Emperyalizme ve Oligarşiye karşı
DEVRİMCİ GENÇLİK


 

Sosyalizme barışçıl yoldan geçit yok !

Devrimci Gençlik. Sayı 13,14,15; 6 Ekim, 9 Kasım,10 Aralık 1976

I

Stalin’in ölümü ile birlikte SBKP’yi ele geçiren modern revizyonistler, Leninist BARIŞ İÇİNDE BİR ARADA YAŞAMA ilkesini revize ederek işe başlamışlardı. İkinci Dünya Savaşından sonra emperyalist ülkeler ve sosyalist SSCB arasında süre giden “soğuk savaş”ı ortadan kaldırma adına ve emperyalistler tarafından empoze edilmiş olan “demir perde”yi kaldırma adına, modern revizyonistler Marksizm-Leninizm’den vazgeçtiler:

 
Marksizm-Leninizmin evrensel ilkesi olan ŞİDDETE DAYANAN DEVRİM anlayışının, nükleer çağda olmaması gerektiğini, “detant” politikasının zorunlu olduğunu ileri sürdüler. Böylece, ulusal kurtuluş savaşları karşısmda pasif bir tavır talunarak geri bıraktırılmış ülkeler ve sömürge halklarına banşçıl yolları önermeye başladılar. Elbetteki minareyi çalan kılıfını hazırlardı ve elbette modern revizyonistler de bu kılıfı genel olarak Leninist devrim anlayışının ve özel olarak Leninist, kapitalist olmayan yol tezinin revizyonunda buldular.

Revizyonistler şiddete dayanan devrimin kaçınılmazlığını reddederken, bu fikrin M-L için kesinlik taşımadığı “gerekçe”sinden yola çıkarlar. Dolayısıyla Marksist devlet ve devrim teorisini inkara dayanan bu görüşleri, kaçınılmaz olarak sınıflar mücadelesi anlayışı yerine “sınıflar barışı” ve “sınıf uzlaşmacılığı”nın savunulmasına ulaşmaktadır. Biz bu yazımızda modern revizyonistlerin “ileri demokrasi-toplumsal ilerleme” teraneleriyle savundukları banşçıl yoldan sosyalizme geçiş tezlerine metropol ülkeler için getirdikleri gerekçeler üzerinde pek durmayacağız. (Zaten bu “gerekçeleri” Fransız “Komünist” Partisi, İtalyan “Komünist” Partisi, vb. revizyonistler, programlarındaki proletarya diktatörlüğü lafızlarını dahi çıkararak hayata geçiriyorlar. Artık Leninizm’den resmen vazgeçtikleri tescillenen bu dönekler ile Leninizm adına ideolojik olarak uğraşmanm bir anlamı da kalmıyor(!). Evet, bizim burada anlatacaklarımız, geri bıraktırılmış ülkelerde, modern revizyonistlerin barışçıl yoldan sosyalizme geçişi nasıl mümkün gördükleri doğrultusunda...
 

ŞİDDETE DAYANAN DEVRİM TEORİSİ, MARKSİST DEVLET TAHLİLİNDEN KAYNAKLANIR

Sosyalizme barışçıl geçişi savunanlar, M-L’in devlet ve devrim teorilerini açıkça inkar ettikleri için burada M-L’in devlet ve devrim teorileri üzerinde kısaca durmamız yeterli olur sanırız. (Evet, “resmen” değil fakat açıkça inkar ettiklerinden neyi kastediyoruz? Modern revizyonistler, kendi getirdikleri tezleri hep M-L’e “dayandırırlar”. Ve onda istisnai olan olguları, zaman ve mekan unsurlarını katlederek genelleştirirler. Böylece “resmen” M-L’i savunur gözükürken fiiliyatta açıkça onun en temel unsurlarını değiştirirler!).

Bilindiği gibi Marks, proletarya diktatörlüğü sorununu ortaya koyarken, bundan, eski burjuva devlet aygıtının şiddet yoluyla yıkılarak yerine proleter devlet aygıtının konulmasını kastetmekteydi. İşte bütün revizyonistler, Marks’ın bu genel teorisi içinde 1870’lerin İngiltere ve Amerika’sı için istisnai ve geçici olarak gündeme getirdiği bir tahlile dört elle sarılırlar: Marks, o günlerin söz konusu iki ülkesinde proletaryanın politik egemenliğinin başka yoldan, “barışçı” yoldan gerçekleşmesinin mümkün olduğunu da belirtmişti. Lenin’in bu belirlemeyi ele alarak açıklığa kavuşturması, barışçı yoldan sosyalizme geçmenin biricik seçenek olduğunu söyleyen bütün revizyonist tezleri yerle bir etti. Lenin şu noktayı vurguluyordu:

“Marks vardığı sonucu Kıta Avrupası ile sınırlandırıyor. 1871’de İngiltere, henüz katışıksız kapitalist, ama militarizmin, büyük çapta bürokrasinin bulunmadığı bir ülke örneği iken, bu, kolayca anlaşılır. Onun için Marks, o zaman, hazır devlet cihazını yıkma ön şartı olmadan lngiltere’de bir devrimin, hatta bir halk devriminin mümkün göründüğüne ve mümküm oldıığuna karar veriyor.

Şimdi, 1917 yılında, birinci büyük emperyalist savaş çağında, Marks’ın bu sınırlaması ortadan kalkıyor. Yeryüzündeki anglo-sakson ‘özgürlüğünün’ en büyük ve son temsilcisi olan İngiltere ile Amerika militarizmin ve bürokrasinin ettiği haksızlıklar bakımından bütün Avrupa’dakiler içinde eksiksiz herşeyi kendine bağımlı kılan, baskısıyla herşeyi bunaltan bürokratik-militarist bir kurumun pis, kanlı batağına saplanmışlardır. Şimdi İngiltere ile Amerika için ‘hazır devlet cihazının’ yıkılıp yok edilmesi (devlet cihazı, bu ülkelerde, l914-1917 yıllannda, Avrupa’ya özgü, dünya çapında bir kusursuzluğa ulaştı) gerçek her türlü devrimin ön şartını teşkil ediyor”. (abç)(Lenin, Devlet ve İhtilal)

Yine aynı konuda bir başka yazısında şunları yazmaktadır Lenin: ‘Sözü edilen geçen yüzyılın 70’lerindeki, İngiltere’dir, tekel öncesi kapitalizmin yücelme dönemidir, o zamanlar militarizmi ve bürokrasiyi en az tanıyan bir ülkedir, o zaman, sosyalizmin ‘banş içinde’ zafere ulaşması için işçi sınıfının, burjuvaziyi ‘satın alması’ İmkanının en çok var olduğu bir ülkedir” (abç) (Aktaran: Stalin, Sağ ve Sol Sapmalar Üzerine). Öte yandan Stalin, Lenin’in bu görüşünün ışığında meseleyi tamamen açığa kavuşturmuştur:

“Marks’ın İngiltere ile Amerika için tanıdığı sınırlama, daha doğrusu istisna, bu ülkelerde gelişmiş bir militarizm ile gelişmiş bir bürokrasi olmadığı sürece yerindeydi. Lenin’in görüşüne göre, bu sınırlama, İngiltere ile Amerika’daki militarizm ve bürokrasi, Avrupa kıtasındaki öbür ülkelerde oldıığundan daha çok değilse bile daha az olmayan bir gelişmeye ulaşınca, tekelci kapitalizm şartlarında ortadan kalkıyor” (Stalin, age). Ve Stalin şöyle devam ediyor: “Marks’ın, kapitalzmin ve sıınıf mücadelesinin gelecekte, on yıllar boyunca göstereceği gelişmenin bütün imkanlarını önceden görmesini istemek tuhaf olur. Ama Lenin’in, kapitalizmin yeni gelişme şartlarındaki bu imkanları, bu imkanlar gerçeklik kazanmışken, bulmasına ve genelleştirmesine şaşmak daha da tuhaf olur “ (Stalin, age).

Kapitalizmin yeni koşullarındaki bu imkan1arı genelleştiren Lenin, zaten bu genellemeyi Marks ve Engels’in doktrinine ait özden çıkarmıştır: “Marks ve Engels’in şiddete dayanan devrimin kaçınılmazlığı ile ilgili doktrini...burjuva devletiyle ilgilidir”  (Lenin, Devlet ve İhtilal). Yani şiddete dayanan devrim anlayışının özü bizatihi burjuva devletinin şiddete dayanmasından kaynaklanır. Dişe diş bir devrimci mücadeledir söz konusu olan. Çünkü devlet sınıflararası çelişmelerin uzlaşmaz olduğu gerçeğinden doğmuştur. Ve bu uzlaşmazlığın ezilen sınıfların lehine çözümü gündeme geldiğinde, ezen sınıfların iktidarının maddeleşmiş hali demek olan burjuva devleti de maddeten ortadan kaldırılmalı, yani parçalanmalıdır. İşte bu tarihsel gerçek karşısında Lenin şu tarihsel sonuca ulaşmaktadır: “Şiddete dayanan devrim olmaksıızın burjuva devlet yerine proleter devleti geçirmek imkansızdır” (Lenin, age).

Toparlarsak, Marks’ın yaşadığı kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde bile ancak bir-iki ülkede muhtemel olan barışçı geçiş yolu, tekelci kapitalizm döneminde artık tamamen olanaksız olmuştur. Çünkü artık serbest rekabetçi dönemin burjuva devletinin muhtevası derinleşmiş, oligarşik diktatörlükler gündeme gelmiştir. Burjuva devlet biçiminin çağımızdaki muhtevası olan oligarşik diktatörlük koşulları altında hem metropol, hem de sömürge, yarı sömürge ve yeni sömürge ülkelerde iktidarın banşçıl yoldan ele geçirilmesi anlayışı abes olmaktan da öte saçmalığın daniskası ya da revizyonizmin tesçillenmiş halidir( 1 ).
 

LENİNİST “KAPİTALİST-OLMAYAN YOL” TEZİ

Devlet teorisinden sonra, bir sömürge ülkede objektit olarak proletaryanın mevcut olmayışının, eş deyişle, söz konusu ülkede kapitalist ilişkilerin hiç mevcut olmayışı ya da yeni yeni kurulmaya başlamış olmasının sömürgesel devrimi ve devrim sonrası toplumsal yönelimi nasıl etkileyeceğini inceleyelim. Bildiğimiz gibi, bir sömürge ülkede emperyalizmin emtia ihracı sonunda, ticaret kapitalizmi dış dinamiklerle de olsa yeşermeye başlar. (Ya da başlatılan bu süreç, sömürge ülkenin kendi dinamikleriyle gelişmesi olanağının yerini alır). Ve bu durumda, tüccar-kapitalistlerin -ki bunlara sömürgede komprador denir, üretimle ilişkileri olmadığı için, sürecin hemen başında bir sanayi proletaryası zaten söz konusu değildir. Yani proletarya cılızdır ve emperyalistlerin yatırımı tercih ettikleri alanlarda sınırlıdır. Bu yüzden, kapitalizm-öncesi ilişkilerin egemen bulunduğu sömürgelerde, taktiklerin ve izlenecek proleter siyasetin de ayırdedici özellikleri vardır. Lenin her şeyden önce şunu vurguluyor: “Bütün...güçlüklere rağmen bu ülkelerin yığınlarında siyasi bilince ve bağımsız siyasi eyleme bir özlem uyandırmak, proletaryanın mevcut olmadığı koşullarda bile mümkündür”. Öyleki bu çaba sayesinde proletarya diktatörlüğünün henüz kurulduğu genç Sovyetler Birliği zengin deneyimlere sahne olmuştur. Dahası bu çaba, proleterya devletinin dışında bile gereklidir. “Besbellidir ki, sadece emtia kapitalizmi tarafından değil, feodaller ve feodal temeller üzerine kurulu devlet tarafından da sömürülen ve ezilen yığınlar, Sovyet örgütlenmesi silahını kendi durumlarında bile kullanabilirler.” (Lenin). Bu silah, feodal ve yarı-feodal nitellkte köylü ilişkileri çerçevesi içinde de uygulanabilir. İşte bu silahın nasıl uygulanacağı, yani belirtilen özelliklere sahip ülkelerde proleter devrimcilerin taktik ve politikasının ne olacağı önemli bir sorundur. Ve bu sorun III.Enternasyonal’in II.Kongresinde tartışılarak teorik bir sonuca bağlanmıştır.

“Sorun şöyle konulmaktaydı: Ekonomik gelişmenin kapitalist aşamasının, halen kurtutuş yolunda ilerleyen ve aralarındo savaştan bu yana (I.Emperyalist Savaş kastediliyor) ileri bir hareket görülen geri kalmış halklar (uluslar) için kaçınılmaz bir aşama olduğu görüşünü doğru bir görüş sayabilir miyiz? Biz buna olumlu cevap verdik. Eğer muzaffer devrimci proletarya, bu halklar arasında sistemli bir propaganda yürütürse, eğer Sovyet hükümetleri ellerindeki bütün olanaklarla bu halklara yardımda bulunursa kapitalist gelişme aşamasının geri kalmış halklar için kaçınılmaz olduğuna inanmak hata olur. Bütün sömürgelerde ve bütün geri kalmış ülkelerde biz sadece bağımsız militan kadroları (‘savaşçı birlikleri”) parti örgütleri kurmakla yetinmemeliyiz, bu ülkelerdeki kapitalizm-öncesi koşullarına uygulamaya önem vererek şimdiden köylü Sovyetlerinin örgütlenmesi için propaganda yapmakla yetinmemeliyiz, ama III. Enternasyonal, ileri ülkelerin proletaryasının yardımıyla geri kalmış ülkelerin sovyet rejimine (“sistemine”) ulaşabilecekleri ve kapitatist aşamadan geçmeden bazı gelişme aşamalarından geçerek sovyet düzenine (“komünizme”) ulaşabilecekleri ilkesinin, teorik planda doğruluğunu tanıtlamalıdır da” (2).

Görüldüğü gibi Lenin, kurtuluş yolunda ilerleyen sömürge ülkeler için kapitalist-olmayan bir yol önermekte, yani bu ülkelerde kapitalist aşamanın yaşanmasını zorunlu saymamaktadır. Bunun başarılabilmesi için söz konusu ülkelerde muzaffer bir proletaıyanın -ve proletaryanın mevcut olmaması halinde biz ekleyelim: proleter devrimcilerin- bulunması gerekmektedir. Dahası, böyle bir mücadele ve örgütlenmede kapitalist-olmayan yolun izlenmesi yeterli olmamakta, ileri ülkelerin proletaryasının desteğine kesinlikle ihtiyaç duyulmaktadır. Lenin bu görüşlerini başka makalelerinde de açmıştır. Yine Komünist Enternasyonalin II.Kongresinde okunan başka bir raporda, “...kapitalist olmayanı ülkelerde(...) şuraların kurulması mümkündür; ama bunlar işçi şuraları değil köylü şuraları ya da emekçi şuraları (sovyetleri) olacaktır” demektedir. (Lenin, Doğuda Ulusal Kurtuluş Hareketleri). 1921 yılında, yani bu önerisinden bir yıl sonra da, Moğolistan Halk Cumhuriyeti’nden gelen bir heyetle yaptığı konuşmada, bu cumhuriyetin kapitalist olmayan bir kalkınma yolu izlemesinin mümkün ve gerekli olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, kapitalizm öncesi koşulların hüküm sürdüğü Moğotistan’da iş başında olan “Devrimci Halk Partisi”nin bir komünist partisine dönüşmesi gerekip gerekmeyeceği sorusuna verdiği cevap da ilginçtir: “Çoban unsurlar proleterleşinceye kadar devrimciler, devlet, ekonomi ve kültür faaliyetlerini geliştirme yolunda bir hayli çalışmak zorunda kalacaklardır. Bu çalışmalar belki en sonundo Devrimci Halk Partisi’nin bir komünist ‘partisine ‘dönüşmesi’ne yardımcı olabilir. Sadece bir tabela değişikliği zararlı ve tehlikelidir” (Lenin, age).

Lenin’in böyle bir kalkınma yolunu, emperyalizmin tahakkümü altında bulunan kapitalizm-öncesi ülkelere, bu tahakkümden kurtulduktan sonra en elverişli ve sosyalizme ulaşabilen yol olduğu için önerdiği ortadadır. Bunu önerirken feodalizme karşı mücadeleyi de ihmal etmemektedir. Hatta diyebiliriz ki, daha sonra Mao Zedung tarafından sistemleştirilen “Milli Demokratik Devrim” teorisinin özü Lenin’deki bu tespitte mevcuttur. Ve Stalin bu özü Çin Devrimi için geliştirdiği taktiksel göstergelerde daha da derinleştirmiştir.

Yukarıda Lenin’den aktardığımız görüşler, elbette sömürgesel devrimlerin bütün perspektiflerini açıklamada yeterli değlldir. Zaten teoriyi bir dogma değil, bir eylem kılavuzu olarak gören büyük usta kehanette bulunmaktan da şiddetle kaçınmıştır. Tartıştığımız konu bakımından, bunu en açık şekliyle “Doğu Halkları Örgütleri”ne seslenirken görmekteyiz: “Bunlar, çözümünü hiçbir komünist kitapta bulamayacağımız ama Rusya’nın başlattığı ortak mücadelede bulacağımız sorunlardır. Bu davayı e1e alıp, kendi bağımsız tecrübelerinizle çözmek zorundasınız” (Lenin, age).

Ancak belirttiğimiz gibi, Stalin, Lenin’in ortaya koyduğu bu tezleri kendi döneminin pratiği içinde ele almış, bu tezleri dogmatizme düşmeden zenginleştirerek sömürgesel devrimlere ışık tutmuştur. Aynı zamanda Komintern’in önderliğini de sürdüren Stalin bu konuyu enine boyuna incelemiştir. Onun incelemesi, proletaryanın sömürge ülkelerde mevcut olmayışına, ya da mevcudiyeti söz konusuysa, bunun ileri kapitalist ülkelerdeki konumundan farklılığına yöneliktir. Şimdi kısaca Stalin’in bu konudaki görüşlerini aktaralım:

Stalin, kendi dönemini analiz ederken (1925 yılında) sömürge ve bağımlı ülkelerin özelliklerinden birisi olarak gerçeklikte artık hepsini kapsayan tek bir Doğu’nun olmadığını belirtiyor. “Eskiden, sömüıge Doğu, tek bir bütün oluşturuyordu. Şimdi, bu düşünce artık gerçekliğe uymuyor. Şimdi en azından üç sömürge ve bağımtı ülke kategorisi vardır” (Stalin, Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu) diyor. Ve bütün bu ülkelerin hiç bir biçimde aynı plana konulmamalarını hatırlatıyor.

Birinci kategoride, hemen hemen kendi proletaryası hiç bulunmayan ve sanayi bakımından hiç gelişmemiş Fas türü ülkeleri gösteriyor: “Ulusal burjuvazinin henüz devrimci ve uzlaştırıcı partilere bölünmemiş bulunduğu Fas gibi ülkeler bakımından, komünist öğelerin görevi, emperyalizme karşı tek bir ulusal cephe kurmak için bütün önlemleri almaktır. Komünist öğelerin tek bir parti içinde kümelenmesi, bu ülkelerde ancak emperyalizme karşı tek bir savaşın içinde, özellikle emperyalizme karşı muzaffer bir devrimci savaştan sonra gerçekleşebilir” (Stalin, age).

İkinci kategoride sanayi bakımından az gelişmiş ve görece az sayıda bir proletaryası bulunan Çin ve Mısır türü ülkeler yer almaktadır: “Tek bir ulusal cephe siyasasından, komünistlerin bu ülkelerde, işçiler ile küçük burjuvazinin devrimci blok siyasasına geçmeleri gerekir. Bu blok, bu ülkelerde, tek bir parti ‘Kuomingtang’ türünde bir işçi ve köylü partisi biçimine bürünebilir; ama gene de bu özgül türdeki partinin, gerçekte iki gücün, komünist partisi ile devrimci küçük burjuva portisinin oluşturduğu bloku temsil etmesi koşuluyla ulusal burjuvazinin melez niteliği vel tutarsızlığını açığa vurmak, emperyalizme karşı amansız bir savaşım vermek, bu blokun görevleri işte bunlardır. Eğer komünist partiyi eli ayağı bağlı tutmaz, eğer komünist partinin ajitasyon ve propaganda çalışmasını önlemez, eğer proleterlerin devrimci hareketinin komünist parti yöresinde toplanmasını engellemez ve eğer devrimci hareketin komünist parti tarafından gerçek yönetim işini kolaylaştırırsa, böyle iki bileşimli bir· parti zorunlu ve yararlıdır. Eğer bütün bu koşullar uygun düşmezse, bu ikili bileşimli parti zorunlu değil, yararsızdır; çünkü o zaman ancak komünist öğelerin burjuvazi saflarında dağılmasına, ancak proleter ordunun komünist parti tarafından yitirilmesine götürebilir”  (Statin, age).

Üçüncü kategoride ise, kapitslist bakımdan az gelişmiş ve az çok kalabalık bir proletaryası bulunan Hindistan türü ülkeler yer almaktadır: “Hindistan gibi ülkelerde durum biraz başkadır. Hindistan gibi sömürgelerin varlık koşullarında özel ve yeni olan şudur ki, sadece ulusal burjuvazi devrimci ve uzlaşıcı partilere bölünmekle kalmamış, ama herşeyden önce bu burjuvazinin uzlaşıcı bölümü, emperyalizm ile anlaşmaya varabilmiştir. Burjuvazinin emperyalizmden çok devrimden korkan, yurdunun çıkarlarından çok kendi para kesesini düşünen bu zengin ve etkili bölümü kendi öz ülkesinin işçileri ve köylülerine karşı emperyalizm ile birleşerek, her iki ayağı ile devrimin yeminli düşmanları blokunda yer alır. Bu blok parçalanmadan, devrim zafer kazanmaz. Ama onu parçalamak için, uzlaşıcı ulusal burjuvazinin ihanetini ortaya çıkararak, emekçi yığınları onun etkisinden kurtararak ve proletarya hegomonyasını gerçekleştirmek için zorunlu koşullar sistemli bir biçimde hazırlanarak, bu ulusal burjuvaziye karşı ateşi yoğunlaştırmak gerekir.

“...Kapitalist bakımdon gelişmiş sömürge ve bağımlı ülkeler devrimci hareketinin ivedi görevleri de buradan çıkar: 1.İşçi sınıfının en iyi öğelerini komünizme kazanmak ve bağımsız komünist partileri kurmak. 2. Uzlaşıcı ulusal burjuvazi ile emperyalizm blokuna karşı işçilerin, köylülerin ve devrimci aydınların ulusal devrimci bir blokunu kurmak. 3. Bu blok içinde proletarya hegomonyasını sağlamak. 4. Kentse! ve kırsa! küçük burjuvaziyi, uzlaşıcı ulusal burjuvazinin etkisinden kurtarmak için savaşım vermek. 5. Kurtuluş hareketinin, ileri ülkeler proleter hareketi ile ittifakını sağlamak “ (Stalin, age).

Toparlarsak: Lenin, kapitalizm-öncesi üretim ilişkilerinin egemen olduğu ülkelerde, yani proletaryanın objektif olarak mevcut olmadığ ülkelerde, kapitalist üretim biçiminin yaşanmasının gereksiz olduğu anlamında, kapitalist-olmayan bir yol izlenerek sosyalizme nasıl ulaşılabileceğini anlatmıştır. Ve bu ilk kez, genç SSCB sınırları içindeki prekapitalist üretim ilişkilerini yaşayan halklara muzaffer Sovyet proletaryasının yardım elini uzatmasıyla mümkün olmuştur. Burada, diğer sömürge ülkelerdeki kapitalist olmayan yol deneyleri konusunda önemle vurgulanması gereken şudur: Bu deneyin başarıya ulaşması için, devrimin önderliği, proletaryanın ideolojisiyle silahlanmış örgütler tarafından yürütülmelidir, küçük burjuva devrimci örgütleri tarafından değil. Ve bu ülkelere “ileri ülkeler proletaryasının ve sosyslist ülkelerin yardım elini uzatması gerekir. Ayrıca, kapitalist-olmayan yol tezinin, Stalin’in yukarıdaki makaleyi yazdığı yıllardaki, 1925’lerdeki ‘‘Fas türü” ülkelerin günümüzdeki benzerlerine uygulanabilirliğini vurgulamalıyız. Diğer iki kategorideki ülkelerde, Stalin’in belirttiği gibi ve daha sonra Mao Zedung tarafından formüle edildiği gibi, Milli Demokratik Devrimler sözkonusudur.

Görüldüğü gibi, Leninist “kapitalist olmayan yol” tezi, proletaryanın mevcut olmadığı ülkeler için geçerlidir; proletaryanın ideolojik öncülüğünü vurgulayan ve bu konuda kesinlikle taviz vermeyen bir tezdir.

(Bu konuda ayrıntılı bilgi için Mahir Çayan yoldaşın, Aydınlık Sosyalist Dergi 15. ve 20. sayılarında yayınlanan yazılarına başvurulabilir. Bu yazılar hakkında söyleyeceklerimiz belki kimilerine “şaşırtıcı” gelecektir: Mahir Çayan bu yazıları, “kapitalist-olmayan yol” tezlerini, bugün “sosyal emperyatist” dedikleri modern revizyonistlerden daha ilkel bir şekilde ve Doğan Avcıoğlu’nun kuyruğuna takılarak savunmaya kalkışan PDA kalpazanlarını eleştirmek için yazmıştı!)
 

MODERN REVİZYONİSTLERİN TEZLERİNİN GENEL BİR DEĞERLENDİRMESİ

Modern revizyonistlerin sosyalizme barışçıl geçiş çerçevesinde ortaya koydukları çarpık tezlerini, unsurlarına ayırarak eleştirmesini gelecek yazımıza bırakarak, burada, yukarıda anlattıklarımızın nasıl, revize edildiğine en genel hatlarıyla değinelim. Bunun için de modern revizyonizmin dünya devrimi konusundaki görüşlerine bakmak yeter. Temel çelişmenin sosyalizm ile kapitalizmin güçleri arasında olduğunu tespit etmekle yetinen ve bu tespiti dünya devrimci sürecinin baş çelişmesiyle aynılaştıran (temel çelişme baş çelişme ayırımı yapmayan) modern revizyonizm; sosyalizmin kapitalizm karşısında sahip olduğu ekonomik ve sosyal üstünlük sayesinde, Avrupa işçi sınıfının barışçıl yoldan, bütün halkın desteğini alarak iktidara geleceğini öne sürmektedir. Bu bakımdan, dünya sosyalist ülkelerinin ve komünist partilerinin merkezi görevi nükleer silahların gündeme geleceği muhtemel bir dünya savaşını önlemek olmakta, ve bu merkezi görevin ışığında sosyalizme barışçıl geçişin koşullarının hazırlanmasına çalışılmaktadır. Yani modern revizyonistlere göre, şiddet kullanmadan burjuva devletinin basitçe ele geçirilmesi mümkündür. Temel çelişmeyi, yukurda belirttiğimiz gibi tespit eden modern revizyonistler aynı zamanda, ulusal kurkuluş savaşlarının rolünü ikinci plana da itmiş olmaktadırlar. Çünkü modern revizyonistler nihai tayin edici olan sosyalizm ile kapitalizm arasındaki çelişmeyi, yani temel çelişmeyi, çağımızın tayin edici çelişmesi yani baş çelişmesi olan ezilen uluslar ve emperyalizm arasındaki çelişmenin önüne koyarak bu olguya böylece ikincil bir “önem” atfetmektedirler. Bu çarpıtmayı, yakın zamana kadar “kapitalist-olmayan yol” tezinin revizyonuyla birlikte gündeme getirmekteydiler. (İleride anlatacağımız gibi, bu tezin “ye· rine” şimdilerde toplumsal ilerleme, ileri demokrasi teraneleriyle ifade ettikleri Ulusal Demokratik Devrim görüşünü koymuşlardır). Leninist kapitalist-olmayan yol tezi şöyle bozuma uğratılmaktaydı: “Kapitalist-olmayan” geri kalmış ülkeler sosyalist “blok”la ilişkiler içerisinde ve onların iktisadi yardımlarıyla emperyalizmden bağımsızlaşacak; sosyalist sistemin başarıları (tıpkı ileri kapitalist ülkeler insanlarına olduğu gibi!) onlara sosyalizmin daha iyi bir sistem olduğunu kabul ettirecek ve sosyalist sistemle bütünleşerek komünizme geçeceklerdir! Kısacası, geri bıraktırılmış ülkelerde de toplumsal devrimi reddeden bu görüş, “demokrat” burjuvaların önderliğinde devlet mekanizması parçalanmaksızın, barış içinde sosyalizmin gerçekleşeceğini ileri sürmektedir.

Günümüz Türkiye’sinde, Sovyet modern revizyonistlerinin sözcülüğünü yapmak için yarışan “yerli” ve “mülteci” revizyonistlerimiz neyi savunmaktadırlar? 1970’lerin Sovyet teorisyenleri “kapitalist-olmayan yol” tezlerine artık yeni isimler (biçimler) verdikleri için, Türkiye’de bu tezin açıktan savunuculuğunu yapanlar yok gibidir. Ancak, revizyonizmin özü açısından değişen birşey yoktur. Yalnızca, aynı besteye değişik güfte bulunmuştur. Küçük burjuva demokrasisi yerine: İLERİ DEMOKRASİ! Kapitalist olmayan yol yerine: TOPLUMSAL İLERLEME!

İşte gelecek yazımızda bu revizyonist koronun “beste” ve “güfte” ilişkisi üzerinde duracağız.

II

Umud ederiz ki yazımızın başlığı olan “Sosyalizme Barışçıl Yoldan Geçit Yok!” deyişinden bizim barışçıl mücadele biçimterini reddettiğimizi anlayan akıldaneler çıkmamıştır. “Böyle” bir hatırlatmayı yapmamızın nedeni, “Tek Yol Devrim” dediğimiz zaman yükselen itirazlarla karşılaştığımız içindir. Bu itirazlardan birisinin gerekçesi şöyle: “Barışçıl olmayan savaşım biçimlerinde, halkın katılımını, somut durumu ve sınıfsal güç ilişkilerini hesaba katmayıp, bir papağan gibi ‘İktidar namlunun ucundadır’ nakaratını tekrarlayan küçük burjuva devrimbazlığına yer yoktur” dedikten sonra şu dipnotu düşmüşler: “Ülkemizde, küçük burjuva devrimbazlarının ‘Tek Yol Devrim’ nakaratı da bu anlamdadır. Çünkü bu maceracılar, devrim’i amaçlamayıp histerik bir şekilde ‘savaş’ çığlığı atmaktadırlar. İşçi sınıfı devrimcileri bilirler ki, barışçıl yoldan olsun, barışçıl olmayan yoldan olsun; devrinı ‘Tek Yol’ değil, fakat TEK AMAÇTIR” (Örün, sayı 27, s.19).

Elbette bu “histerik” yorum üzerinde durmayacağız; ancak, bizim devrimi, ezilen sınıfların bağımsızlık-demokrasi-sosyalizm mücadelesinde emperyalizme ve oligarşiye karşı kavgalarında tek yol, tek kurtuluş yolu gördüğümüz; ve diğer bütün mücadele yollarının bu ana yola çıkması için çaba harcadığımız yadsınamaz bir gerçektir.

Aynı şekilde, Mahir Çayan’ın deyişiyle, “Leninizm için önemli olan tek şey devrimin esenliğidir. Yalnız devrimin esenliği en yüce yasadır ve sorundur. Barışçı veya savaşçı yollardan sosyalizme geçiş Leninizmin sorunu değildir”. Mahir Çayan bu görüşünü Lenin’in şu sözleriyle tamamlamaktadır: “Silah kullanmasını öğrenmeye çalışmayan, silah sahibi olmaya çaba göstermeyen baskı altında bir sınıf köle muamelesi görmeye hak kazanmış demektir” (M.Çayan, Revizyonizmin Keskin Kokusu II).

Besbelli ki, Marksizmin-Leninizmin “sorun”u “sosyalizme barışçı veya savaşçı yollardan geçiş değil, onun her iki yolunun da devrim’in esenliği açısından kullanmaya hazır olmasıdır. Açıkçası, Marksizm-Leninizm, sosyalizme barışçıl geçişin olanakları eğer varsa, bu olanakları reddetmemektedir. Ve devrimin esenliği en yüce yasa olduğu içindir ki, devrimci doktrin, burjuva devlet tahliliyle ilgili olarak şiddete dayanan devrimin evrenselliğini ve kaçınılmazlığını tespit etmektedir. Yani barışçıl geçiş olanakları gündeme geldiği müddetçe bunu kabullenmeye her zaman hazır olan Marksizm-Leninizm aynı şekilde, evrensel bir gerçek olan burjuva devlet tahlili sayesinde şiddete dayanan devrim anlayışını savunmaktadır. Ve bu evrensel gerçek, baskı altında olan bir sınıfa silah kullanmayı öğrenmeyi, silah sahibi olmaya çaba göstermeyi emretmektedir. Revizyonistler, açık ve seçik olan bu olguyu çeşitli yollardan bozuma uğratmaya çalışırlar. Barışçıl mücadele biçimlerinden yararlanarak iktidar mücadelesinin olup olmayacağının Marksist-Leninistler için bir sorun olamayacağı görüşünden yola çıkıp; bunun barışçıl yollardan mümkün olabilmesl için gerekli objektif koşulların varolup olmadığı ve bu koşulların oluşması için çaba harcanması gerektiği tartışmasına girerler; ve pusulalarını şaşırırlar. Onlara göre, artık dünyada belirleyici unsur sosyalist sistem olduğu için eskinin koşulları ve ilkeleri değişmiştir. Bu sayede barışçıl geçişin olanakları yaratılmıştır. Ayrıca, bir nükleer savaş tehlikesi “detant” politlkasını zorunlu kılmaktadır. Bu yüzden bütün çaba, böyle bir savaş olasılığı (tehlikesi) yaratmayan barışçıl geçişin koşullarını daha da pekiştirmek için harcanmalıdır.

Karşı-devrimin, devrimi gerektiğinde kanla ateşle boğmak için her zaman ve her yerde “potansiyel” olarak hazır bulunduğunu sözde kabullenen revizyonistler, bu bakımdan, barışçıl mücadele biçimleri ve olanaklarını “mutlaklaştırmamak” ve her türlü siyasal ve sosyal şiddet biçimini akılda tutmaktan da sözetmektedirler. Böylece, “kitaba uygun” görüşlere de sahip olduklarını savunurken, öte yandan, gerçekte hem teorinin hem de sosyal pratiğin ruhuna fatiha okumaktadırlar. Herşeyden önce, özellikle günümüz dünyasında, burjuva devletlerin muhtevalarının gittikçe daha da gerileşmesi, karşı-devrimin potansiyel anlamda değil, somut ve canlı olarak şiddet kullanması, ezilen halkların yaşadıkları günlük hayattan öğrendikleri -ve revizyonistlerin elbette öğrenmeye ihtiyaç duymadıkları- yakıcı bir gerçektir. Hele bir de, azgelişmiş ülkelerde anti-faşist mücadelenin devrim meselesinin ta kendisi olduğu bir zamanda, bu ülkelerde ileri demokrasi seraplarıyla bunu gizlemek, sahtekarlığın daniskasıdır. İkincisi, devrimci mücadele biçimlerinin barışçıl ve banşçıl olmayanları birlikte kapsaması, şiddete dayanan devrim savunulduğu zaman barışçıl mücadelenin reddedilmesi anlamına hiç gelmez.

Devrim yolunda elverişli mücadele biçimlerinin saptanması taktiksel bir olgudur. Devrim anlayışı ise, “gerekir· se biri yoksa diğeri” tercihine yer vermeyen, ülkenin somut koşullarının ışığında belirlenen stratejik bir olgudur. Bilindiği gibi tüm revizyonist ve oportünistler çeşitli mücadele biçimleri arasındaki diyalektik ilişkileri tersyüz ederler; somut durumun belirlediği temel-tali ilişkisini gözardı ederler: Böylece, “gerektiğinde barışçıl, gerektiğinde banşçıl olmayan uygulanır, bunu da somut şartlar belirler” diye, somutun tahlili ilkesini keyfılikle özdeşleştirirler. Ve devrim anlayışları sınıf işbirliği ve pasifizmden kaynaklanır. Halbuki sistemli bir eylem programına sahip olan devrimciler, somut koşulların ışığında temel mücadele biçimini ve tali biçimleri tespit ederler: İşte devrim anlayışı, bu temel mücadele biçimi mihverinde ve diğer biçimleri de kullanarak hayata geçirilir. Bu bakımdan, şiddete dayanan devrimin savunulması, devrimcilerin barışçıl olanaklardan yararlanmasını ortadan kaldırmaz.

Modern revizyonistler şiddet kullanma olgusunu da muğlaklaştırmakta, cins kategoriler yaratmaktadırlar. Onlar şiddet kullanımının mutlaka silahlı olamayabileceğinden yola çıkıp, şiddetin karakterini, derecesini, vb. tartışırlar. Böylece, “barışçıl bir şiddet” deyimi bu revizyonistlerin, Leninizmi inkar etmelerini kamufle(!) edebilmektedir. Barışçıl geçişe dört elle sarılmalarına ve mücadele biçimlerinin genel karakterinin pasifizmden başka birşey olmamasına rağmen artık onlar da Leninist öğretiye “uymaktadırlar”: BARIŞÇIL BİR ŞİDDET(!). Belki de onların burjuvaziyi ikna etme yeteneklerinin bir göstergesidir de... Kimbilir? (Bkz. Ürün, sayı 27, “İşçi Sınıfının Siyasal Savaşımının Barışçıl ve Barışçıl Olmayan Biçimleri”).
 

MODERN REVİZYONİSTLERİN “KAPİTALİST-OLMAYAN YOL” TEZİ

Modern revizyonistler, sınıf işbirliğine ve proleter devriminin inkarına ulaştıkları bu tezlerini ortaya koyarken, Leninizmdeki istisnai olguları genelleştirme ve dahası genel doğruları çarpıtma yöntemine başvurmaktadırlar.

Kapitalist olmayan yol tezini yeniden yorumlarken, Lenin’in yazılarında istisnai bir durum olarak vurgulanan küçük burjuva demokrasisi koşullarında barışçıl yoldan sosyalizme geçiş olasılığını kendilerine dayanak olarak almaktadırlar: Bilindiği gibi 1917 Şubat Burjuva Demokratik Devrimi’nden sonra, Rusya’da yaşanılan küçük burjuva demokrasisi koşullarını irdeleyen Lenin, o günlerde; sosyalizme barışçıl geçiş olasılığına da işaret etmişti. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Mahir Çayan, “Revizyonizmin Keskin Kokusu II”). Ancak, yine bilindiği gibi Leninizmin devrim teorisinin özü, emperyalizm döneminde burjuvazinin devlet aygıtının şiddet kullanarak parçalanmasıdır. Bu bakımdan, 1917 Şubat-Ekim arasında barışçıl geçiş olasılığına işaret eden Lenin aynı zamanda Nisan Tezleri’nde şöyle diyordu:

“Bugün Rus Demokrasisinin önünde, sovyetlerin sosyalist devrimci ve menşevik partilerinin önünde, devnimler tarihinde son derece seyrek rastlanan bir olanak...devrimin barışçıl yolla gelişmesi olanağı yatmaktadır” (s.180).

İşte 1917 Şubat-Ekim Devrimleri arasında yaşanılan belirli bir dönemin bu istisnai olgusu, modern revizyonistlerin elinde kendi sahte devrim anlayışlarının bir gerekçesi olmaktadır. “Bir devrimde yüzeysel veya ikincil olarak görülen bir unsurun, aynı ülkedeki veya başka bir ülkedeki başka bir devrimde temel unsura dönüşebileceği” genel doğrusundan yola çıkmakta, ama bu genel doğruyu Leninist devrim teorisinin özünü katletme adına kullanmaktadırlar (3). Şöyle ki, sözü geçen dönemde, Lenin’in tezlerinde, revizyonistlerin deyimleriyle “gizli kalan ve kavranılmayan” barışçıl geçiş olasılığı tespitini, yine bu dönemdekine benzer günümüz küçük burjuva demokrasilerinde açıklığa kavuşturmak, genelleştirmek, evrensel bir tez olarak savunmak mümkündür. Lenin’in bu teorisinin belli yanları ve fikirleri Asya ve Afrika’nın genç ülkelerinin kapitalist olmayan gelişme sorunlarının incelenmesinde, revizyonistler açısından, oldukça değer kazanmaktadır. Başka bir deyişle, Menşeviklerin-Devrimci Sosyalistlerin elinde olan küçük burjuva devrimci diktatörlüğü koşullannda nasıl sosyalizme barışçıl geçiş olasılığı doğduysa, günümüzde küçük burjuva demokrasilerinde de (bağımsızlığına yeni kavuşmuş anti-emperyalist genç devletlerde) kapitalist olmayan bir yolun izlenmesiyle, sosyalizme ulaşma olasılığı genel olarak mevcuttur diyorlar.

Modern revizyonistler bu konuyu tartışırken ilk önce şu tahrifata başvurmaktadırlar: “Lenin, barışçıl yolun proletarya ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğünün tam iktidarının kurulması olasılığı ile doğrudan ilişkili olduğunu belirtmiştir. Bu, geri bir köylü ülkesinde küçük burjuva devrimci-demokratik diktatörlüğü aracılığıyla bir burjuva demokratik devrimin sosyalizme gelişmesine ait, başka bir deyişle, kendiliğinden kapitalist gelişme sürecini durduran bir devrimci diktatörtüğe ait ilk pratiktendi”. Modern revizyonistler, bu görüşten yola çıkarak, küçük burjuva radikallerinin öncülüğündeki ilerici hareketlerin ve cuntaların sosyalizme banşçıl yoldan geçişi sağlayabileceğini savunmaktadırlar. İşte tam burada damıtılmış bir tahrifat söz konusudur.

Çünkü gerçekten de, bilindiği gibi, ulusal kurtuluş savaşlarından sonra bir ülkede demokratik halk diktatörlüğü kazanıldıktan sonra, kesintisiz devrim esprisi gereği, bu diktatörlük koşullarında barışçıl yoldan sosyalizme geçmek mümkündür. Böylesi, Çin’de, Kore’de, Küba’da, vb. yaşanmıştır. Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken gerçek, bu demokratik halk devrimlerinin proletaryanın ve onun partisinin önderliğinde en geniş ulusal ve demokratik sınıfların katılmasıyla gerçekleşmiş olmasıdır. Ki bu sayede, artık sosyalist devrimin şiddet kullanarak yapılmasına gerek kalmamaktadır. Halbuki, örneğin Cezayir Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda devrimin önderliğini küçük burjuvazi yüklendiği için, bu devrim kazanıldığı ve küçük burjuva diktatörlüğü kurulduğu halde, sosyalist devrim adımı atılamamıştır. İşte revizyonistler, bu tezleriyle (lafızda ne kadar kabul ederlerse etsinler) geri bıraktırılmış ülkelerde küçük burjuvazinin önderliğinde gerçekleşen sömürgesel devrimden sonra, sosyalizmin kazanılması için proletaryanın yürütmesi gereken toplumsal devrimi hasıraltı etmektedirler. Elbette yine detant gereği(!).

Lenin’in 1917 Rusya’sı için ortaya koyduğu tezleri, yine Lenin’in bambaşka bir konum ve perspektiften önerdiği kapitalist olmayan yol teziyle mekanik bir şekilde birleştiren modern revizyonistler şu “maddi” gerekçeleri savunuyorlar: “Kapitalist olmayan bir gelişme yolu izleyen birçok genç ülkenin günümüzde kazandıkları tarihsel deney, Lenin’in, devrimci gelişmenin mantıkısal düşüncesinin bazı özelliklerini ortaya koymaktadır. ‘Bazı’ diyoruz çünkü Afrika, Asya ülkelerinde proleter ve küçük burjuva siyasi güçleri arasındaki karşılıklı bağıntı 1917 Rusya’sından maddi olarak farklıdır”. Modern revizyonistler, işte bu “maddi farklılığı” 1917 Rusyasında bir türlü gerçekleşemeyen barışçıl geçiş olasılığının, günümüz “kapitalist olmayan yol izleyicisi” genç ülkelerde genel olarak gerçekleşebi1irliği açısından değerlendirmektedirler: Çünkü, Afrika, Asya ülkelerinde küçük burjuva unsurların etkin olduğu toplumsal değişimlerin (transformation) pratiği, “kaçınılmaz olarak”, emekçi halkın ve sömürücü sınıfların hayati çıkarları arasındaki temel farkın bilinçli olarak kavranmasına hizmet eder; dahası, bu barışçıl süreç, (her nasılsa?) toplumda sınıfların homojenliği ve devlet yönetiminde burjuvazi ile işbirliği yapabilme olasılığı hakkındaki küçük burjuva hayallerinin yıkılmasına neden olur diyorar. (Ve bu küçük burjuva hayallerinin “yıkılmasının”, şükürler olsun, hiç olmazsa “pekçok yalpalamadan sonra” mümkün olacağını itiraf ediyorlar!). Şimdi eğer, devrimci bir mantık söz konusu olsaydı, bu toplumsal pratiğin, işçi sınıfının bağımsız siyaseti tarafından yönlendirildiği müddetçe, yukarıdaki oluşumlara. yol açacağı kısmen “savunulabilirdi”. Çünkü Işçi sınıfının bağımsız siyaseti, burjuva devletinin yerine proleter devletin gelebilmesi için, birincisinin “kaçınılmaz olarak” parçalanmasını emreder. Ama hayır! İşçii sınıfının bağımsız siyasetinden tek kelimeyle bahsedilmiyor. (Okuyucu şaşırmasın; modern revizyonistler, “kapitalist-olmayan yol” tezini işçi sınıfının mevcut olup olmamasına bağlamıyorlar. Bunu Lenin öneriyordu. Modern revizyonistler işçi sınıfı mevcut olsa bile, emperyalizmden bağını siyasi olarak kesmiş genç devletlerdeki küçük burjuva radikallerinin yönetimini devrimci-demokratik diktatörlük ile özdeşleştiriyorlar. Bu bakımdan, söz konusu ülkelerde küçük burjuva demokrasisi koşullarında, işçi sınıfının öncülüğü tartışma dışı kalıyor). İşçi sınıfının bağımsız siyaseti yerine, bu küçük burjuva demokrasisine sımsıkı yapışıldığı ve bu demokrasinin yeterli ölçüde -henüz tam olarak kavranmamış olsa bile-sosyalist emellerin devrimci, tutarlı ve saygın olduğu ülkelerde, söz konusu toplumsal değişme pratiğinin mevcut olması gerekiyor; ki, bu “toplumsal değişme pratiği” barışçıl yoldan sosyalizme geçişi sağlayacaktır diyorlar.

Evet bu toplumsal değişme pratiğinin pek kolay gerçekleşmeyeceğinin farkında(!) olan modern revizyonistler (bu konuda oldukça umutlu olmalarına rağmen yine de) ihtiraz kaydı koyuyorlar. “Henüz bağımsızlığını kazanmış ülkelerde nüfusun demokratik kesimlerini temsil eden bir çok devrimci önderin, ilk önce umutlarını burjuva partileri veya gruplarına bağlamaları, dikkat çekicidir” diyorlar. Bunun örnekleri olarak 1952 devriminden sonra Burma ve ayrıca Gine, Tanzanya veriliyor. Onlara göre, bu ülkelerde böylesi hayallerin ve yalpalamaların bazıları görülmüştür. Ancak, bu açıklama yalnızca ihtiraci bir kayıttır. Çünkü gerçekten de bağımsızlık için mücadele veren veya bağımsızlığına kavuşmuş bütün geri bıraktırılmış ülkelerin sosyalist “blok” ile iyi ilişkiler içerisinde ve onların iktisadi yardımıyla emperyalizmden “kurtulmaları”; ve sosyalist sistemin başarılarını gören bu ülkelerin küçük burjuva demokrat yöneticilerinin sosyalizmin daha iyi bir sistem olduğuna “ikna” edilmesi ve nihayet barışçıl yoldan sosyalizmi kabul etmeleri olasılığı modern revizyonistlerin bu tezlerinin “maddi” gerekçeleri olmaktadır. (Elbette bu arada, bir türlü dokunulmayan burjuva devlet aygıtı maddeten mevcudiyetini korumakta ve parçalanmasına gerek olmadığı için, onun “ikna” yöntemiyle muhtevasının “demokratikleşmesi” tercih edilmektedir!). İşte bu yüzdendir ki, küçük burjuva yöneticilerin ya da küçük burjuva devrimci demokratik diktatörlüğünün maruz kalacağı “yalplamalara’ rağmen, yukarıda sözü geçen ülkeler hakkında modern revizyonistler umutlarını korumaktadırlar. (Daha doğrusu, “korumaktaydılar”).

Mısır, Burma, Gine, vb. ülkelerde küçük burjuyazinin yalpalamalarından sonra meydana gelen devrimci gelişmenin bu hayalleri sarstığının ve bu ülkelerin birçok önderinin daha sonra, burjuva fikirleri karşısında hoşnutsuzluklarını belirttiklerinin de bir “gerçek” olduğunu ileri sürüyorlar(dı?).

Böylece, SSCB ile iyi ilişkiki sürdüren (onlara göre “sosyalist Blok”tan yardım alan) her “bağımsız” genç devlet, yönetimde ister askeri cunta olsun, ister tek parti yönetimi, küçük burjuva demokrasisi koşulları altında kapitalist olmayan bir yol izlemektedir. Böylece proletaryanın siyasi önderliğine pratikte önem verilmediği apaçık ortadadır. Bütün bunları söyledikten sonra, eleştiri üslubu açısından bir noktaya değinmek istiyoruz. Yukarıda aktardığımız modern revizyonistlerin görüşleri, onların yaklaşımlarının siyasi sonuçlarını belirlemektedir. Unutmamak gerekir ki, revizyonistler getirdikleri bütün tezler için “teorik” gerekçeleri büyük bir iştah ile sergilemeye pek heveslidider. Bu bakımdan, “barışçıl geçiş” dedikleri zaman Lenin’e başvururlar; “Kapitalist-olmayan yol” konusunda yine Lenin’ e başvururlar. Ve herşeyi “kitaba uygun” ve sosyal pratiğe, yani Marksizm-Leninizmin özüne aykırı olarak savunurlar. Teorik tezleri bol bol Lenin’den alıntılarla beslerken, Leninizmin bazı genel doğrularını aktarırken becerirler bunu. Modern revizyonizm, M-L’nin resmi değil ama gayrı resmi inkarı olduğu için görünüşte her şey proletarya ve sosyalizm adınadır. İşte bu yüzden, İşçi sınıfının öncülüğü, çağımızda sosyalizmin nihai belirleyiciliği gerçekleri, onların elinde revizyonist emellerinin araçları olmaktan kurtulamaz.

Bu hatırlatmadan sonra, konumuz bakımından, onların; kapitalist olmayan yolu savunurken lafızda işçi sınıftndan söz ettiklerini, ama onun bağımsız siyasetine inanmadıklannı; kapitalist olmayan yolun ya kapitalizm ya sosyalizm ile sonuçlanacağını söylerken, sosyalist “blok” sayesinde küçük burjuva demokratların ikna edilerek bu yolda sosyalizme ulaşılacağını; barışçıl ve barışçıl olmayan mücadele biçimlerinin diyalektik birliğini savunurken -detant gereği- bütün umutlarını sosyalizme barışçıl geçiş olasılıklarına diktiklerini vurgulamamız gerekir.

Evet, Lenin’in devrimci düşüncesinin modern revizyonistler elinde nasıl reformizm ve sınıf işbirliği teorisine dönüştüğünü, Lenin’de istisnai olduğu vurgulanan bir olgunun bunlar tarafından nasıl “evrensel” kılındığını izlemeye devam edelim. Belirttiğimiz gibi, 1917 Şubat-Ekim arasında Lenin burjuva demokratik devrimden sosyalizme barışçıl geçiş olasdığına ve bunun istisnai olduğuna işaret etmişti. Modern revizyonistler günümüzde bunun evrensel olduğunu savunuyorlar. Küçük burjuva devrimci demokratik diktatörlüğünün bir burjuva diktatörlüğüne de dönüşebileceğini kabullenirken, bunun böyle olmaması için yani sosyalizme barışçıl geçişin sağlanabilmesi için sözkonusu küçük burjuva demokratların “önyargıları”nın giderilmesini yeterli buluyorlar.

Lenin devrimci-demokratik diktatörlük koşullarında sosyalizme doğru barışçı gelişme düşüncesini ortaya koyarken (örneğin Çin’de, Kore’de, vb. gerçekleştiği gibi), aynı zamanda devrimde hegomonya sorununu da ortaya koymuştur. Şaşırtıcı gelecek ama modern revizyonistler bu gerçeği “inkar etmiyor”lar! Elbette burada şaşırtıcı olmayan tavır onların bu sorunu revizyonistçe ele almalarıdır. Birincisi, devrimci demokratik diktatörlük (daha doğrusu, kesintisiz devrimin ilk aşamasında kazanılan demokratik halk diktatörlüğü) deyimini küçük burjuva demokrasisi ile özdeşleştiriyorlar. Buradaki ufak “ayrıntı”, her iki diktatörlükteki sınıfsal önderlikteki farklılık elbette. Modern revizyonistler, bu “aynntı”yı atlayarak işçi sınıfının tarihsel misyonunu küçük burjuvaziye hediye ediyorlar. İkincisi, proletaryanın devrime sınıfsal katılımının niteliğini, yani onun devrimde nasıl yer alacağını muğlaklaştırıyorlar. Onlara göre bu sorun demokratik birleşik cephe içindeki bir “taktik sorunu”dur; “Proletarya ve küçük burjuvazi arasındaki siyasi mücadele zorunlu olarak partilerarası bir mücadele olmayabilir, tek bir demokratik cephe içinde çeşitli siyasi akımlar, gruplar veya kişiler arasında bir mücadele olabilir”(miş). “Kapitalist olmayan yol sürecinde, eğer varsa, proletarya partisi ve küçük burjuva demokrasisi arasındaki işbirliği oldukça önemlidir” diyen modern revizyonistler, bunun “teorik” gerekçesini şunda buluyorlar: Proletarya ve küçük burjuva demokrasisi arasında muhtemelen ortaya çıkabilen siyasi düşmanlık “sübjektif” bir sınıfsal temel üzerinde yer alırken, proletarya ve burjuvazi arasındaki siyasi düşmanlık “objektif” bir sınıfsal temelde yükselir; küçük burjuvazi sömürücü olmayan bir sınıf olduğu için, proletarya ile arasında ortaya çıkabilen sübjektif  bir sınıfsal temeldeki siyasi düşmanlığın sonuçta bir uzlaşmaya ve hatta sıkı bir ittifaka tekrar ulaşması oldukça mümkündür. İtiraz kabul etmez gibi görünen bu gerçekten, modern revizyonistlerin çıkardığı siyasi sonuç, kapitalist-olmayan yol sürecindeki bir ülkede herşeyin küçük burjuvazinin inisiyatifine bırakılması, devrimci mücadelenin küçük burjuva önyargılarının giderilmesi düzeyine indirgenmesidir. Belirttiğimiz gibi, proletaryanın hegemonyası, pratikte onlar açısından tartışma dışıdır(4).

Proletaryanın, küçük burjuva demokrasileri içindeki konumu hakkında modern revizyonistlerin görüşlerini somutlayabilmek için onların henüz (1960’larda) oportünizme saplanmamış olan Çin’li devrimcilerle sürdürdükleri tartışmalara bakabiliriz. Kendi deyimleriyle, “devrimci uzlaşmazlığı sergileyen Çin’li dogmatistler”, bu sorunda, Doğu ülkelerindeki devrimci-demokratik ve komünist güçlerin birliği yolunda gereksiz engeller yaratmaktadırlar. Modern revizyonistler, “dogmatistlerin” Rus küçük burjuva demokratlarının devrimci eylemi gerçekleştirme ve esas demokratik değişimlerl sağlamadaki yeteneksizliğini mutlaklaştırdıklarını söylemektedirler. Günümüzde sosyalizmin belirleyici olduğunu göremeyen “dogmatistleri” küçük burjuva demokrasilerinin sosyalizme yabancılaşmasına yol açarak bunları emperyalizmle doğrudan ilişkiye sokmaya zorladıkları için suçlamaktadırlar. Halbuki, modern revizyonistlere göre günümüz uluslararası durumunun önde gelen özelliği dünya sosyalist sisteminin belirleyiciliğinin küçük burjuva önyargılarının giderilmesinde kullanmak varken, bu ülkelerin ezilen sınıflarının devrim yapmasını istemek abestir.

Öte yandan, “dogmatist” diye suçladıkları Çin’li devrimciler o dönemde sosyalizmin nihai belirleyici olduğunu (temel çelişme) ihmal etmeden ve bu tespitten yola çıkarak, çağımızın belirleyicisinin (baş çelişme) ezilen uluslar ile emperyalizm arasında olduğunu doğru bir şekilde savunmaktaydılar. Çünkü gerçekten Marksist-Leninist olan tespit, ezilen ulusların kurtuluşunu kapitalist olmayan bir yola havale ederek devrimi küçük burjuvaziye teslim etmek yerine, bunların kurtuluşunun proletaryanın sayesinde ve gerektiğinde küçük burjuva demokrasisine (cuntalara, sözde ilerici hükümetlere) rağmen gerçekleşeceğinin savunulmasıydı(5).

III

TOPLUMSAL İLERLEME YA DA UDD

Dikkatli bir okuyucu, modern revizyonistlerin kapitalist olmayan yol tezini şimdi savunmadıklarını ya da hiç olmazsa gündeme getirmediklerini belirtmemize rağmen, yukarıda bunu anlatırken, “savunuyorlardı” yerine “savunuyorlar” fiilini kullandığımızı farketmiştir. Bunun bizce iki nedeni var: Birincisi: modern revizyonistlerin bu tez hakkında özeleştiri yaptıklarına hiç bir yerde rastlamadık. Yani bu tahlilin yanlış olduğunu, yerine başka bir tahlil getirdiklerini açıklamadılar. Ama gerçekten, artık hiç olmazsa bu isimlendirme “bilim işçileri”nin yeni yazılarında kullanılmamakta. İkinci neden İLERİ DEMOKRASİ, kapitalist olmayan yol yerine TOPLUMSAL İLERLEME deyimlerini kullanırlarken, görünüşteki bu “yeni” tahlilin, siyasi sonuçları bakımından eskisinden bir farklılığa sahip olmaması.

Daha önceden de belirttiğimiz gibi bu yazımızda modern revizyonistlerin metropol ülkelerde sosyalizme barışçıl geçişi savunurken getirdikleri gerekçeler üzerinde durmuyoruz. Ancak, bu unsurların genel olarak devrim anlayışının ve devlet tahlillerinin paralelliğini açıklaması açısından 1957 Moskova İşçi ve Komünist Partileri Konferansı’nın bildirgesinden alıntı yapmamız yararlı olacak. “Bugünkü koşullarda, bir dizi kapitalist ülkede, öncü-gücü tarafından yönetilen işçi sınıfı, çeşitli parti ve sosyal örgütlerle bir işçi ve halk cephesi ve dîğer muhtemel siyasal anlaşma ve işbirliği biçimleri temeli üzerinde halkın çoğunluğunu biraraya getirme, iç savaş olmaksızın iktidarı fethetme (abç) ve temel üretim araçlarını halkın eline geçirme imkanına sahiptir.” (Aktaran: Ürün, sayı 27, s.12). İşte revizyonistlerin işçi sınıfına ve diğer ezilen halklara bahşettiği bu “imkan”, devrim yapmama imkanıdır. Ve bu tespit kendi özgül boyutlarında diğer az gelişmiş ülkeler için de geçerlidir. Metropo1 ülkelerde demokrasinin geliştirilmesi, “ileri demokrasi”nin kazanılması birinci amaçtır. Yani sözkonusu olan burjuva demokrasisinin yerine proletarya demokrasisinin getirilmesi değil, burjuva demokrasisinin “geliştirilmesi”dir. Bu sağlandığı zaman sosyalizme barışçıl geçiş sürecine girilecektir. Şiddet kullanmadan ele geçirilecek olan burjuva devlet aygıtı, yeniden örgütlenecektir. “Bilim işçisi” Sobolev’in deyişiyle “demokrasinin gelişmesi ve sosyalizme barışçıl geçiş için savaşım, eski devlet aygıtının, bundan böyle halkın çıkarlarını savunmak için, derinliğine yeniden örgütlenmesi görevini çok özel bir kesinlikle dayatır” (age, s.13). Çünkü metropol ülkelerde, “işçi sınıfı halk düçmanı gerici güçleri yenme, burjuva demokrosisi organını, halkın gerçek iradesinin aracı haline dönüştürme olanağına sahiptir” (SBKP, 20. Kongre Kararı’ndan). Kısacası, metropol ülkelerde “ileri demokrasi” için verilen “savaşım” sonucu “Toplumsal İlerleme” gerçekleşecek ve böylece devlet aygıtının hiç zedelenmeden işçi sınıfının eline geçmesiyle sosyalizme barışçıl yoldan geçiş mümkün olacaktır.

Peki bu ileri demokrasi ve toplumsal ilerleme stratejisi geri bıraktırılmış ülkelere nasıl uygulanmaktadır.

1970’lere gelindiğinde, kapitalist olmayan yolda “iler1eyen” hiçbir ülke modern revizyonist teorisyenlerin yüzünü ağartmamıştı. İşte tam bu yıllarda, başka bir boyutla Şili’de sosyalizme barışçıl “geçiş” deneyi yaşandı. Ve tüm revizyonistler, kendi imdatlarına yetişen bu olaya dört elle sarıldılar. Bilindiği gibi bu deney başarısızlıkla sonuçlandı. Allende öldürüldü. Ama yine de Şili’de yenilen Allende olmamıştır, diyebiliriz. Evet, Allende’nin bel bağladığı barışçıl yoldan sosyalizm denemesi başarıya ulaşamadı ve bunun böyle olmayacağını bizzat sosyal pratik tüm dünyaya ve Allende’ye kanıtladı. Sonuç olarak, Allende elinde mitralyözüyle faşistlere karşı vuruşarak şehit düştü. Allende, daha önceden şiddet kullanarak parçalamadığı burjuva devlet aygıtının kendisine şiddet kullandığını gördü ve bu kez kendisi de faşistlere karşı şiddet kullanarak Leninizmin öğretisini hayata geçirdi. İşte bu yüzden Şili’de yenilen Allende olmamıştır diyoruz!

Peki, Şili’de yenilgiye uğrayan kimdi? Şili’de yenilgiye uğrayan, modern revizyonizmin sosyalizme barışçıl geçiş tezini evrenselleştirme yolundaki çabalarıydı. Şili’de yenilgiye uğrayan, burjuva devlet cihazını parçalamadan sosyalizmi kurmayı uman ve bu süreci bizatihi proletaryanın ihtilalci şiddeti yerine başka sosyal sınıfların “ilericiliği” olgusuna bağlayan sınıf işbirliği teorileri, yani ta II. Enternasyonal kocakarılarının şahsında hayat bulup, günümüzde modern revizyonizm tarafından diriltilmek istenen müflis teorilerdir. Kısacası, geniş anlamıyla siyasal iktidarın tamamını proletaryanın hizmetine sunmak yerine; dar anlamıyla siyasal iktidarı, yani yalnızca hükümet edişi proletarya adına parlamentarist yoldan kazanmakla yetinen teorilerin iflasıdır. Devlet aygıtında sömürücü sınıfların hizmetinde kalmasına göz yumulan bürokrasi ve militarizm gibi unsurlar karşısında, yalnızca seçim yoluyla hükümeti elde etmekle sosyalist bir iktidar olunabileceği görüşünün iflasıdır.

Şili deneyinde uğranılan bozgun, elbette modern revizyonizmin pratikte tamamen iflası için yeterli olmuş değildir. Yenilgi karşısında yapılan değerlendirmeler, bunun “taktiksel” yanılgılar sonucu ya da emperyalizmin müdahalesinin bir sonucu şeklindeki yorumlarla sınırlı kalmıştır. İleri demokrasi koşullarında toplumsa1 ilerleme tezi geri bıraktırılmış ülkeler için de modern revizyonizm tarafından hala önerilmekte, eski kapitalist olmayan yol bestesine yeni güfteler bulunmaktadır.

Kapitalist olmayan yol tezini anlatırken vurguladığımız noktaları tekrarlamaktan kaçınmak için, toplumsal ilerleme edebiyatının ayrıntılarına girmeyeceğiz. Yalnızca ana hatlarıyla belirtirsek, bu “yeni” tezde de, dünya sosyalist “sistemi”nin belirleyici olduğundan yola çıkılarak az gelişmiş ülke halklarına toplumun demokratikleştirilmesi önerilmekte, işçi sınıfından, burjuva demokratların kuracakları “halktan yana” bir hükümete en geniş katılım sağlayarak sosyalizme barışçıl geçişin olanakları uğruna mücade1ede kendini sınırlaması istenmektedir.

En iyisi bu toplumsal ilerleme ya da UDD (Ulusal Demokratik Devrim) teorisinin ülkemiz somut koşullarında nasıl değerlendirildiğine bir bakalım.

Bugün ülkemiz üzerinde bir “hayalet” dolaşıyor. TKP hayaleti! Kimilerine göre varlığı bir tevatürden ibaret. Yürüyüş gibi bazılarına göre ise icazetli(!).

Ama ne olursa olsun bugün bir TKP olgusu var günümüzde ve elli yıllık bir kış uykusundan sonra, 1971 devrimci hareketi ve yenilgisini izleyen bir dönemde ortaya çıkması, hiçbir şekilde bir rastlantı olarak değerlendirilemez.

Bugün ülkemizde sol düşünce emekçi halk yığınlnrı arasında hızla yaygınlaşmaktadır. Bu dönemde TKP revizyonizmi 1971 yenilgisinin yarattığı teslimiyet, yılgınlık ve sağ eğilimleri örgütleyerek, devrimci hareket içindeki dağınıklıktan da yararlanarak “güç” kazanmaktadır. Bu “güç” kazanma gerçekte işçi sınıfı saflarında burjuvazi hesabına bir güç kazanmadır. Onun görüşlerinin içeriği bunu ortaya koyuyor. Bugün içinde bulunduğumuz koşullarda bu yüzden TKP’nin görüşleri incelenerek onun burjuva karakteri ortaya çıkarılmalıdır. Revizyonizme karşı mücadele günceldir.

Önce TKP programını esas alarak onun savunduğu görüşler konusunda doğrudan bir özet bilgi edinmeye çalışalım.

Programın 20. sayfasında şu genel değerlendirme yer alıyor;

“Bugünkü koşullarda dünyada güçler dengesinde barıştan, demokrasiden, sosyalizmden yana değişiklikler oluyor. Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist ülkeler topluluğunun sürekli barış politikası, Avrupa’da ve Dünya’da soğuk savaç kışkırtıcılığını geriletti. Gerginliği azalttı...

“Dünya ölçüsündeki bu gelişme Türkiye’de de devrimci hareketi etkiliyor.. Demokratik haklar için parlamenter yolla savaş yürütmek olanaklarını artırıyor. Parlamentoyu gerici güçlerin yararına işleyen bir araç olmaktan çıkarmak, onu işçi sınıfının, halkın yararına işleyen bir araç haline getirmek için daha geniş yollar açıyor.

“Köklü sosyal-ekonomik ve politik dönüşümlerin (reformların) gerçekleşmesi, halkımıza TKP’nin yakın amacı olan ileri demokratik bir düzene, ondan da sosyalizme geçme olanaklarını sağlar” (TKP Programı, s. 28).
 

TKP REVİZYONİZMİ VE ŞİDDETE DAYANAN DEVRİMİN KAÇINILMAZLIĞI

TKP’nin sağ ideolojisi herşeyden önce Marksizmin en özlü tezlerinden biri olan “şiddete dayanan devrim kaçınılmazlığı” fikrini reddetmektedir. Bilindiği gibi bu tez Marksizmin en özlü sonuçlarından bir tanesidir.

Bugün TKP “burjuva devleti demokratikleştirmeyi” esas alıyor, halktan yana bir hükümet kurulmasından sözediyor. Parlamentonun halktan yana işleyen bir araç haline getirilme olanaklarından bahsediyor. Gerçekleştirilecek demokratik reformlarla sosyalizme geçiş aşamasına geçileceğinden sözediyor. TKP görüşlerinin tamamı sanki “Devlet ve İhtilal”e karşı yazılmış gibidir. Kitlelere devrim olmaksızın kurtuluş umutları (burjuva hayalleri) yayan revizyonizmin, Marksizmi en özlü noktasından reddederken burjuvaziye hizmet ettiği söz götürmez!

TKP revizyonistleri şiddete dayanan devrim yerine toplumsal ilerleme safsatasını koyuyorlar.

TKP görüşleri “Marksist devlet teorisini en önemli ve en özlü yerinden” inkar eden bir muhteva taşımaktadır. Lenin “Devlet ve ihtilal”de, yoruma gerek bırakmayan bir açıklıkla sorunu şöyle ortaya koyuyor: “Eğer devlet sınıflar arasındaki çelişmelerin uzlaşmaz olduğu gerçeğinden doğduysa (eğer toplumun üzerinde ve ‘ona gittikçe yabancılaşan’ bir güç ise), açıktır ki, sadece şiddete dayanan bir devrim olmaksızın değil ayrıca egemen sınıf tarafından yaratılmış bulunan ve içinde o ‘yabancı’ karakterin maddeleştiği devlet iktidarı aygıtı da ortadan kaldırılmaksızın, ezilen sınıfın kurtuluşu imkansızdır.”

TKP bugün bir halktan yana hükümet kurmaktan, parlamentoyu halktan yana işleyen bir araç haline getirmekten sözederek bu burjuva safsataları ile halkı uyutmaya, kandırmaya çalışıyor. Bu kadarla da kalmıyor, “Ne varki UDD bütün ulusal, anti-emperyalist demokratik güçlerin egemenliğinde ve işçi sınıfının geniş ölçüde katıldığı bir hükümet eliyle başarılacaktır” diyerek işçi sınıfını burjuva iktidarlara peşkeş çekiyor. Şöyle ki, “Burjuvazinin sola açılan kanadıyla(...) savaş ortaklığı kurmak gerek” diyor (Atılım, yıl 2, sayı 5). İlerici-demokrat güçlerin ve de öncelikle burjuvazinin sola açılan kanadının öncülüğünde bir hükümet kurulacak. Böylece kurulan halktan yana hükümete işçi sınıfı geniş ölçüde katılacak (bu da nasıl olacaksa) ve yapılacak demokratik reformlar ileri bir demokrasiyi gerçekleştirecek! Oradan da sosyalizme geçilecek! Şaka değil, TKP’nin SAVAŞ YOLU(!).

Devleti halka ait bir alet olarak gösteren, orduyu “devrim hareketinin vurucu gücü” sayan, bugün bu devlet yapısında halktan yana bir hükümetin kurulabileceği, demokratik reformlarla ileri demokratik bir düzene oradan da sosyalizme geçileceği boş hayallerini yayan TKP görüşleriyle Marksizmin devrimci teorisi arasında en ufak bir ilişki olmadığı hiç bir şüpheye yer bırakmayacak kadar ortadadır. Ve yine apaçık ortadadır ki Marksizmin bu en açık ve en kaba inkarı burjuvaziye hizmet etmekten başka hiç bir anlam taşımamaktadır.

Revizyonizmin Marksist devlet ve devrim teorisini inkara dayanan görüşleri kaçınılmaz olarak, sınıflar mücadelesi anlayışı yerine “sınıflar barışını” ve “sınıf uzlaşmacılığı”nı da içermektedir. Toplumsal ilerleme edebiyatı gerçekte en saf ekonomizmi ve kaba bir evrimciliği ifade etmektedir. Bugün TKP revizyonistlerinin sözcülük ettiği düşünce, sınıf mücadelesini burjuva hayatının sınırları içinde ve burjuvazi için de kabul edilebilir bir çerçevede ele almaktadır. TKP yayınlarında tüm devrimci içeriğinden yalıtılmış bulunan “savaş” sözcüğünün iki kelimede bir tekrarlanıp durması, böylesi bir saf ekonomizmi ve pasifizmi gizlemeye yetmemektedir. Fakat bu konuda asıl önemli olan ve onların sınıf mücadelesini burjuvazi için kabul edilebilir hale getiren şey, şu noktada kendini ortaya koymaktadır: “Oportünizm sınıf mücadelesini kabulünü, aslolan şeye kadar, kapitalizmden komünizme geçiş dönemine kadar, burjuvazinin alaşağı edilmesi ve tamamen ortadan kaldırılması dönemine kadar genişletmiyor” İşte bu yüzden “aslında sınıf mücadelesinin kabulünü, proletarya diktatoryasının kabulüne kadar genişleten kişi Marksisttir ancak” (Lenin).

NASIL BİR İLERİ DEMOKRASİ?

TKP’nin görüşleri burjuvaziyi alaşağı etmeye değil, burjuva devlet iktidarını yetkinleştirip geliştirmeye hizmet eden görüşlerdir. Onun ileri demokrasisi burjuvazi için ileri bir “demokrasi” fakat proletarya ve emekçi halk için “ileri bir diktatörlük” olabilir ancak!

TKP’nin Hindistan’daki gelişmeler konusundaki görüşlerini açıklayan şu yazı, bu sözlerin anlamsız olmadığını kanıtlıyor (Atılım, yıl 2, sayı 7):

“Hindistan’da Indra Gandi hükümetinin uyguladığı politikadan, ulaştığı başarılardan memnun olmayan iç ve dış gericilik hükümete ve bütün ilerici güçlere karşı saldırıya geçtiler” dendikten sonra HKP’nin bu konudaki politikasına değiniliyor: “HKP gericilerin ve emperyalizmin planlarını suya düşürmek için (ilerici güçleri) savaşa çağırdı. Çağrıda şöyle deniyor: ‘demokratik güçler demokrasinin korunabileceğine inanarak birleşmelidirler’. Bununla birlikte Hindiston Komünist Partisi, Gandi hükümetine somut önerilerde bulundu. (Bu öneriler) hükümeti yüreklendirdi. Bugün Hindistan’da tüm ilerici güçler (...) ülkenin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, halkın kazanımlarını korumak için·savaşıyorlar”. İşte TKP’iıin Hindistan’daki gelişmeler konusundaki görüşleri budur. HKP Gandi hükümetine demokrasiyi korumak için(!) cesaret vererek savaşa çağırmış ve bugün elbirliğiyle savaşıyorlarmış! Bugün bütün dünya biliyor ki bu savaş emekçi ve yoksul Hindistan halklarına karşı bir savaştır. Bugün HKP”nin desteklediği -ve TKP’nin alkış tuttuğu- ve Gandi ile birlikte yürüttüğü bu savaş, Hindistan halklarına karşı daha ağır sömürü, daha çok açlık ve daha çok ölümden başka hiçbirşey getirmeyen burjuvazinin açık bir terörcülüğü ve zorbalığının ta kendisidir! İşte bu “ileri demokrasi” Hindistan egemen sınıfları için daha çok kar, daha çok sömürü getiren, Hindistan halkları ve hapishanelerdeki onbinlerce devrimci için ise zulüm, işkence, açlık ve ölüm getiren bir “ileri demokrasi”dir.

Ve işte TKP”nin “ileri demokrasi”si de -ordunun (ve de yurtsever komutanların) vurucu güç rolünü oynayacağı, burjuvazinin sola açılan kanadının egemenliğinde, işçi sınıfının geniş olarak katılmasıyla kurulacak “halktan yana bir hükümet” tarafından “demokratik reform”ların yapılmasıyla gerçekleşecek olan “ileri demok- bu yüzden böyle bir “ileri demokrasi” burjuvazi için “ileri bir demokrasi”, halk için ise “ileri bir diktatörlük”ten başka hiçbir şey olamaz!

TKP’nin görüşleri için daha onlarca sayfa yazılabilir. Fakat bu konuda yazılacak ve söylenecek hiç bir söz ve yazı TKP’nin görüşlerinin yerine getirdiği fonksiyonu Lenin’in şu paragrafındaki kadar özlü bir şekilde ifade edemez:

“Bütün ezici sınıftar egemenliklerini güvenlik altına almak için iki sosyal fonksiyona ihtiyaç duyarlar: Cellatın ve papazın fonksiyonu. Cellat ezilenlerin protestolarını ve öfkesini bastırmak; papaz da ezileni teselli etmek, onlara sıkıntıların ve fedakarlıkların azalacağı umudunu vermek (bu umutların gerçekleşeceğini garanti etmeden bunu yapmak özellikle kolaydır) için gereklidir. Böylece sınıf egemenliği sürdürülürken onların sınıf egemenliğiyle uzlaşmasına, devrimci eylemden uzak tutulmasına, devrimci ruhun zayıflamasına ve devrimci azmin yıkılmasına çalışılır...” (Lenin, Dönek Kautsky).

Ancak bu konuda TKP’ye fazla haksızlık etmemek için şunu da belirtmeliyiz. Bugün bu “papaz fonksiyonu” yalnız TKP değil, özünde onunla aynı görüşleri savunmakta olan diğer TİP, TSİP, vb. tüm oportünist ve revizyonist örgütler tarafından ortaklaşa yerine getirilmektedir. Ve işte bu yüzden onbinlerce hançereden yükselen her “TEK YOL DEVRİM” şiarı oligarşik diktatörlük kadar tüm revizyonistleri de tedirgin etmektedir.
 
 

 



(1) Yeri gelmişken, devlet meselesinin yalnızca malum revizyonistlerce tahrif edilmediğini de hatırlatalım. Nasıl ki oportünizmin en genel göstergesi devrim anlayışında ortaya çıkmaktaysa, oportünist toplumsal “devrim” anlayışı da kendisini devlet tahlilinde göstermektedir. Bunun somut ve canlı örneklerinden birisini “KSD”de okumaktayız. Marksizmin kaba bir bilgilenmesi ışığında devlet meselesine “katkı”da bulunma sevdasına kapılan KSD’ci arkadaşlar “biçimsel” bir çıkmaza girmişlerdir. Onların bu görüşlerini eleştirdiğimiz bir yazımıza (“Devlet Biçimi Tahlili mi? Biçimsel Devlet Tahlili mi?”) yer darlığından bu sayıda yer veremedik. Ge1ecek sayılarımızda yayınlamaya başlayacağız. Yalnız, KSD’ci arkadaşların içinde bulunduğu “teorik” aczi gösteren çarpıcı bir örneğe burada değinmeden edemeyeceğiz. Bizi eleştirmek için Dimitrof’dan yaptıkları alıntıda bakın ne yazıyor: “Faşizmin yönetimi ele geçirmesi, sadece bir burjuva hükümetin bir diğerini izlemesi değildir. Burjuvazinin burjuva demokrasisinin (abç) belli bir sınıfsal egemenliğini içeren devlet biçiminin, bir diğeriyle, açık terörist diktatörlükle değiştirilmesidir.” (Aktaran: KSD, sayı 3, s.76). Evet, bu alıntıya katılmamak mümkün değil. Halbuki KSD hemen 5 sayfa sonra, şunları ne güzel yazıyordu: “Ayrıca ‘Devrimci Gençlik’ metropol ülkelerde burjuva demokrasisinden (abç) bahsetmekle de yanılgı içine düşmüştür”. Peki biz ne diyelim? “Kendinize gelin arkadaşlar! Yeni Amerikalar keşfetmck için yola çıkarken, bizzat kendi derginizin sayfaları arassıda yolunuzu kaybediyorsunuz” demekten başka? Belki bir de şunu diyebiliriz: Lenin’in her kullandığı “demokrasi” kelimesine “tamam devlet biçimini kastetti” diye sarılan oportünizmin ya da “Marksizmin bir karikatürü”nün hazin sonu...

(2) Bkz. Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yay., s.228,

Yukarıdaki alıntıdaki parantezler, Türkçe’deki çeviri keşmekeşinin bir ifadesidir.

Parantez içindeki kelimeler, “Kitle İçindc Parti Çalışması’, Ser Yayınevi çevirisine aittir (s.154).
“Proletarya Enternasyonalizmi”, Tan Yayınevi çevirisi (s.l55) ve “Doğuda Ulusal Kurtuluş Hareketleri” Ant Yayınevi çevirisi (s.336) “ulus’ yerine “halk” kelimesini tercih etmişler, son üç parantezde ise, Ser Yayınevi çevirisiyle “mutabık” kalmışlardır!

(3) Bu eleştirimizle modern revizyonistlerin görüşünü yansıtan bir makaleden yararlandık (N.Simoniya, “Lenin’s Concept of Revolutionary-Democratic Dictatorship and Non-Capitalist Development”, Revolution in East and Lenin, Novosti Press). Yazımızda, kapitalist olmayan yol konusunda modern revizyonistlere yaptığımız atıfların çoğu bu makaleye aittir.

(4) Geçen sayımızda, Stalin’den yaptığımız uzun alıntıda proletaryanın hiç mevcut olmadığı 1925’lerin “Fas” türü ülkelerde, Leninist kapitalist olmayan yol tezinin geçerli olduğunu belirtmiştik. Sömürge ve yarı sömürgelerde proletaryanın cılız olduğu ve az çok gelişmiş kapitalist bir toplumda nispeten güçlü proletaryanın bulunduğu ülkelerin gündeminde ise Milli Demokratik Devrimlerin olduğunu hatırlatmıştık. Modern revizyonistler, anlaşılacağı gibi kapitalist olmayan yolu her üç kategori için geçerli saymaktadırlar. Yine Stalin’den yaptığımız alıntılarda ulusal cephelerde komünistlerin görevleri anlatıldığı için burada sömürgesel devrimlerde, ulusal cephe içinde proletaryanın hegomonyasının ve örgütsel bağımsızlığının esas olduğunu belirtmekle yetinelim.

(5) Yaşadığımız yıllarda dünya halkları ve devrimcileri kaderin garip tecellisine ya da tarihin cilvesine tanık olmaktadırlar: Bilindiği gibi, yakın zamana kadar kapitalist olmayan yolu ve şimdi bunun aynısı olan “toplumsal ilerleme” tezini savunan SBKP revizyonizmi ile “3 dünya” tahlilinin yaratıcısı ÇKP revizyonizmi bu noktada birleşmişler, günümüzün Siyamlı ikizleri olmuşlardır; her iki revizyonizm dünya tahlili konusunda bütün karşılıklı karaçalmalara rağmen, bu noktada müttefiktirler diyebiliriz. Örneğin dünün “kapitalist olmayan yol”un yolcusu MISIR, bugün bir “3. DÜNYA ÜLKESİ” olarak “sosyal emperyalizme” karşı çıkmaktadır.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org