Emperyalizme ve Oligarşiye karşı
DEVRİMCİ GENÇLİK


 

Faşizm  üzerine
birkaç söz
(KSD eleştirisi)

Devrimci Gençlik Broşürü. Aralık 1976
 
SUNUŞ  Şüphesiz ki, bugün devrimci hareketin temel meselesi, ya da temel devrimci görev proletaryanın devrimci partisinin yaratılmasıdır. Bugün sınıflar mücadelesinin devrimcilere yüklediği karmaşık (girift) görevler bütünlüğü içinde belirleyici olan şüphesiz ki, budur. Devrimci partinin yaratılmasından ne anlaşılması gerektiği, ülkemizin belirli koşullarında devrimci mücadeleyi sürdürebilecek ve devrimi zafere ulaştırabilecek bir örgütün biçiminin ne olması gerektiği sorununu burada tartışmayacağız
 
  Burada bu konuyla ilgili hemen belirtmek istediğimiz bir iki nokta var. Birincisi, ülkemizde 12 Mart’tan bu yana her önüne gelenin bir sakız gibi çiğneyip durduğu “birlik” sorununun “parti” sorunu olarak ele alınması gerektiği: İkincisi partinin oluşturulmasının bir süreç olarak kavranılması gerektiği ve partinin oluşturulması sürecinin onun zorunlu önkoşullarının oluşturulması olarak ele alınması, (Bakınız Devrimci Gençlik, Sayı 1)

Bugün içinde bulunduğumuz koşullarda (sınıf mücadelesinin keskinleşmesi ve yenilgi dönemi sonrasının yılgınlık eğilimleıinin ortadan kalkması sonucu) devrimci hareket kendiliğinden bir saflaşma eğilimine girmiştir. Böyle bir süreç tabiatıyla bir önceki sürecin (ayrışma) inkarı olma hakim özelliğini taşıyacaktı. Temel teorik konulardaki belirleyici birlikteliklerin zorunlu pratik-siyasi birliklere varacağı ve sınıf mücadelesinin gerçek gereksinimlerinin sonucu olmayan gruplaşma ve bölünmelerin ortadan kalkacağı ya da önemini kaybedeceği bir saflaşma.

İşte bu önümüzdeki süreç içerisinde açıktır ki, devrimcilerin yapması gereken şey bu kendiliğinden eğilimlerin devrimci bir tarzda geliştirilmesidir. Bu eğilimleri devrimci partinin zorunlu önkoşullarının yaratılması doğrultusunda geliştirmektir. Bunun bir unsuru da ülkemiz solunda var olan kavram kargaşasının sona erdirilebilmesi ve temel teorik sorunlarla ilgili belirli bir açıklığın sağlanmasıdır.

Kavram kargaşası sözkonusu olduğunda bunun en güzel örneğini KSD(Kurtuluş Sosyalist Dergi) sergiliyor. KSD’nin “görüşleri” devrimin temel sorunları ile ilgili ilerletici bir tartışma sağlamaktan  uzaktır. Sorunlar bir “görüş getirme” telaşı içinde ele alınıyor. Geçmişe (ve bizim görüşlerimize) lügat bilgisiyle eleştiriler diziliyor. Sonuçta ordan burdan devşirilmiş bir laf kalabalığı “görüş” diye sunuluyor. Sağa sola yönelttikleri suçlama, yaygara ve şamata (biraz da ihbar) içindeki “muhtevayı” ise örneğin Kitle Dergisi şöyle deşifre ediyor:

“Kendi söylediklerinin (KSD’ciler kastediliyor) işçi sınıfı devrimcilerinin(!) özellikle bu gazetenin ideolojisine bir ölçüde benzemesinden kaynaklanan kompleksiyle -çünkü böyle olunca Maocular ona revizyonist diyorlar-azgınlığı had safhaya vardırmışlardır” (Kitle, Sayı 138, s.2). Aslında KSD’nin görüşlerinin (Kitle’nin işçi sınıfı ideolojisi(!)ne biraz(!) benzeyen) muhtevasını açığa çıkartmak için Kitle’nin tanıklığı bile fazla. Buna rağmen ülkemiz solunun içinde bulunduğu kavram kargaşası ortamında gerçekte KSD’nin okunup geçilecek nitelikteki maruzatları ile de uğraşmak gerekiyor.

Biz bu broşürümüzde, faşizm konusunu ele alıyoruz. KSD’nin faşizm konusunda ileri sürdüğü eleştiri ve görüşleri incelemeye çalışacağız. KSD’nin diğer konulardaki görüş ve eleştirilerini başka yazılarda ve esas olarak diğer grupların görüşleri ile birlikte ele alacağız.

SÖMÜRGE TİPİ FAŞİZM

12 Mart sonrasında ülkemiz solunda en çok konuşulan konulardan bir tanesi de faşizm ve faşizme karşı mücadele konusudur. 12 Mart dönemi ve sonrası faşist terörün giderek yaygınlık ve yoğunluk kazanması, anti-faşist mücadele konusuna önem kazandırmıştır. Anti-faşist mücadele sorunu güncellik taşımaktadır.

Şüphesiz ki faşizm ve faşizme karşı mücadele sorununun doğru bir şekilde kavranabilmesi için Marksizmin genel genel doğrularının kavranılması ile birlikte, onu ülkemiz somutuna doğru bir şekilde uygulamak ve özellikle ülkemizin iktisadi ve siyasi koşullarının doğru bir tahlili sonucu bu konuda somut siyasi sonuçlara ulaşmak gerekir.

Ne var ki bizim “sol”da genellikle, her konuda olduğu gibi bu konuda da Marksizmin genel doğruları (o da çoğu kere çarpıtılarak ve tamamen anlamsızlaştırılarak) tekrarlanır durulur ve alıntılar (hem de orijinallerinden!) “teorisyenlerimizin” ne kadar çok şey bildiğini “kanıtlar” durur. Buna karşılık yaşanan somut gerçeğe bu “bilgiler” hiç dokunmaz bile...

Marksizmi çirkin bir bilgiçlik gösterisi aracı seviyesine indirgeyen bu zihniyetin şimdilerde en çarpıcı örneğini “KSD” veriyor. Onun faşizm konusunda söylediklerinden, boş laftar ve yanlışlar çıkartılırsa, görülecektir ki, geriye sadece ustalardan yapılan alıntılar (ki içinde gerçekte Kievsky’e ait olan bir tane sahtesi de vardır!) kalacaktır.

“İngiltere’de Faşizm” konulu bir çeviri ile birlikte Devrimci Gençlik’in faşizme karşı mücadele konusundaki görüşlerini “eleştiren” onca yazı yayınlanmış, ancak bu kadar şey söylenmesine rağmen, faşizme karşı mücadele konusunda somut ve elle tutulur bir şey söylememek “başarılabilmiştir”.

Biz bu yazımızda faşizme karşı mücadele konusundaki görüşlerimizi özetledikten sonra KSD eleştirilerini inceleyeceğiz.

Önce DEVRİMCİ GENÇLİK DERGİSİ’nde çeşitli açılardan ele alınarak incelenen bu konuyu burada ana hatlarıyla ortaya koymaya çalışalım.

“...sömürge ve  yarı sömürge ülkelerde de bazı faşist gruplar gelişmektedir. Fakat şüphesiz Almanya, İtalya ue diğer kapitalist ülkelerde görmeye alışık olduğumuz faşizm cinsinden değildir buralardaki faşizm. Burada özel ekonomik, politik ve tarihsel şartları incelemeli ve dikkate almalıyız. Ayrıca bütün bunlara bağlı oIarak da faşizm kendine özgü biçimler almaktadır ve almaya devam edecektir.

“Düşünce tembeliği içindeki bazı arkadaşlar, gerçek hayat fenomenlerine somut olarak yaklaşamamakta, gerçek durumun ve sınıf güçleri arasındaki ilişkinin dikkatli ve somut bir incelemesi yerine genel, yüzeyde formüller getirmektedirler. Bunlar bize yanılmaz bir amaçla ateş eden keskin nişancıları değil, ya çok yükseğe, ya çok aşağıya, ya çok yukarı, ya çok uzağa ateş ederek her zaman hedefi şaşıran ‘yaman’ silahşörleri hatırlatmaktadırlar. “ (Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe, May y., s.130-131)

Faşizm ve faşizme karşı mücadele sorunu ülkemizin iktisadi ve siyasi yapısının somut bir tahlili yapılarak ele alınmalıdır. Genel soyut doğruların tekrarlanmasından, ya da farklı (yer ve zaman) koşullarda öngörülen çözümlerin basmakalıp uyarlamasından kaçınılmalıdır.

Bu bakımdan ülkemiz koşulları incelendiğinde ilk olarak görülmesi gereken şey, ülkemizin iktisadi ve siyasi yapısının emperyalist-kapitalist ülkelerdekinden (metropollerden) farklı oluşudur. Ülkemizde burjuva demokratik devrim süreci tamamlanmış değildir. Bu süreç -büyük ölçüde yukardan aşağı bir gelişme özelliği içinde- henüz yaşanmaktadır ve özellikle üst yapıda tamamlanmış değildir.

Bu özellikler beraberinde bir çok sonuç getirmektedir ki, bunların başında hakim sınıflar egemenliğinin temellerini zayıflatan ekonominin finansman ve pazar sorunları bakımından sürekli bir istikrarsızlık ve kriz içinde bulunması ve daha başlangıçtan itibaren emperyalizme bağımlı ve tekelci bir nitelik taşıyan cılız tekelci burjuvazinin kendi gelişmesine ayak bağı durumundaki toprak ağaları ve tefeci bezirganlarla oluşturduğu gerici bir ittifakla (oligarşi) siyasi egemenliğini elde tutabilmekte olması gelir. Kendi içinde önemli çelişmeleri barındırmakta olan bu gerici hakim ittifak, ya da oligarşi içindeki çatlamaların kapitalizmin ve sınıf mücadelesinin gelişmesine paralel olarak artması ülkemizdeki siyasi istikrarsızlığın en önemli kaynaklanndan birini oluşturmaktadır. Hakim sınıflar bu yüzden sık sık yönetemez hale düşmektedirler.

Bunun yanında devrimci bir demokratik devrim sürecinin yaşanmamış bulunması (ki emperyalist dönemde burjuvazi önderliğinde böyle bir sürecin yaşanması olanaksızdır) ülkedeki demokratik hak ve özgürlüklerin, “demokratik geleneklerin” son derece cılız kalmasını da beraberinde getirmiştir. Bu sonuç aynı zamanda güçlü bir işçi sınıfı hareketinin bulunmayışına da bağlıdır. (“Demokratik haklar” burjuva egemenliği altında devrimci mücadelenin birer yan sonuçları sayılır.) Öte yandan bu sonuç burjuva egemenliğinin zayıf ekonomi temelleri üzerinde yükselmesinin bir sonucu da sayılmalıdır. Emperyalist-kapitalist ülkelerde burjuvazi emekçi halk yığınlarına reform niteliğinde tavizler verebilmekte, bu suretle işçi sınıfı içinde aristokrat bir tabaka yaratabilmektedir. Oysa emperyalizmin yeni sömürgesi bir ülkede burjuvazinin ciddi ekonomik tavizler verecek bir durumu yoktur.

Burada bir parantez açarak gerçekte bu özelliklerin burjuva demokratik devrimini tamamlayamayan, emperyalizme bağımlı (yarı sömürge, ya da yeni sömürge ülkeler açısından genellik taşımakta olduğunu belirtelim. Dimitrov “Faşizm ve Sarı Sendikalara Karşı Mücadele” makalesinde bu konuyu şu şekilde açıklıyor.

“Balkanlar’da ve Macaristan’da burjuva demokratik devrim henüz tamamlanmamıştır. Burjuvazi kendisini ideolojik ve politik alanlarda kitlelere bağlayacak, feodalizme ve geçmişteki monarşiye karşı halka yol göstermek gibi devrimci görevlerinden hiç birini yerine getirememiştir. (...) Feodalizm ortadan kaldırılamadı. Ulus sorunu çözülemedi... Emperyalizmin birer yarı sömürgesi durumundadırlar.

..Endüstrisi zayıf tarım ülkeleridir… yabancı pazar erişilmesi imkansız, iç pazarlar ise, geniş kitlelerin çok düşük satın alma gücü yüzünden oldukça sınırlıdır. Bu ülkelerin burjuvazisi yabancı sermaye ile rekabet edebilmek için proletaryayı her zaman sömürmüş ve köylü kitlelerini soymuştur. İşçiler en küçük kazançlar için bile  uzun mücadelelere girişmek zorundadırlar…’’ (Dimitrov, age., s.28)

Dimitrov’un açıklamaları, yeni sömürge ülkeler açısından da büyük ölçüde geçerlilik taşır. Bu ülkelerde kapitalizmin nispi gelişimi (gelişmesinin karakteri sonucu) önemli bir farklılık yaratmamaktadır (1)

İşte bu durumda ortaya çıkan siyasi yapı bu özelliklere uygun bir karaktere bürünmektedir. Burjuva demokratik devrimin üst yapıda tamamlanmamış olması sonucu zaten burjuva demokrasisinden bahsedilemez. Var olan siyasi yapı ne klasik burjuva demokrasisine ne de klasik faşist diktatörlüklere benzememekte, iktisadi yapı özelliklerinin bir sonucu olarak ifade edilebilecek ikili bir karakter taşımaktadır. Nispi demokrasi unsurları ile baskı ve terör unsurlarının iç içe bulunduğu ikili bir karakter sözkonusudur. (Bu ikili karakter bizatihi devletin kendi kurumlarında görülen bir özelliktir). Sınıflar mücadelesinin somut durumuna göre zaman zaman nispi demokrasi unsuru önde görülebilmekte ancak daima yönetimin asli unsurunu faşizm unsurları, terör ve baskı oluşturmaktadır.

“Oligarşik yönetim rahatlıkla işçi ve emekçi kitlelerinin demokratik hak ve özgürlüklerinin olmadığı tam bir dikta yönetimiyle ülkeyi yönetebilmektedir. Buna sömürge tipi faşizm de diyebiliriz. Bu yönetim, ya klasik burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan ‘temsili demokrasi’ ile icra edilir (gizli faşizm), ya da sandıksal demokrasiye itibar edilmeden açıkça icra edilir” (M.Çayan)

Bu durumun ülkemiz devrimcileri açısından önem taşıyan bir özellik gösterdiği söz götürmez şekilde ortadadır. İlk olarak, devrimci mücadele bu somut siyasi koşullar ortamında sürdürülecektir. Bu koşullar sınıf mücadelesinin sürdürülüş biçimlerini önemli şekilde etkileyecektir. Örneğin burjuva demokrasisinin geçerliliğini (genel olarak) sürdürdüğü emperyalist kapitalist ülkelerde yasal mücadele olanaklarının, geniş kitle çalışmalarının uzun dönemli-ağırlıklı önemi, ülkemizin bu somut koşullarında aynı şekilde görülemez. Konumuzla doğrudan ilgili olmayan bu husus yanında ülkemizin siyasi yapı özelliğinin ikinci önemli sonucu da faşizme karşı mücadele sorunu ile ilgilidir.

Ülkemizde faşizmin gösterdiği en belirgin ve en çok dikkate alınması gereken özelliği “yukardan aşağı” bir karakter taşımasıdır. Açık ya da gizli, her iki durumda da faşizm mevcut devlet kurumları aracılığıyla işlemektedir.

“Diğer yandan, Güney Doğu Avrupa ülkelerindeki özel şartlar faşizme kendine özgü bir nitelik kazandırmaktadır. Bu özellik örneğin, İtalya’nın aksine faşizmin iktidara bir kitle hareketinin sonucunda aşağıdan gelen değil, yukarıdan inen bir hükümet biçimi halinde ortaya çıkmasından doğmaktadır. (Altını çizen Dimitrov!) Faşizm, devlet gücünün denetimi, burjuvazinin askeri gücünü ve banka sermayesinin mali olanaklarını eline geçirerek, kitlelere işleyip, yayılmak ve kitleler arasında ideolojik, politik ve örgütsel bir temel yaratmak çabasındadır.

“9 Haziran askeri-faşist darbesinden sonra olan şey budur. Yugoslav faşizminin taraftarı ve örgütleyicisi monarşi, militarizm ve banka sermayesi bloku idi... Faşizm Avusturya’da da ve daha gizli bir biçimde Çekoslavakya’da Cumhuriyet Hükümetlerinin koruyuculuğu ve büyük desteği ile önemIi bir saldırı hazırlamakta, örgütlenmekte ve silahlanmaktadır.

“Faşizm yukardan aşağı ‘devlet örgütü yardımıyla’ (abç) olan bu, gelişimde, devrimci işçi hareketine karşı sınıf savaşının bütün izlerini yok ederek bir ‘endüstriyel barış’ politikası sürdürüp, uygulayan, gaddarca savaşan ve açık bir faşist tavır takınan reformistler arasında değerli destekler buImaktadır.” (Dimitrov, age., s.30)

Dimitrov’un açık bir şekilde belirttiği bu özelliği doğuran iki temel faktörden sözedilebilir. Bunlardan birincisi emperyalizme bağımlılık faktörüdür. Emperyalizme bağımlı ülkelerde faşizmin asıl kaynağını teşkil eden şey emperyalizmdir. Emperyalizm siyasi bağımsızlığını tanır göründüğü yarı sömürge ulusların siyasi üst yapılarını, devlet kurumlarını kendine doğrudan bağımlı hale getirmektedir. Lenin sömürgelerin siyasi bağımsızlığını tanıyan emperyalizmin, bağımsız ulusların yöneticilerini satın alarak, o ulusları kendine bağımlı kılmayı ve sömürgeleştirmeyi sağlayabildiğini belirtmekte idi. Yarı sömürge statüsündeki bu özelliği III. bunalım döneminde gelişerek emperyalizmin bir iç olgu haline gelmesi, ve oligarşinin içinde bizzat yer alması ile yeni bir biçime bürünmüştür. Eski görünüşteki siyasi bağımsızlığın, yöneticileri satın alarak, “rüşvetle” emperyalist sömürü mekanizmasını gerçekleştiren bir muhtevaya bürünmesi olgusu bu dönemde devlet kurumlarının doğrudan emperyalizme bağımlı hale getirilmesi ile tam bir kurumsallık kazanmıştır. (Çağlayangil’in CIA’yı kastederek “adam benim içime girmiş” sözleri hatırlansın). Emperyalizm (CIA, vb. marifetiyle) devletin gizli örgütünü ve ordusunu kontrol altında tutmakta devlet politikasını yönlendirmede birinci deredece rol oynamaktadır. (Bu yüzden emperyalizmin yeni sömürge ülkelerdeki siyasi eylemi kavranmadıkça ne sömürge tipi faşizm, ne de ülkemizin siyasi yapısını anlamak olanaksızdır.)

Ülkemizde faşizmin geniş bir kitle tabanına sahip olmaması da faşizmin yukardan aşağı gelişiminin ikinci önemli sebebi olarak kavranılmalıdır. Kitle tabanı kazanma çabası bizzat devlet kurumlarının marifeti ile yaratılan faşist terörle ve diğer demagojilerle sağlanmaktadır. Bu bakımdan 12 Mart’ın sıkıyönetim terörü ile, komando terörü ve polis terörü arasında özünde fark yoktur. Hepsinin kaynağı (kontr gerillanın da, onun sivil müfrezesi olan komandoların da) devlet kurumlarıdır.  (Bu bakımdan faşizmin terörünün devlet kurumlarından kaynaklandığını-devlette kurumlaştığını-söylemeye bir anlam veremeyenlerin-KSD- anlayamadığı bir şey de budur!)

Faşizmin bu yukardan aşağı gelişme özelliği, faşizme karşı mücadele sorununu birçok noktalardan tayin edici şekilde etkileyen, belirleyici bir noktadır ve büyük bir önem taşımaktadır. Emperyalizme bağımlı, yarı sömürge-yeni sömürge ülkeler açısından “genel” ve “tipik” olan bu durum sonucu faşizme karşı mücadele konusu burjuva demokratik devrimini tamamlamış, (burjuva demokratik ve faşizmin aşağıdan yukarı gelişme özelliği taşıdığı) emperyalist-kapitalist ülkelerde olduğundan son derece farklı özellikler göstermektedir.

Bunların en başında ülkemizde faşizme karşı mücadelenin esas olarak “mevcut nispi demokrasiyi koruma meselesi, faşizmin tırmanışını önleme ıneselesi” olarak görülemeyeceği hususu gelir. Emperyalist-kapitalist ülkelerde faşizmin büyük bir tehlike olarak ortaya çıktığı 1930’lar sonrası Avrupası’nda bu sorun tartışılmış ve III. Enternasyonal tarafından çözüme bağlanmıştır. Buna göre sosyal demokrat iktidarları bile faşist olarak değerlendiren hatalı eğilimler tespit edilmiş, o dönemin somut tarihi koşullarında faşizme karşı mücadelenin güncelliği nedeni ile proletarya siyasi iktidarın ele geçirilmesi ve proletarya diktatörlüğünün kurulması şeklindeki program hedeflerinden burjuva demokrasisini faşizme karşı koruma ve faşizmi önleme program hedeflerine geri çekilmenin (doğrudan burjuva diktatörlüğünün yıkılarak yerine proletarya diktatörlüğünün kurulması olanaklarının bulunmadığı koşullarda) doğru olacağı kabul edilmiştir.

Ülkemizde ise faşizme karşı mücadele programı muhteva itibarıyla anti emperyalist-anti oligarşik devrimle çakışmaktadır. Faşizm iktidardadır ve onu yenmenin yolu bu iktidarı (dayandığı bütün kurumları ile) yoketmekten geçer. Faşizmi yenmenin, devrimin de yolu esas itibarıyla aynıdır. (Oligarşik diktatörlüğün yıkılması, yerine bütün halkın demokratik diktatörlüğünün kurulması) Bu bir siyasi iktidar sonunudur. Bu bakımdan anti-faşist mücadele esas olarak bir devrim sorunudur. ‘Burjuva demokratik devriminin gelişmekte olduğu ülkelerde(...) Halk Cephesi Hükümeti işçilerin ve köylülerin iktidarının hükümeti olabilir.” (Dimitrov,’ age, s.138)

Anti-faşist mücadele bir başka yanıyla açık faşist diktatörlük eğilimlerine karşı mevcut nispi demokratik ortamın korunması uğruna mücadeleyi de (tali de olsa) içerir. Böyle bir eğilimin artması halinde bu yan öne çıkar ve önem kazanır. Bu bakımdan anti-faşist mücadele karmaşık bir görevler bütünü olarak kavranılmalıdır. Ve daima gelişen durumun somut bir tahliline dayandırılan, somut-pratik siyasete tabi olmalıdır.

Ülkemizde “faşizmin tırmandığını” ve anti-faşist mücadelenin bu “tırmanışı önleme” sorunu olduğunu ileri süren tüm görüşler ülkemizdeki faşizmin gelişme özelliğini kavrayamamaktadır. Bu bakış açısı faşizmi esas olarak “aşağıdan yukarıya” (kitle tabanına dayanarak) mevcut devlet cihazını ele geçirmeye yönelik bir gelişme şeklinde kavradığı için, faşizmin iktidara gelişini, tırmanışını önleme sorunu olarak kavramaktadırlar. Bu anlayış faşizme karşı mücadelenin doğru olarak yürütülmesinin en büyük engelidir.

Bu anlayış sadece anti-faşist mücadelenin program hedeflerini “demokrasiyi koruma” şeklinde saptırmakla kalmamakta, gerek açık diktatörlüklerin askeri faşist terörünü, gerekse gizli faşizm dönemlerindeki resmi ve sivil faşist terörün anlamını kavrayamamaktadır. (TİP vb. gibileri “Devlet Güvenlik Kuvvetleriyle faşist komandoları karşı karşıya getirme” politikasını savunabilmekteler!) Sorun bir sıkıyönetimi ya da askeri darbeyi önlemeye indirgenmekte, faşizmin asıl kaynağı olan devlet demokratikleştirilmeye(!) çalışılmakta, her türlü faşist terörün faşizmin yayılmasına hizmet ettiği görülmeyerek, faşist terör karşısında (ona karşı çıkılmaması şeklinde) oyuna gelmeme uyanıklığı(!) önerilmektedir. Bu anlayışlar yıkılmadan, anti-faşist mücadelenin bir devrim sorunu olduğu kavranmadan başarıya ulaşılamaz. Faşizme karşı zaferin yolunun herşeyden önce her türlü faşist teröre en aktif bir şekilde karşı çıkılması, faşist yayılmanın önlenmesi, ve de oligarşik diktatörlüğün yerine demokratik halk iktidarının kurulmasıyla faşizmin kaynağının yok edilmesinden geçtiği anlaşılmadan faşizm yenilemez.

Faşizme karşı mücadele sorunu ve bu özellikleri ülkemizdeki tüm oportünist-revizyonist eğilimleri ele veren ve deşifre eden bir muhtevadadır. Öyleki mevcut düzen sınırları içinde “solculuk” yapmayı yeğleyen ve bunu çoğu kere “faşizm gelir” umacısının arkasına saklanarak mazur göstermeye çalışan tüm revizyonist, oportünistler bu görüşlere karşı “amansız” bir mücadele açmaktadırlar.
 

“KSD”NİN FAŞİZM HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

KSD de faşizme ait genel tanımlamalara ilişkin aktarmaların ötesinde, “faşizmin tırmandığını” kabul ediyor ve bizim görüşlerimizi çürütmek için büyük bir çaba sarfediyor. Genel tanımlarla, kelimelerle oynayarak, konuyu karmakarışık etmeye çalışıyor. Tanımlamalara ilişkin itirazlarından biri faşizmin baskı ve teröre dayandığı şeklindeki ifade. O, burjuva demokrasisinin de baskı ve teröre dayandığını, terörle faşizmi birbirine kanştırmamak gerektiğini söylüyor. Buna ilaveten metropol ülkeler için burjuva demokrasisinden sözetmekle yanılgı içinde olduğumuzu ileri sürüyor. Faşizme karşı mücadele konusunda ise somut olarak söylediği bir şey yok gibidir. Bir tek şey anlaşılıyor: “Faşizmin tırmanışına seyirci kalmamak” gerekiyormuş. Bunun için ne yapmak lazım, onu tartışmıyor bile.

 KSD’nin çeşitli yayınlarında yer alan faşizmle “görüşlerinden’’ şu örnekleri görelim:

“(Faşizm) özellikle eski sömürgecilik döneminin yarı sömürge ülkelerinde de devlet biçimi olarak faşizmi, kelimenin gerçek anlamıyla burjuvazinin sınıf egemenliğinin aldığı en son devlet biçimi olarak görüyoruz. Yalnız yeni sömürgecilik döneminde emperyalizmin sömürü biçimlerindeki değişikliklerin ve genel olarak emperyalist-kapitalist sistemin kendi içindeki yeni ilişki ve çelişkilerin durumuna uygun olarak burjuva devlet biçiminin oligarşik dikta şekline büründüğünü savunuyoruz. Bizce bugün ülkemizde devlet biçimi ne faşizmdir ne de demokrasi. Bu biçim oligarşik diktadır.”(KSD, Sayı 3)

“Ancak yeni sömürgecilik döneminde eski sömürgeci yöntemler de sürdürüldüğünden, bu dönemde sürekli faşizm eğilimi yanında esas olarak ülkemizde (diğer bazı ülkelerde de) burjuva parlamenterist “temsili demokrasicilik” biçiminde oligarşik diktatörlük (devlet biçimi olarak) fakat özellikle emperyalizmin yoğun kriz dönemlerinde, krizin etkilerinin sonucu olarak hakim sınıfların kendi aralarındaki çelişkiye, gelişen halk muhalefetine ve emperyalizmin kendini yenilemesine çözüm olarak oligarşik devleti daha da yetkinleştirmek için yukardan aşağı açık faşist diktatörtüklerin biçimlerini görüyoruz.(?) Bunların uzun süreli olanları olduğu gibi, birkaç yıllık kısa süreli olanları da vardır. “ (TÖB-DER, “Devrimci Demokratik Birlik” bröşürü)

“Ülkemizde hakim sınıfların sınıf egemenliğinin biçimini tespit ederken burjuva devleti ve burjuva demokrasisinin niteliğinin iyi kavranmaması: Devletin ‘halkın devleti’ demokrasinin ‘halk için demokrasi’ olarak görülmesi(!) ülkemizde faşizm konusundaki görüşlerin kaynağı olmaktadır.” (aynı yer)

“Bildiğimiz kadarıyla terör unsuru, burjuva devlet biçimlerinin hepsinde burjuvazinin iktidarını sürdürmek için başvurduğu yöntemlerin içinde belirleyici unsurdur. Barışçı yollar ise talidir.”(KSD, Sayı 3)

“.. Ülkemizde nispi demokrasi unsurları ile baskı ve terör unsurları içiçe bulunmaktadır. Ve ülkemizde bu yapının demokrasi yanını görenler ve abartanlar, bizde devlet biçimi olarak burjuva demokrasisi olduğunu, baskı ve terör yanını görenler ise faşizmin devlet biçimi olduğunu savunuyorlar... “

“Faşizmin devlet biçimi olduğunu iddia etmek, ‘sürekli faşizmi’ savunmak, faşist örgütlenmelere, faşistlerin kadrolarını oluşturma ve kendilerine kitle temeli yaratmaya çalışmalarını, faşist uygulamaları görmemek, bu gerçeklere seyirci kalmak demektir.” (“Gençlik Hareketi, AYÖD ve Görüşlerimiz”)

“Hakim sınıflar...oligarşik devletin yerine faşizmi tezgahlamaya çalışıyorlar. “

“Faşizm, bugün aşağıdan kadrolarıyla(abç) ve çeşitli devlet kurumlarını da ele geçirmeye çalışarak, ayrıca halkın her türlü istismarına da dayanarak, tekelci sermayenin en şöven, en ırkçı kesiminin desteğinde, hazır(!) iktidarda söz ve pay sahibi olma durumundan da yararlanarak, kendisi için bu ‘açık ve yıldırıcı diktatörlüğünün’ maddi ortamının hazırlanmasının yoğun çabaları içindedir. İşte bu nedenle faşizmin tırmanışından söz ediyoruz... Faşizme karşı etkili bir mücadele sürdürebilmek için bu hedefimizi (hangi hedefi!?) saptıranlara karşı yoğun bir ideolojik mücadeleyle karşılık vermek gerekmektedir. “ (KSD, sayı 3)

“Oligarşik dikta demokrasi unsurlarıyta baskı ve terör unsurlarının içiçe geçtiği bir devlet biçimidir.”

“Faşizme karşı mücadele devrim mücadelesidir, veya antioligarşik mücadele anti-faşist mücadelenin ta kendisidir şeklindeki görüşlere de katılmıyoruz! (abç) Bu faşizme karşı mücadeleyi, ve genel olarak demokrasi mücadelesini pratikte dar bir platformda(!) sürdürmeye yol açan bir anlayıştır’’

“Faşizme karşı mücadele devrim mücadelesiyle eşit tutulamaz. Faşizme karşı mücadelede özünde bir devrim mücadelesi olmasına rağmen, bugün oligarşiye karşı değil ama faşizme karşı yanımıza çekebileceğimiz güçler hiç te az değildir. ...Fakat faşizm, bir tehlike olmaktan geçici olsa da çıkınca ille de anti-oligarşik mücadelemiz başarıya ulaşacaktır diye bir zorunluk yoktur! (Ne demekse?!)” (“...AYÖD ve Görüşlerimiz” broşürü)

“Emperyalizm döneminde genel eğilim olan, tekelci burjuvazinin demokrasiyi şiddete ve otoriter yönetim yöntemlerine başvurması ülke içindeki özgü sosyal, ekonomik, siyasal koşullara bağlı olarak farklı biçimler alabilir.”(!?) (TÖB-DER Kongresi, “Devrimci Demokratik Birlik” bröşürü)

Okuyucu KSD’ci arkadaşların bu konudaki görüşlerini kasıtlı olarak çarpıtıp anlaşılmaz hale soktuğumuzu sanmamalıdır. KSD’ci “arkadaşlar”ın görüşlerinin buraya aktarmadığımız kısımlarının (alıntılar hariç!) bunlardan farkı yoktur. Açıkça görülebileceği gibi bu genel-geçer boş laflardan, çoğu zaman da sözcüklerin anlamsız bir şekilde yan yana getirilmesinden başka birşey olmayan bu “görüşlerin” çürütülmesi için herhangi bir çabaya gerek yoktur. KSD’nin faşizme karşı mücadele konusundaki görüşleri ordan burdan toplanmış bir kelimeler yığınından başka bir şey değildir. (Burjuva demokrasisini baylarımızdan başka herkesin halk demokrasisi ile karıştırdığı yolundaki açıklamaları karşısında halkımızın KSD teorisyenlerine olan hayranlığının kat kat fazlaşacağından kuşku duymuyoruz! )

Dimitrov’dan rastgele yapılan alıntılara ilave olarak Devrimci Gençlik, MiIitan Gençlik, Kitle gibi son derece farklı görüşleri savunan yayın organlanndan parça bölük toplanan fikilerin eklektik bir tarzda birleştirilmeye çalışılması, yukarıdaki karmaşık tabloyu ortaya çıkarmıştır.
 

KSD “ELEŞTİRİLERİ” HAKKINDA

Aynı şey KSD’nin eleştirileri için de söz konusudur. KSD “eleştirileri” aslında bizi genel tanımlamalar çerçevesinde soyut bir tartışmaya çekmektedir. (Ki bu tartışmanın bir ucu KSD’nin Kievsky alıntısı sefaletine kadar uzanmıştır!)

Gerçekte KSD faşizm konusundaki görüşlerimize saldırırken dikkatleri soyut tanımlar üzerine tartışmaya çekerken bu tartışmalar ile pratikte faşizme karşı mücadele konusundaki oportünist-revizyonist görüşlerin üstü “örtülü” bir savunmasını yapmaktadır. Herşeye rağmen KSD eleştirilerini iki noktadan ele alarak incelemeye çalışacağız.

Aşağıda açıklık getirmeye çalışacağımız bu eleştirilerden ilki faşizmin baskı ve terörle karıştırılmakta olduğu, ikincisi ise emperyalist dönemde burjuva demokrasisinin ortadan kalktığı yerine oligarşik diktatörlüklerin geldiği şeklinde. (İlki “Kitle”de birçok kereler ileri sürülmüş, ikincisi ise “Militan Gençlik”e ait.)

Bu eleştiriler bizzat kendi yazılarında yer alan “görüşler”le çelişen özellikler taşıyor. Örneğin bir yanda faşizmin baskı ve terörle karıştırılmaması gerektiği, burjuva demokrasisinin de esas olarak baskı ve teröre dayandığı ileri sürülürken, öbür yandan “Ülkemizde baskı ve terör unsurları ile demokrasi unsurları içiçe geçmiştir”, denilmekte bu suretle baskı ve terör unsurları ile demokrasi unsurlarının ayn şeyler olduğu kabul edilerek bunların içiçe geçtiği ileri sürülmektedir.

KSD “faşizmin baskı ve teröre dayanan bir yönetim” olduğu şeklindeki görüşlerimize (demokrasinin de bir devlet biçimi olarak zora ve baskıya dayandığı noktasından) itiraz ediyordu. Bütün devlet biçimleri zor ve baskıya dayandığına göre (ki bu konuda Lenin’in iki ünlü kitabı ve sayısız makalesi var) faşizmin terörcü yönetim olduğundan bahsetmek marksist devlet teorisi konusunda bir “cahilIik” sayılırdı. KSD böyle düşünüyordu. Oysa aynı KSD aynı yazılarda baskı ve terör unsurları ile demokrasi unsurlarının ülkemizde içiçe geçmesinden sözediyor. (KSD, Sayı 3, s.’79). Ülkemizde “herkesin” bu iki yandan bir yanını gördüğünü, demokrasi yanını görenlerin ülkemizde burjuva demokrasisinin, baskı ve terör yanını görenlerin ise faşizmin var olduğunu savunduklarını, oysa ülkemizde ne burjuva demokrasisinin ne de faşizmin var olduğunu, ülkemizdeki devlet biçiminin oligarşik dikta olduğunu söyleyerek “Oligarşik dikta her iki yöntemin içiçe olup temelinin zor olduğu bir devlet ve ona uygun bir yönetim biçimidir” diyor (KSD, Sayı 1, s.9). Baskı ve terör her devlet biçiminde esas olduğuna göre demokrasi de bir devlet biçimi olarak baskı ve teröre dayandığına göre baskı ve terör unsurlanndan bahsetmenin ne alemi var?

KSD ülkemizde sadece demokrasi yanını görenlerin (öteki yanını görmeyerek) burjuva demokrasisinden bahsettiğini, ‘D.G.” gibilerinin ise sadece baskı ve terörü görerek sürekli faşizmin var olduğunu savunduğunu da söylüyor! Yani “D.G.” ülkemizde baskı ve terör unsurlarından başka bir de nispi demokrasi yanının olduğunu ve bu iki yöntemin içiçe olduğunu göremiyor (2). İyi ama KSD demokrasinin de baskı ve teröre dayandığını, (faşizmin terörcü yönetim olduğuna itiraz olarak) ileri sürmüyor muydu? Bu bizim görmediğimiz ‘nispi demokrasi unsuru’ baskı ve terör olmayan bir şey mi ki(?!). Demokrasi de baskı ve terör demek değil mi ki?! Bunu bir yana koyalım; KSD’ye göre ülkemizde devlet biçimi ne burjuva demokrasisi ne de faşizmdir. “Bu oligarşik diktadır”. Ve de “oligarşik dikta her iki yöntemin içiçe olup temelinin zor olduğu bir devlet biçimi ve ona uygun bir yönetim biçimidir.” Peki ama her devlet biçimi de baskı ve teröre dayandığına göre aynı tanımı burjuva demokrasisi için de yapamaz mıyız? Yani “burjuva demokrasisi her iki yöntemin içiçe geçip temelinin zor olduğu bir devlet biçimidir” diyemez miyiz? Diyebilirsek, (ki bütün burjuva devlet biçimlerinin yöntemi baskı ve teröre dayandığına göre aynı şeyler burjuva demokrasisi için de söylenebilmeli.) o zaman tutup da “her iki yöntemin içiçe olup temelinin zor olduğu bir devlet biçimi” lafları genel-geçer laflar, Demirelce deyişler değil midir? Yok eğer, bu “tanım” burjuva demokrasisi için kullanılmazsa, niçin kullanılamaz? Her devlet biçiminin temeli zor olduğuna göre bunun sebebi oligarşik diktada baskı ve terör unsurlarıyla demokrasi unsurlarının içiçe geçmesi olabilir! Ülkemizde demokrasi yanını görenler burjuva demokrasisi, baskı ve terör yanını görenler ise (öteki yanı görmeyerek) faşizm var demektedirler ve de yanılıyorlar! Çünkü bu iki yöntem içiçe geçmiştir. Baskı ve terör unsurlarıyla demokrasi unsurları içiçe geçtiği zaman ne faşizm ne de burjuva demokrasisi, oligarşik dikta olmaktadır. O halde, burjuva demokrasisinde baskı ve terör unsurları ile nispi demokrasi unsurları içiçe geçmezler. Baskı ve terör olmaz. Hep “nispi demokrasi unsurları” olmayınca da (yani baskı ve terör olunca da) faşizm olur (3). Peki ama (hadi biz baskı ve terörle faşizmi karıştırdık) KSD beş satırlık bir metinde her şeyi birbirine nasıl karıştırdı?
 

FAŞİZM ve TERÖR

Bu karışıklığı KSD’nin bize yönelttiği eleştirileri ele alarak bir ölçüde çözmeye çalışalım. (Bir ölçüde çünkü KSD karışıklığının içinden tam olarak çıkmak imkansızdır.)

Önce “faşizmle terör ve baskının birbirine karıştırıldığı” iddiasını ele alalım. KSD bu iddiasına Devrimci Gençlik’ten yaptığı şu alıntıyı dayanak göstermektedir. “Burjuva demokrasisi, burjuva diktatörlüğünün bir biçimidir. Burjuvazinin baskı ve teröre dayanmayan esas olarak barışçıl yollarla sürdürdüğü yönetimidir. Faşizm ise burjuvazinin terörcü diktatörlüğüdür. Ve tekel olgusuyla birlikte ortaya çıkar” (Devrimci Gençlik, Sayı 2, s.3) KSD’nin bu konudaki temel itiraz noktası şudur: “Bildigimiz kadarıyla terör unsuru burjuva devlet biçimlerinin hepsinde burjuvazinin iktidarını sürdürmek için başvurduğu yöntemlerin içinde belirleyici unsurdur. Barışçıl yollar ise talidir.

Bize göre KSD’nin burada ortaya çıkan temel yanılgısı, devletin özüne ait özelliklerle biçime ait özellikleri birbirine karıştırmasıdır. Bu yanılgı bir yandan bizim biçime ilişkin bir özellik olarak ortaya koyduğumuz bir ifadeyi öze ilişkin olan açısından “eleştiriye” tabi tutmasına yol açmakta, diğer taraftan bu yanılgı yüzünden -biçime ait özellikleri ayırdememesi yüzünden- yönetim biçimleri arasındaki farklılıkları göremez hale gelmesine ve “farklı” yönetim biçimlerini birbirine kanştırmasına yol açmaktadır.

Biz burjuva demokrasisinin esas olarak terör ve baskıya dayanmadığı şeklindeki ifadeyi açıkça anlaşılabileceği gibi yönetim “biçimine” ilişkin metotlarla ilgili olarak kullandık. Bu “biçim” açıktır ki bütün devlet biçimlerinde varolan öze ilişkin özelliği bertaraf etmez. Her “biçim” altında öze ilişkin özellik saklı kalır ve özelin yapısına uygun olarak gerçekleşir. Devletin bütün biçimlerinin özüne ilişkin değişmeyen özelliği, birinci cümlede “burjuva demokrasisi burjuva diktatörlüğünün bir biçimidir” şeklinde ifade edilmiştir. Ve herkesin bildiği, (Marksistler açısından açık olan) bu genel doğru üzerinde burada durmaya gerek duyulmamıştır.

KSD yönetim biçimine ilişkin tanımlamamıza karşı çıkarken çok açık bir şekilde bir hileye başvuruyor. Biçime ilişkin olan ifadeyi öze ilişkin bir ifade olarak göstererek (veya ikisi arasındaki ayrılığı fark edemeyerek) eleştiriye kalkışıyor ve Lenin’in devletin özüne ilişkin olarak söylediği sözleri bıkıp usanmadan tekrarlayıp duruyor. Burada adeta bizim ikinci cümlemize karşı birinci cümlemizi ispat etmeye(!) çalışıyor. İki cümleyi birbirinden kopararak yorumluyor ve birinci cümleye rağmen, bizim burjuva demokrasisinin bir diktatörlük olduğunu reddettiğimiz sonucunu çıkarmaya çalışıyor.

KSD “bütün burjuva devlet biçimleri, esas olarak terör ve baskıya dayanır, barışçıl yollar ise talidir” şeklindeki itirazını haklı çıkarabilmek için yönetim biçimine ilişkin somut olgulara dayanmalıydı. Burjuva demokrasisinin de esas olarak baskı ve teröre dayanan bir yönetim olduğunu söylerken açıklamak istediği somut olgu nedir? Eğer bu Lenin’den yapılan alıntılarda belirtilen “zor ve baskıya dayanma” ise (ki KSD’nin getirdiği tüm kanıtlar bununla ilgilidir.) bunlar bütün devlet biçimlerinin hepsinde özünde değişmeyen özelliklerdir. Ve biçime ilişkin değildir (ve zaten Devrimci Gençlik de bunu birinci cümlede açıklıkla belirtmiştir.) Bu bakımdan böyle bir açıklama kabul edilemez. Devletin özünde bulunan baskı ve terör ile bunun şu ya da bu biçimde gerçekleşmesi sorunu birbirine karıştırılmamalıdır. KSD ‘faşizm, baskı ve terörle karıştırılmamalıdır” derken ve “her devletin baskı ve teröre dayandığını” söyleye söyleye, giderek devlet biçimleri arasındaki yönetim metotlarına ilişkin ayrım çizgisini de kaybediyor. “Demokrasi bir devlet biçimidir, faşizm de bir devlet biçimidir” diyor fakat faşizmin terörcü bir politikaya dayandığını reddetmeye varıyor.

Onun bu yaklaşım tarzı ile örneğin Fransa ile Türkiye söz konusu olduğunda ikisi arasındaki ayrılık salt sınıfsal içeriklere indirgeniyor. Herhangi bir devlet biçiminin onun politikasıyla bağıntısı reddedildiği için politik biçimler arasındaki farklılıklar, ayrım çizgileri önemini yitirmektedir. Oysa devrimciler devlet biçimleri sorununa (elbetteki her devlet biçiminin bir sınıfın baskı aracı olduğunu ve de amaçlarının sınıfsız ve de devletsiz bir toplum yaratmak olduğu şeklindeki Marksist devlet teorisinin alfabesini unutmadan) devrimci hareketin yürütülüş biçimi, çalışma metotları bakımından önem taşıyan özellikleri gözlemek açısından yaklaşırlar. “Engels tıpkı monarşide olduğu kadar, demokratik bir cumhuriyette de devletin ‘bir sınıfın bir başka sınıfı baskı altında tutmasına yarayan bir makinadan’ başka bir şey olmadığını söylerken, bu sözleriyle asla, bazı anarşistlerin ‘tedris ettikleri’ gibi, baskı biçiminin şöyle ya da böyle olmasının proletarya bakımından önem taşımadığını anlatmak istemez. Sınıf mücadelesinin ve sınıfları baskı altında tutmanın daha geniş, daha serbest, daha özgür bir biçimi(abç) proletaryanın genel olarak sınıfların ortadan kalkması için yürüttüğü mücadeleyi önemli derecede kolaylaştırır.” (Lenin, Devlet ve İhtilal, s.103). Faşizm ve burjuva demokrasisi söz konusu olduğunda ise bu gibi ayrımların öneminin artacağı kuşku götürmez bir şeydir. Ve faşizme karşı mücadeleyi birçok halde önemli kılacak olan şey de budur.

İşte KSD, Lenin’in deyimiyle “baskı biçiminin şöyle ya da böyle olması” sorununu bütün biçimlerin özünde baskı ve zora dayandığı açısından tartışıyor. Bu suretle burjuva demokrasisini yönetim metotları açısından diğer biçimlerden ayırdeden, her biçimde değişen “özelliklere” (devletin hiç değişmeyen özelliklerine ilişkin ifadelerle) karşı çıkması bir bakıma bu yönetim metotlarına ilişkin “farklılıkları” da “teorik” olarak reddetme anlamına gelmektedir. Bu “red” onun burjuvazinin farklı yönetim biçimlerini birbirine karıştırmasına, örneğin burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkelerdeki yönetim biçimi ile yarı sömürge ülkelerdeki yönetim biçimlerini, daha da ötesi faşizm ile demokrasiyi birbirinden ayırdedemez hale gelmesine yol açmaktadır. (Yukarda görüldüğü gibi KSD bu “perhiz”i ara sıra bozarak işi biraz daha karıştırmaktadır.) Farklı yönetim biçimlerini birbirinden ayırdetmek için yönetim metotları (ya da yönetim ilkeleri) sorununu ele almak ve farklı biçimler açısından incelemek gerekir. Bunu yapmadan faşizm ve ‘burjuva demokrasisi sorununu doğru bir şekilde ortaya koymak mümkün değildir.

Aksi halde faşizm ile burjuva demokrasisi arasındaki bu ayrım noktasını (eğer “faşizm de burjuva diktatörlüğüdür, demokrasi de, ikisi de sınıf hakimiyetine dayanır” diyerek bu baskının gerçekleşme biçiminin önemsiz olduğunu söylemiyorsak...) ortaya çıkarabilmek imkansız hale gelir. Zira bu ikisi arasında bu bakımdan “farklılık” olduğu kuşkusuzdur.

Burjuva demokrasisi (burjuva diktatörlüğünün bir biçimi) kapitalizme has bir üst yapı biçimidir. Kapitalizm kendinden önceki sömürü biçimlerinden farklıdır. Onda diğer farklılıkların yanında örneğin feodalizmde artık ürüne el konulurken ortaya çıkan doğrudan politik-hukuki zorlamaya rastlanılmaz. (Feodalizmde sömürü doğrudan zor kullanımı ile gerçekleşir.) Senyörle serf (sömüren “efendi” ile sömürülen “kul”) arasındaki cebri ilişki kapitalist sömürüde yoktur. (Kapitalist sömürü emeğin özgür sömürüsüdür.) “Burjuva demokrasisinin, biçimsel özgürlük ve eşitliği (kapitalizmin) mal değişiminin biçimsel özgürlük ve eşitliğinin siyasal kurumlar düzeyindeki ifadesidir.”(Moore, Devlet Kuramı, s. 90) Bu bakımdan zengin fakir herkesi resmen (biçimsel olarak) “eşit” ve “özgür” sayan kapitalist demokrasi “saf kapitalizm için normal üst yapı biçimi”dir. (Kapitalizm bu “eşitlik” ve “özgürlüğü” çeşitli yollarla kendine tabi kılmaktadır. Bu “eşitlik” ve “özgürlük”le hem çelişmekte hem de uyuşmaktadır.) Kapitalizmin (serbest rekabetçi dönem özelliklerinin) sonucu ortaya çıkan burjuva demokrasisinin esas özelliği açıkça zor ve baskıya_dayanmayan, baskı ve zoru gizleyen, biçimsel “eşitlik” ve “özgürlüğe” dayalı bir “demokratik” görünümde olmasıdır. Bu görünüm burjuva demokrasisini köleci vb. diğer demokrasilerle, monarşi vb. gibi diğer devlet biçimlerinden ayıran bir özellik taşır. “Feodalizme kıyasla kapitalizm ‘özgürlük’, ‘eşitlik’, ‘demokrasi’ ve ‘uygarlık’ yolunda dünya çapında ileri bir adımdır...”

“Genel olarak insanların eşitliği perdesi arkasında burjuva demokrasisi mülk sahibinin ve işçinin, sömürenin ve sömürülenin eşitliğini ilan eder ve böylelikle ezilen sınıfları büyük ölçüde yanıltmış olur. “ (Lenin, anılan yer, age., s.91) Özetle söylersek burjuva demokrasisi sınıf diktatörlüğünün terör ve baskısının “demokrasi” görünümü altında saklı olduğu bir yönetim biçimidir.

“Almanya’da faşizmin zaferi, (...) aynı zamanda burjuvazinin zayıflığının bir belirtisi, burjuvazinin iktidarını parlamenterizm ve burjuva demokrasisi gibi eski yöntemlerle sürdüremediğinin, dolayısıyla iç politikasında terörist yönetim yöntemlerine başvurmak zorunda kaldığının belirtisidir” (Stalin, anılan yer, SBKP(b) Tarihi, s.368; yada, Leninizmin Sorunları, s.530).

Bütün devletlerin özünün baskı ve zora dayanması ile baskı biçiminin şöyle ya da böyle olması “sorunu” (yani yönetim yöntemi sorunu) birbiri ile ilişkilidir, fakat sorunun birbirinden ayrı yönleri ile ilgilidir. Bu ilişki biçimle öz arasındaki ilişkidir. Biçim özü ortadan kaldırmaz, öz biçimde özgül ifadesini bulur. Biçimlerin daima değişmesine rağmen öz hiçbir zaman değişmez.

Aynı şeyi Dimitrov’un faşizm tanımında kullandığı “açık terör” ifadesinde de görebiliriz. Dimitrov da “Faşizmin tekelci burjuvazinin açık terörcü diktatörlüğü” olduğunu ifade ediyordu. “Açık terörcü diktatörlük” ne anlama gelir? Açık terörün karşıtı açık olmayan terördür. Yani gizli terör. Burjuva demokrasisinde gizli terörden söz edilebilir (4). Gizli terör, özünde terör, görünüşte ise “eşitlik”, “özgürlük” ve “barışçılık” demektir. Özünde terör, görünüşte terör “olmayan” demektir. Bu bakımdan burjuva demokrasisi halk için özünde diktatörlük, görünüşte (biçimde) “demokrasi” olduğu sürece “burjuva demokrasisi” olabilir. Buna karşılık özünde de görünüşte de terörcü olan durumlar için burjuva demokrasisinden bahsedilemez. Bu bakımdan Stalin’in “terörcü” ifadesi ile Dimitrov’un “açık terörcü” ifadeleri arasında hiçbir farklılık yoktur.

Buna karşılık burjuva demokrasisinde yönetim metodu açısından, esas olarak baskı ve teröre dayandığı şeklindeki bir iddia neyi anlatır? Böyle bir iddia somut, olarak hangi olaya dayandırılıyor? Bu konuda KSD’de herhangi bir açıklama yoktur. Burjuva demokrasisi halka biçimsel olarak yönetenleri seçme, devletin idaresini tayin etme ve genel “eşitlik”, “özgürlük”, ve “örgütlenme hakkı” tanınması olarak şekillenir. Buradaki bütün hakların burjuvazinin sömürü ve tahakkümü üzerinde yükselmesi ve bu bakımdan özel mülkiyet ve sömürü temelleri üzerinde yükselen bir “demokrasi”nin söz konusu olması, bu demokrasinin “burjuva demokrasisi” olması demektir. Kapitalizm altında “demokrasi, ‘anayasa, yasalar, meclis, vb.,’ bu özel mülkiyet düzeninin yarattığı burjuva egemenliğini teminat altına almaktan başka anlama gelmez. Bir devlet biçimi olarak demokrasinin, kapitalizmde (ya da emperyalizmde) ihtiva ettiği bu fonksiyon (görev) burjuva demokrasisinin de bir diktatörlük olduğunu açığa çıkarır. Öte yandan burjuva demokrasisinin göstermelik, sahte, ikiyüzlü de olsa “demokrasi” diye ifade edilebilmesi için bu “hakları” biçimsel olarak, “resmen” ihtiva etmesi gerekir. Aksi takdirde sınıf egemenliğinin üstündeki bu “örtü” ortadan kalktığı anda burjuva demokrasisinden bahsedilemez. Burjuva demokrasisini sadece bir devlet biçimi olarak, zorun kurumlaşmasının bir ifadesi olarak görmek ve tek yanlı ele almak bu konunun anlaşılmasını güçleştirecektir. Oysa “demokrasi bir devlet biçimidir, çeşitli devlet biçimlerinden biridir. Öyleyse her devlet gibi bir yandan kişilerin üzerinde zorun örgütlü, sistematik kullanımını temsil eder; fakat öte yandan yurttaşların eşitliğinin BİÇİMSEL (resmi) tanınması, devleti yönetme, devletin yapısını belirlemede herkesin eşit hakka sahip olması anlamına gelir” (abç) derken Lenin, bu konunun en iyi bir şekilde anlaşılmasını sağlamaktadır. (Devlet ve İhtilal)

Açıktır ki burjuvazinin yönetimi, yönetim metodu açısından esas olarak baskı ve teröre dayanması halinde bu biçimsel ve “resmi” “eşitliği”, “özgürlüğü” ortadan kaldırır. Göstermelik demokrasiyi ortadan kaldırır. Sahte, iki yüzlü ve yalan da olsa artık “demokrasi” iddiasına yer bırakmaz. İşte bu halde burjuva demokrasisi, burjuva demokrasisi olmaktan çıkar. Ama şöyle söylenebilir, burjuvazi, burjuva demokrasisi yönetiminde de yasaları çiğnemez mi? İşçilere ve halka baskı (açıkça kanunsuz baskı) uygulamaz mı? Terör uygulamaz mı? Bu sorulara doğru olarak sadece “şüphesizki evet” diye karşılık verilebilir. Ama bu sınıf baskısını açığa çıkaran baskı ve terör unsurları yönetimin esas ve resmi unsuru olduğu her seferinde (tali değil esas olduğu her seferinde) burjuva “demokrasi”nden de bahsedilemez (5). Tekelci burjuvazinin bu şekilde bir yönetime başvurduğu, çeşitli  nedenlerle  biçimsel “resmi’’  ve görünüşte de olsa “eşitlik’’, “özgürlük’’ iddialarını bir yana bırakarak, esas olarak terörcü metodlara dayanmak zorunda kaldığı her seferinde faşizmden başka bir şeyden bahsedilemez.

‘...Burjuvazi (Güney Doğu Avrupa’da’ ve burjuva demokratik devrim sürecini yaşamakta olan ülkelerde) emekçi halk ile arasındaki açığı kapatmak için işçilere ciddi ekonomik tavizler verecek durumda değildir.

“Burjuvazinin böyle bir durumda, özellikle bugün olduğu gibi, kapitalizmin istikrara kavuşması için köylü kitleleri ve, işçi sınıfına karşı özel tedbirler almak zorunda (altını çizen Dimitrov) kaldığı ve bundan kaçınamadığı zamanlar, parlamenter demokrasi yöntemleri ile burjuva diktatörlüğünün sağlanamayacağı açıktır”(Dimitrov, age, s.29).

“...[ Burjuvazi] eski parlamenter demokrasi biçimi ve yöntemleri ile (abç) halk kitlelerini sınıf egemenliği altında tutamayacak[tır]. (...) Burjuvazinin tek çıkar yolu kitteleri faşizm ile zaptetmektir” (age, s.27 ). Peki, (artık her bakımdan apaçık ortada olan) bu konuyu KSD’li arkadaşlar nasıl tartışıyorlar?

KSD burjuva demokrasisinin de esas olarak baskı ve teröre dayandığını ileri sürdü. Bu ifade yönetim metoduna (iktidar yöntemi) ilişkinse, getirilen kanıtlar öze ilişkindir ve bununla ilgisi yoktur. Bütün devlet biçimlerinin zora ve baskıya dayandığı sorunu bununla özdeş bir sorun değildir. Böyle bir karıştırma, felsefi idealizme ve oportünizme has bir metot olan, kategorileri birbirine karıştırmak demektir. Belli bir kategori ile ilgili fikri farklı bir kategori ile çürütmeye girişmektir. Biçimle ilgili bir ifadeyi öz açısından söylenmiş olarak ele alıp, öze ilişkin doğrularla eleştirmek demektir. Kavram karışıklığı demektir.

KSD alıntılarının anlamı şudur:

Bizim, birinci cümlede ifade edilen devletin özüne ait (bütün devlet biçimlerinin özünde değişmeyen) bir hususu (burjuva demokrasisinin de bir diktatörlük olduğunu) kanıtlamak(!). Bunu, bizim ikinci cümlede belirttiğimiz devlet biçimlerine ait (ve çeşitli biçimlerde değişen) yönetim metotlarına ilişkin bir ifadeyi çürütmek için yapmak, KSD’nin yaptığı tamamen bundan ibarettir ve başka hiç bir şey değildir. (6):

D.G. burjuva demokrasisini halk demokrasisi ile karıştırmaktadır(!). Burjuva demokrasisi halk demokrasisi ile karıştırılmaktadır(!). Oysa burjuva demokrasisi halk için diktotörlük, burjuvazi için demokrasi demektir. Burjuva demokrasi devlet biçimi de bir diktatörlüktür. D.G. devlet biçimleri konusundaki cahilliğini sergilemiştir. Demokrasinin de bir devlet biçimi olduğunu bilmiyor. Faşizm de bir devlet biçimidir. Hiç bir devlet biçimi sürekli değildir. O halde faşizm de sürekli olamaz... vb. vb.

KSD bizim “devlet biçimleri” konusundaki cahilliğimizi(! ) sergilemek isterken, devletin biçimi ile özünü birbirine karıştırdı! Bizim “faşizmle terörü birbirine karıştırdığımızı”(!) söylerken, faşizmle terör arasındaki ilişkiyi göremez hale geldi ve herşeyi birbirine karıştırdı! (7).

Gerisini bir tarafa bırakalım ve KSD’nin “İleri”sindeki şu satırları okuyalım. “Tarihin en hunhar, en sömürücü sınıfı olan burjuvazinin ikidarını baskı teröre dayanmayan bir yönetim olarak gören, faşizmin (aşağıdan-yukarıdan içeriden dışarıdan) 12.’sini sıralayan...utanmazlar... !vb.)”

Evet işte böyle. Eğer burjuva demokrasisinin esas olarak baskı ve teröre dayandığına inanmadınızsa, “yazar” burjuvazinin “hunharlığını”, “gaddarlığını” size dizlerini döve döve ve de gözyaşlarını akıtarak, kanıtlamaya devam edebilir. Tabii tartışmaya devam etmeye tahammül edebilirseniz!
 

EMPERYALİZM ve BURJUVA DEMOKRASİSİ

KSD bizim faşizmi terörle karıştırdığımıza ilave olarak “metropol ülkeler için burjuva demokrasisinden bahsetmekle de yanılgı içine düştüğümüzü” ileri sürmüştü. Çünkü, Lenin emperyalizm tekelciliktir ve üst yapıda da demokrasiden siyasi gericiliğe değişimdir, bu yüzden einperyalizm demokrasinin inkarıdır demekteydi.

Burada da KSD’nin, Lenin’i ne kadar kaba bir yoruma tabi tuttuğunu görebiliyoruz. Ama KSD’nin hakkını yememek için şunu söyleyelim ki, yukarıdaki tezin (emperyalist dönemde burjuva demokratik diktatörlüklerin ortadan kalktığı...) ve onun dayandığı Lenin’i kaba yorumlamanın asıl sahibi, ülkemiz solu içinde sarkaç gibi sallanıp duran ve neyi savunduğu hala belli olmayan “Militan Gençlik” grubuna aittir. KSD’nin bu konudaki kafa karışıklığı “Militan Gençlik”ten ödünç alınmıştır diyebiliriz. “Militan Gençlik” 2. sayıda bu konudaki görüşlerini şu şekilde açıklıyordu.

“Emperyatizm genel olarak demokrasiyi oligarşi ile değiştirir, burjuva demokrasisinin sınırlarının en geniş olduğu gelişmiş kapitalist ülkelerde bile, devlet burjuva demokratik bir devlet olmaktan çıkmıştır. Çünkü, burjuva demokrasisi burjuvazinin çeşitli kesimleri arasında demokrasi, halk üzerinde diktatörlük olmasıyla nitelendirilir ve emperyalizm, burjuva devleti, burjuvazinin çeşitli kesimlerinin devleti olmaktan çıkarır, onu mali sermayenin egemen olduğu bir devlet haline getirir(...). Oligarşik diktatörlüklerle, faşist diktatörlükler aynı şey değildir(...). Emperyalizm, burjuva demokratik devletlere son vermiş anti-demokratik diktatörlükler çağını açmıştır.”

Burada takip edilen mantığın “burjuva demokratik devlet, anti-demokratik devlet’’ gibi sakat bir ikileme varıp dayandığını görüyoruz. (Burjuva demokratik devletler, sanki anti-demokratik değillermiş gibi!) Bu yanılgı  burjuva demokrasisi kavramının “burjuva demokrasisi, burjuvazinin çeşitli kesimleri arasındaki demokrasi olarak nitelendirilir’’ şeklindeki eksik tek yanlı ele alınışından kaynaklanıyor. Burjuva demokrasisinin  bu tek yanlı ele alınışı onun emperyalizmle olan ilişkilerinin ele alınmasında da ortaya çıkmakta ve emperyalizmin burjuva demokrasisini ortadan kaldırdığı sonucuna böyle ulaşılmaktadır. Bu hataların temellerinin  açığa çıkartılarak ortadan kaldırılabilmesi için, aslında marksist devlet ve demokrasi teorisinin, burjuva demokrasisi ve onun kapitalizmle ve emperyalizmle  ilişkisi sorununun baştan incelenmesi gerekir. Ne var ki, biz bu gün için böyle bir şeyi gerekli görmemekteyiz. Zira burada (bu konuda) ortaya çıkan yanılgı doğrudan-pratik-siyasi sonuçlar açısından bir değer ifade etmemektedir. (Bir örnek olarak KSD’nin şu “Kievsky alıntısı’’ konusunu ele alalım. “Yazarlar’’  Kievski mantığı ile Lenin’e ait düşünceleri birbirine karıştırmakta ama “Kievski’ye ait sonucu savunmakta’’dırlar! O zaman, bu konudaki “bilgilenme’’ ve “okuma’’ hatası da pratik bir değer taşımamakta ve sadece yazarlarını ve okuyucularını ilgilendiren eğitim sorunu olarak kalmaktadır. (Şu “sefalet’’ tartışmasını “anlamsız’’ bulanlar bu bakımdan haklı sayılabilirler). Bu bakımdan biz bu konu ile ilgili olarak ortaya çıkan hatalı eğilim konusunda kısaca durup geçeceğiz.

Bu hatalı yaklaşımı şöyle özetleyelim: Burjuva demokrasisi burjuvazinin çeşitli kesimleri için demokrasi olabildiği için burjuva demokrasisidir. Oysa, emperyalizm, demokrasi yerine oligarşiyi getirir. Bu suretle burjuvazinin çeşitli kesimleri için demokrasi olmaktan çıkar. O halde emperyalizm döneminde burjuva demokrasisinden “bahsedilemez”, vb..

Burada burjuva demokrasisinin belirleyicisi olarak, burjuvazinin çeşitli kesimleri arasında demokrasi bulunup bulunmaması konusu öne çıkarılmaktadır. Böyle bir soyutlamadan kalkarak tanımlamaya gitmenin yanlışlığı ortadadır. Burjuva demokrasisine ait böyle bir özelliğin birinci ve tayin edici bir önem taşıması nereden ileri geliyor? Bu tanım ve soyutlamanın burjuva demokrasisi ile diğer yönetim biçimleri(devlet biçimleri) arasındaki ayrım çizgilerini yönetim metotlarını -politikasını- dışta bırakmaktadır. Devrimci mücadele açısından önem taşıyan durumları (baskının şöyle ya da böyle olması, daha “özgür” daha “eşit” olan ve olmayan biçimlerini) ayırdetme olanaklarını tanımayan bir genellemedir bu. Burjuva demokrasisi için ortaya konulan bu özellik, diğer demokrasiler, köleci demokrasi vb. için de aynen geçerlidir (Köleci demokrasi, köle sahipleri için demokrasi demektir.) Burjuva demokrasilerine “demokratik” niteliğini veren şey yalnızca burjuvazinin çeşitli kesimleri arasındaki demokrasi durumu değil, geniş yığınlar açısından biçimsel bir demokrasi görünümü taşımasındandır da “fakat öte yandan (demokrasi) yurttaşların eşitliğinin biçimsel (resmi) tanınması, devleti yönetme devletin  yapısını belirlemede herkesin eşit hakka sahip olması anlamına gelir” (Lenin). Burjuva demokrasisi burjuvazi için gerçek bir demokrasidir. Halk için ise gerçek olmayan sahte (tırnak içinde) bir “demokrasidir”. Yani özünde diktatörlüktür.

Burjuva demokrasisi kendinden önceki tüm yönetim biçimlerinden farklı olarak herkesin biçimsel “eşitlik” ve “özgürlüğünün” tanındığı bir yönetim biçimidir. Onun bu özelliği kapitalizme has özelliklerden kaynaklanmakta, kapitalizm onunla bu yüzden hem çelişmekte, hem de uyuşmaktadır. Emperyalizmde aynı çelişme (onun tekelci bir niteliğe bürünmesiyle birlikte) daha da yoğunlaşmış olarak vardır.

Burjuva demokrasisi emperyalizmin tanıdığı siyasi tekel eğilimi yüzünden normal bir üst yapı-politik-biçim olmaktan da çıkmıştır. Ama bu ekonominin yarattığı genel eğilimden kalkılarak “artık emperyalist çağda burjuva demokrasisi ortadan kalkmıştır” demek mümkün değildir. Emperyalist dönemde burjuva demokrasisinin yokedildiği bir çok durumlardan söz edilebilir. 1914-15 emperyalist savaşı döneminde bütün burjuva demokratik ülkeler askeri idarelerce yönetilmekte idi. (Emperyalist savaş, demokratik cumhuriyetleri bir “tasvire” çevirmişti). Emperyalizmin ikinci bunalım dönemine doğru kapitalist üIkelerde “yeni” bir yönetim biçimi gelişmeye başladı. Tekelci burjuvazi kendi siyasi tekel eğilimini gerçekleştiren, bütün demokratik hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran bir biçime faşizme sarıldı.

Emperyalizm döneminde burjuva devletin sınıfsal içeriğinde meydana gelen belli değişimlere rağmen, onun genel olarak ortadan kalktığının söylenmesi mümkün değildir. Bu ancak somut durumla ilgili olarak yapılacak somut bir tahlile bağlı olarak söylenebilir.

Bu konuyu geçmeden burjuva demokratik diktatörlüğü-gerici (ya da anti-demokratik) burjuva diktatörlüğü biçimindeki ikilemlerin yanlışlığına da kısaca değinelim.

Böyle bir yaklaşım burjuva demokrasilerini gerici olmayan bir şey, anti-demokratik olmayan bir şey olarak gösterir ki, böyle birşey söylemek son derece yanlış değerlendirmelere yol açar...

“(Bu korku) burjuva demokrasilerine karşı alınacak tavır sorununun yanlış, diyalektiğe aykırı bir biçimde ortaya konulmasından ileri gelmektedir.(...)Burjuva demokrasisine karşı tavrımız, her koşul altında aynı değildir. Örneğin, Ekim Devrimi sırasında Rus Bolşevikleri burjuva demokrasisini savunma bayrağı altında proletarya diktatörlüğünün kurulmasına karşı savaşan tüm siyasal partilere karşı hayat mücadelesi değil, ölüm mücadelesi yürütüyorlardı. Bolşevikler bu partilere karşı mücadele ediyorlardı; çünkü o zaman burjuva demokrasisinin bayrağı bütün karşı devrimci güçleri, proletarya zaferine karşı mücadele için seferber eden bir bayrak olmuştu. Kapitalist ülkelerde durum başkadır. Şimdi faşist karşı devrim burjuva demokrasisine saldırarak emekçilere karşı alabildiğine barbar bir sömürü ve baskı rejimi kurmaya çalışmaktadır.” (Dimitrov, SE,CI,s.292-293).

Aslında burjuva demokrasisinin emperyalist çağda ortadan kalktığı iddialarını ciddi olarak tartışmanın gereği ve anlamı da yoktur. Ve bu iddialar şu bakımdan saçmadır. Lenin, “emperyalizm demokrasinin yerine oligarşiyi geçirir-onun inkarıdır” şeklindeki sözlerinden (ki burjuva demokrasisinin ortadan kalktığı iddiaları bu sözlere dayandırılmak  istenir) çok sonra, İngiltere vb. gibi ülkeler için açıkça “burjuva demokrasisi perdesiyle örtülü diktatörlükler”den bahseder. (Bkz. “Sol” Komünizm, s.95). Daha ötesi 1935’lerde III. Enternasyonal kararları ve Dimitrov’un yazı ve konuşmalarında açıkça burjuva demokrasilerinden bahsedilir. Bunlardan sadece iki örnek aktaralım.

“Biz anarşist değiliz ve bu bakımdan belirli bir ülkede ne gibi bir siyasal rejim, son derece kısıtlı hak ve özgürlükler sağlasa da burjuva demokrasisi biçimine bürünmüş burjuva diktatörlüğü mü, yoksa açık faşizm şeklindeki burjuva diktatörlüğü mü var olduğu sorunu karşısında hiç de kayıtsız kalamayız... Bir çok kapit