Emperyalizme ve Oligarşiye karşı
DEVRİMCİ GENÇLİK


 

Modern revizyonizm ve
Sovyetler Birliği’nde
geri dönüş sorunları
üzerine

Devrimci Gençlik. Sayı 3, 29 Aralık 1975

"NİHAİ ZAFERİN, ANCAK DÜNYANIN BÜTÜN İLERİ ÜLKELERİ PROLETARYASI TARAFINDAN KAZANILABİLECEĞI MUHAKKAKTIR...

FAKAT EN BAŞTA DOĞU MİLLETLERİ OLMAK ÜZERE BÜTÜN EZİLEN SÖMÜRGE MİLLETLERİN EMEKÇİ HALKLARININ YARDIMI OLMAKSIZIN İLERİ ÜLKELER PROLETARYASININ BAŞARIYA ULAŞAMAYACAĞINI GÖRÜYORUZ". (LENİN)

 
 

Son yıllarda bütün dünyada ve ülkemizde en çok tartışılan konulardan bir tanesi ÇKP ve SBKP arasında 1960’larda başlayan polemikler ve bu durumun sosyalist blokun parçalanmasıyla sonuçlanması. Dünya çapında gelişen bu olay ilk defa, 1963 yılında ÇKP tarafından.kamuoyuna açıklanan ünlü mektupla su yüzüne çıktı. Bunu karşılıklı yazılan mektuplar ve suçlamalar izledi. O zamandan beri olayın gelişmesi, bugün dünya çapında varolan manzarayı ortaya çıkardı. Çin, Sovyetler’i, geri dönüşün tamamlandığı tespitine dayanarak emperyalistlikle-faşistlikle suçlarken; Sovyetler, Çin’e karşı uluslararası provokasyon çizgisi(!) "eleştirisini" yöneltiyor. İş, artık ideolojik tartışma platformundan çoktan çıkmış, politik ve askeri tavırlar seviyesine yükselmiştir. Çin, uluslararası planda politikasını iki süper devlete karşı olma esasına oturtuyor. Uluslararası plandaki bu durum, uluslar planında da şiddetle yansıyor. ülkemizde de bir süreden beri uluslararası durumun bir izdüşüınü niteliğinde "sol"lar arasında, faşistlik, emperyalist ajanlığı, provokatörlük gibi sıfatlarda ifadesini bulan bir "kavgaya" tanık oluyonrz.

Nedir bu olay?

Bu olay karşısındaki tavrımız nedir?

1

MODERN REVİZYONİZMİN ORTAYA ÇIKIŞI

Sovyetler Birliği’nde Kruşçev yönetiminin işbaşına gelmesinden sonra revizyonist eğilimler hızla gelişmeye başladı ve SBKP 20. Kongresi’nde bir dizi revizyonist tez kabul edildi. Bu tezler arasında özellikle belirtilmesi gereken, Sovyetler Birliği’nde sınıfsız topluma geçildiği iddiasıdır. Bu nedenle proletarya diktatörlüğüne artık son verilmiş, "halkın devleti" kurulmuştu; işçi sınıfı, öncülüğünü diktatörlükten başka yollarla sürdürecekti. Proletarya partisi halkın partisi haline dönüşmüştü. Barış içinde sosyalizme geçiş imkanları kuvvetlenmekteydi. Çağdaş şartlar altında sosyalist ülkelere ve partilere düşen merkezi görev, bir termonükleer savaşı önleme meselesiydi. Sosyalist sistem dünya devrimi üzerindeki başlıca etkiyi iktisadi gelişme örnekleriyle yapardı, vb. Bu revizyonist tezlerin ileri sürüldüğü 1956 yılından itibaren sosyalist sistem içi sürtüşmeler başladı. Ayrılıklar esas olarak 1963 yılına kadar "açığa vurulmadı" ama, tartışmalar ve anlaşmazlıklar sürüp gitti, Anlaşmazlık ve tartışma konuları arasında Tito revizyonizmine karşı takınılacak tavır, savaş ve banş sorunları ve ulusal kurtuluş savaşları yer almaktaydı. Tartışmaların sürdüğü sıralarda, 1957 bildirisi ve 1960 deklerasyonu bütün taraflarca imzalandı. Sonradan iki taraf da diğer tarafı bu bildirilere uymamakla ve ihanetle suçlayacaktı.

1961 yılında Sovyetler Birliği 1957’den beri SBKP revizyonizmine muhalefet eden Arnavutluk’la diplomatik ilişkilerini kesti. AEP, muhalefetini Yugoslav revizyonizmine karşı takınılacak tavır ve ÇKP i1e Sovyetler arasındaki sürtüşmeler üzerine kurmuştu.

1963’te karşılıktı olarak açıklanan ünlü mektuplarla tartışmalar dünya önünde açığa çıktı. İki taraf da birbirini komünist ülkelerin birliğini parçalamak ve "aramızdaki ayrılıkları" düşman önünde açığa vurmakla suçladı. Bu sosyalist blokun parçalanmasının ilk dönemeci oldu(1) .

Bu şekilde doğan ve gelişen bu olayın günümüzde kazandığı biçim ise kısaca şöyle özetlenebilir: Bütün dünya "solu" içinde ayrı partilerde toplanmaya varan bir kutuplaşma olmuştur. ÇKP bugün Sovyetler Birliği’nde geriye dönüşün tamamlandığını ve Sovyetler’in bütün dünya gericiliğinin baş teiıısilcisi haline geldiğini ileri sürüyor ve faşistlikle suçluyor. Yer yer Çin görüşlerini benimseyenlerce, Rusya’ ya katşı ABD ile bile birlik olabiliriz denebiliyor (esas olarak, baş gerici ve Nazi Almanyası benzetmeleri bu görüşü içeriyor). SBKP’nin ideolojik ve politik planda söyledikleri ve yaptıkları ortada!

Bu konuda bugünkü tavrımızı açıklamaya geçmeden önce bir konuya daha değinmek istiyoruz: Sosyalist blokun parçalanması konusunda odak noktası olarak Sovyet revizyonizmini aldık. Bu kadarı yeterli bir açıklama sayılmamalıdır. Herşey çok iyi bir şekilde giderken, birgün bir revizyonizmin peydahlandığını ve herşeyi bozduğunu düşünmek ve ondan sonra olan herşeyi bununla açıklamak yeterli-bilimsel bir açıklama olamaz. Bu nedenle konuyu daha geniş bir perspektifte ele almak ve geçiş döneminin özgün sorunlarıyla birlikte incelemek, bu konuda daha geniş bir bakış açısı ve doğru bir yaklaşım getirebilecektir. Bu konuya burada yeri geldikçe değinmekle yetineceğiz.

Önce bu sonın karşısındaki tavrımızı ve yerimizi ortaya koymaya çalışacağız. Sonra da bu konuyla ilgili sorunlardan bazıları hakkındaki düşüncelerimizi açıklamaya gayret edeceğiz.
 

2

"TARAFSIZ" YA DA "ARADA" DEĞİLİZ

Uluslararası "sosyalist hareketin" bugün içinde bulunduğu durum karşısında alınacak tavır önem taşıyor. "Bu konu bizim meselemiz değildir, bizim meselemiz başkadır" düşüncesinin devrimci bir tavır olmadığı tartışmasız olarak ortadadır. Devrimci hareket herşeyden önce uluslararası bir harekettir. Hele emperyalizmin dünya çapında çöküşe doğru hızla ilerlediği bugün, sosyalist hareketin uluslararası plandaki sorunları bir kez daha önem kazanıyor. Buna ilaveten uluslararası sosyalist hareket ulusal plandaki hareketlere de şiddetle yansımaktadır ve bu durum bugün artık burjuva basından bile rahatlıkla izlenebilir. Bir nedenlerle sorun karşısındaki kayıtsız tavır bizi ancak devekuşunun durumuna sokar.

Tavır ne olmalıdır? "Kamplar"dan birini doğru, birini yanlış olarak görmek, bugünün koşullarında doğrunun yanında yanlışa karşı tavır almayı gerektirir. Ancak böyle bir yanlılık bir ön şartı gerektirir. Ki, o da bir tarafı doğru olarak görmektir. Aksi halde, yanlardan ikisini de doğru görmeyen bir görüş, zorunlu olarak üçüncü bir kampı ifade eder. Bu üçüncü taraf için "tavırsızlık" ya da "ara akım" gibi sıfatlar sübjektif ve izafi bir değer taşırlar.

İşte biz iki taraftan birini tamamen doğru bulan anlayışın sonucu olan "taraflılık" içinde olmadığımızı söylüyoruz, bunun sonucu "açıkça Çin’in bulunduğu kampta yer almak" diye ifade edilen tavır bizim kanımıza göre, bağışlanmaz bir yanlışa karşı başka yanlışları seçmekten ibaret oluyor. Revizyonizme karşı tavrımız açıktır, ama ona karşı ileri sürülen iıir tavırla aramızda farklar vardır. Bunlar önemsiz sayılamayacak farklılıklardır. Uluslararası sosyalist hareket içinde ÇKP tarafından belirlenen "çizgi"nin, bazı evrenseI doğrularla beraber, içinde birçok önemli yanlış taşıdığını göri.iyoruz. ÇKP 1963’te sorunları çok daha doğru olarak ortaya koymuştu. Bugün bu ilkelere ters düşmektedir. Kimse bize revizyonistlerin bağışlanmaz günahlarını kendi oportiznistliğinin mazereti olarak sunmaya kalkmasın! Bu konudaki görüşlerimizi ileride yeri geldikçe açıklamaya çalışacağız. Ama sonuç olarak şunu söylemeliyiz: Uluslararası düzeyde doğru çözümün, bu ikilemin dışında olduğu inancındayız.

Bu nedenlerle tavrımız ne "arada" bir tavırdır, ne de "tarafsızlık"tır. Geçmişte, bu konudaki görüşlerimizi günün koşullarına uygun bir tavır olarak değerlendiriyoruz. Ama bugün bu tavrın yeterli olduğu inancında değiliz, Bugün revizyonizmle kendi aramızda somut ve net bir çizgi çekmek büyük bir ihtiyaçtır. (Tabi ki, bu kendisinden bâşka herkese revizyonist demek değildir). Bu çizgi hem uluslararası revizyonist çizgi karşısındaki net tavnmızla, hem de ülkemiz devriminin somutu üzerindeki tavnmızla belirlenmek zorundadır. "İşçi sınıfı tecrübe kazanmak durumundadır; şöyle ki, proleter devırimi başgösterdiği anda revizyonistlerin tavrının bugünlerle kıyas edilemeyecek kadar keskin bir ayrılık kazanacağı ortadadır" (Lenin). Aksi halde özellikle Çin politikasının uyandırdığı reaksiyonun sağa kaymalar yaratmasının, ülkemizdeki revizyonist eğilimlerin güçlenmesinin ve işçi sınıfı bilincinin körletilmesinin önüne geçilemez.

Gençlik içinde sorun, kendisini iki super devlete karşı aktif mücadele anlayışının geliştirilmesiyle somutluyor. Gençlik kendi somut hedefleri doğrultusunda değil de, sosyal emperyalizm mihveri etrafında birliğe çağırılıyor. Biz bu tavrın gençliğin anti-faşist, anti-emperyalist mücadele anlayışını baltalayan bir tavır olduğuna, gençlik hareketinin birliğine darbe indirecek bir işleve sahip olduğuna inanıyoruz. Konu üzerinde bu derece durmamızın ve Türkiye solu ile ilintili olarak açmaya çalışmamızın amacı da bir anlamda böylesi bir anlayışın kaynaklanış noktasını tespit edebilmektir. Yoksa bu soruna bir gençlik dergisinde nihai bir çözüm getirmek ve son sözü söylemek gibi bir "iddia" içinde değiliz.

3

İDEOLOlİK MÜCADELE ÜLKEMİZ DEVRİMİNİN TEMEL SORUNLARINDA YOĞUNLAŞMALIDIR

Devrimci olmak için Marksizm-Leninizm’i bilmek, evrensel tezlerini kabul etmek yetmez. Böyleleri ancak iyi bir Marksolog olabilirler. "Fakat Marksizm, teorinin önemini eylemine rehberlik edeceği için belirtir. Elimizdeki doğru bir teori üzerine sadece gevezelik eder, evirir, çevirir, oyuncak gibi oynar, pratiğe koymazsak, bu teori ne kadar iyi olursa olsun önemsizdir" (Mao, Pratik Üzerine). Teori, devrimci eyleme yol gösterici olmalıdır. Elimizdeki fenerle yolumuzu aydınlatmalıyız. Feneri önüne doğrultacağına, gözüne tutan kişi körden farksız olur. Marksizm-Leninizm’in evrensel gerçeklerini tekrar edip duran kişinin feneri gözüne tutan adamdan ne farkı vardır?

Marksizm-Leninizm, devrimci pratiğe nasıl yön verir? Evrensel teorik doğrular hayata nasıl uygulanır? Teori ve pratik arasındaki doğru ilişki nasıl kurulmalıdır?

"Ama evrensel-genel ilke aynı kalırken, proletarya partisinin uygulamasına göre, değişik şartlar altında, değişik şekillerde ifadesini bulur" (Mao, Çin’in özellikleri ve Devrimci Savaş). Bu makalesinde Mao, evrensel ilkelerin bir ülkenin somut şartlarına nasıl uygulanacağının üstün bir örneğini verir. Yine aynı konuda Lenin’in şu sözleri de oldukça öğreticidir: "Sadece belli bir toplumun istisnasız bütün sınıfları arasındaki ilişkilerin tümünün nesnel bir değerlendirmesi ve dolayısıyla da o toplumun eriştiği nesnel gelişme düzeyinin ve o toplumun diğer toplumlarla olan ilişkilerinin değerlendirilmesi, öncü sınıfın doğru taktikleri için bir temel olabilir". Bize göre Türkiye Solu’nun 50 yıllık geçmişinde, teorinin Türkiye’nin somut şartlarına bu anlayışla uygulanması hemen hemen hiç söz konusu olmamıştır. Bir yandan evrensel gerçekler çarpık ve sakat bir şekilde ele alınmış, bu evrensel doğruların Türkiye somutuna bilimsel bir uygulaması yolu hiç tutulmamıştır. Teori, Marksizmin kaba gerçeklerinin aktarmacı bir anlayışla tekrarlanıp durmasından ibaret birşey olarak görülmüş, pratikte de soyut bir sosyalizm ve yoksulluk edebiyatından öteye gidilmemiştir. 1970’lerde devrimciler önce Marksizmin evrensel doğrularının çarpıtılmasına ağır bir darbe indirmişler, bu evrensel gerçeklerin Türkiye somutuna uygulanmasıyla, Türkiye’ye özel yolun ortaya çıkartılması konusunda önemli adımlar atmışlardır. Ama açıktır ki, bu yolda alınacak daha çok mesafe vardır.

İşte bu nedenlerle ideolojik mücadele, Marksizmin evrensel gerçeklerinin Türkiye devriminin teorik ve pratik sorunlarının çözülmesine rehberlik etmelidir. Bunun için ise, Marksizmin ışığında dünyaya doğru bir bakış ve ülkemizin somut şartlarının doğru bir çözümlemesi gerekiyor. Bu nedenle, ideolojik mücadele ülkemiz devriminin sorunlarında yoğunlaşmalıdır. Çin-Sovyet polemiklerinin dar sınırlarına hapsedilmemelidir(2) . "Asıl sorıın bugün her ülkenin proleter devrimcilerinin, bir yandan oportünizme ve ‘sol’ doktrinciliğe karşı mücadelenin temel hedeflerinin-ilke hedeflerinin- bilincine varmaları ve öte yandan da bu mücadelenin her ülkede, o ülkenin ekonomisinin; siyasetinin, kültürünün, ulusal bileşiminin (...) özel karakterine uygun olarak bürüneceği somut örneklerini değerlendirmeIeridir" (Lenin).

4

GEÇİŞ TOPLUMLARlNDA KAPİTALİZME GERİ DÖNÜŞ MÜMKÜNDÜR

Tarihte üretim tarzları arasında bir geriye dönüş sosyalist devrimlere gelinceye kadar görülmez. Tarihin gelişimi daima ileriye doğru olmuştur. Kısa dönemli zikzaklar ve iniş çıkışlar bu anlamda bir geriye dönüşü ifade etmezler. Örneğin burjuva devrimlerinden sonra aristokratların ve feodallerin iktidara gelişleri bu anlamda bir geriye dönüş örneği olarak getirilemez. Olsa olsa tarihin düz bir çizgi izlememesine zayıf bir örnek olabılir. Tarihin düz bir çizgi izlememesi ise, Sosyalizmden Kapitalizme geriye dönüşün yeterli bir teorik gerekçesi asla olamaz. Sosyalizmden kapitalizme geri dönüşü mümkün kılan, sosyalist devrimin diğer devrimlerden farklı niteliğidir. Diğer bütün devrimler, alt yapıdaki belirli seviyeye kadar yükselen yeni üretim ilişkilerini takip eder. Artık bu noktadan sonra, politik-hukuki alanlardaki duraklama ve geriye dönüşler niteliksel bir geriye dönüşü gerçekleştirme imkannıdan yoksundurlar. Zira tarihte nihai belirleyici -esas etken- iktisadi yapıdır.

Bu noktadan hareketle, revizyonistler sosyalizmden kapitalizme geriye dönüşü reddederler. Madem ki şimdiye kadar hiç olmadı, o halde şimdiden sonra da olmaz. Mademki kapitalizmden feodalizme geriye dönülmedi, sosyalizmden kapitalizme geri dönülmez. Bu düşünceler eğer bir gerçeği saklama gayretinin ifadesi değilse, karanlıkta yüksek sesle söylenen bir türküdür.

Sosyalizmden kapitalizme geriye dönüşü mümkün kılan, kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecinin özgün karakteridir. Diğer bütün devrimlerin aksine, sosyalist devrim bir başIangıçtır, "aşağıdan yukarıya doğru devlet mekanizmasının parçalanarak iktidarın ele geçirilmesi ve yukarıdan aşağıya sosyalist üretim ilişkilerinin inşasıdır".

İktidarı işçi sınıfının ele geçirmesinden sonra, burjuvazi tamamen yok edilmemiştir, burjuva ideolojisi, ahlakı ve geleneği devam etmektedir. Küçük üretim ve özel mülkiyet uzun bir dönem varlığını devam ettirmektedir. Sosyalist üretim ilişkilerinin yukarıdan aşağı örgütlenmesi, işçi sınıfı iktidarının bilinçli-iradi eylemi ile olmaktadır. Bu iradenin sakatlanması ileriye doğru -sosyalizme doğru- gelişmeyi keser. Bu halde geriye dönüş kaçınılmazlaşır. Bu kesilme, sosyalist devrimin hemen ertesinde direnişini devam ettiren burjuvazinin doğrudan bir karşı-devrimiyle olabileceği gibi, revizyonizmin iktidarı aracılığıyla dolaylı bir yolla da olabilir. Devrimin ilerleyen dönemlerinde ise burjuvazinin direnişi esaslı ölçüde kırılmış olduğu için doğrudan bir karşı devrim ihtimali azalırken, revizyonizmin iktidarı aracılığıyla bu iradenin sakatlanması olasılığı devam eder ve hatta artar. İşte bütün bu biçimler, içinde bulunulan koşullara göre geriye dönüş yolunun farklı, basit ya da karmaşık süreçlerini yaratırlar.

Açıkça karşı-devrimci bir iktidar başka, yine özünde burjuva ideolojisi olan revizyonist bir iktidar başka süreçleri yaratır. Biri doğrudan kapitalizme dönüş iken, diğeri dolaylı bir geriye dönüş sürecidir. Yugoslavya ve Macaristan hareketi bu farklı durumlara verilecek örnekler olabilir. Bir devrimcinin belki tek bilmesi gereken şey, bütün gelişmelerin son tahlilde ya proletaryadan, ya da burjuvaziden yana olduğudur. Ve bunu bilmek doğru bir siyasetin ilk temel şartıdır. Ama bu kadarıyla, yani bu siyah ve beyaz renklerle sınıf mücadelelerinin karmaşık yapısı içerisinde proletaryanın doğru siyasetini tespit etmeye ve yürütmeye imkan var mı? "Doktrinerlerimiz bir yandan çelişmelerin evrenselliğini ve çeşitli şeylerin ortak niteliklerini tam olarak öğrenmeden önce çelişmelerin özellikleririni ve tek tek şeylerin öz nitelikterini incelememiz gerektiğini öte yandan bazı şeylerin niteliklerini öğrendikten sonra, henüz iyice incelenmeyen ya da yeni ortaya çıkan somut şeyleri incelemeye  devam etmemiz zorunluluğunu anlamamaktadırlar. Bizim doktrinlerimizin çok tembel somut şeylerin yorucu incelenmesinden kaçınıyor, genel doğruların boşluktan çıkıp geldiğini sanıyorlar (...) ve bu halleriyle insanı doğrulara ulaştıracak normal yolu ya büsbütün inkar ediyorlar ya da başaşağı çeviriyorlar" (Mao, Çelişmeler Üzerine).

İşte bu nedenlerle Sovyetler Birliği’ndeki revizyonizmi ve genel olarak geriye dönüş konusunu ele alırken ilk işaret edilecek nokta olarak ‘"revizyonizm burjuva ideolojisidir, o halde revizyonizm iktidara gelince burjuvazi iktidara gelmiş olur, o zaman da sosyal emperyalizm olur", şeklindeki aşırı basitleştirme ve bu suni mantıkla çözüm getirmenin sakıncalarına dikkat etmek gerekir. Sorunları aşırı basitleştirerek düz mantıkla çözmek herhalde bize burjuva ideolojisinin bıraktığı bir miras olmalı! Sorunları bu biçimde ele alıp kolayca çözmek ülkemiz solunda oldukça yaygındır(3). Devrimci bir siyasal hat böyle bir yolla oluşturulamaz. Bizim yapmamız gereken şey, somut durumu bütün ayrıntılarıyla doğru bir şekilde ele almak ve somut duruma uygun doğru politik bir çizgi çizmek, ağır politik yanılgılara düşmemek olmalıdır.
 

5

MODERN REVİZYONİZM VE SOVYETLER BİRLİĞİNDE GERİYE DÖNÜŞ

Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin yeniden inşa edildiği biçimindeki görüşlerde ilk bakışta bir eklektiklik göze çarpmaktadır. Ayni şey söylenmeye çalışılmasına rağmen, görüşler özünde farklı tezlere dayanmaktadırlar. Bazen aynı görüşü savunanlar bu iki farklı tezi birarada savunmaktadırlar. Buna Halkm Sesi’nin savunduğu görüşü örnek olarak verebiliriz. Sonuçta Sovyetler’e "sosyal emperyalist" densin, onlar için yeterlidir. Enver Sedat’tan, DP’li Özer Ölçmen’e "Yoldaş"tan, Mehmet Ali Aybar’a kadar her türden görüş bu iddiayı ispatlayan "bilimsel" bir kanıt olarak kullanılabilir. Hatta, Che’den alıntı dahi yapılabilir. Gençler "Ne Amerika Ne Rusya" diye gösteri yaparlarken yoldan geçen halktan kişiler onları alkışlamış ve "işte böyle olmalı" demişlerse, bu durum iki süper devlete karşı siyasetlerinin ne kadar doğru olduğunu ispat eden bir kanıttır. (Aslında Halkın Sesi bizim en baştan reddettiğimiz aktarmacı-kopyacı zihniyetin ülkemizdeki en parlak örneklerinden biridir. Onların yaptığı, Çin’in resmi dış politikasının uygulamasından başka birşey değildir.)

"Sovyetler Birliği’nde sosyal emperyalizm" konusunda genel otarak iki ana tez bazen içiçe savunuluyor. Bir görüşe göre revizyonizm burjuvazinin doğrudan iktidarıdır. Revizyonizmin iktidarı, kapitalizme doğrudan geri dönüşü sağlar. Daha yaygın olarak da revizyonizmin iktidarı ile yukarıdan aşağı geriye dönüşün gerçekleştirildiği, kapitalizmin restore edildiği iddiası. Bu iki tezden birincisi, sosyalizmle kapitalizmin arasındaki farkın proletarya diktatörlüğü olduğu, ikincisi ise artı-değer sömürüsü, kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu görüşüne dayanır. Bu iki tez ükemizde "Sovyet emperyalizmi"ni savunan hemen bütün gruplar tarafından içiçe savunulmaktadır. Biz bu yazımızda kendimizi esas olarak bu konudaki iddialarla sınırlıyoruz.

Birinci tez kapitalizmle sosyalizm arasındakt farkı belirten temeli, politik üst yapıda proletaryanın iktidarı burjuvaziye kaptırması olarak alır. Revizyonizmin iktidarı, bu olguyu gerçekleştirir. Bu yolla sosyalizm, devlet kapltalizmine dönüşür. (Zira revizyonizm, doğrudan burjuva ideolojisidir). Bu teze dayandığı anlaşılan görüşlere göre Sovyetler Birliği’nde 1956 yılından beri emperyalizm vardır. "20. Kongre, revizyonist Kruşcef kliğinin tam manasıyla hakimiyetini onayladı. Bu tarihten itibaren Sovyetler Birliği’ndeki proletarya diktatörlüğü tamamıyla burjuva diktatörIüğüne dönüştü". "Revizyonizm daha baglangıcında (1956’da) son tahlile varmıştı. Böylece ABD’den başka dünya gericiliğinin ikinci merkezini yarattı ve yirmi yıllık evrimiyle de dünya gericiliğinin esas merkezi haline geldi". Bu iddiaya göre açıkça görüldüğü gibi 1956’da Sovyetler, dünya gericiliğinin ikinci merkezi haline gelmiş, sonraki yirmi yıllık gelişmesi, onu baş emperyalist haline getirmiştir" Hemen belirtmeliyiz ki, bu tez saf olarak ülkemizdeki hiçbir grup tarafından savunulmamaktadır. Bu tezin savunulduğu metinlerde aynı zamanda revizyonizmin yirmi yıllık bir evrime sahip olduğu ve bu evrim yoluyla Sovyetler Birliği’nde kapitalist üretim ilişkilerinin hakim duruma getirildiği görüşleri de ileri sürülür. Biz, tezleri saf olarak kabul ederek ayrı ayrı ele alacağız.

Bu konuda iki noktaya değineceğiz:

Birincisi politika tek etken olarak ele alınamaz. Sosyalizm döneminde politik üst yapı -proleterya diktatörlüğü, esas olarak sınıfsız topluma geçinceye kadar belirleyicidir. Bununla beraber, sosyalist üretim ilişkilerinin inşasının seviyesine göre değişken bir rol ifade eder. Yani tam bir karşılıklı etkileşim söz konusudur. Başlangıçta politika belirleyici iken, sonuna kadar bu aynı şekilde sürüp gitmez. Politik iktidar kanalıyla sosyalist üretim ilişkilerinin inşası yolunda mesafe katedildikçe, sınıf çelişkileri azaltıldıkça gitgide politikanın rolü azalma yolunda gelişecektir. Politikanın rolü bu bakışla sosyalist devrimin başlangıç döneminde ve sosyalist üretim ilişkilerinin ileri dönemlerinde aynı olamaz. Henüz sosyalist devrimin başlangıç döneminde olan bir ülkede revizyonizmin iktidarı kısa sürede kapitalizme geri dönüşü sağlar. Bunun yanında sosyalist devrimden sonra henüz burjuvazinin direnişi tam olarak devam ettiği ve geri dönüş hayalleri yok edilmediği için doğrudan bir karşı-devrim yoluyla geriye dönüş her zaman imkan dahilindedir. Buna karşılık devrimin ilerleyen dönemlerinde doğrudan bir karşı-devrim olasılığı gittikçe ortadan kalkarken, revizyonizmin iktidarı yoluyla geriye dönüş imkanı esas olarak sınıfların ortadan kalkmasına kadar devam eder, ama sınıf farklarının, burjuvazinin ve küçük üretimin tasfiyesiyle orantılı olarak zayıflar. Sınıf farklarının bürokrasi ve küçük üretimin zayıf varlığıyla sınırlı olduğu bir noktada, revizyonizmin iktidarıyla beraber tıpkı burjuvazinin etkin bir şekilde varlığını sürdürdüğü, yaygın küçük üretimin bulunduğu noktada, revizyonizmin iktidarının aynı sonucu ve hemen yaratacağını ileri sürmek kabul edilebilir bir iddia olamaz.

Özetle, sosyalist üretim ilişkilerinin belirli bir seviyeye kadar örgütlendirilmiş olması, geriye dönüşe direnen bir unsur olarak ele alınmalı ve mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Bu direnen faktör, sonucu kendi gücü oranında şu veya bu şekilde etkileyecektir. Sovyetler Birliği’nde bu faktör, verilebilecek diğer bütün örneklerde olduğundan çok daha güçlüdür. öyle ki, Stalin 1938’lerde sosyalist üretim ilişkilerinin inşasının tamamlandığını, Sovyetler’de sınıf karşıtlıklarının keskinliğini yitirdiğini ileri sürmüştü. Bunun yanında ve belki bundan daha önemli olan ikinci bir nokta daha vardır: Politik etken sadece iktidar ya da parti değildir. Proletarya, parti aracılığıyla iktidarı ele geçirir ve yukarıdan aşağı üretim ilişkilerinin inşasıyla birlikte yeni insan ilişkilerinin de inşasına girişir. Bir yandan proletarya iktidarı bütün devlet aygıtında, orduda, polis ve gizli teşkilata varıncaya kadar bütün politik üstyapı alanlarında kurumlaşır. Diğer yandan, ideolojik, ahlaki, kültürel, bilimsel alanlarda da aynı gelişme sözkonusudur. İşte başlangıçta sadece parti, ordu ve iktidar olan politik üst yapıdaki proletarya varlığı, devrimin ileri gelişme dönemlerinde bütün üst yapıda genişleyip derinleşir.

Geçiş aşamasının ileri dönemlerinde revizyonizmin iktidara gelişiyle beraber başlayan geriye dönüşe maddi altyapı ile beraber üst yapıdaki, politik alandaki, ahlaki, ideolojik, kültürel ve geleneksel bütün bu proleter mevziler, -partinin iktidardaki revizyonist klik dışındaki unsurları dahil- direnen unsurları oluştururlar. Devrimin başlangıç dönemlerinde geriye dönüşe direnen unsurlar zayıf, devrime direnen ve geriye dönüşe zorlayan unsurlar güçlüdür. Devrim ilerledikçe, bu güç dengesi tersine doğru gelişir ve geçiş aşamasının tamamlanmasından sonra artık geriye dönüş imkansız hale gelir.

Sovyetler Birliği’nde revizyonizmin iktidarı geçiş döneminin oldukça ileri bir aşamasına rastlamaktaydı. Moral-politik ve maddi plandaki unsurlar yine geriye dönüşe direnen dış unsurlarla beraber (ki, bu bütün dünya sosyalist hareketinin kazanılmış mevzileridir) önemli bir güç ve etkiyi ifade ederler.

Revizyonizmin direnen unsurları kırması, sınıf tabanını yaratıp geliştirmesi, iktidara geldiği zaman dayandığı tabaka imtiyazını getiştirip genişletmesi, işte bütün bunlar geriye dönüş sürecini oluştururlar.

Bu süreç ayrıca düz bir çizgi izlemez. Direnen unsurların etkisine ve ortaya çıkan yeni durumlara göre inişli-çıkışlı ve duraksamalı bir yoldur bu... Bu zikzakların tekrar ileri doğru bir gelişmeye dönüşmesi de mümkündür. (Ki, bunun temel şartı revizyonizmin -kesin yenilgisidir). Revizyonizmin iktidarıyla beraber kapitalizmin geri geldiğini ileri süren görüş, sonuç olarak, 1. Politik etkeni tek etken olarak gördüğü için, 2. Politik etkeni sadece iktidar olarak değerlendirdiği için ve bu iki sebeple geriye dönüşe direnen unsurları hiç dikkate almadığı için, 3. Geriye dönüşü düz bir çizgi haline getirdiği, bunun sonucu olarak da geriye dönüşü mutlaklaştıran bir anlayışta olduğu için bilimsel bir görüş değildir. Bilimsel sosyalizmde ekonomiyle politika arasındaki sıkı bağlantıyı ve belirleyiciliği salt politikaya (veya salt ekonomiye) indiren görüşün adıdır Marksizmin karikatürü!

Zaten resmi Çin görüşü, Halkın Sesi ve Enver Hoca esas olarak bu tezi savunmuyorlar. (Nasıl savunsunlar ki, 1963’e kadar SBKP kardeş komünist partisiydi. 1968’e kadar ise kapitalizm-emperyalizm diye bir iddia yoktu!) Esasen başta da söylediğimiz gibi kimse saf olarak bu görüşü savunmuyor. Bu tez, genel olan ikinci tezle içiçe olarak savunuluyor.

İkinci tez ise şu: Revizyonizmin iktidarı yoluyla başlayan geri dönüş, 1968 yılında tamamlanmış, Sovyetler Birliği sosyal emperyalist bir ülke haline gelmiştir. Biz bu konudaki iddiaları kısaca ele alıp cevaplamaya çalışacağız.

Kapitalizmin varlığını ispat edebilmek için iki şey ileri sürülüyor: 1. Artı değer sömürüsü, 2. Yeni burjuvazinin varlığı. İlk olarak geçiş ekonomisi sürecinde ekonominin geliştirilmesi için uygulanan maddi teşvik unsurları ve primler artı-değer sömürüsü olarak ileri sürülmektedir. Bu konudaki idialarda işletme yöneticilerinin aldığı yıllık prim tutarının, vasat bir işçi ücreti toplamının % 70’i kadar fazla olduğu ileri sürülüyor. Maddi teşvik ve prim artı-değer sömürüsü olarak kabul edilemez. Yine parasal ilişkiler, pazar-piyasa, vs. ilişkileri maddi teşvikle beraber geçiş ekonomisinde daima vardır. Hatta bunlar geçiş ekonomisinin özelliğidir. Pazar ilişkilerinin, maddi müşevviklerin (özendiricilerin) ve ücret farklılığının tamamen ortadan kalkması, devletin ortadan kalkmasıyla mümkün olacaktır. Plan ile pazar arasındaki çelişkinin varlığı sosyalizmden komünizme geçiş sürecinde devam edecektir. Sovyetler Birliği’nde olan ters gelişme, pazar-piyasa ve maddi teşvik eğilimlerinin varlığı değildir. Parasal ve maddi ödüller ve primler büyük çaplı sanayi tercihinin doğurduğu iktisadi gelişme ve üretimi artırma çabalarından doğup, gelişmiştir ve üretici güçleri geliştirme ve üretimi artırma amacına yöneliktir. Ancak parasal ödüllerin geniş bir şekilde uygulanması, büyük çaplı üretimin zorunluluğu olan iktisadi yapıdaki hiyerarşik düzen, farklılıkları sürdüren bir düzen yaratır. Bu farklılıklar iktisadi ilişkilerdeki işbölümü gereği olarak ve hiyerarşik bir görüntüde olmaktadır, maddi özendiricilik genel olarak Marks’ın Gotha Programı’ndaki emeğe göre ücret prensibine dayandırılır. Sosyalizmde ücret farklılığı esastır. Ancak Marks, bunu sosyalist bir toplumun yaşayan burjuva ahlakına vermiş olduğu zorunlu bir ödün olarak görür. Dolayısıyla ücret farklılıklarının giderek azalması gerektiği gözönünde tutulmalıdır. Oysa bugün, Sovyetler Birliği’nde gözlenen, ücret farklılıklarının artma yönünde olduğudur. Bu konudaki rakamlar çelişse dahi, reformlarda ücret farklılığının artırılması getektiği savunulmuştur. Bu, geriye doğru-tersine bir dönüştür, kapitalizme doğru bir gelişmedir, ama teşvik primleri, ücret farklılıkları, parasal ilişkilerin varlığının artması, piyasa ilişkilerinin varlığı, kapitalizmin varlığı için tutarlı kanıtlar olmaktan çok uzaktırlar.

Burjuvazinin varlığına örnek olarak da yukarıda belirttiğimiz "imtiyazlı yöneticiler" ileri sürülüyor. İmtiyazlı yöneticilerin yeni bir burjuvazi olma eğilimi taşıdığı söylenebilir. Ama bu bir eğilimdir ve bu eğilimdir Sovyet revizyonizmine can veren, ama o kadar...

Ekonomik bütünleşme, vb. doktrinlerle hegomonyacılık uygulandığı ileri sürülüyor. Ve sosyalist ülkeler arası ilişkilerde bağımsızlık ve kendi kendine yetme, yardımlaşma esas alınıyor. Sosyalist ülkeler arasındaki ilişkilerde bütünleşme prensip olaıak reddedilebilir mi? ÇKP’nin 1963 yılında SBKP’ne yazdığı mektupta sosyalist ülkeler arasındaki ilişkiler konusunda "sosyalist ülkeler arasındaki ilişkiler (...) tam eşitliğe, toprak bütünlüğüne, egemenliğe ve bağımsızlığa saygı, birbirlerinin iç işlerine karışmama, aynı zamanda proleter enternasyonalizmine uyğun bir biçimde karşılıklı dayanışma ve karşılıklı yardım ilkelerine dayanmaktır. Her sosyalist ülke kendi kuruluşu bakımından asıl olarak kendine güvenmelidir(...) bu nedenledir ki, kuruluşta esas olarak kendine güvenme ilkesine bağlı kalmak proleter enternasyonalizmini esas olarak uygulamak demektir" denmektedir. Bu görüş kabul edilebilir mi? Aynı konuda Lenin şöyle diyor: "Bütün milletlerin proletaryası tarafından yekpare ve tek bir ortak plan gözetilerek düzenlenen tek bir dünya ekonomisi yaratılmasına doğru bir eğilim  vardır. Bu eğilim daha şimdiden kapitalist düzende kendini belli etmiştir, Sosyalist düzende daha da geliştirilip tamamlanması kaçınılmazdır. (...) Proletarya diktatörlüğünü, milli bir diktatörlükten, tek bir ülkede varolan ve dünya siyasetini etkileme olanağından yoksun oan diktatörlükten milletlerarası bir diktatörlüğe dönüştürme görevi gittikçe daha büyük bir zorunluluk olarak belirdikçe bu belaya karşı mücadele etme  zorunluluğuda o kadar artar.

Küçük burjuva milİiyetçiliği salt milletlerin eşitliğini enternasyonalizm olarak ilan eder. Küçük burjuva milliyetçiliği, milli bencil çıkara hiç dokunmaz". (Lenin, Doğu’da Ulusal Kurtuluş Savaşları, s.343-344).

ÇKP görüşleri Lenin karşısında küçük burjuva milliyetçi bir mevzii temsil ediyor. Sovyet revizyonizminin bu ilkeleri kendi çıkarları uğrunda kullanmak istiyor olmaları Leninist prensiplerin inkarının mazereti olamaz!

Tutarsız iddialara örnekler çoğaltılabilir. örneğin, bir derginin başında SSCB’nin borç içinde battığı ve kredi dilendiği ileri sürülüyor. Sayfanın altında ise sermaye ihraç ettiği!... Sermaye ihracını anladık ama, sermaye dilenen emperyalizmi yeni tanıdık.

"Sosyal emperyalizm" konusundaki iddiaların şüphesiz tartışılacak daha pek çok noktası vardır. Ama buna ne bu derginin sayfaları ne de niteliği elverişli. Sonuç olarak söylenebilir ki, bu yolda ileri sürülen kanıtlar dönüp dolaşıp iddia edilen görüşlere bağlanıyor. iddianın kanıt olarak kullanılmasına ise bilimsel yöntem değil, totoloji adı verilir.

Bugün ÇKP’nin, Sovyetler Birliği’nin bütün dünya halklarının baş düşmanı olduğu temel tezine dayalı olarak tespit ettiği ve ülkemizde kendisine dayanılarak devrim stratejisi tespit edilen politikası, kabul edilebilir bir politika değildir. Bu üçüncü dünya politikası; 1. Çağımızın temel çelişmesi olan sosyalizmle kapitalizm, sosyalist sistemle emperyalist sistem arasındaki çelişmeyi içermemekte, 2. Emperyalizm ile yarı-sömürge ülkeler arasındaki ilişkileri tek yanlı değerlendirmekte, nispi bağımsızlığın rolünü abartarak ve tek olarak ona belirleyici bir özellik vermekte, 3. Üçlü dünya tahlili sınıf ayırımına dayanmayan, ülkeleri gelişme seviyelerine göre ayıran kategorik bir ayırım olmaktadır. Bu politikanın pratikte uygulanması ise, Sovyetler’e karşı olan herşeye olumlu bir görev yüklenmesi mantığını dayanak yaptığı için, dünya çapındaki birçok olayda son derece ters bir görüntü yaratmaktadır. AET’nin, NATO’nun desteklenmesi, Sovyetler’den yardım alan ulusal kurtuluş savaşlarına karşı çıkılması, bu ters görüntünün çarpıcı örnekleridir.

Sovyetlerin yardım ettiği her devrim hareketine bir karşıdevrim gözüyle bakan mantık, Halkın Sesi’ne, MPLA’nın kurtuluş hareketine "Sovyet emperyalizminin işbirlikçisi bir karşı-devrim" suçlamasını yaptırttı. Ama Çin delegesi Birleşmiş Milletler’de aksi yolda bir konuşma yapınca, Halkın Sesi "özeleştiri" yaptı(!). Ama bu değerlendirmeyi yaptıran mantık değişti mi? Bu düşünce değişmediği için Halkın Sesi’ninki özeleştiri değil, tam bir kıvırtma idi. Kafa aynı olarak kaldı. Ve o kafa "Aydınlık" dergisine ikinci sayısında "Brejnev’e güvenen tutumuyla Çayan’larınki karşı devrimin yoluydu" dedirtti. Aynı kafa Vietnam’ın kurtuluşunu da bir karşı-devrim olarak görmek zorundadır. Bu kafayla onlar daha çok "özeleştiri" yapacaklardır!

6

SONUÇ

Aslında çok geniş olan bu konuyu bütün boyutlarıyla böyle bir dergide tek bir yazıda ele almak ve bütün yönlerini açıklığa kavuşturmak mümkün değildir. Biz bu yazımızda kendimizi esas olarak bu konudaki iddialarla sınırladık. "Sovyetler Birliği’ndeki geriye dönüş" problemine nihai bir çözüm getirmeyi amaçlamadık. Yaptığımız, daha ziyade bu konudaki "iddialı" değerlendirmelerin ana noktalarını tartışmak oldu. Bu konudaki tartışmalarımız (tabii gençlik hareketi içindeki gerekli boyutlarında) devam edecek. "Sovyetler Birliği’ndeki geriye dönüş" konusunda sonuç olarak ne söylediğimiz, bize yöneltilen soruların başında geliyor. Kapitalizm mi, sosyalizm mi? Proletarya diktatörlüğü mü, burjuvazinin diktatörlüğü mü? Ak mı, kara mı? Sosyalizmin içinde mi, dışında mı? Sorun bizim açımızdan ak ya da kara demek değildir. Sovyetler Birliği’ne karşı çıkmak için çok sebep vardır ve şüphesiz bütün bunlar sadece "aksayan bazı şeyler" de değildir. Bu, ülkemizde devrime inancı olan herkesin gördüğü, yaşadığı bir şey, ama her karşı çıktığımız şeye "emperyalist" diyecek olursak, "emperyalizm" sözcüğünün hoşumuza gitmeyen şeyler için kullandığımız kötülük sıfatlarından ne farkı kalır?

Bugün biz revizyonist Sovyetler Birliği ile sosyalizm arasında önemli bir çelişmenin var olduğunu söylüyoruz. Ancak bu çelişmenin sosyalizmle emperyalizm arasında var olan çelişmeden farklı türden bir çelişme olduğunu, farklı çelişmelerin ise farklı metodlarla çözümlenmesi gerektiğini ileri sürüyoruz.

"İkna" edilmeye açığız! Ama bir iddia kırk kere tekrarlansa yine de bilimsel bir kanıt olmaz.

"Hareket"i Heraklitus da biliyordu ama onun bildiği "hareket kanunları" ile atom fiziğinin sorunlarını çözmeye imkan var mı?
 
 

(1) O tarihteki ayrılıklar konusunda AEP Tarihi, Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşiniz ve Pekin-Moskova Çatışması adlı kitaplardan yararlanılabilir.

(2) Şüphesiz Marksizm-Leninizmin evresel doğrularını "evirip çevirip, oyuncak gibi oynayacak" birşey olarak görenler için Markszmin evrensel tezleri üzerindeki Çin-Sovyet polemikleri "çok geniş kapsam1ı" bir idcolojik mücadele platformu olarak görülebilir. Ama böylesinin elindeki feneri gözüne tutup gözünü kamaştıran adamdan ne farkı olabilir? Şüphesiz böylesinin bilmediği, ama Marksizmin ustalarının bize öğrettiği bir "başka" Marksizm-Leninizm vardır Devrimci pratiğin yolunu aydınlatan Marksizm.

(3) Dergimizin birinci sayısında bu konuya birkaç satırla değinmiştik. Sözlerimiz herhangi bir kişi ya da gruba değil, ama genel olaıak yaygın olan bir düşünceye karşı yöneltilmişti. Kendilerinin bu konuda bu şekilde düşündüğünü bilmediğimiz ve nasıl bir düşünce içinde olduklarını esaslı olarak bilemediğimiz bazı arkadaşlar bu sözleri kendi üstlerine almışlar. Bu konuyla i1gili olarak 10-15 sayfalık bir eleştiri yazısı da elimize geçti. Buna söyleyecek fazla birşey yok. Öyle düşünüyorlarsa, eleştirilerimiz onları da kapsar tabii. Belki arkadaşlara bu kadar sübjektivist olmamalarını, herkesin işinin gücünün kendileriyle uğraşmak olduğunu düşünmemelcrini söyleyebiliriz. Ama bu da pek önemli dcğil. Esas olarak yayınlanan bildirilerinde tuttukları yol iyi değil. Söylenen şeylerin anlamı eleştirileceğine, sözcüklerin altı.çizilip, diğer sözcüklerden soyutlanıp, lafzi yorum yoluyla anlam türetiliyor. Bu yolla nerede ise revizyonizmin işçi sınıfı ideoloji olduğunu iddia ettiğimiz ispat edilecek! Bu yolun, Kitle dergisinde çıkan dergimizin el ilanı eleştirisi ve İlke dergisindeki "Sol sapmanın eleştirisi" yazılarındaki yolla benzerliğini hatırlatmak isteriz. Böyle bir yöntemle kuşun deve, devenin de at olduğunu rahatlıkla ispat edebilirsiniz. Bu yo1 insanı "yeldeğirmenleriyle bitmez tükenmez bir savaşa" götürür!

Arkadaşlar bizim yazdıklanmızı kendi üstlerine alınmışlar. Biz arkadaşların yazdıklarını maalesef üzerimize alamıyoruz! (Devrimci Gençlik hakkında 10-15 sayfalık "eleştiri" yazanlar, o zamanki "Militan Gençlik"i yayınlayanlardır. Bunlar daha sonra "Halkın Yolu"nu yayınlamaya başlamışlardır. Bugün, bunlar TİKP saflarına geçmişlerdir.)


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org