provokasyonlar yoluyla Dev-Genç’i yıpratmaya çalıştılar, hatta o kadar ileri gidildi ki, örneğin PDA oportünistleri Dev-Genç’i burjuvazinirı örgütü ilan edip ondan ayrıldılar.

Bir yandan ülkedeki genel siyasi durum, proletaryanın öz örgütünün olmaması, faşist milislerin artan silahlı saldırıları, polisin artan provokasyonları ve saldırıları, diğer yandan, oportünist, revizyonist ve kuyrukçuluğun diğer nüanslarının saldırıları, bölücülükleri, provokasyonları şüphesiz Dev-Genç yöneticilerinin işini güçleştiriyordu. Fakat bütün bu güçlükler, gençliğin eylemini bölücü tavırlar, yıpratmalar karşısında (ki, bunlar ülkedeki genel siyasi buhranın sola yansımasıdır) Dev-Genç yönetimi, proleter devrimci çizgiden taviz veremezdi, onu savunmaktan ve devrimci gençliğin eylemini doğru bir siyasi çizgi ile irdelemekten vazgeçemezdi. Bu konuda, küçük burjuva kuyrukçularına, görünüşte eylemin güçlenmesi için verilecek taviz, devrimci gençliğin birliğini asla sağlayamayacak, tam tersine; ilkelerden verilen taviz, hem işçi sınıfının mücadelesinde sosyalizmin hakim unsur olmasını geciktirecek, hem de devrimci gençlik hareketinde burjuva güçlerin güçlenmesine, devrimci gençlik hareketinin küçük burjuvazinin peşine takılmasına yol açacaktı. Bu noktada mesele, burjuvazi ve proletarya meselesiydi. Bu noktada devrimci gençlik hareketinin birliği ancak ve ancak, doğru devrimci görüşleri savunarak sağlanabilirdi. Aksi bir davranış, ilkelerden küçük bir taviz, kesinlikle (hele ülkedeki o sınıflar mücadelesi aşamasında) Dev-Genç’i burjuvaziye teslim etmek olurdu. İşte bu önemli aşamada Dev-Genç doğru bir tavır takındı. Bütün güçlüklere rağmen oportünizmin, revizyonizmin her türlüsü ile uzlaşmayı reddetti(2). Onlara karşı açık ideolojik mücadeleyi tercih etti. Görünüşteki birlik, geçici kalabalık yerine özde birliğe; doğru devrimci ilkeler üzerinde birliğe, nicelik değil, niteliğe önem verdi. Böyle yapmakla da Dev-Genç’i sosyalistlerin önderliğinde devrimci gençliğin kitlevi örgütü olarak güçlendirmeyi başardı. Böylece kitlelerle ilişkilerini siyasi olarak, nitelik olarak daha üstün, daha sağlam bir düzeye çıkarttı.

Dev-Genç’in bu niteliği, özellikle birçok genç militanın kitle eylemleri içinde işçi sınıfı ideolojisiyle yetkinleşmesine, teori ve pratiğin diyalektik birliği içinde hergün biraz daha profesyonelleşmesine, doğru ideolojik ve siyasi bilinçle kitlelerle bağ kurmasına ve kadrolaşmasına, gençlik mücadelesinin dışında daha üst bir siyasi mücadeleye hazırlanmasına hizmet etmiştir. Yani, devrimci gençlik hareketinin işçi sınıfının bağımsız siyasi eylemiyle ilişkisinin en önemli bir biçimi olan kadro fonksiyonu, ancak doğru devrimci siyasetin gençlik hareketine egemen olmasıyla artabilirdi ve arttı. Gerçi doğru devrimci çizgide bir proletarya öz örgütünün bulunmaması, bu yetişen kadroların istihdamını güçleştirmekteydi; devrimci gençlik hareketinin kadro fonksiyonunu tam olarak yerine getirmesini engellemekteydi; fakat ülkemize objektif olarak baktığımızda, gençlik hareketi dışında devrimci mücadeleye atılmış militanların pek çoğunun Dev-Genç pratiğinden geçmesi bir rastlantı değildir.

Sonuç olarak, Dev-Genç’in kitlelerle bağı öyle bir düzeydeydi ki, ülkede sosyalist hareketin en büyük parçası görünümündeydi. Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar ismini duyurmuş; sol dendiğinde, sosyalizm dendiğinde ilk akla gelen isim olmuştur. Dev-Genç militanlarının halkın mücadelesinin yükseldiği her tarafa koşturması, yapabildiği oranda bu mücadelelere destek olması, bizzat katılması, örgütlemeye çalışması; eylem içinde onların mücadelelerine bilinç taşımaya çalışması; fedakarlıkları, halkımızın gözünde Dev-Genç’i dost, güvenilir bir örgüt haline getirmiştir. Bu olay, yukarıda da söylediğimiz gibi, Türkiye’de sol hareketin tarihinde o güne kadar görülmemiş bir biçimde sol propagandanın, sosyalizmin kitlelere ulaşması ve sosyalizmin bir siyasi aksiyon haline gelmesi olayıdır. Sol hareketin tarihinde hiçbir örgütün o güne değin beceremediği kitlelerle bu derece yakın ilişkiyi Dev-Genç’in başarması, şüphesiz bir rastlantı değildir. Bunun sebebi, Dev-Genç’in eylemlerinin siyasi içeriğidir; onun, kitlelerle ilişkisini eylem bağı olarak kurmasıdır.

İleri dergisinin 18 Aralık 1974 tarihli üçüncü sayısında orta sayfada Aydın Çelik imzasıyla çıkan bir değerlendirmede şöyle bir eleştiri var: "Yakın geçmişin gençlik hareketi, hakim ideolojik karakteri sonucu, sosyal tavrına uygun bir politik hareket haline gelemedi. Hakim sınıflar arasındaki çelişkiyi görememesi sonucunda hükümet aleyhtarı tutumuyla sınırlı bir politik gelişme göstermesiyle, niyetleri ne olusa olsun, hükümet olmayan ve fakat gene de hakim bir sosyal güç olan başka sosyal güçlerle zaman zaman derinleşen bir paralellik göstermesi, bu hareketin en büyük zaaı". Bu eleştiri üzerinde biraz uzunca duralım. Madem ki, mesele yakın geçmiştir ve madem ki, bu söylenenler yakın geçmişin en büyük zaafıdır, o halde biraz daha açık ve somut olmalıdır. Bu en büyük zaafın eleştirisi, muğlak ve üstü kapalı bir eleştiridir. Hükümet olmayan ve fakat gene de hakim bir sosyal güç olan sosyal güç, hangi sosyal güçtür, ismi nedir? Belli değil. Yakın geçmişin, hükümet olamayan bu sosyal gücünün ismini bulmak bize bırakılıyor. Biz sadece hükümet olmayan hakim bir sosyal güç olduğunu biliyoruz. Hiç olmazsa hükümet olan sosyal gücü söyleseydi işimiz kolaylaşırdı. O da yok. Devam edelim; "...hakim bir sosyal güç olan başka sosyal güçlerle zaman zaman derinleşen bir paralellik göstermesi." Gençlik hareketi, hükümet olmayan hakim sosyal güçlerle bir paralellik içinde oluyor ve bu paralellik zaman zaman derinleşiyor. Yine çok muğlak, içinden çıkılmaz bir ifade. Anlatılmak istenen ne acaba? Bu paralelliğin niteliği nedir; nasıl bir paralelliktir bu? (Siyasi mi, yoksa eylem paralelliği mi söz konusu?) Ayrıca bu paralelliğin somut örnekleri nelerdir? Somutta paralellik nasıl kurulmaktadır? Bunlar yok.

Bir acaiplik daha var bu cümle içinde: Bir hareketin sosyal güçlerle paralelliğinden söz ediliyor. Bir hareket, sosyal güçlerle paralellik içinde nasıl olur? Bir tarafı hareket, bir tarafı sosyal güç olan bir paralellik nasıl kurulabiliyor? Örneğin, sosyal gücü daha somut bir şekilde ifade etsek; desek ki, o sosyal güç tekelci burjuvazi. Gençlik hareketi tekelci burjuvaziyle paralellik içinde. Bundan ne anlaşılır? Herhalde şu: Gençlik hareketi hedefleri bakımından veya objektif olarak tekelci burjuvazinin hareketine paralel oluyor. Tekelci burjuvazinin siyasetine paralel bir siyaset içinde görünüyor. Veya sosyal güç olarak işçi sınıfını alalım. Gençlik hareketi işçi sınıfıyla paralellik gösteriyor diyelim. Buradan da anlayacağımız şudur. Gençlik hareketi hedefleri açısından işçi sınıfının hareketiyle yani işçi smıfının siyaseti ve eylemi ile paralellik gösteriyordur. Özetlersek, gençlik hareketi işçi sınıfıyla değil, işçi sınıfının hareketiyle paralel olabilir. Gençlik hareketi sosyal güçle paralel olmaz, sosyal gücün hareketiyle paralel olabilir(3).

Zaman zaman derinleşen bu paralellikten anlaşılacak olan şudur herhalde: Sübjektif niyetleri ne olursa olsun, gençlik hareketi, hükümet olmayan hakim sınıfları, hükümet olma eyleminde en azından objektif olarak destekliyor, hükümet olmayan hakim sınıfları hükümet yapmaya yarayan bir doğrultu içinde bulunuyor.

Bu derinleşen paralellik, yakın geçmişin gençlik hareketinin en büyük zaafı olarak ifade edilen bu olay, herşeyden önce bugünün gençlik hareketini bu en büyük zaaf hakkında uyarmak amacıyla ele alınıyorsa (ki, öyle söyleniyor), çok açık olarak ve etraflıca somut örnekler verilerek, bundan kurtuluş yolu gösterilerek ortaya konmalıdır. Böyle birşey göremiyoruz. Sadece şu var: Gençlik hareketi "hükümet aleyhtarı tutumla sınırlı bir politik gelişme göstermesi ile" bu zaafa düşüyor. Çünkü hükümet olmayan hakim sınıflar da hükümete karşıdır, hükümet aleyhtarıdır. İşte gençlik hareketinin bunlardan hiç farkı yok, paralellik içindeler; bu paralellik zaman zaman da derinleşmekte üstelik. Gençlik hareketi hükümet aleyhtarı tutumla sınırlı bir politik gelişme gösterdiğinde (ki, öyle olduğunu da söylüyor), hakim sınıfları iktidara getirmekten başka bir işe yaramaz. Arkadaş, bu görüşleriyle, çok enteresan bir paralellik kurmuş. Biz, gençlik hareketleri 12 Mart faşizminin gelmesine hizmet etmiştir diye somutlaştırabilir miyiz acaba bütün bu söylenenleri?! Evet, başka anlama gelmez herhalde. Bu çıkardığımız anlamın dışında bir manası varsa yazdıklarının, bundan sonra düşüneceklerini daha açık ifade etmesini isteyeceğiz bu arkadaştan.

Şimdi biz, bu görüşlerle bir başka paralellik kuralım. Türkiye’de 1971-73 yenilgisinden sonra, çeşitli sağ pasifist, reformcu görüşler oldukça yaygınlık kazandı. Hatta bu yenilgi bazı insanların sosyalizme inançsızlıklarını, sosyalizme küfretmelerini bile getirdi. Bu dönemde, yine işçi sınıfının dışındaki güçlere bel bağlamanın çok ekstrem biçimleri ortaya çıktı. örneğin, Türkiye’de devrimi emperyalistler arası bir savaşa bağlamaktan başlayan bir görüş, gelişmesi içinde (ki, bu gelişmelerinde çoğunlukla sübjektivizmin rolü hakimdir); "ABD ve AET emperyalistleri arasındaki çatışmadan istifade etmek gerekir; Türkiye’de ABD ve AET çarpışıyor, herşeyi bu çarpışma belirlemekte; bizim görevimiz bu çatışmaları iyi değerlendirip Türkiye için faydalı olacak tavırlar almaktır" biçimine ulaşıyor. Ve devam ederek, "12 Mart ABD darbesidir,12 Mart’ta ABD-AET kapışmasında ABD kazandı, AET kaybetti. Süleyman Demirel ABD’ye karşı olduğu için devrildi. Demirel AET yanlısıydı; AET’nin siyasi tercihi demokrasiden yanadır; oysa biz Demirel’e karşıydık. Ona Amerikancı diyorduk. Bu doğru değildi. Demirel demokrasiden yana idi. Demokrasiye karşı olan, cuntacı, Amerikancı tekelci burjuvaziydi. Bizler, Demirel’e ve AET’ye karşı çıkmakla demokrasiye karşı çıkıyorduk. Amerika’ya hizmet ediyorduk." (Hatta bu mantık Demirel’i vatansever ilan etmeye kadar vanyordu.)

"Faşizmin gelmesine yarıyordu hareketlerimiz. Hükümet olmayan hakim güçler de demokrasiyi kaldırmak, faşizmi kurmak için çalışıyorlardı. İşte bizler ülkede çarpışan bu güçleri göremediğimiz için objektif olarak emperyalizme (ABD emperyalizmine) hizmet ettik, faşizmin gelmesine ortam hazırladık."

Bu, yukarıda da söylediğimiz gibi işçi sınıfının dışındaki güçlere güvenmenin, özgücüne güvenmemenin, yenilgi döemlerinde, ekstrem biçimlerde ortaya çıkan bir nüansı. Devrimi, emperyalistlerarası bir savaşa veya en azından empeıyalistlerarası çatışmalara dayayan ve bu özelliğinden dolayı da işi ehven-i şer emperyalizmin yanında saf tutmaya kadar vardıran, sosyalizm dışı, sapık bir görüştür. Ülkemizdeki siyasi sonucu da "demokrasi"den yana AET emperyalizminin desteklenmesidir.

"Ülkede herşeyi emperyalistler belirlemekte. Herşey, emperyalizmin oyunu, emperyalizmin iradesiyle onun tezgahı olarak ortaya çıkmakta. Emperyalizmin bilgisi dışında, onun iradesi dışında hiçbir şey yapmak mümkün değil. Bir emperyalist güce ancak bir başka emperyalist güç karşı koyabilir. İşçi sınıfının, bu güçler karşısında bağımsız bir mücadelesinin olması imkansızdır. O bakımdan, ancak ehven-i şer emperyalist gücün yanında ötekisine karşı mücadele edilebilir. Bunun için, hangi emperyalist güç daha ‘iyi’ ise, hangisi daha çok ‘demokrasi’ verecekse, onu desteklemeliyiz."

Yenilgi dönemlerinde, işçi sınıfının dışındaki güçlere bel bağlama eğilimi, böyle kölece bir bağımlılığa kadar varabilmekte.

Yenilgi dönemlerinin, sübjektif idealizmin güçlenmesine çok elverişli ortamı içinde gelişen ve sübjektif idealistçe hayal ve karışıklıkların ürünü olarak biçimlenen saçma ve kölece görüşlerle bir paralellik kurmakla çok mu insafsızlık ettik acaba! Ama o kadar muğlak ve kapalı, öyle olduğu kadar da iddialı bir eleştiri ki, ister istemez bize bunları düşündürdü. İçinde, ister istemez yenilgi dönemlerinin ürünü (yukarıda açıkladığımız cinsten) etki ve esintileri aramamıza yol açtı.

Bir başka paralellik daha kurulabilir bu görüşlerle, bu eleştirilerle: 12 Mart’tan önce, "aman kıpırdamayın faşizm gelir" görüşlerinin, önceki bölümde özetlediğimiz çizgisiyle paralellik. Bu paralellik de temelde, işçi sınıfının bağımsız siyaseti yerine orta ve küçük burjuvaca siyasi önermeleri koyan çizginin (TİP) paralelliği olabilir. Onlar 12 Mart faşizmini "anarşistler"in getirdiğine inanırlar. İşte, "...hükümet olmayan (ve hükümet olması demek, faşizmin gelmesi demek olan) ve fakat gene de hakim bir sosyal güç olan başka sosyal güçlerle zaman zaman derinleşen bir paralellik göstermesi, bu hareketin en büyük zaafı" görüşüyle açık seçik bir paralellik.

Uzun uzun anlatmaya, açıklamaya gerek yok, yakın geçmişin devrimci gençlik hareketini ve onun örgütü olan Dev-Genç’i emperyalizme, tekelci burjuvaziye hizmet eden; faşizmin gelmesine sebep olan bir hareket, bir örgüt olarak değerlendirenler proleter devrimcileri değildirler. Onlar, hakim sınıfların saflarından devrimcilere çamur atmaktadırlar. Hakim sınıflarla ortak, "anarşistler" suçlama’sını yapmakla, anarşizme karşı mücadele etmiyorlar, sosyalist saflarda güya anarşizme karşı mücadele maskesi altında, kendi acizliklerini, hakim sınıfların yanında yer almalarını maskeliyorlar.

DEV-GENÇ PARTİ MİYDİ?

Dev-Genç’e yönelen eleştirileri ele almaya ve bu eleştirilerin, varsa tarihi temellerini bularak; siyasi içerikleriyle birlikte değerlendirmeye devam edelim. "Dev-Genç kendini parti yerine koydu" veya "Dev-Genç’i parti gibi görme" diye ileri sürülen eleştiriler gerçeği ifade ediyorlar mı? Bu eleştirilerin tarihi nedir? Siyasi anlamı nedir? Kısa kısa görelim:

Dev-Genç’in sübjektif yapısında nasıl bir gelişme olduğunu açıklamıştık. Bu gelişmeyle beraber sol hareket içinde ve gençlik hareketi içinde Dev-Genç’e yapılan en önemli eleştirilerden biri bu, "Dev-Genç’i parti gibi görme" veya "Dev-Genç kendini parti yerine koydu" diye ileri sürülen eleştiridir. Bu, önceleri TİP çizgisinden, TİP’in gençlik içindeki etkinliği sona erince ortaya çıkmaya başladı. Onlara göre Dev-Genç, boyunu aşan, yapmaması gereken işler yapıyordu. Esasen, partinin yapacağı, gençlik örgütünün karışmaması gereken işlerdi bunlar. Dev-Genç, kendini parti yerine koyuyordu. Sonraları bu eleştiriyi Mihri Belli ve grubu, Dev-Genç içinde etkinliklerini yitirince yapmaya başladılar. Esas mesele şu idi: İdeolojik olarak ve pratik olarak gençliğin yönetimini kaybeden bu revizyonist ve kuyrukçu çizgiler ve kişiler genel olarak gençliğin artık çok ileri gittiğini söylemeye, özel olarak da, onun örgütlü Dev-Genç’i çizmeden yukarı çıkmakla, haddi olmayan işleri yapmakla; kendilerini dinlemeyerek, yönetimlerine girmeyerek Dev-Genç’i parti zannetmekle ve DevGenç’i bütün sosyalist hareketi yönetmeye kalkışmakla itham etmeye başladılar. Bizler, bu tür suçlamaların ne manaya geldiğini ve nereden kaynaklandığını gayet iyi biliyoruz. O günlerde, parti meselesine somut, gözle görülür önermeler getirmeden, Dev-Genç’i parti yerine koyma, Dev-Genç’in kendini parti zannetmesi suçlamalarını yapanlar, bir parti politikası, stratejik ve taktik hedefleri, vasıtaları, çalışma biçimleri ve alanları önerilmişçesine; pratikte anlamı olan, kabul edilmiş bir öncülük kurulmuşçasına yapmaktaydılar bu suçlamalar... Böyle bir durum olsa, o zaman belki, Dev-Genç, partinin belli alanlarına tecavüz ediyor yapamayacağı, yapmaması gereken işlere girişiyor; partinin bu alanlardaki faaliyetini baltalayan, bu alanlarda partinin şu türden fonksiyonunu yerine getirmesini engelleyen hatalara, yanlış davranışlara giriyor; işçi sınıfının siyasi mücadelesine zarar veren bir politika veya program uyguluyor; düzeltilmesi gereken tavırlar içindedir demek, teorik olarak mümkündür. Ama, böyle bir durum yoksa, proletaryanın bağımsız siyasi hareketi, partisi yoksa, devrimci gençlik hareketi artık çok ileri gitmekle nasıl suçlanabiliyor? Kimin adına yapılıyor bu suçlama ve hangi siyasi özü taşıyor...!?

Küçük burjuva kuyrukçuluğunda, işçi sınıfının burjuva demokrasisi mücadelesi veren sınıfların yedeği, onları takviye eden bir güç olarak politika gütme işinin baltalanması, "sosyalizm"in bu iş için kullanılabilmesinin gittikçe imkansız hale gelmesi; sosyalizmin hergün biraz daha sosyalizm"in yerini alması karşısında bastıkları tabanın kaydığını görenler bu eleştiriye sarıldılar. Bu gençler biz sosyalist(!)leri dinleyeceklerine, hadlerini bilmiyor, sosyalizmi öğretmeye çalışıyorlar. İşçi sınıfı öncülüğünden bahsediyorlar. Bunları tartışıyorlar. Gençlik bunları tartışamaz. Kendilerini parti sanıyorlar, bağımsız tavırlar koyuyorlar; bu çok tehlikeli birşeydir. Yani kısaca, yaptıkları şu: Dev-Genç kendilerini dinlediği müddetçe çok iyi ama oportünist, kuyrukçu yönleri açığa çıkıp da artık gençlik kendilerini dinlemez olunca çok kötü. O zaman kahrolsunlar! O zaman çok bilmiş, kocaman kocaman ulema tavırlarıyla başlarlar veriştirmeye. Soyut bir yığın laf ederler. Parti yerinde görüyormuş kendini, partinin (varmış gibi) görevlerine ve alanlarına müdahale ediyorrnuş, vs. gibi. Gösterilmiyordu ki, Dev-Genç yaptığı şu işi bir gençlik örgütü olarak yapmamalıdır. Birtakım siyasi propaganda, eylem, bilinçlendirme çalışmaları, olmayan partiye nasıl bırakılabilir? Aklı başında kimse öneremezdi bunları. Bunun için çok soyut ve karışık oluyordu "parti yerine koyma" eleştirileri.

Şimdi, gerçekten Dev-Genç kendini parti yerine koyuyor muydu sorusuna cevap verelim. Dev-Genç kendini parti yerine koymuyordu. Devrimci bir gençlik örgütünün yapması gereken işleri yapıyordu. Dev-Genç’in yaptığı çalışmaların aynısı hatta çok daha etkili ve faydalısı işçi sınıfının öz örgütünün bulunduğu bir zaman ve yerde de yapılabilecek çalışmalardır. O zaman bu gençlik örgütüne yol gösterici bir öz örgütün varlığı, Dev-Genç’in kitle çalışmalarını sınırlamayacak, aksine artıracaktı. O şartlarda devrimci gençlik hareketi daha zengin biçimlere bürünecek, işçi sınıfıyla ve yoksul köylülerle ilişkileri artacaktı. Dev-Genç, yaptığı işlerin bir kısmını. partiye bırakmayacak, tam tersine daha çok işin altına, daha yaygın çalışmalara girebilecek ve daha az tereddütle daha büyük serbestiyle, çok daha yaratıcı bir şekilde çalışabilecek, yaptıkları azalmayacak, artacaktı. Dev-Genç, sosyalistlerin yönetiminde bir örgüt olarak bu avantajlardan, yani partinin olmasının, işçi sınıfının bağımsız siyasi hareketinin kendini kabul ettirmiş bir düzeyde olmasının sağlayacağı ideolojik, politik ve eylem avantajlarından yoksundu. Dev-Genç’in, sosyalistlerin yönetiminde bir örgüt olarak (ülkenin solu içinde, o eski sübjektif yapıya rağmen) eylemlerinin muhtevası bakımından kitlelerin gözünde kazandığı öneme içerleyen, onu tehlikeli bulan siyasi çizgiler (ki, bunlara değindik) demagojik bir tarzda, sanki proletaryanın öz örgütü olsa, devrimci, sosyalistlerin yönettiği bir gençlik örgütü, Dev-Genç’in yaptıklarını yapmazmıs, yapmaması gerekirmiş gibi; sanki o zaman da devrimci gençler işçi sınıfına bilinç götürmemeliymiş, köylü kitle eylemlerine katılmamalı, onları örgütlemeye çalışmamalıymış, sosyalist ve anti-empeıyalist propaganda yapmamalıymış gibi; hele hele Dev-Genç’in bütün bunları öz örgütün olmadığı bir zamanda, kendi başına yapmaya çalışması çok büyük suçmuş gibi yaygarayı basmaktaydılar.

Tarih olarak: Türkiye solu içinde proleter devrimci çizgisinin giderek belirginleşmeye; buna bağlı olarak da devrimci gençlik hareketinde doğru devrimci görüşlerin hakim olmaya; gençliğin bütün oportünist ve kuyrukçu sosyalizm dışı görüşlerin etkisinden hergün biraz daha kurtulmaya başladığı bir aşamada, kuyrukçu ve küçük burjuva politik yoğunlukların sosyalizme saldırısı, bu saldırının gençlik alanındaki biçimlenişi olarak gündeme girdi, "Dev-Genç’i parti olarak görmek", "Dev-Genç’in kendini parti yerine koyması" eleştirileri.

Çıkış tarihi böyle olan bu eleştirilerin günümüzde daha değişik bir anlamı olduğu söylenebilir mi? Yani, dün yapılan "Dev-Genç’i parti olarak görme" suçlamasıyla bugün yapılan "parti olarak görme" suçlaması acaba aynı siyasi içerikleri olan suçlamalar mıdır? Varsa, bu eleştirilerin dünden ayrı içerikleri açıklanıyor mu? Hayır. Bugün yapılan, "Dev-Genç’i parti olarak görme" eleştirisi açıkladığımız tarihi ile ve siyasi içeriği ile tıpa tıp aynı eleştiridir. O "eski"nin devamıdır.

Bize göre, Dev-Genç’e, özellikle son Merkez Yürütmesine yönelen bu eleştirilerin temelinde, yukarıda açıkladığımız siyasi bakışların pratik karşısındaki açmazları, hayatın bu "sosyalist" yoğunlukları tecrit etmesi yatmaktadır.

Bu nedenle, Dev-Genç’e saldırmak, onu, her vasıtayı mübah görerek yıpratmak; kendilerine ve sosyalist harekete "rakip" görerek, "sosyalist" hareketin gelişmesi, Dev-Genç’in yıpratılması, onun etkisinin daraltılması suretiyle mümkün olur çıkışından başlayan bu eleştirilerin, son tahlilde şu anlama geldiğini söyleyeceğiz: Türkiye devriminin, içinde yaşanan tarihi aşamaya ışık tutacak sınıflar analizini yapamayan; mücadele doğrultusunu, mücadele biçimlerini, örgütlenme sorunlarını saptayamayan; işçi sınıfının bağımsız politikasını, sınıflar ve kitlelerin pratik eylemiyle birleştiremeyen; doğru devrimci bir politikayla yığınları devrime doğru, eylem bağı olarak kurulan organik ilişkiler içinde yürütemeyen ve bu anlamda yürütmek problemi olmayan bütün küçük burjuva reformist akım ve ideolojilerin acıklı yakınması, hayat karşısında düştükleri komik durumun çok tipik bir tezahürüdür. Gayet tabii bu işleri becermek yerine, "Dev-Genç’in parti gibi hareket ettiği" suçlamasını yapmak çok kolaydır. Kolaydır ama, bu politik yoğunlukların hayat karşısında, somut görevleri karşısında ne kadar aciz olduklarını ispatlaması bakımından da çok ilgi çekicidir.

Bu yazının başında Dev-Genç’i kısa, genel hatlanyla ele alırken, Dev-Genç olayının bazı yönlerini açıklamaya çalışırken, güncelliğini koruyan bir takım problemleri açmak, önemli gördüğümüz bazı güncel "eleştiriler"i cevaplamak amacı ile de konuya yaklaştığımızı söylemiştik. Bu amacımıza uygun bir şekilde alt başlıklan tespit ettik. Önemini koruyan bir konu da, ideolojik mücadele açısından Dev-Genç hakkında yapılan değerlendirmedir. Bunu açmak ve bu açıdan Dev-Genç hakkında neler söylenebilir sorusuna açıklık getirmek gerekiyor.

İDEOLOJİK MÜCADELE

İşçi sınıfının üç ayrı alanda sürdürdüğü üç temel savaş biçimi vardır. Bu alandaki mücadelesinin başarısı, bilimsel sosyalizmin sürekli bir şekilde yol göstericiliğine bağlıdır. Ekonomik-demokratik, politik-askeri ve ideolojik mücadele alanlarında hiç durmayan, hergün biraz daha yükselen mücadele, sonuçta işçi sınıfının egemen sınıf olarak topluma yeni bir biçim vermesi olayına yol açacaktır.

İdeolojik mücadele, bir sınıfın doğayı, toplumu, bilimi, kültürü, sanatı, ahlakı ve akla gelen herşeyi kendi sınıf çıkarlarına uygun değerlendirmesi; bu değerlendirmeyi sistemleştirip, diğer sınıfların değerlendirmeleriyle, sistemli-sistemsiz yargı ve düşünceleriyle bir savaşa sokmasıdır.

Sınıflı toplumlarda bir sınıfın damgasını taşımayan, sınıflarüstü, sistemleşmiş veya az çok sistemleşmiş düşünce bulunamaz. Yine sınıflı toplumlarda sistemleşmiş düşünceler kendi içlerinde şu veya bu biçimde, şu veya bu ağırlıkta diğer sınıfların etkilerini ve izlerini taşırlar. İdeolojik mücadele, sınıfların kendi sınıf görüşlerini (ideolojilerini) diğer sınıfların görüşleriyle hayatın her alanında karşı karşıya getirmeleri, bir üstünlük, bir hakimiyet savaşına girmeleridir. Bu savaşta ideolojiler karşı ideolojileri alt etmeye çalışırken, kendileri de bu çatışma pratiği içinde yetkinleşip mükemmelleşirler. Kendi içlerindeki tutarsızlıkları düzeltip, daha kapsayıcı, daha zengin, somutu daha bir kavrayıcı hale gelirler. Bu gelişmeye ayak uyduramayan veya direnen sistemleşmiş düşünceler, karşı ideolojiler tarafından mağlup edilir. Hayat karşısında görev yapamaz hale gelirler ve müzeye kaldırılırlar. Ama etkileri birden bire yok olmaz. Bir süre daha siluet halinde, etkilediği insanların hayatına müdahale ederler.

İdeolojik mücadele derken çok yönlü, çok girift bir mücadele bütününü görmeliyiz. Bu alandaki savaşın çok önemli olduğunu ve gereğince yerine getirilmediğinde doğrudan doğruya diğer alanlardaki sınıf savaşında mağlubiyeti, bozgunu getireceğini bilmeliyiz. Bu alandaki başarımız sosyalizmin başarısıdır, yetkinleşmesidir (sosyalizm bir dogma değil, değişen, gelişen, zenginleşen, pratiği hergün özümleyerek yine pratiği çözümlemeye yarayan bir eylem kılavuzudur). Sosyalizmin ekonomik-demokratik, politik mücadeleye ışık tutması, bu alanlardaki savaşa kılavuzluk etmesi halinde kalıcı başarılar elde etmek mümkündür. Aksi halde zafer hayaldir.

İşte bu bakımdan ideolojik mücadeleyi, sınıf savaşının zaferle sonuçlanması amacıyla ve işçi sınıfının mücadelesinin en önemli kollarından biri olması bilinciyle ele almalıyız. Bu üç alanda mücadelenin birinde önemli sayılabilecek bir aksaklık, diğer alanlardaki mücadeleyi olumsuz yönde etkileyecektir. Somutun, olayların, problemlerin bilimsel bir yöntemle analizi; doğru kavranılması; sonra bu doğru kavranan somutun işçi sınıfı çıkarlarına göre değiştirilmesi için olaylara, somuta müdahale yollarını, yöntemlerini önermek, bu önerileri anlaşılır bir biçimde kendi içinde mantıksal tutarlılığı olan sistemler haline getirmek(4), bu düşünce sistemlerini (ideolojileri) pratiğin sınavında deneyerek zenginleştirmek, pratiğin ihtiyaçlarına cevap verecek hale getirmek, esas olarak ideolojik çalışmanın konularıdır.

Tabii bu ideolojik çalışma tertemiz; engelsiz bir yol üzerinde, bir beyaz kağıt üzerinde yapılmamakta, tam aksine, ideolojik uğraşın yürüdüğü yoİ üzerinde diğer sınıfların ideolojileri, sistemli, sistemsiz düşünce ve yargıları, hatta bir kısmı, yığınların davranışlarına içgüdü düzeyinde etkili ideolojik engeller bulunmaktadır. İşte bu engelleri aşmak, ortadan kaldırmak, karşıya çıkan ideolojileri yenmek, yok etmek, etkisiz hale getirmek gereklidir.

İdeolojik mücadele, işçi sınıfının iktidar yolunu aydınlatan, işçi sınıfı savaşının vazgeçilmez bir biçimi olarak ele alındığında, çok yönlü görevler yükler. Bu görevleri kabaca şöyle ayırabiliriz: Herşeyden önce, işçi sınıfının sosyalizmi özümlemesi için mücadele, işçi sınıfına Marksizm-Leninizm’i öğretmek, onu eğitmek görevi; yine Marksizm-Leninizm’i burjuva ideolojilerine karşı savunmak, burjuva ideolojileri ile savaşmak görevi; işçi sınıfı saflarında, sosyalizm saflarında, oportünizme, refomizme ve revizyonizme karşı uyanık olmak, onlarla mücadele etmek, etkilerini asgariye indirmeye çalışmak görevini yükler.

Şunu daha açık belirtelim: İşçi sınıfının üç ayrı alanda verdiği üç temel mücadele biçimi kendi içlerinde, özgül yöntemlere sahip olınakla birlikte ayrılmaz bir bütün oluştururlar. Ekonomik-demokratik mücadele ve ideolojik mücadele kendi başlarına amaç değildir. Her ikisi de siyasi mücadeleye bağlıdır. Yani işçi sınıfının, hakim sınıflar ittifakını devirmek, iktidarı elde etmek amacına bağımlıdır. Ve bu, mücadele biçimi tarafından belirlenir, belirlenmelidir. Esas olan, belirleyen siyasi mücadeledir; iktidar mücadelesidir. Ekonomik-demokratik ve ideolojik mücadele ona bağımlıdır.

DEV-GENÇ VE İDEOLOJİK MÜCADELE

İdeolojik mücadele açısından Dev-Genç’e yöneltilen bazı "eleştiriler", ideolojik mücadelenin önemini kavrayamamaktan, onu bütünü içinde değerlendirememekten, ideolojik mücadeleyi sadece hizipler ve gruplar arası bir çatışma biçimi olarak görmekten kaynaklanıyor. İdeolojik mücadeleyi bu yanlış ele alış, onu sınıf savaşının temel biçimlerinden biri olarak anlayamamak, ister istemez bu alandaki görevlerimizi yerine getirmeyi imkansız hale sokar.

Bu yanlış kavrayışların ürünü olarak Dev-Genç’e yönelen eskiden bugüne uzanan eleştirileri üç kümede toplamak mümkündür.

Birincisi: Gençlik ideolojik tartışmalarla bölünüyor. Gruplaşmalar oluyor. Gruplar arasındaki mücadele istenmeyen biçimlere bürünüyor; devrimci harekete hiçbir faydası olmuyor, pratik eylemi engelliyor.

İkincisi: Gençlik ve gençlik örgütleri siyasetle uğraşmazlar. Onlar partinin yan örgütleridir; partinin gösterdiği yolda pratik eylem yaparlar, sınırlı akademik-demokratik hak ve istekler çerçevesini aşmamalıdırlar. Bu çerçeve, ve ideolojik mücadele olmamalı veya çok basit ve asgari düzeyde, konuyla ilgilenmelidirler. Esas olarak ideolojik mücadeleyi siyasi örgütlenmeler (partiler) yapar.

Üçüncüsü ve son zamanlarda peydah olanı da: Dev-Genç içinde ideolojik mücadele hiç yapılmadı. İdeolojik mücadele yerine hot-zot uygulandı. Örneğin ideolojik mücadele yapılsaydı PDA bugün olmazdı.

Şimdi bu üç küme eleştiriyi ayrı ayrı ele almak yerine hepsinin toptan ne manaya gelebileceğini, durumun iddia ettikleri gibi olup olmadığını açıklamaya, bunu Dev-Genç olayı ile ilgili bir şekilde yapmaya çalışalım.

Dev-Genç, sol hareketin ideolojik yapısındaki çözülüş ve ayrışmalar karşısında duyarlılığı en çok olan örgüttür. Onun bu özelliği, dayandığı kitlenin çok hareketli bir kesim olması ve içinde yaşanılan tarihi dönemde ülkedeki diğer halk sınıf ve tabakalarına oranla pratik mücadelede nispi üstünlüğünün bulunmasıyla açıklanabilir.

Sol hareketin ideolojik platformundaki en küçük ayrışmalar bile Dev-Genç içinde büyük yankılar uyandırmaktaydı. İdeolojik tartışmalar, teorik tartışmalar canlı bir ilgiyle takip ediliyor, pek çok genç militan bu tartışmalara katılıyordu. Şüphesiz bu ideolojik tartışmaların mükemmel bir biçimde yapıldığını, ideolojik mücadelenin gençlik içinde yansıyan şekillerinin hataları olmadığını söylemek mümkün değildir. Fakat şunu söylemek mümkündür ve doğrudur: Devrimci gençlik hareketinin bilinen boyutlara ulaşması, o güne değin ülkemizde rastlanmamış zenginlikte biçimlere girmesi, bu zengin biçimlerden ve çeşitliliğinden dolayı da geniş kitleleri etkilemesi (o kadar ki, sol hareketin en büyük, en önemli bir parçası haline gelmiştir) gençlik içinde ideolojik mücadelenin, ideolojik tartışmaların, kısacası ideolojik gelişmeler karşısındaki hassasiyetin bir ürünü olarak değerlendirilmelidir.

Örneğin FKF’nin gelişmesi; TİP pasifizmine karşı çıkışıyla, TİP’in ataletine karşı duruşu ile ve TİP’in sosyalizm dışı siyasi önermelerine karşı, yanlış ve hatalı ideolojik yaklaşımlarına karşı verilen ideolojik mücadeleyle hızlanmıştır. FKF, entellektüel bir yığın pasifistin tekkesi olmaktan kurtarılabilmiştir. Tekrar söyleyelim ki, bu ideolojik mücadele mükemmel şekilde verilmiştir diye anlaşılmamalıdır. TİP’e karşı, hatasız, doğru bir muhteva savunulmamıştır. Burada Türkiye’deki sol hareketin mevcut ideolojik platformu bir çerçeve olarak düşünülmelidir. Yine Dev-Genç içinde, PDA oportünizmine, burjuva kuyrukçuluğuna karşı verilen ideolojik mücadelenin Dev-Genç’in Dev-Genç olmasında çok büyük payı vardır.

Anlatılmak istenen şu ki, gittikçe arınan; yenileşen, somutu, olayları hergün biraz daha kavrayan, pratiğe ışık tutan ve pratik içinde yetkinleşen, doğruya doğru gelişen bir ideolojik yapı, bir ideolojik mücadele olmadan herhangi bir devrimci hareketin gelişebilmesi, yükselebilmesi hele hele bir ülkede sol hareketin en önemli parçası haline gelmesi mümkün değildir. Yine Devrimci gençlik hareketi bu boyutlara ulaşmışsa, o gençlik hareketinin doğru, hatasız bir ideolojik platforma oturduğunu buradan çıkararak söylemek de doğru ele alış değildir. Türkiye solunun ideolojik yapısındaki hareketleniş (gelişen sınıf mücadelelerine, kitle hareketlerine, bunların çoğalan biçimlerine bağlı olarak) çözülme ve mücadele, günü gününe gençlik içine yansımaktadır. Gençlik içinde biraz daha büyüyüp biçimlenerek hem genel olarak sol hareketi, hem de özel olarak gençlik hareketini etkilemekte, her ikisini de ileriye doğru itmekte, siyasi pratik helezonu sıçramalı bir şekilde yükselmektedir. Bu diyalektik süreç sol hareketin sübjektif paltfomıundaki ayrışmayı hergün biraz daha hızlandırırken, sosyalizmin esas yön haline gelmesine hizınet eder. Becerebildiği ölçüde (ki, yazının konusu değildir), siyasi pratiğin (benzetme yerindeyse) prese sokularak en diri, en militan unsurlarının yeni baştan toparlanmasını, yoğunlaşmasını ve bir tortu şeklinde ideolojik homojenliğin artmasına, dolayısıyla sol harekete daha bilinçli müdahale etme imkanlarının ortaya çıkmasına hizmet eder, bu ideolojik gelişme süreci...

Şimdi Dev-Genç içinde ideolojik gelişme ne gibi engellerle karşı karşıyaydı, hangi objektif ve sübjektif şartların sınırları içinde seyretmek zorundaydı? Bunun çok kısa bir şekilde belirtilmesi, ideolojik mücadeleden hiçbirşey anlamamış olan birtakım kişilerin devrimci gençlik hareketine ve Dev-Genç’e ideolojik mücadeleyle ilgili olarak yaptıkları saldırıların anlamını açığa çıkartacaktır.

"Çağdaş materyalizmin, yani Marksizmin bakış açısından, bilgimizin nesnel, mutlak gerçeğe yaklaşıklığının sınırları tarihsel olarak koşulludur. Ama böyle bir gerçeğin varlığı koşulsuzdur. Ve ona yaklaşmakta olduğumuz gerçeği de koşulsuzdur." (Lenin, Mateıyalizm ve Ampirokritisizm, s. 168). Bu aktarmayı yapışımızın yanlış anlaşılmaması gerekir, bizim ülkemizde sorun bu değildi çünkü... Yani sorun, Türkiye solunda Marksizmin hakim olması, pratik mücadeleye müdahale etmesi ve pratik içinde nesnel gerçeğe yaklaşıklığının sınırlarının gelişmesi sorunu değildi. Sorun, Türkiye solunun sübjektif yapısında Marksizm-Leninizm’in hakim yön olmaması sorunuydu. Bu sorun, ideolojik mücadele açısından her kesimde en büyük engeldi. Türkiye solunun sübjektif yapısı çerçeve olarak ele alınmalıdır derken (bu yapıyı önceki sayılarda özetlemeye çalışmıştık), bu çerçevenin objektif olarak ‘Dev-Genç’in ideolojik yapısını sınırladığını bilmek zorundayız.

Yukarıda açıkladığımız gibi, sol hareket içinde, özel olarak da gençlik hareketi içinde sıçramalı, diyalektik gelişim kaçınılmaz olarak bilimsel ideolojiyi hakim yön haline getiriyordu. Bu alanda ideolojik mücadele kendi diyalektik gelişimi kanununa göre cereyan ediyor, bilimsel ideolojinin adım adım bilimsel olmayan burjuva önyargılarla, burjuva düşüncelerle savaşması, onları mağlup etmesiyle, önce sol hareketin sübjektif platformunda boy gösteriyordu. Burada, sosyalizm dışı görüşlerle, oportünizmle, revizyonizmle kıyasıya bir çatışmaya giriyor, hemen ardından devrimci gençlik hareketine, açıklamaya çalıştığımız şibi yansıyordu.

Gençliğin devrimci teoriyle eğitilmesi görevi tabii ki, istenilen düzeyde gerçekleştirilemiyordu. Önceleri, bu görevin yerine getirilmesini sağlayacak avantajlardan yoksundu gençliğin devrimci liderleri... Sosyalizm diye yutturulan küçük burjuva sosyalizmi, teoriye karşı bir isteksizlik, küçük burjuvaca dar deneycilik, işçi sınıfının bağımsız siyasi hareketinin ve eylem kılavuzu niteliğinde sınıflar savaşına müdahale edebilen Marksist-Leninist teorinin olmaması, çok önemli ideolojik engeller olarak yolun üzerinde dikiliyordu.

Bu aşamada ideolojik çalışmanın, ideolojik mücadelenin önemi birinci sırayı işgal ediyordu, herşeyi belirlemekteydi. Hem sol hareketin geleceği, hem de onun bir parçası olarak devrimci gençlik hareketinin geleceği, işçi sınıfının devrimci mücadelesi açısından ideolojik çalışmalara bağlıydı. Sosyalizmin işçi sınıfı mücadelesinin sübjektif platformuna hakim olması problemiydi gündemdeki problem. Bu problemin çözülme biçimi de ideolojik mücadeleydi.

Böyle bir tarihi aşamada ideolojik mücadeleden şikayetçi olmak ne anlama gelebilir? Yukarıda üç kümede topladığımız "eleştiriler" ne anlama gelebilir? Proletaryanın öz örgütünün bulunmadığı, politik mücadelenin olmadığı, daha doğru ifadesiyle işçi sınıfının bağımsız siyasi mücadelesinin olmadığı, ekonomik-demokratik mücadelenin sosyalist mücadele olarak yutturulmaya çalışıldığı, proletaryaya ancak iktidar mücadelesi veren "demokrasi"den yana sınıfları desteklemek görevinin layık görüldüğü bir yerde ideolojik mücadeleden şikayet etmek, ideolojik mücadeleyi bir yana itmek ne demektir? Bu, kendi siyasetlerine, ideolojilerine güvenememe veya kendi siyasetlerinin, ideolojilerinin işçi sınıfı siyaseti ve ideolojisi olmadığının apaçık bilincinde olma demektir. İdeolojik mücadele yasağı koymak başka bir anlama gelemez. Bizce, üç kümedeki "eleştiriler"in ilk ikisi görüntüleri, biçimleri ne olursa olsun, temelde aynıdır: Bunların temelinde sosyalizmi bilmeme veya sosyalizmden korkma gerçeği yatar. Bu iki kümedeki "eleştiriler", esasında kendi içinde tutarlılığı olan bir süreklilik göstermezler. Gençlik konusundaki görüşleri ve ideolöjik mücadele hakkındaki eleştirileri, siyasi çizgilerinin pratik karşısındaki sınavına bağlı bir değişkendir. Eğer, siyasi çizgilerinin pratik içindeki imtihanı o gün için başarısızlığı açıkça görülen birşey değilse, veya başarılı görünüyorsa; sempatizanları çok, etki alanı geniş ise, o zaman yukarıda söylediğimiz türden eleştiriler yapmazlar. Çünkü gençlik onlarla beraberdir. Ne zaman gençlik bu siyasi çizgilerin dışında kümelenmeye başlar, o zaman eleştiriler yükselir.

Birinci kümedeki eleştirileri, dar deneyci bir anlayışın, pragmatizmin, siyasetsizliğin bir ürünü olarak değerlendirebiliriz. Pratik eylemi engelleyen ideolojik tartışma, gruplaşmalar diye yakınmak yetmez, bunları kaldırmak için kullanacağımız vasıtayı da seçmek gerekir. O da şikayet ettiğimiz şeydir işte: İdeolojik mücadele.

Aynca, gençlik ne için pratik eylem içinde olacaktır sorusu bile tek başına bu türden bir eleştiriye yeterli cevaptır.

Üçüncü kümedeki eleştirilere gelince: Bunlar, ya ideolojik mücadeleyi mükemmeliyetçi bir bakışla ele almaktan, ya ideolojik mücadeleden bir şey anlamamaktan ya da Dev-Genç’in tarihi hakkında hiç malumatı olmamaktan kaynaklanıyor olmalı.

Özellikle günümüzde bazı grupçuklar, geçmişte verilen ideolojik mücadeleye herhangi bir şekilde katılamadıkları için kendi suçlarını genelleştirip, herkesi aynı suça iştirak ettirmek istemektedirler! Siyasi tutarlılığı, istikrarı olmayan bir hareketin, gelişimi içerisinde ideolojik mücadele adına hiçbirşey veremeyeceği açık bir gerçektir. Dolayısıyla böyle bir hareketin değil ideolojik mücadelesinden, kendisine özgü bir ideolojisinden dahi bahsetmek imkansızdır. Şimdi aynı kişiler kendi yaptıklarını bir kenara bırakarak, geçmişte hiç ideolojik mücadelenin verilmediğini söylüyorlar. Bu elbette bu beylerin kendi yaptıklarını genellemeye çalışmalarının, herkese özgü bir olaymış gibi göstermeye çalışmalarının bir ürünüdür.

Özellikle PDA ve o dönemdeki tüm diğer oportünist görüşlere karşı ele alınan birçok yazı ortada dururken, "DevGenç’te ideolojik mücadele hiç yapılmadı" demek; küçük burjuva acizliğinin bir ifadesidir. Dev-Genç’in pratiğini zenginleştiren, ideolojik mücadeleye ışık tutan forumları, toplantıları ancak unutmak isteyen unutabilirdi zaten...

İdeolojik mücadelenin hiç yapılmadığı konusundaki eleştiri kendisini "geçmişte hep hoz-zot(!) uygulandı" eleştirisiyle birleştirdi. Aslında geçmişte hot-zot uygulandı, başka birşey yapılmadı eleştirisi pratiğin kendisine ters düşmektedir. Çünkü genel eğilimi içinde "hot-zotun" hakim olduğu bir hareketin gelişmesinden ve genişlemesinden nasıl söz edebiliriz? Bu hareketin koca bir tarihi döneme damgasını vurmasını nasıl açıklayabiliriz? Sıcak eylem içinde bazı engelleri ortadan kaldırmak için zorunlu olarak takınılan tavırları, koşullarından soyutlayıp hot-zot olarak sunmak, devrimci bir eleştiri biçimi olmamaktadır. Dev-Genç pratiği bunun örnekleri ile doludur. İstanbul’da 6. Filo’yu protesto gösterilerinde TİP pasifistlerinin kurduklan barikatları aşanların yaptığı, hot-zot muydu acaba?

PDA oportünizminin bugün eskisinden daha güçlü olarak varolması (ki, biz bu tespite katılmadığımızı ayrıca belirtmek istiyoruz), ona karşı verilen ideolojik mücadelenin eksikliği (ki, baylarımız bunu dahi söylemek lütfunda bulunmayıp, hiç ideolojik mücadelenin verilmediğini söylüyorIar) ile açıklanacak bir olay değildir. İki açıdan bunu söylemek gerekir: Birincisi, bu eleştiriyi yönelten kişiler geçmişte, ne kadar eksik görülürse görülsün, verilen ideolojik mücadelenin içinde dahi yoktular. Çünkü bu mücadelede savunacakları bir ideolojileri yoktu. Dolayısıyla geçmişe ağır bir suçlama yöneltirken, o işi kendilerinin ne kadar yaptıklarına dönüp bakmaları gerekmektedir (ama, baylarımız bunun da kolayını buluyorlar, dillerinden her öğün yenilen peynir ekmeğe dönen özeleştiri metodu ile günah çıkarıveriyor ve kendilerini temizliyorlar). İkincisi, yukarıda da söylediğimiz gibi tüm yenilgi dönemlerinden sonra bugün oportünist görüşler büyük bir etkinlik sağlarlar.Yılgınlık, teslimiyetçilik, savunulur şey haline gelir. Baylarımızın bu mantığıyla 1905 yenilgisinden sonra Menşeviklerin güçlenmesinin nedenini, Bolşeviklerin ideolojik mücadele vermedikleri şeklinde açıklamak zorunda kalırız.

1971’lere gelmeden "ağaların topraklarına şahin gibi dalmaktan" bahseden PDA oportünistlerinin günümüzde hala varolmasının bir diğer nedeni de, yeni "ihtilalci" baylarımızın bu kaşarlanmış oportünistlerle birleşme yolunda olmaları değil midir acaba?

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: İdeolojik mücadelenin önemini, çok yönlülüğünü, görevlerini eksik anlamak, onu sadece sol içinde hizipler ve fraksiyonlar arası bir çatışma biçimi olarak görmek, bizleri üstümüze düşen devrimci görevler karşısında hareketsiz duruma sokabilir.
 

Not: Yazının bütünü Dev-Genç’i bütün yönleri ile ele almayı, Türkiye’deki devrimci hareket içindeki yerini bütün boyutlarıyla ele alıp incelemeyi amaçlamamıştır. Başından da belirttiğimiz gibi güncelliği olan birtakım problemlere en genel hatlarıyla, ölçülü bir şekilde çözüm getirmek, bazı eleştirilere cevap vermek amacıyla yazılmıştır. Dev-Genç hareketinin günümüz gençlik hareketine bıraktıkları, ondan çıkarmamız gereken dersler, bütünü içinde Dev-Genç hareketinin değerlendirilişi, ayrı bir yazının konusu olacaktır. Çünkü Dev-Genç hareketi, sadece gençlik platformunda ele alınacak bir konu değildir. Daha geniş ve etraftı olarak, ayrı bir platformda detaylı bir çalışmayı gerektirmektedir. Bu yazı dizimiz, böylesi bir çalışmanın başlangıcı olmuştur diyebiliriz.
 
 
 



( 1 ) Bu eski dediğimiz sübjektif yapı, şüphesiz bizim ülkemizi ilgilendiren, Türkiye’de sosyalizm adına yapılmış; proletaryanın siyasetçileri, onun ideologları diye sahnede olan insanların proletaryaya verdiklcri bilinç, önerdikleri yol, örgütlenmedeki durum, vb. gibi problemlerin tümüdür. Yoksa proletaryanın bir eski, bir de eski olmayan ideolojisi yoktur. Proletaryanın ideolojisi en yeni olan bilimsel ideolojidir ve tektir. Burjuva ideolojileriyle karşılaştırmada yenidir ve doğru olan, bütün insanlığın kurtuluş yolu olan yegane ideolojidir.

(2) Dev-Genç’in bu uzlaşmaz tavrının ne kadar doğru olduğunu pratik sınamıştır. Empeıyalizm ve oligarşinin, halkın yükselen mücadelesini bastırmak ve oligarşinin iç çatışmalarını uzlaştırmak amacıyla tezgahladığı 12 Mart faşist darbesi karşısında bu oportünist, revizyonist, kuyrukçu fraksiyonların aldığı tavır çok açık şekilde Dev-Genç yönetiminin haklılığını göstermektedir. Örneğin, Dev-Genç’i burjuvazinin örgütü olarak ilan edip ondan ayrdan PDA oportünizmi, 12 Mart Muhtırası karşısında, "parlamenter yolla veya askeri müdahale ile bazı reformlar yaparak buhrana hal çaresi bulma eğilimi, bugün için faşist bir diktatörlük hazırlayan en gerici güçlere üstün gelmiştir" (Proleter Devrimci Aydınlık, sayı. 34, s.5) diyebilmekte faşist muhtırasal darbeyi adeta alkışlamaktaydı. Dev-Genç’i bu insanlara teslim etmek, esasında onu burjuvazinin örgütü haline getirecekti. Yine, 12 Mart karşısında, "ordu, kemalist geleneğe sadık kaldığını ispatlamıştır" diyen Mihri Belli kuyrukçularına karşı uzlaşmacı tavır takınmak, Dev-Genç’i burjuvazinin destekçisi bir örgüt haline getirmek demekti. İşte, Dev-Genç içinde doğru devrimci çizginin her türlü oportünizme karşı sekter tavrı böylece çok kısa zamanda tarihin sınavından geçerek haklılık kazanmıştır.

(3) Yanlış anlaşılmamalı; kelimeler üzerinde böyle durmamızın nedeni, kelimeler üzerinde eleştiri yapmak isteğimizden değil, eleştirinin üstü kapalı ifadesine dikkati çekmek, onun kelimeler arasında saklı özünü açabilmektir; kelimelere gizlenmiş herhangi bir mantık oyununu imkansız hale getirmektir. Biz kelimelerle değil, özle; ifade edilmiş fikirlerle uğraşırız.

(4) Sistemleştirme olayı, özellikle diğer ideolojilerle, burjuva ideolojileriyle savaşta çok önemlidir. Hakim sınıtlar, ideolojilerini kitlelere empoze ederken, doğayı ve toplumu açıklamakta, sistemin sağladığı kolaylıkları sonuna kadar kullanmışlardır. Yığınların kafalarındaki soruları, açıklanmasını istedikleri, öğrenmek istedikleri olayları sistematik bir biçimde açıklama gayretine girmeleri boşuna ve tesadüfi bir şey değildir. Sınıflar mücadelesinin pratiğinden ortaya çıkmış bir ihtiyaçtır. Sistemleştirmenin, düşünceleri kitlelere kabul ettirmede, kitlelere malettirmede önemli bir fonksiyonu vardır. Sistemin bütünü, bir sınıfın hakimiyetine veya çıkarlarına hizmet etmektedir. Yığınlar, o sistemin içinde veya o sistemin bakış açısından olaylara bakma, değerlendirme alışkanlığını kazandılar mı (hele sistemin içindeki mantıksal tutarlılığı kuvvetli ise), davranışlarında bir içgüdü düzeyinde etkiler yapabilir.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org