Emperyalizme ve Oligarşiye karşı
DEVRİMCİ GENÇLİK


 

Revizyonizme karşı
mücadele ve
"sosyal emperyalizm"
teorileri konusunda
tartışma

Devrimci Genclik. Sayı 9-10, 25 Haziran 1976

Dergimizin 8. sayısında yayınlanan "Revizyonizme Karşı Mücadele ve ‘Sosyal Emperyalizm’ Teorileri" başlıklı yazı, Devrimci Gençlik Hareketi saflarında çeşitli noktaların tartışılmasını sağladı. Tüm siyasetleri, butanık suda balık avlamâktan ibaret bazı çevrelerin ortalığı bulandırmak için gösterdikleri

 
gayretlere rağmen; bu tartışma, Devrimci Gençlik Hareketi’nin içinde bazı konuların daha yakından incelenerek doğru fikirlerin kavranılması yolunda ileri bir adım olmuştur.

Bizler, bu doğrultuda tartışmaları bundan sonra da sürdüreceğiz ve birliğimizin temellerini daha doğru fıkirler doğrultusunda yükselterek ilerleyeceğiz. Bu sayımızdaki yazımızda bu tartışmaların bir bölümünü aktarıyoruz.
·
" ‘Revizyonizm, sosyalizmi ve proleter enternasyonalizmini uygulamamaktadır’. Devrimci Gençlik dergisinin 8. sayısında ileri sürülen bu görüşlerte aşırı ‘öznelciliğe’ düşülmemiş, bilince tayin edici bir rol yüklenmemiş midir?

Bugün Sovyetler Birliği’nin Vietnam; Angola, Küba gibi ulasal kurtuluş savaşları veren ülkelere yardım etmesi karşısında yukarıda ileri sürülen görüşleri savunmak mümkün müdür. Bu tavırlar proleter enternasyonalist tavırlar değil midir?"

Bu sorular her şeyden önce revizyonizm kavramının yeterince kavranılmamış olduğunu gösteriyor. Bu, bizi revizyonizm ve onun politikası üzerinde biraz durmaya sevkedecektir. Zira revizyonizmin ne olduğunun yeterince kavranılması, bizi bu sorulara tereddütsüz olarak HAYIR diye cevap vermeye götürecektir.

Revizyonizm, her şeyden önce "eksik-kötü" bir sosyalizm olarak ya da sosyalizmin bir çeşidi olarak ele alınamaz. Yine revizyonizm, bir konuda ortaya çıkan hatalı bir davranış ve düşünce de değildir. O, sosyal ve sınıfsal temelleri, felsefi, iktisadi ve siyasi görüşleriyle bir bütündür ve en özet tanımlamasıyla, Marksizm’in temel ilkelerinin değişen koşullar bahane edilerek inkar edilmesidir. Ve daima revizyonizm nihai hedefı gözardı eden bir politik tavır olarak kendini gösterir. Lenin’in revizyonizm üzerine incelemeleri dikkatle gözden geçirilecek olursa; revizyonizmin, felsefi, iktisadi ve siyasi alanlardaki Marksist tezleri "değiştiren", Marksizm dışı bir ideolojik sistem olduğunu açık şekilde sergilediğini görürüz. Görünüşte Marksizm’i savunması bu durumu değiştirmez.

Bu gerçek, günümüzde ortaya çıkan ve uluslararası bir özellik taşıyan modern revizyonizmin görüşlerinin dikkatle incelenmesiyle de açık olarak görülebilir. Gerçi bugün dünyada var olan ideolojik tartışmalar çok geniş bir alanı kapsamakta, karmaşık-kompleks bir görünüm taşımaktadır. Yine de bütün tartışma konularının özünü oluşturacak noktaların incelenilmesi ve bir fikre (yeterli bir kanaate) varılması mümkündür.

Özellikle revizyonizmin dünya devrimi konusundaki görüşlerinin incelenmesi, yukarıdaki sorulara açıklık getirmesi açısından gereklidir.

Mahir Çayan, modern revizyonizmin dünya devrimi konusundaki görüşlerini şöyle özetliyor: "Tayin edici çelişme Sosyalizm ile kapitalizmin güçleri arasındadır. (...) Sosyalist ülkelerin ekonomik kalkınma ritmlerinin yüksek olması sonucu, sosyalizm ekonomik bakımdon üstünlüğünıi kapitalist ülkelere kabul ettirecektir ve bu ekonomik ve sosyal üstünlük Batı işçi sınıfı üzerinde etkili olacak ve onları harekete geçirecektir. Bu ekonomik ve sosyal üstünlük ve de güdülen barışçı politika, emperyalizmin demagojik anti-komünizm propagandasını tesirsiz hale getirecektir. Bütün bunların sonucu Avrupa işçi sınıfı bütün halkın desteğini alarak iktidara gelecektir. Budur kısaca özetlenirse modern revizyonizmin dünya devrimi stratejisi." (Yeni Oportünizmin Niteliği üzerine. Aydınlık Sosyalist Dergi, sayı 20).

Bu devrim teorisi ve sosyalizme barışçıl geçiş anlayışı tabii ki daima olduğu gibi değişen koşullara dayandırılmak istenir. Dünya çapında meydana gelen değişmeler; nükleer vurucu güçlerin ulaştığı seviye nedeniyle bir yandan çıkacak yeni bir dünya savaşını önleme görevini dünya sosyalist ülkelerinin ve dünya komünist partilerinin merkezi (esas) görevi haline getfrirken, bir yandan da sosyalizme barışçıl geçişin koşullarını da oluşturmuştur.

"Barışçıl geçiş teorisi" her şeyden önce marksist devlet teorisinin ve marksist devrim teorisinin açık bir inkarıdır. Bu tez sadece kelimenin özel anlamıyla "şiddete" dayanmayan bir devrim anlayışını içeriyor değildir. Revizyonist "barışçıl geçiş" teorisinin özü, buun aynı zamanda burjuva devletin "şiddete dayanarak" parçalanması gereğini reddederek, "burjuva devletin basitçe ele geçirilmesi yoluyla" eski düzenin ortadan kaldınlabileceğini ileri süren Marksiat devlet, devrim ve proletaıya diktatörlüğü teorilerini ve sınıf mücadelesi ilkelerini temelinden reddetmekte olmasıdır.

Tüm revizyonistler "şiddet" sorununun özünü bulanıklaştırmak suretiyle kafaları karıştırmaya ve kendi pasifist revizyonist tezlerini kabul ettirmeye çalışırlar. Bunu yaparken "şiddet" sorununu en basit bir şekilde herhangi bir "kaba kuvvet" ve "zor" seviyesine indirgerler. Aydınlık Dergisi 56. sayısında bu konuda "Bu sebeple şiddet bütün sınıflar ve siyasal akımlar tarafından kullanılır. Hatta şiddete ilk defa baş vuranlar tarih boyunca daima gerici sınıflar olmuştur. Ezilen sınıflar ise gerici şiddete karşı kendini savunmak ve onu altetmek için devrimci şiddete başvurmuştur" diyor. Aydınlık’ın revizyonist yazarları modern revizyonistlere taş çıkartacak bir şekilde konuyu karmakarışık edip, Marksist devlet ve devrim teorilerine ve dolayısıyla proletarya diktatörlüğü tezlerine sıkı sıkıya bağlı olan şiddet sorununu proletarya diktatörlüğinün karşısına dikiyor. Sonra "Marksizmi revizyonizmden ayıran temel mesele şiddet meselesi değil, proletarya diktatörlüğü meselesidir" diyor.

İşi bu suretle karmakarışık eden PDA’cıların bundan sonraki görüşleri de alabildiğine ilginçleşerek devam eder ve Portekiz’de revizyonistlerin "barışçıl geçiş" tezini terkettiklerini ileri sürmeye kadar varır. "Burjuva devletini basitçe ele geçirmek suretiyle devrim yapılabileceğl" çeklindeki "barışçıl geçiş" ile "şiddete dayanan devrim" meselesi arasındaki farkı silah kullanmaya indirgeyen mantığın vardığı nokta işte budur. Gerçek ise ne Portekiz’de ne de başka bir yerde revizyonistlerin revizyonist "barışçıl geçiş" tezlerinden vazgeçmedikleridir. Onlar bugün, burjuva devletleri "ileri demokrasi, ileri demokratik hükümet, halktan yana hükümet(!)" şiarlarıyla ele geçirme çabalarına devam etmektedirler. PDA’nın yakasını şimdilik bırakarak konumuza devam edelim.

"Dünya devrimi" konusundaki revizyonist tezler aynı zamanda ulusal kurtuluş savaşlarının rolünü ikincil plana atan yanlarıyla da incelenmelidir.

Devrimci Gençlik dergisinin 3. sayı başyazısının girişinde yer alan alıntıyı hatırlatmakta yarar vardır.

"Nihai zaferin ancak ileri ülkeler proletaryası tarafından kazanılabileceği muhakkaktır ve biz Rus, Alman, Fransız, İngiliz proletaryasının sağlama bağlayacağı işleri başlatıyoruz.  Fakat en başta  doğu milletteri olmak üzere bütün ezilen sömürge milletlerin emekçi halklarının yardımı olmaksızın, ileri ülkeler proletaryasının başarıya ulaşamayacağını görüyoruz. Komünizme geçişin yalnız öncü tarafından gerçekleşemeyeceğini görüyoruz" Lenin’in bu çözümlemesi, onun "Sovyet Cumhuriyetimiz şimdi de doğunun bütün uyanan halklarını seferber edip onlarla birlikte milletlerarası emperyalizme karşı mücadeleye girmelidir" satırlarıyla birlikte ele alındığında açıkça görülmektedir ki, onun dünya devrimi anlayışı temel-nihai-tayin edici güç olarak dünya proletaryasını ve sosyalist sistemi ele alırken ezilen ulusları ve onların anti-emperyalist mücadelelerini temel müttefik olarak değerlendirmekte ve ulusal kurtuluş savaşlarına dünya devrimi üzerinde tayin edici bir rol verilmektedir.

Modern revizyonizmin devrim teorisi ise tayin edici çelişme olarak kapitalizmin güçleri ile sosyalizmin güçleri arasındaki çelişmeyi ele alırken ulusal kurtuluş savaşlarına tali bir rol vermektedir. (Geçerken değinmeliyiz ki modem revizyonizmin bu tezlerine karşılık Çin Komünist Partisi (ÇKP) tam tersi bir görüş savunmaktadır. Ulusal kurtuluş savaşlarının önemi vurgulanırken, çağımızın temel çelişmesi olan burjuvazi ile proletarya arasında, sosyallst sistemle emperyalist sistem arasındaki çellşmeyi ihtiva etmiyor olması -Çin kendisini III. dünya ülkeleri arasında görüyor!- dikkate değer bir noktadır.)

Modern  revizyonizm ulusal kurtuluş savaşlarının rolünü tali plana atarken, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerle ilgili olarak "kapitalist olmayan yol" tezini ileri sürmektedIr. Bu tez özetle şöy1edir: "Kapitalist olmayan ‘geri kalmış’ ülkeler sosyalist blokla ilişkiler içerisinde ve onların iktisadi  yardımlarıyla emperyalizmden bağımstzlaşacak, sosyalist sistemin başarıları onlara eosyalizmin daha iyi bir sistem olduğunu kabul ettirecek ve sosyalist sistemle bütünleşerek komünizme geçecekler". Revizyonist kapitalist olmayan yol tezleri özetle proletaryanın öncülüğünü reddeden; burjuvazinin öncülüğünde (devlet mekanizması parçalanmadan, barış içinde!) sosyalizmin gerçekleştirilebileceğini ileri süren, Marksizmin temel tezlerini ve onun sınıf mücadelesi ilkelerini reddeden görüşlerdir.

Revizyonistler "kapitalist olmayan yol" tezlerini Lenin’e dayandırmaya çalışırlar. Gerçi Lenin de bir kapitalist olmayan yoldan sosyalizme geçişten söz eder, ama bu görüşler özetle "işçi sınıfı hiç olmayan ya da hiç denecek kadar az olan ‘geri’ ülkelerde köylülüğe dayanarak komünist partilerin iktidan ele geçirebilecekleri ve ileri sos·yalist ülkelerin yardımıyla kapitalist olmayan yoldan komünizme geçebilecekleri" şeklindedir ve açıkça görülebileceği gibi revizyonist tezlerle hiç bir ilişkisi yoktur. Lenin köylülüğe dayanarak iktidarı ele geçiren komünist partilerin önderliğindeki ülkelerin kapitalist olmayan yoldan komünizme geçebileceğini ileri sürer. Yoksa Suriye, Irak, Hindistan gibi burjuva önderliğindeki ülkelerin değil!

(Burada yine bir parantez açarak bazı konuları daha hatırlatmanın tam zamanıdır: Sovyetlerin kapitalist olmayan yol tezleri Çin’in III. dünya politikalarından ne kadar farklıdır? İki süper devlete karşı iran, Şili, Türkiye gibi ülkeleri desteklemek Çin’in temel politikalan değil mi? Ve dünya devriminin temel güçlerini bu III. dünya ülkeleri oluştumıuyorlar mı? III. dünya tahlili içinde sosyalizm güçleri ile kapitalizm güçleri arasındaki çelişmeden hiç söz edilmiyor olması şüphesiz sadece bir rastlantısal eksiklik değildir! ).

Konuyu daha fazla dağıtmadan başlangıca dönelim. işte bugün Sovyetler Birliği’nin dünya politikasının üzerinde yükseldiği görüşleri bunlardır.

Gerek sosyalist ülkelerle, gerek ulusal kurtuluş savaşları veren ülkelerle (evet, özellikle onlarla!) gerekse diğer emperyalist kapitalist ülkelerle olan ilişkilerinin tümü esas olarak bu revizyonist tezler tarafından belirleniyor. Onun ulusal kurtuluş savaşlarını desteklemekte ve emperyalist saldırganlığa karşı çıkmaktaki duraksamalı politikaları revizyonizmin bir görüntüsü olarak ortaya çıkmaktadır. Görünüşlerdeki her hangi bir duruma bakarak öz hakkında bir hüküm vermek doğru bir tavır olamaz. Bu bakımdan herhangi bir şekilde, Vietnam’da, Angola’da ya da Küba da herhangi bir durumdaki tavrının olumlu yanına bakarak onların revizyonistlikten vaz geçtiği(!) sonucuna varmak mümkün değildir. Bu konuda bize gönderilen bazı eleştirilerde ileri sürülen "revizyonistlerin proleter enternasyonalist bir siyaset izlemedikleri" değerlendirmesinin "aşırı öznelcilik"(?) olarak değerlendirilmesini anlamaya imkan yoktur! "Zaman zaman revizyonist politika uygulamaya çalışıyorsa da birer Marksist-Leninist olmamalanna rağmen işçi sınıfının bilimine uymak zorunda kalmaktadırlar". Eğer böyle ‘ ise, eğer canları istemeye istemeye de olsa onlar işçi sınıfı bilimine uymak zorunda kalıyor; proleter enternasyonalist, sosyalist bir siyaset izlemeye mecbur kalıyolarsa (öznel iradelerine rağmen!), evet gerçekten böyle ise onlar canları istese de istemese de sosayalisttirler(!), revizyonist değil. Bir insanın canının ne istediği, ya da kafasının içinde ne olduğu önemli değil, önemli olan onun "eyleminin muhtevasıdır ‘. Revizyonist kliğin eyleminin muhtevası sosyalistse, eğer o sosyalist ve proleter entenasyonalist bir politfka yürütüyorsa, revfzyonist klik sosyalisttir(!). Bu mu iddia ediliyor BUNLAR GERÇEK Mİ? İleri sürülen eleştirilerden daha ciddi bir sonuca varmak mümkün değildir. Bu tür görüşlerin ciddi olarak savunulabilecek görüşler olmadığı ortadadır ve tartışma götürmez olarak ortadadır ki, revizyonizmi onun politikasından ayırdetmeye imkan yoktur.

Elbette revizyonist politika "saf" bir politika değildir. Bu anlamda yaptığı her şey olumsuz ve karşı çıkılması gereken şeyler değildir. Ama bir şeyin kendi bünyesinde zıddını da taşıyor olması ona karakterini veren, adını takan hakim özelliğinin belirtilmesine engel teşkil edemez.

Hiç tereddütsüz söyleyelim ki, revizyonistler Angola, Küba ve Vietnam’a rağmen revizyonisttirler! Onların ulusal kurtuluş savaşlarına yardım etmeleri revizyonizmden vazgeçtikleri anlamına gelmemektedir. Zaten revizyonizmin, ulusal kurtuluş savaşlarına yardım etmemek olduğu da nereden çıktı?).

Ancak bütün bu söylenenlerden hiç birisi Sovyetlerin ulusal Kurtuluş  savaşlarına yardım etmelerinin olumlu yanının inkar edilmesi ve buna karşı çıkılması gerektiğli anlamına gelmez. Ama bu olumluluk, Sovyet politikaları açısından belirleyici değildir. Sovyetler Birliği’nin esas olarak yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığımız görüşleri tarafından belirlenen politikalarının belirleyici özelliği, proleter enternasyonalist ve sosyalist bir politika olmamasıdır.

Özetle, revizyonizmi onun politikasından ayırmaya imkan yoktur. En genel bir ifadeyle tüm revizyonist politfkaların özü; onun asıl hedefi, nihai amacı göz ardı eden bir muhteva taşımasıdır. Detant-barışçıl geçiş-ileri demokrasi ve sosyal ilerleme safsatalarında ifadesini bulan politikasının dünya devrimi açısından olumsuzluğu ortadadır. Ve ortadadır ki içteki uygulamasıyla da Sovyet devrimini yolundan saptırmaktadır.
·
"Devrimci Gençlik Dergisinin 8. sayısında ‘bugün Sovyetler Birliği’nde sosyalizmden kapitalizme geçiş süreci yaşanmaktadır’ deniyor. Oysa 3. sayıda ‘geçiş aşaması tamamlandıktan sonra artık geriye dönüş imkansızdır’ deniyordu. Bu iki görüş çelişkili değıl midir?"

Herşeyden önce geçiş dönemi, sosyalizm ve komünizm aşamaları hakkında açık ve doğru tanımlamalara ulaşmak gerekir. Marks ta sosyalizm komünizme geçiş dönemi olarak ele alınır. Lenin de devrimden, sınıf farklılaşmasının ortadan kalkacağı, sınıfsız toplumun kurulacağı döneme kadar olan dönemi komunizme geçiş dönemi olarak inceler. Farklı olarak Lenin’de işçilerle köylüler arasındaki farklılığın kaldırılacağı döneme kadar olan dönemde tam olarak sosyalizmin kurulmadığı ileri sürülür. Literatürdeki farklı ifadeler ve farklı terimlerin incelenmesini bir yana bırakırsak, geçiş dönemi bir bütün olarak sosyalist devrimden işçi sınıfı i1e köylülük arasındaki farklılığın ortadan kalkacağı aşamaya kadar olan bütün bir tarihsel dönemi kapsar. Burada önemle işaret edilecek iki nokta, bu dönemin ne kafa ve kol emeği arasındaki farklılıkların ortadan kaldırılacağı; komünizmin en yüksek aşamasına kadar uzatı1abileceği; ne de işçi ve köylülük arasındaki farklılığın ortadan kalkmadığı aşamaya kadar kısaltılabileceğidir. Bu kısa bilgiler ışığında baştaki değerlendirmeleri tekrar gözden geçirirsek; evet işçi sınıfı ile köylülük arasındaki farklılıkların ortadan kaldırıldığı komünizmin ilk aşamasına geçilmesinden sonra (yani geçiş döneminin tamamlanmasından sonra-buna sosyalizmin tam olarak gerçekleştirilmesinden sonra da diyebiliriz-) geriye dönüş imkansızdır. Ve yine evet; bugün Sovyetler Birliği’nde sosyalizmden kapitalizme geçiş süreci yaşanmaktadır. (Burada sosyalizmden kapitalizme geçlş süreci derken kastedilen, geçiş döneminin tamamlanmasından sonraki -yani sosyalizmin tam olarak gerçekleştirildiği- aşamadan kapitalizme geri dönüş değildir. Burada, geçiş dönemi içindeki sosyalizm doğrultusunda olmayan tarihsel süreç kastedilmektedir). Evet, "sosyalizmden kapitalizme geçiş süreci" yaşanmaktadır diyoruz, zira Sovyetler Birliği’nde geçiş aşamasının tamamlanıp komünizmin ilk aşamasına, sınıfsız toplum aşamasına geçildiğini kabul etmiyoruz.

Kruchev ilk olarak Sovyetler Birliği’nde sınıfsız toplum aşamasına geçildiğini ileri sürerek proletarya diktatör1üğü ve proletarya partisine ihtiyaç kalmadığını ileri sürmüştü. Ama Kruchev döneminde bu "tespitler"le beraber getirilen ekonomik reformlar göz önüne alındığında görülür ki "üretimin artırılması", "ekonominin rasyonalizasyonu" amaçlarıyla(!) getirilen tedbirler, toplumdaki farklılıkların artmasına yol açacak bir muhtevadadır. Ve önerilen parasal ödünler ve primler ancak geçiş dönemi içinde uygulanabilecek bir özellik taşırlar.

"Geçiş aşamasının tamamlandığı" görüşü daha işin başında bu iddiayı ileri süren modern revizyonistlerce çürütülmüştür!
.
" ‘Bugün Souyetler Birliği’nde revizyonizm sosyalizmi uygulamamak suretiyle kapitalizmin canlanmasına yol açıyor’ deniyor. Burada iradeye tayin edici bir rol verilmek suretiyle ‘aşırı öznelciliğe’ düşülmüyor mu?

Politikaya ve kişilerin iradesine toplumların gelişmesinde belirleyicilik tanınabilir mi?

Kapitalizmin canlanmasından ne kastediliyor?"

Bugün dünya çapında ortaya çıkan modern revizyonizmin dikkat edilmesi gereken yanı ve özelliği şüphesiz ki onun içinde doğup geliştiği maddi ve tarihsel koşullardır, ve o ancak bu tarihsel dönemin kendine özgü geçiş dönemi koşulları çerçevesinde en iyi bir şekilde kavranıp açıklanabilir. Bu çerçeve içinde modern revizyonizmi incelemeye devam ederek yukarıdaki sorunlar karşısında açıklık sağlamaya çalışalım.

Modern revizyonizmin politikasının nihai hedefi göz ardı eden bir özellik taşıdığını belirtmiş ve dünya çapındaki politikalarının dünya devriminden vazgeçme anlamına gelebileceğini anlatmaya çalışmıştık. Geçiş. dönemi sorunları çerçevesindeki politikaları da esas itibarıyla sınıfsız toplumun inşası" olarak ifade edebileceğimiz nihai amacı göz ardı eden bir özellik taşır.

Bugün revizyonistler Sovyetler Birliği’nde sınıf farklılıklarını ortadan kaldırma, sınıfsız toplum inşa etme yolunda bir politika takip etmiyorlar.

Onlar bir yandan yığınlann ideolojik ve kültürel yönden eğitilmeleri çabalarını ve dolayısıyla sosyalizmi inşa mücadelesinin bu yanını ihmal etmekte, bunun yerine yığınlann depolitizasyonu şeklinde bir uygulama sürdürmektedirler.

Diğer yandan onların ekonomi politikaları da esas olarak Sovyet toplumunda sınıf farklılıklarını azaltacak sınıfsız toplum hedetlerine ulaştıracak bir yönde olması gerekirken, tam tersine bir özellik göstermekte; "güncel sorunlara çözüm getirmek, üretimi artırmak ve ekonomiyi rasyonelleştirmek gibi" sebeplerle yürütüldüğü ifade edilen uygulamalarla, toplumdaki sınıf farklılıkları azalacağına artırılmakta, toplumun gelişim doğrultusu saptırılmakta ve böylece Sovyet toplumu adeta bir "tüketim toplumu" olma yönünde gelişmeye, çürümeye sevkedilmektedir.

Bütün politikalara; ekonomik "reform"lara, teşvik ve primlerin ağırlıklı olarak kullanılmasına revizyonist bir öz veren, esas bu noktalardır.

Zira ekonomik uygulamaların muhtevasını açıklayan şey onun hangi politikaya hizmet ettiği, hangi doğrultuda kullanıldığı meselesidir.

NEP dönemi uygulamaları için (Yeni Ekonomik Politika -1920’lerde Sovyetler Birliği’nde tarımsal alandaki bazı sorunları çözme amacıyla yürütülen uygulama-), "Bu kapitalizmin geri getirilmesidir" diyenlere karşı "Hayır" diye cevap veriyor Stalin. "NEP, partinin politikasıdır. Sosyalist unsurların kapitalist unsurlarla mücadelesini uygun gören ve sosyalist unsurların kapitalist unsurlara karşı zaferini hesap eden politikasıdır". (Stalin, Leninizmin İlkeleri). (Burada, herhangi bir kapitalist unsurun varlığını kapitalizmin varlığının kanıtı olarak ileri süren baylarla artık tartışmaya gerek kalmadığı açıktır).

Partinin toplumu ileriye doğru geliştirmeye yönelik politikaları, bazı nedenlerle geri çekilmeleri gerektirebilir. Bu arada teşvik ve primlere de başvrulabilir. Bu değildir esas önemli olan. Önemli olan, çalışmanın teşvikinde parasal ödüllerin kullanılmasının azalma yönünde olması yerine artmasıdır ve H. Magdoff’un belirttiği gibi, "parasal ödüllerin geniş bir şekilde kullanılmasıyla, iktisadi hayatın her düzeyinde yerleşen hiyerarşik düzen toplumdaki farklılıkları büyüten ve sürdüren bir insan ilişkileri düzenini yaratır ki, bu farklılıklar fabrika ve büroda iş bölümü gereği olarak emir veren ve uygulayanlar arasında olmaktadır".

Böyle bir durumda, parti politikasının revizyonist bir karakter  taşıması halinde nasıl bir gelişme ortaya çıkabilir? Geçiş döneminin hakim özelliği, işçi sınıfının iradi eylemiyle yukarıdan aşağı sosyalizmin inşa edildiği bir tarihsel süreç olmasıdır. "Proletarya diktatörlüğü eski toplumun güçlerine ve geleneklerine karşı hem kanlı hem kansız, hem şiddete dayanan hem barışçıl, hem askeri hem iktisadi, hem pedagojik hem yönetsel inatçı bir mücadeledir" diyor Lenin. "Milyonlarca ve on milyonlarca insandaki alışkanlığın gücü en korkunç güçtür. Mücadelede döğülmüş demirden bir parti olmadan, böyle bir mücadeleyi başarıyla sürdürmek olanaksızdır" (abç) (Lenin, Sol Komünizm).

Böyle bir parti olmadığı, partinin revizyonist bir politika izlediği bir durumda; "proletarya diktatörlüğü denen o inatçı mücadelenin başarılı bir şekilde sürdürülemediği" bir durumda toplumsal gelişme ne yönde olacaktır? Toplum, herşeye rağmen toplumların "diyalektik materyalist gelişimi doğrultusundaki" "sosyalizme doğru ilerleyişine" devam mı edecektir?

Şüphesiz ki hayır! Şüphesiz ki proletarya partisinin doğru politikasının, "yönetsel, askeri, iktisadi, pedagojik mücadelesinin" yürütülmediği koşullarda kapitalist unsurlar, burjuva alışkanlık ve gelenekleri, burjuva eğilimleri canlanmaya başlayacak ve "geriye doğru" işleyen bir süreç meydana gelecektir.

Bu süreç bizahiti kapitalizmin kendisinin değil ama kapitalizme geçme olasılıklarının güç kazandığı bir süreçtir. İşte bu sebeplerle "revizyonistler içte sosyalizmi uygulamamak suretiyle kapitalizmin canlanmasına yol açıyorlar".

Bu tesbitin ‘‘aşırı öznelcilik’’ le bir alakası  olmadığı açıktır.

Marksizmin tarihsel gelişmeyi kavraması ne insan iradesinin rolünü reddeden kaba ibir gerekirciliğe (determinizm) dayanır, ne de sadece insan iradesinin sonucu olarak gören voluntarizme (iradecilik). ‘‘ Marksist devrim teorisi hem determinist hem de volontaristtir (İradeci). Bu ikili yön diyalektik bir bütün oluşturmaktadır.’’ (M.Çayan) İradi subjektif faktörler karşısında maddi temelin nihai belirleyiciliği materyalizmin idealizm karşısındaki ilk esaslı mevziidir. İlk kavranılması gereken noktadır. Ve yine evet, toplumsal sistemlerin diyalektik gelişmesi son tahlilde insan iradelerinden bağımsız bir doğrultu, ileriye doğru bir doğrultu izler. Marksizmin tarihsel materyalist tezlerinin politikasının önceliğini savunan görüşlede aksine politik etkenlerin en sonunda ekonomik yapı tarafından belirleneceği şeklindeki çözümlemesini doğru olarak kavrayabilmek için herşeyden önce şu noktalara dikkat edilmesi gerekir.

İlk olarak; bu çözümleme tarihsel gelişimin genel doğrultusu için geçerlidir. Tarihi gelişmenin her anına mekanik bir şekilde uygulanamaz. ·

İkinci nokta; politlk etkenler ekonomik etkenler karşısında fonksiyonsuz bir unsur değildir, aksine aktif bir unsurdur.

Üçüncü olarak (ki bu husus ilk iki hususun sonucu olarak ortaya çıkmaktadır); politik etkenlerin ekonomik yapı üzerindeki rolü, toplumların geligme aşamalarının değişik aşamalarında farklı bir etkiye sahip olur.

Bu hususları dikkate almak suretiyle diyebiliriz ki bir toplumun sosyalizme doğru ileri mi gideceği yoksa kapitalizme doğru geriye mi gideceği sorunu -bütün bir geçiş dönemi için-politik üst yapının fonksiyonları ile ilgilidir. Politik etken bu dönem için belirleyicidir.

Ancak bu etki de geçiş döneminin başından sonuna kadar aynı düzeyde kalmaz. Sosyalizmin inşasının ileri dönemlerinde politika karşısında ekonomik etmenler giderek artan bir etki gösterirler. Başlangıçta toplumun sosyalizme doğru gelişmesini ekonomik faktörlere rağmen politik üst yapı tayin eder. Sosyalist ekonominin inşası ilerledikçe ekonomi ile birlikte fakat yine politik etkenler tayin eder. Geçiş döneminin sonuna kadar azalan bir eğilim seyretse de politik üst yapının belirleyiclliği devam edecek, dönemin tamamlanmasından sonra ise politika ile ekonomi arasındaki bu ilişkiler kombinezonu tersine dönecektir. Geçiş dönemi sürecinde ekonomik alt yapı ile politik üst yapı arasındaki ilişkilerin doğru kavranılışı böyle olmalıdır (1). Bu bilgilerin ışığında, Sovyetler Birliği’nde "revizyonist politikaların kapitalist unsurların canlanmasına yol açarak bir geri dönüş siirecini oluşturduğu" şeklindeki çözümlememizin "aşırı öznelcilik" değil, tam tersine Marksist bir tahlil olduğunu söyledikten sonra tartışmayı sürdürerek konunun daha da açılmasına çalışalım.
·
"Bugün Sovyetler Birliği’nde revizyonizmin iktidarda olduğundan söz ediliyor. İktidar ve hükümet kavramları aynı değildir. Bugün Sovyetler Birliği’nde revizyonist bir hükümetten sözetmek, asıl iktidarın ise  proletaryaya ait olduğunu söylemek doğru olmaz mı"

"Hükümet" ile "iktidar"ın farkı kavramlar olduğu doğrudur. Hükümet, siyasi iktidar araçlarından bir tanesidir.

Ancak bugün Sovyetler Birliği’nde revizyonizmi partiye, dolayısıyla "ancak yürütme organlarına hakim olabilen bir klik" olarak görmek suretiyle gerçek iktidarın işçi sınıfına ait olduğunu ileri sürmeye olanak yoktur.

Her şeyden önce ortada bu iddiayı haklı gösterebilecek hiç bir betirtinin olmadığını söylemek zorundayız. Hatta tam aksine her şey; gerek revizyonizmin yirmi yıldır süren yerleşik, katıcı ve -tüm Sovyet politikaları üzerindeki etkin varlığı olgusu, gerek Sovyet revizyonizminin maddi temelleri konusundaki bilgilerimiz, böyle bir iddianın ileri sürülemeyeceğini ortaya çıkaran kanıtlar niteliğini taşır.

İlk olarak sadece hükümet ve parti üzerinde "sınırlı bir etkiye sahip olan bir eğilimin" yimi yıllık "proleter iktidarına" rağmen nasıl olup da etkinliğini devam ettirebildiği, nasıl tüm Sovyet politikalarını etkin bir şekilde yönlendirebildiği  sorularını açıklamanın güçlüğü ile karşılaşılacaktır ve hükümet ayrı -birbirleriyle çekişen güçler olarak ortaya çıktığı zaman, bu çelişkili durum uzun süre devam edemez. (Herhalde böyle bir tarihsel olayı açıklamak için şu "ünlü" halkın ve proletaryanın aldatılıp kandırıldığı(!) şeklindeki hikayeci mantığa başvuramayız).
"Hükümet" kendisiyle uyuşmadığı iktidara uymak zorunda kalır.

Öte yandan Angola, Vietnam gibi örnekleri (bu örneklerin Sovyet politikaları açısından belirleyici olmadığını yukarıda anlatmaya çalışmıştık) "revizyonist hükümetin proleter iktidara uymak zorunda kaldığının" bir kanıtı olarak ileri sürmenin de kabul edilebilir bir düşünce tarzı olmadığı ortada...

Ancak buraya kadar söylenenler hep "belirtilerle" ilgili şeyler. Konuyu önce proletarya partisinin pro1etarya diktatörlüğü üzerindeki rolünü kuramsal düzeyde inceleyerek, sonra da Sovyet revizyonizminin maddi temelleri konusunda biraz derinleşerek, bu noktaların açıklığa kavuşması hususunda belirtilerle uğraşmaktan uzaktaşabiliriz.

İkinci olarak gerçekte "revizyonist bir partiye rağmen proleteryanın iktidarı" iddiaları, herşeyden önce proletarya diktatörlüğü ile parti arasındaki ilişkilerin niteliğini göz ardı etmektedir.

Evet, proletarya diktatörlüğü parti diktatörlüğü olarak anlaşılamaz, bu ikisinin özdeşleştirilmesi doğru değildir. Bunları destekleyecek sayısız "alıntı"ya baş vurmak mümkündür. Ama Marksist ustalardan alınacak bu "alıntı"ların bir tekinde bile proletarya diktatörlüğünün "partisiz" ve"partiye rağmen" yürüyebileceği konusunda delil olabilecek en küçük bir ifade bulmak mümkün değildir.

Üstelik tam tersine, proletarya diktatörlüğü için partinin vazgeçilmez anlamı üzerine çok kesin ifadeler taşıyan sayısız alıntıya başvurmak mümkündür. Ancak, "proletarya diktatörlüğünün devam ettirilebilmesinin şartı olarak, proletatyanın diğer bütün sınıf örgütlerini ve siyasal iktidar araçlarını birbirine bağlayan bir düğüm noktası olarak, ve en başta tüm sınıfların, protetarya diktatörlüğünün, devletin ve bizatihi partinin kendisinin ortadan kaldırılacağı bir düzenin gerçekleştirilmest için olanı olmak üzere; prole·taryanın tüm sınıf siyasetlerinin yürütücüsü olarak partinin vazgeçilmez rolünü kanıtlamak için (Marksizm-leninizmin bu en temel ilkelerinin doğruluğunu desteklemek için) bir tek alıntıya bile gerek olmadığı kanaatindeyiz.

Evet, proletarya diktatörlüğü parti diktatörlüğü i1e eş anlamlı kabul edilemez, ve revizyonistler yukarıda sıralanan bütün noktalan gözardı ederek proletarya diktatörlüğünü parti diktatörlüğü olarak göstermeye çalışırlar! Ama biz biliriz ki; parti, proletaryanın sınıf düşüncesinin gerektirdiğinden ayrı bir siyaset izliyorsa, proletaryanın tüm sınıf örgütleriyle bağlarını koparmışsa ve bu arada siyasal örgütterle ve de devlet kurumlarıyla (özellikle polis ve ordu) proletaryanın bağları (zorunlu olarak) lkopmuşs  böyle bir durumda partiye ve onun ordu ve polis üzerindeki egemenliğine- rağmen proletarya diktatörlüğünün varlığından sözetmeye imkan yoktur! Anesk revizyonistler, proletarya diktatörtüğünün parif diktatörlüğü anlamına geldiğini ileri sürerek proletarya diktatörlüğünün varlığını iddia ederler!

Ve nihayet konunun özüne inerek Sovyetler Birliği’ndekt revizyonizmin somut bir incelemesi bizi yukarıdaki konularda sağlıklı bir açıklığa ulaştırabilir. Böyle bir yazının sınırlarını hayli aşan bu konu ile ilgili olarak şimdilik hiç değilse genel bir yaklaşım şeklinde bir anahtar verilmesine ihtiyaç var.·

1950 yıllannda Sovyetler Birlişi’nde "zuhur eden" modern revizyonizm, her şeyden önce doğup geliştiği -ona hayat veren- somut maddi koşulların; genel olarak geçiş dönemi, özel olarak Sovyetler Birliğfindeki geçiş dönemi koşullannın sorunlan içinde incelenilerek kavranılabilir.

Sovyetler Birliği’nde devrirnin sonrasında karşılaşılan ilk engeller geçilip devrim belirli bir oranda yerleştikten sonre büyük çaplı endüstrinin, makina üreien makinalar sanayinin kunılması çabaları, sosyalist ekonominin canalıcı bir sorunu olaral; görülmüştür. Devrimin ilk otuz yılında sanayide ve tarımda küçük üretimin tasfıyesi aşağı yukarı gerçekleştirilmiş, tarımda kolhozlar ve devlet çiftlikleri ağırlıklı olarak yerleştirilmiş, sanayide ise büyük çaplı endüstri  ABD’dekinin bir misli fazla bir yüzdeye ulaştırılmıştır.

Buna karşılık tarımda makinalaşmaya rağmen üretim artışı sağlanamamıştır. (Tek bir örnek: Buğday hasadı rekoltesi devrimin başlangıç yıllarındakinden daha fazla bir sayıya yükselememiştir).

Sanayide ise seçilen model -makina üreten mskinalar sanayinin önceliği- zaten yatırımların kısa sürede tüketim mallan arzına dönüşmesini sağlayamayacak bir nitelik taşımaktadır. (Burada herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermemek için hemen söyleyelim; bunlan söylerken Sovyetler’deki Lenin ve özellikle Stalin dönemlerini kapsayan ekonomik tercihlerin-sanayinin önceliği ve sanayide ağır ve büyük çaplı sanayinin önceliği- hatalı olduğunu ileri sürmüyoruz. Tersine bu politikaları doğru tercihler olarak görüyoruz.)

Bunlara savaş yıllarındaki ekonomik tahribat, fabrikaların ağırlıklı olarak savaş araç ve gereçleri, silah üretimine tahsisinin yarattığı sonuçlar da eklenince, üretimin artırılması büyük bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Bu noktada iki siyaset, iki farklı tercih betirmiştir ki bunlardan bir tanesi kişileri daha çok çalışmaya sevketmek için parasal teşvik, merkezi planlamanın gevşetilmesi (bürokratik mekanizmanın yumuşatılması), vb. kapitalist tekniklerin uygulanmasını öneren bir siyasettir. (Diğeri toplum çıkarları için bireysel çabanın artırılmasını teşvik eden "sosyalist yarışma" düşüncesi etrafında kümelenen kültür devrimi esprisidir.)

Kapitalist tekniklerin ağırlıkı olarak kullanılması eğilimindeki sağ düşünce genel olarak işletme yöneticileri, teknisyenler ve parti içindeki sağ unsurlar tarafından savunulmuştur. Bu iki eğilim arasındaki mücadele Stalin döneminde de sık sık görülmüş, sağ eğilimin partiye hakim olma olasılıklarının belirdiği her seferinde Stalin tarafından sert bir şekilde bastırılmıştır. Ama tam olarak hiç bir zaman sorun çözüme ulaştırılamamıştır.

Stalin sonrası dönemde bu mücadele hız kazanmış ve revizyonizmin 1956’da partiye hakimiyeti ile önemli bir dönemece ulaşmıştır. Kruchev revizyonizmi en yalın biçimde işletme yöneticileri ve teknokratların "sağ ideolojilerinin" partideki zaferinin ifadesidir.

Brejnev döneminin başlarında ve diğer bazı zamanlarda bu eğilim zaman zaman geri adımlar atsa da (ki Kruçhev’in işbaşından uzaklaştırıldığı dönem de bir çok revizyonist tezin ki bu arada halkın devleti, halkın partisi tezleri ile birlikte bir çok reform ilkelerinin- geri alınması anılabilir); 1956’dan sonraki sürecin esas özelliği, revizyonizmin etkinliğini ve tüm devlet organlarındaki hakimiyetini artırması yönünde olmuştur. Bugün Sovyetler Birliği’ndeki sürecin geldiği son nokta hakkında ayrıntılı bir bilgi sahibi olmasak da, bilinen iktisadi uygulamaların niteliği, sürdürülen politik çizgi, detant, barış. içinde geçiş; herşey artık sürecin başından beri tanıdığımız çizginin kendi hakimiyetini yerleşik bir hale getirdiği fikrini desteklemektedir.
·
"Geriye dönüşün tamamlanması, ,kapitatizmin yeniden inşası barış içinde mümkün müdür?"

Devrimci Gençlik dergisinin 8. sayısında bu konuda "sosyal emperyalizm teorileri" kastedilerek şöyle deniyor. "Onlar revizyonizmin iktidara geçmesi ile geriye doğru dümdüz bir hat izlenerek kolayca ve sessizce kapitalizme varılacağını savunmaktadırlar". 8. sayıdaki yazıda etraflı olarak incelenmeyen bu konu üzerinde duralım.

"Sosyalizmin inşasının ileri bir aşamasında geriye dönüş mümkün olmakta beraber ‘kapitalizmin’ basit bir yeniden inşası artık mümkün değildir" (Stalin). (Ancak açık bir emperyalist işgalin böyle bir olguyu sağlayabileceği söylenebilir). Bu yüzden, geriye dönüş böyle bir durumda ancak karmaşık bir süreç sonunda oluşabilir.

Bu sürecin esas    özelliklerini kısaca şu şekilde özetleyebiliriz. Birinci olarak, bu süreç düz olmayan bir yol takibeder.  Toplumun bağrında hala gelenekler, alışkanlıklar, küçük üretim ve küçük mülkiyet, düzeyinde de olsa varlığını devam ettiren burjuva eğilimler ve "kapitalist unsurlar", revizyonizmin partiye egemenliği nedeniyle gelişmeye uygun bir ortam elde etseler bile; bu, kapltalizmin alabildiğine  ve serbestçe yaygınlaşıp gelişebilceği bir ortam değildir. Proletaryanın, alt ve üst yapıdaki kazanılmış mevzileri, kapitalizmin gelişmesini güçleştiren maddi ve politik engelleri oluştururlar. Burada proletaryanın kapitalist sömürüden kurtulmuş olması gibi bir kazanılmış hak, özellikle anılmaya değer bir noktadır. Bunun yanında tiretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırılmış olması yine önemli bir noktadır. İşletme yöneticilerinin üretim araçları üzerindeki sınırlı tasarruf yetkisi, sınırsız tasarruf yetkisi sağlayan kapitalist mülkiyetle özdeşleştirilemez. Bu bakımdan "kollektif özel mülkiyet" şeklindeki bir çözümle bu noktanın, yani özel mülkiyetin yokluğunun yarattığı engel bertaraf edilmiş olamaz.

Bu gibi birçok nedenden dolayı, geriye dönüş kesikli, inişli çıkışlı, düz olmayan bir seyir izler. Önceki kısımlarda  açıkladığımız gibi, Sovyetler Birliği’ndeki revizyonizmin ortaya çıkışı sosyalizmin inşasının ileri bir dönemine rastladığı için, gerçi politik üst yapının belirleyiciliği esastır, ama- "volontarist" ögeler karşısında "determinist öğeler" belirli bir ağırlık, belirli bir etki gücüne sahiptirler. "Sosyal emperyalizm teorileri" determinist öğeleri gözardı ederek politikanın belileyiciliğini, politikanın tek tayin edici olduğu şeklinde anlayarak idealist bir tahlil getirmektedirler. Bu anlayışa göre ne zaman revizyonizm partiye hakim olursa, kapitalizm de gelmiş demektir. Çünkü hakim etken politikadır. Bu görüşün idealist karakterini Devrimci Gençlik dergisi çıkış bildirgesinde vurgulamıştır.

Tabii bu tahlil, revizyonizmle burjuva ideolojisini özdeşleştirmek gibi bir diğer sakat görüşü daha içinde taşımaktadır. Revizyonizm, burjuva görüşünün kendisi, doğrudan burjuva ideolojisi olarak ele alınarak revizyonistler burjuvazinin yerine konulmaktadır. (Analım ki revizyonist burjuvazi gibi terimler kullanıyorlar). Burada sınıflar analizi anlayışında ara sınıf ve tabakaları, ana sınıflarla özdeşleştirmek suretiyle ve yine iki ana ideolojiyi son tahlilde iki _ana sınıf menfaatine olacak düşüncelerle özdeşleştirmek suretiyle, "iki"ci bir dünya görüşüne tehlikeli bir yaklaşım göstermektedirler. Neticede tüm sınıf mücadelesi anlayışını iki çizgi mücadelesine indirgeyecek bir aşırı basitleştirme, tüm dünyayı ak ve karaya boyayan bir dünya görüşünün şaşmaz bir delilidir.

Yukarıda kısaca incelediğimiz işletme yöneticilerinin ve teknokratların bir burjuva olma eğilimi taşıdıkları doğrudur. Buradan hareketle onları burjuvazinin (burjuva sınıfının) yerine koymak mümkün olabilir mi? Revizyonizm işçi sınıfı içinde bir imtiyazlı tabakadan kaynaklanan (2), bir burjuva düşüncesi eğilimidir.

Buradan hareketle, revizyonizm burjuva ideolojisi olarak görülebilir mi? Cevabı Lenin’e bırakalım: "Tabiatta olsun, toplumda olsun bütün ayırım çizgilerinin itibari ve dinamik olduğu her fenomenin belli koşullarda kendi karşıtına dönüşebileceği, marksist diyalektigin temel kanunlarından biridir. Biri diğerine dönüşebilir diye (iki unsur) ararasındaki ayırımı dikkate almayanbr ancak sofistlerdir" diyor Lenin. "diyalektik çok kere -Yunan felsefesi tarihi buna örnektir-sofizme köprü olmuştur. Ne ki bizler yine de diyalektikçi olduğumuz içinı sofizmle mücadelemizde genel olarak bütün dönüşümleri inkar etmeyiz; sadece eldeki fenomeni somut durumunda ve gelrşme süreci içinde tahlil ederiz." (Lenin, Doğu’da Ulusal Kurtuluş Savaşlan, s.227)

Lenin’in sözlerinin "sosyal emperyalizm teori"lerinin felsefi karakteri hakkında aydınlık bir öğreticiliğe sahip olduğu kuşku götürmez şekilde ortada!

İkinci olarak, kapitalist unsurlann canlanmasını getiren bu, geriye dönüş sürecinin kapitalizme geçişle sonuçlanması mümkündür, fakat mutlak değildir. Sürecin mantıki seyrini izlemesi sonucunda anonim şirket mülkiyeti şeklindeki özel müikiyetin yeniden inşasının ve kapitallzmin egemenliğinin ortaya çıkması mümkündür. (Fakat tersine, yeniden ilerlye doğru bir gelişmeye yönelmesi de pekala mümkündür)(3). Hemen işaret etmek gerekli ki, artık böyle bir durımda revizyonizm, revizyonizm olmaktan çıkar. Geriye dönüş süreci, geriye dönüş süreci olmaktan çıkar. İşletme yöneticileri ve teknokratlar bir üsbaka olmaktan çıkar. Kapitatizm ve burjuvazinin sınırsız egemenliği gündeme gelir.

Üçüncü olarak ise, böyte bir gelişme ancak ve ancak bir niteliksel değişim ile mümkündür, kapitalist unsurların canlanması şeklindeki nicel birikimler böyle bir değişimi kendi başına sağlamaya yetmez. Bu nitelik değişiminin şiddete dayanan bir karşı devrimle gerçekleşmesi zorunludur. İşçi sınıfının iktisadi ve siyasi kazanılmış haklarının revizyonizmin yarattığı ortam içerisinde gelişen ve canlanan burjuva unsuzlar tarafından tamamen fethedilmesi ve işçi ve emekçi yığınlarının kapitalist sömürüsünün yeniden inşaası, işte bu keskin dönemeç anı, işçi ve emekçi yığınların dolaysız direnişlerinin en yüksek noktalara ulaşacağı ve dolaysız patlamaların kaçınılmaz olduğu bir andır.

Ve şiddet, en özgün ifadesiyle şiddet gündemdedir. Niteliksel değişikliklerin sadece nicelik birikimleriyle oluşabileceği görüşü, toplumların gelişmesinin diyalektik materyalist kavranılışının bu en kaba inkarı "sosyal emperyalizm teorileri"nin Marksizme ters düştükleri sayısız durumlardan sadece bir tanesidir.
·
" ‘Bugün Sovyetler Birliği’nde revizyonizmin egemenliği dünya devriminin önünde duran en büyük engeldir’ derken ne kastediliyor? Aynı şekilde ÇKP’nin konumu için ne deniyor?’’

Hemen, söylemeliyiz ki burada, Sovyetler’in bir karşı-devrimci güç olarak dünya devriminin engeli olduğu söylenmiyor. (Revizyonizmle sosyalizm arasındaki çelişmeyi, sosyalizmle emperyalizm arasındaki çelişmeden farklı türden bir çelişme olarak kabul ettiğimizi, daha önce defalarca yazdık). Sovyetler Birliği’nin dünyada uzun yıllar sosyalist sistemin öncüsü olması ve dünyadaki tüm sosyalist güçler üzerinde etkin olması, revizyonizmin dünya çapında etkin bir güç olarak dünya devrimini engelleyen baş faktör haline gelmesine yol açmaktadır. Bu gerçek, ülkemiz devrimi açısından yarattığı sonuçlarıyla bugün gözle görünür bir şekilde ortadadır.

ÇKP’nin temsil ettiği sapma, belki ulusal kurtuluş savaşları karşısındaki tavırlarıyla daha çarpıcı bir olumsuzluğu gözönüne getiriyor. Sovyetler Birliği’ndeki revizyonizm ve yarattığı sonuçların tespiti konusu, bizim ÇKP tarafından bugün savunulan görüşler karşısındaki ayrılığımızın başlangıç noktası olmaktadır. Bu tespitle birlikte, ÇKP görüşleri bu tespiti yaparken yapılan hataların derinleştirilmesiyle çok önemli boyutlara ulaşmaktadır. Onların bugün sürdürdükleri üçüncü dünya siyaseti, Sovyetler’in savunduğu "Kapitalist Olmayan Yol" tezlerinin çok açık bir uygulamasıdır.

Onlar Sovyetler Birliği ile aralarındaki ayrım noktalarını çıkış noktası yaparak, reaksiyoner karakteri çok açık bir şekilde görülen bir siyasi çizgi oluşturmuşlardır. Bir tek örnek ele alalım: 1960’da Sovyetler’in Çin’deki tüm teknisyenlerini geri çekerek çok önemli sanayi yatırımlarının inşasını engellemeleri sonucunda, "kendi gücüne güven" siyasetini ortaya atmışlardır. Reaksiyoner bir tutumun ortaya çıkardığı bu görüşler açıkça milliyetçi bir öz taşımaktadır. Bu milliyetçi tavır burada kalmamakta, bütün Çin siyasetine yansımaktadır. (Ülkemizdeki ÇKP taraflısı fraksiyonların; ordunun siahlanması, milli savunmanın güçlendirilmesi, Dördüncü Ordunun Sovyetler sınırına yığılması gibi siyasetlerini hatırlamak yeter!).

Yine anti-Sovyet olan her akımda desteklenecek birşeyler bulunması onları dünyadaki tüm gerici akımlara tehlikeli bir şekilde yaklaştırmakta ve ÇKP siyasetlerinin niteliği açısından çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır. Aynca ÇKP yanlısı eğilimler de ülkemizdeki devrimci mücadele karşısında olumsuz ve gerici bir rol oynamaktadırlar.

Ancak unutmamak gerekir ki, hem dünya çapında hem de ülkemiz açısından Sovyetler revizyonizmi hakim sapma eğilimini temsil ediyor. Bu, diğer tarafın tercihi için bir sebep olamayacağı gibi onun tehlikesiz bir sapma olarak görülmesine de yol açamaz.

Deniyor ki "Bir üçüncü yol yoktur. Ya bir tarafı tutacaksınız, ya da diğer tarafı. Ya bizden olacaksınız, ya da onlardan", Biz buna karşılık her iki tarafın da eninde sonunda ya bizden yana, ya da burjuvaziden yana (ya devrimden yana, ya karşı-devrimden yana) olacaklarını söylüyoruz. Sınıf mücadelesinin keskinleşmesi, her çizgiyi bu nihai tercih noktasıyla karşı karşıya bırakacaktır.
 
 

 


(1) Şimdi bazıları, "sözü bu kadar dolaştırmakta’’ (!) bir mana bulamıyacak ve "bütün bir soayalizm döneminde politik üst yapının belirleyiciliğini" söylemeyi her şeyi çözmeye yeterli görecektir. "Mademki politik üst yapı belirleyici, ve revizyonizm iktidara geçti ve de revizyonizm zaten burjuva ideolojisi; o halde burjuvazi iktidara geçmiş, kapitalizm geri gelmiştir". Bu türden dogmacı kafa yapılarının devrimin sorunları karşısında getirebilecekleri hiçbir şey yoktur.

Sayısız alıntılar içinde güncel sorunlara çözüm getiren cümleleri boş yere arayıp duracak, bunu yaparken tetrar tekrar ezberledikleri alıntıların bile anlamlarını göremeyecek bir "şaşkınlığın" içinde dönüp duracaklardır.

(2) Bu noktada da "revizyonizm burjuvaziden kaynaklanır" diyerek bu konuyu da çarpıtmaktadırlar.

(3) Böyle bir gelişmeyi bir kültür ihtilalininin sağlaması pekala mümkündür.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org